Palestine Action’ın ‘Terör Örgütü’ İlan Edilmesinin Asıl Nedeni
Palestine Action, İsrail’in apartheid rejimini ayakta tutan soykırım mekanizmasını sekteye uğratmak için doğrudan eylem yöntemlerine başvuran az sayıdaki Batılı örgütten biri. Bu da Batı’nın örgüte karşı topyekûn bir saldırı başlatmasına yol açtı.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayarak pervasızca savaş suçları ve soykırım işleyişini, ardından da kendilerini hesap vermeye zorlamaya çalışan Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlara yaptırım uygulamasını dünya dehşet içinde izliyor. Filistin’deki yıkımın, açlığın ve ölümlerin her gün gözler önüne serilmesine, bu vahşetin Gazze’den işgal altındaki Batı Şeria’ya, oradan Lübnan’a ve daha ötesine yayılmasına rağmen, zulmü durdurmak için etkili adımlar atan yalnızca İran ve Ensarullah oldu. Batılı ülkeler ise İsrail’in savaş makinesinin çarklarını döndürmeye devam ediyor. Öte yandan sıradan insanlar da örgütlenerek harekete geçiyor ve Chris Hedges’in ifadesiyle, “hukukun üstünlüğüne saygı duyan bir dünya ile dizginlenmemiş barbarlığın hüküm sürdüğü bir dünya arasındaki son savunma hattını” oluşturuyor.
Önemli başarılar elde eden gruplardan biri de özellikle İsrailli silah üreticisi Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki faaliyetlerini hedef alan Palestine Action. Filistinli aktivist ve Palestine Action’ın kurucularından Huda Ammori, The Chris Hedges Report’un bu bölümüne katılarak Birleşik Krallık hükümetinin Palestine Action’ı suç örgütü ilan etmek ve dağıtmak amacıyla attığı son derece baskıcı adımları ele alıyor. Batılı yönetim çevrelerindeki Siyonist unsurların büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, Birleşik Krallık ve müttefiklerinin örgüte yönelik her saldırısı, Palestine Action’a verilen toplumsal desteğin daha da artmasıyla sonuçlandı.
Ammori’nin ailesinin Filistin’de Siyonizme karşı uzun bir mücadele geçmişi var. Ailesinin maruz kaldığı acımasız baskıları ve kendisinin yaşamı boyunca sürdürdüğü aktivizmi değerlendiren Ammori, “İşgalcilere karşı direnmek Filistinlilerin görevidir ve her kuşak bu mücadele bayrağını devralmakla yükümlüdür” diyor. Ancak siyasal sistemin sınırları, aktivistlerin Filistin’i İsrail’in ve Batılı destekçilerinin ölümcül kıskacından kurtarma çabalarını engellemekten başka bir işe yaramadı. Ammori, Palestine Action’ı kurmadan önce doğrudan eyleme geçmenin artık zorunlu olduğunu fark etmişti. Ammori ve mücadele arkadaşı Richard Barnard, Palestine Action’ı kurduklarında sahada önemli somut kazanımlar elde ettiler.
İşte bu başarılar, devletin bütün gücüyle üzerlerine gitmesine yol açtı. Palestine Action’ın terör örgütü ilan edilmesi ve örgütle her türlü dayanışmanın, ona verilecek her türlü desteğin yasaklanması da bu baskının bir parçasıydı. Güvenlik güçleri aktivistlerin evlerine baskınlar düzenledi ve binlercesini gözaltına aldı. Devlet ayrıca aktivistleri uzun süreler boyunca cezaevinde tuttu; aktivistler buna açlık grevleriyle karşılık verdi. Örgütün bağış toplama girişimleri de engellendi. Ammori, Palestine Action’a getirilen yasağın hukuka uygunluğuna itiraz ediyor. Şimdi Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’ne taşınan bu dava, “yalnızca bir örgüt olarak Palestine Action açısından değil, genel olarak Britanya’daki ifade özgürlüğü haklarımız açısından da son derece önemli bir dava” olarak değerlendiriliyor.
Chris Hedges: Huda Ammori ve Richard Barnard tarafından 2020 yılında Britanya’daki başka aktivistlerle birlikte kurulan Palestine Action, Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların sevkiyatını engellemek amacıyla doğrudan eylem kampanyaları yürütüyor. Örgüt, özellikle dünyanın dört bir yanında iştirakleri bulunan İsrailli askerî teknoloji şirketi Elbit Systems’ı hedef alıyor. Elbit Systems, İsrail ordusunun kara kuvvetleri teçhizatının ve insansız hava araçlarının başlıca tedarikçisi.
2025 yılında, Kraliyet Hava Kuvvetlerine (RAF) ait iki uçağın hasar gördüğü bir eylemin ardından Britanya İçişleri Bakanı, askerî tesislerde düzenlenen protestoların ulusal güvenliği tehdit ettiğini öne sürerek Palestine Action’ı yasaklı terör örgütleri listesine alacağını duyurdu. Filistin kökenli Huda Ammori, mülke zarar vermenin terörizm sayılamayacağını savunarak Palestine Action’ın terör örgütü ilan edilmesine mahkemede itiraz etti. Britanya hükümetinin Palestine Action’ı hedef alması, ülke genelinde çok sayıda protestoya ve 2.100’den fazla kişinin gözaltına alınmasına yol açtı. Cezaevindeki sekiz Palestine Action aktivisti, 2025 yılında uzun süreli bir açlık grevine başladı. Şubat 2026’da Britanya Yüksek Mahkemesi, örgütün yasaklanmasının hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Ancak bu karar, Haziran 2026’da Temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu.
Trump yönetimi de 2026 yılında, “Aşırı Solcu Radikaller” olarak adlandırdığı kesimlere karşı yürüttüğü kampanya kapsamında Palestine Action’ı terör örgütü ilan etti. ABD’nin uyguladığı yaptırımlar, Palestine Action’a getirilen yasağa karşı Britanya mahkemelerinde yürütülen hukuk mücadelesine kaynak sağlamak amacıyla başlatılan çevrimiçi bağış kampanyasını engelledi. Trump yönetimi aynı zamanda, “hukuk tanımaz bir kurum” olarak nitelendirdiği Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) işlevsiz hâle getirme çabalarının bir parçası olarak mahkemeye kapsamlı yaptırımlar uyguladı. ABD daha önce UCM’nin 17 hâkim ve yetkilisine yaptırım uygulamıştı. Ancak son adım, doğrudan mahkemenin kendisini kurumsal olarak hedef alıyor ve mali faaliyetlerini sürdürebilme kapasitesini ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Trump yönetimi, tıpkı Palestine Action gibi Uluslararası Ceza Mahkemesini de ortadan kaldırmayı hedefliyor.
Devletlerin soykırımı durdurmak için müdahale etme yükümlülüğünü açıkça ortaya koyan hukukun üstünlüğü ilkesi, bugün yaptırımlara maruz kalan bu uluslararası hukukçular ve baskı altında tutulan aktivistler tarafından savunuluyor. Fabrikaların çatılarına çıkan, askerî teçhizata zarar veren ve sevkiyat kapılarını bedenleriyle kapatan bu aktivistler, hukukun üstünlüğüne saygı duyulan bir dünya ile güçlülerin savunmasızları ve güçsüzleri ezdiği, soykırımın Batılı ülkelerin ve müttefiklerinin başvurabileceği meşru bir araç sayıldığı, hiçbir sınır tanımayan barbarlığın hüküm sürdüğü bir dünya arasındaki son savunma hattını oluşturuyor. Açık konuşalım. Teröristler, aralarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun da bulunduğu İsrailli liderler hakkında tutuklama kararı çıkaran hukukçular ya da insansız hava araçlarının parçalarına zarar veren aktivistler değil. Asıl teröristler, soykırımı finanse etmek için milyarlarca dolar sağlayanlar ve Gazze’deki kitlesel katliamlarda kullanılan silahları üretenlerdir.
Palestine Action’ı, soykırımı durdurma konusundaki ahlaki sorumluluğumuzu ve Britanya ile ABD hükümetlerinin direnişi ezme ve hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırma çabalarını konuşmak üzere bugün Huda Ammori konuğum. Huda, ailenizin geçmişi, Rashid Khalidi’nin Filistin’e Karşı Yüzyıllık Savaş adlı kitabında dikkat çektiği bir gerçeği gözler önüne seriyor; 1920’lerde çoğunluğu Avrupa kökenli Yahudiler tarafından başlatılan yerleşimci-sömürgeci projeye karşı kuşaklar boyunca süren bir direniş söz konusu. Söyleşimize başlamadan önce, ailenizin bu direniş geçmişinden biraz söz etmenizi rica edeceğim.
Huda Ammori: Evet, babamın ailesi Filistinli. Büyük dedem, o dönemde Filistin’de İngiliz sömürgecilere karşı başlayan halk ayaklanmasında aktif olarak yer almış. Hatta başına, sanırım o zamanın parasıyla 500 dolar ödül konmuş ve sonunda suikasta uğrayarak öldürülmüş. Atalarımızdan kalma evimiz de yıkılmış. İngilizler evi bombaladıktan sonra Filistinliler bir araya gelerek büyük dedemin evini, yani bizim aile evimizi yeniden inşa etmişler. İngilizler onun naaşına da el koyup bir askerî kampta tutmuşlar. Bunun üzerine Filistinliler kampa girerek naaşını geri almış ve halkına teslim etmişler. Sömürgecilerin ya da Siyonistlerin, ölümümüzde bile yaşamlarımız ve bedenlerimiz üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürmeye çalıştıklarını görüyoruz. Ama Filistinliler onun naaşını geri almayı başarmış. Büyük dedem benim için, bütün Filistinliler için bir şehit ve sizin de söylediğiniz gibi, Filistin halkının yüzyılı aşkın süredir sömürgeciliğe ve Siyonizme karşı sürdürdüğü direnişin simgesi. Palestine Action’ın Britanya’da kurulmuş olması da son derece anlamlı. Çünkü Filistin’de yaşayan nüfusun çoğunluğunun Yahudi olmadığı bir dönemde, bu topraklarda bir Yahudi ulusal yurdu kurulmasını öngören Balfour Deklarasyonunu yayınlayan ülke Britanya’ydı. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi, yerli halkın etnik temizliğe maruz bırakılmasını gerektiriyordu. Bu da Nakba’ya ve bugün tanık olduğumuz soykırıma uzanan süreci başlattı. Her şey İngilizlerle başladı ve o günden bu yana Filistinliler kendi topraklarında direnmeye devam ediyor. Bazıları, işgalcilere karşı direnmenin Filistinlilerin görevi olduğunu ve her kuşağın bu mücadele bayrağını devralmakla yükümlü olduğunu söyler.
C.H.: Biraz da sizin aktivizminizden söz etmek istiyorum. Palestine Action’ı kurmadan önce Filistin direnişini destekleyen ya da Filistin halkıyla dayanışma içinde olan gruplarda yer alıyordunuz. Sanırım o dönemde başvurulan yöntemler konusunda bir hayal kırıklığı yaşamıştınız. Çünkü bu yöntemler çoğu zaman, Filistinlilere yapılan haksızlıklara karşı oldukça duyarsız, hatta tamamen duyarsız kalan siyasetçilere seslenmekten ya da onları etkilemeye çalışmaktan ibaretti. Ama Palestine Action’a geçmeden önce, bizi örgütü kurmanıza uzanan o sürece götürmenizi istiyorum.
H.A.: Evet, sanırım hayatım boyunca bir şekilde Filistin için yürütülen kampanyaların içinde oldum. Daha küçük bir çocukken ailemle birlikte Londra’ya gidip yıllar boyunca düzenlenen protestolara katılırdım. Daha sonra, üniversiteye başladıktan sonra, ülke çapında boykot kampanyaları yürütmeye başladım. Ardından bu çalışmaları Filistin Dayanışma Kampanyası (Palestine Solidarity Campaign) bünyesinde tam zamanlı olarak sürdürdüm ve 2020 yılına kadar orada çalıştım. Kullandığımız yöntemlerin hepsi protestolara ve çeşitli kampanyalara dayanıyordu. Hepsinin temelinde, gerekli değişiklikleri yapmaları için kurumlara ya da siyasetçilere seslenmek, onları ikna etmeye çalışmak vardı. Ancak bir noktadan sonra, özellikle karşınızda nasıl bir güç olduğunu bildiğinizde ve bütün bu çabaların ne kadar hayal kırıklığı yaratan sonuçlar doğurduğunu gördüğünüzde, bu yöntemlerin ne denli sınırlı olduğunu fark ediyorsunuz. Yanlış anlaşılmasın, bu yöntemlerle bazı kazanımlar da elde edildi. Ancak bunlar, İsrail’in apartheid rejiminin yarattığı zulmün ve Britanya’nın bu rejimdeki suç ortaklığının boyutlarıyla hiçbir şekilde örtüşmüyordu.
Filistin Dayanışma Kampanyasında çalışırken, siyasetçilerle görüşmek üzere lobi günleri düzenlerdik. Bu toplantılarda yaklaşık 70 siyasetçiyi bir araya getirirdik. Bunlar zaten siyasetçilerin çok küçük bir azınlığıydı ve her zaman, Filistin halkının mücadelesine destek veriyormuş gibi görünmelerini sağlayacak ama somut olarak hiçbir etkisi olmayacak en kolay adımı atmanın peşindeydiler. Gerçekten iktidarı elinde tutanlara gelince, mesele artık olgular ya da mantık olmaktan çıkıyor. Elbette gerçeği ortaya koyabilmek ve onu baskıcı güçlere karşı bir mücadele aracı olarak kullanabilmek için doğru ve güvenilir bir kayıt oluşturmak önemli. Ancak gerçekleri ortaya koymak tek başına bu insanların tutumlarını değiştirmeye yetmiyordu. Çünkü Siyonist rejimde çıkarları vardı; Filistin’in süregelen yıkımında rol oynayan askerî-endüstriyel komplekste çıkarları vardı. Oysa doğrudan eylem bambaşka bir yaklaşım sunuyor. Merhum David Graeber’in bu konuda çok sevdiğim bir sözü var: “Protesto etmek, iktidar sahiplerine bir kuyu kazmaları için yalvarmaya benzer. Doğrudan eylem ise kuyuyu kendin kazmak ve onlara, cesaretleri varsa seni durdurmalarını söylemektir.”
Böylece 2020 yılında Richard, ben ve diğer arkadaşlarımız, Britanya’daki İsrail silah sanayisini hedef almak için doğrudan eylemi bir mücadele yöntemi olarak kullanmaya karar verdik. Bu, sorunun doğrudan kaynağına yönelmek demekti. O dönemde Britanya’da 10 tesisi bulunan İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’ın faaliyetlerini durdurması için başkalarına çağrıda bulunmak yerine, gidip bu tesisleri kendi bedenlerimizle, kendimizi riske atarak durduracaktık. Bunun için çoğu zaman gözaltına alınmamızla sonuçlanan doğrudan eylemleri tekrar tekrar gerçekleştirecek, gerektiğinde kendimizi tehlikeye atacaktık.
C.H.: Extinction Rebellion’ın eylemleri, Palestine Action’ı örgütleme biçiminizi şekillendirmede ne ölçüde etkili oldu?
H.A.: Extinction Rebellion 2018 yılında çok güçlü bir hareket hâline gelmişti. Bu, Palestine Action’ın kuruluşundan yaklaşık iki yıl önceydi. Değişimi nasıl sağlayabileceğimize ilişkin genel yaklaşımı değiştirdiler ve gerekli değişikliklerin hayata geçirilmesini talep etmek için kendini riske atma fikrini olağanlaştırdılar. Extinction Rebellion daha çok yolları kapatmak, kamusal yaşamın işleyişini aksatmak ve böylece hükümet üzerinde baskı oluşturmak gibi sivil itaatsizlik yöntemlerine başvuruyordu. Palestine Action ise daha çok doğrudan eyleme odaklanıyor. Yani sorunun kaynağına giderek, tabiri caizse sorumluların faaliyetlerini doğrudan durdurmayı amaçlıyor. Değişim yaratmak için silah fabrikalarının faaliyetlerini bizzat durduruyor. Her iki hareketin de temelinde, mücadelenin belli ölçüde fedakârlık gerektirdiği, mevcut sistemin kurallarına sorgusuz sualsiz boyun eğmekle yetinilemeyeceği ve geleneksel kampanya yöntemlerinin sınırlarının farkına varılması gerektiği anlayışı var. Extinction Rebellion, değişim talep ederken başvurabileceğimiz yöntemlerin sınırlarını eskisinden çok daha ileriye taşıma fikrini de olağanlaştırdı. O dönemde Extinction Rebellion eylemleri nedeniyle binlerce insanın gözaltına alındığını hatırlıyorum. Kendi kendime, bu insanların yalnızca dörtte biri doğrudan eyleme katılıp İsrail silah sanayisinin faaliyetlerini durdurmaya çalışsa, belki de bu fabrikaları kalıcı olarak kapattırabiliriz, diye düşünüyordum. Nitekim sonunda tam da bu gerçekleşti.
C.H.: 2020 yılında Palestine Action’ı kurdunuz ve hareket çok kısa sürede geniş bir halk desteği kazandı. Ama biraz ilk eylemlerinizden, neler yaptığınızdan söz edelim. Yanlış hatırlamıyorsam Palestine Action’dan bazı aktivistler İskoçya’daki Trump’a ait golf sahasına gitmişti, öyle değil mi? İlk dönemde ne tür eylemler gerçekleştirdiğinizi biraz anlatır mısınız?
H.A.: Evet, 2020 yılının temmuz ayının sonunda başladık. İlk eylemlerimiz, Elbit Systems’ın o dönemde Londra’da bulunan genel merkezini hedef alıyordu ve nispeten küçük çaplıydı. Binanın dış cephesine sprey boyayla yazılar yazıyorduk. Ardından binanın içine girmenin yollarını bulup içeride de sprey boyayla yazılar yazıyor, ofislerine zarar veriyorduk. Bir iki hafta boyunca bu eylemleri birkaç kez tekrarladık. O sırada yaptıklarımızı takip eden bir gazeteci vardı. Eylemlerimizin görüntülerini ve Palestine Action’ın kuruluşunu duyuran videoları internette paylaşıyordu. Daha ilk eylemlerimizi gerçekleştirmeye başladığımız andan itibaren çok büyük destek görüyorduk.
Ardından, ilk bir ay kadar fabrikaların mülk sahiplerini ve Londra’daki genel merkezin bina yöneticilerini de farklı eylemlerle hedef almaya devam ettik. Eylül ayında ise İsrail’in insansız hava araçlarında kullanılan parçaların üretildiği fabrikalara doğrudan gitmemiz gerektiğine karar verdik. İşte o zaman, Elbit Systems’ın Shenstone’daki UAV Engines adlı fabrikasının çatısını işgal ettik. Toplam üç ya da dört gün kadar orada kaldık. Aslında ne tırmanmayı ne de kamp yapmayı severim ama bir İsrail silah fabrikasının çatısında olmanın gerçekten olağanüstü bir yanı var. Yanımızda çekiçler vardı ve fabrikayı yavaş yavaş söküp parçalayarak tahrip ediyorduk. Kimse de bizi durdurmak için hiçbir şey yapamıyordu. O anda fabrikanın kontrolünü yeniden ele geçirdiğinizi bilmek inanılmaz bir duyguydu. Sonunda bizi aşağı indirebilmek için özel bir tırmanış ekibi getirmek zorunda kaldılar. Biz de son ana kadar o fabrikanın çatısından inmeye direndik. Bize, “Tamam, mesajınızı verdiniz, artık gidin,” gibi şeyler söylüyorlardı. Ama bizim için fabrikanın faaliyetlerini durdurabildiğimiz her an çok değerliydi. Çünkü bu fabrikalarda üretilen motorların, Hermes 450 insansız hava araçlarına ve Israel Aerospace Industries’in Harpy adlı insansız hava araçlarına güç sağladığını biliyorduk. Ürettikleri bütün bu insansız hava araçları Filistinliler üzerinde deneniyor, savaş koşullarında test ediliyor. Zaten bunları pazarlarken de özellikle bu özelliklerini öne çıkarıyorlar. Çünkü Elbit’in bütün silahları, uluslararası pazarda satışa sunulmadan önce İsrail ordusu tarafından Filistin halkı üzerinde deneniyor. Ayrıca o fabrikanın doğrudan İsrail’e ihracat yaptığını da biliyorduk. Ve bu insansız hava araçları, motorları olmadan uçamazdı.
Gözaltına alınmamızdan sonra bile fabrika üç dört hafta daha kapalı kaldı. Bu arada insanlar Palestine Action’a katılmaya başladı. Giderek daha fazla insan mücadele bayrağını devralıp bu silah fabrikalarına karşı doğrudan eyleme geçtikçe, Elbit Systems’a yönelik eylemler de süreklilik kazandı. Eylemleri çoğunlukla küçük gruplar hâlinde gerçekleştiriyorduk. Böylece harekete katılan insanların gücünden ve imkânlarından en etkili biçimde yararlanarak bu silah fabrikalarının faaliyetlerini mümkün olduğunca aksatabiliyorduk.
C.H.: Peki Elbit Systems buna nasıl karşılık verdi? Britanya hükümetinin tepkisi ne oldu?
H.A.: Palestine Action’ın kuruluşundan yalnızca bir ay sonra, bazı Siyonist medya kuruluşlarında, dönemin Britanya Dışişleri Bakanı ile İsrailli bir hükümet yetkilisi arasında bir görüşme yapıldığına ilişkin haberler çıktı. Bu görüşmede İsrailli yetkilinin, “Bakın, doğrudan eylemler gerçekleştiren yeni bir grup ortaya çıktı. Bu konuda bir şeyler yapmalısınız, onları durdurmalısınız,” dediği aktarılıyordu. Açıkçası bu bizim için son derece cesaret vericiydi. Çünkü henüz bir ay önce kurulmuş ve doğrudan eylemlere başlamış bir grubun, İsrail hükümetini müdahale etme ihtiyacı duyacak kadar tedirgin ettiğini gösteriyordu. Sıradan insanların da İsrail’e ait silah üretim tesislerine gidip bu tesislerin faaliyetlerini kendi başlarına durdurabileceklerini fark etmelerinden korkuyorlardı. Dolayısıyla bu, yaptığımız şeyin doğru olduğunun daha en başından bir kanıtıydı.
Ancak Palestine Action’ın ilk yılı boyunca ve sonraki süreçte bu görüşmeler giderek yoğunlaştı. Richard, ben ve bir başka arkadaşımız şantaj suçlamasıyla karşı karşıya kaldık. Yıllarca hapis yatma ihtimalimiz vardı. Çok sert polis baskınlarına maruz kaldık. Pasaportuma el koydular. Bizi gözetlemek için kameralar yerleştirdiler. Bütün bunlar, daha ilk iki ay içinde yaşandı.
C.H.: Yani yaşadığınız yerde mi? Kameraları evinizin bulunduğu yere mi yerleştirdiler?
H.A:: Evet
C.H.: Şantaj girişimi dedikleri şey neydi?
H.A.: Çünkü aktivistler olarak Elbit Systems’ın faaliyet gösterdiği binaların mülk sahiplerinden şirketi bu binalardan çıkarmalarını istiyor, hatta bunu talep ediyorduk. Ayrıca mülk sahiplerini hedef alan, çoğunlukla kırmızı boya kullanarak mülke zarar verdiğimiz eylemler de gerçekleştirmiştik. Bunun bir tür şantaj olduğunu ileri sürdüler. Oysa şantaj son derece ağır bir suçlama. Normalde çete türü örgütlü suçlarla ilişkilendirilen bir suç ve daha en başından baskının olağanüstü ölçüde artırılması anlamına geliyordu. Ama bu suçlamayı çürüttük. Mahkemede suçsuz bulunduk. Dolayısıyla bizi bu suçtan mahkûm ettirmeyi başaramadılar. Bana kalırsa o ilk dönemde üzerimizde çok yoğun bir baskı kurarak hareketin büyümesini engelleyip engelleyemeyeceklerini görmek, daha en başından gözümüzü korkutup bizi mücadeleden vazgeçirmek istiyorlardı. Ama bunu başaramadılar. Palestine Action büyümeye devam etti. Ne var ki Palestine Action’a ve harekete katılan insanlara yönelik saldırılar da aynı şekilde giderek arttı.
C.H.: Size baskı uygulamak ve aktivistlerin gözünü korkutmak için başvurdukları diğer yöntemlerden de biraz söz eder misiniz? Sizi hedef almak için kullandıkları çok çeşitli araçlar vardı.
H.A.: Evet, kesinlikle. Sabahın erken saatlerinde son derece sert polis baskınlarına maruz kalıyorduk. Üstelik bu baskınlar çoğu zaman mala zarar verme suçlamasıyla bağlantılıydı. Gösterilen tepki tamamen ölçüsüzdü. İnsanların kefaletle serbest bırakılmasına çok ağır koşullar getiriyorlardı. Bazı durumlarda elektronik kelepçe takılıyor, bazılarında ise sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Yani belirli saatlerde evinizden çıkmanız yasaklanıyordu. Bu tür yöntemlere başvuruyorlardı. Bugün baskılar öylesine arttı ki bütün bunlar artık son derece hafif uygulamalar gibi görünüyor. Ancak o dönemde, diğer aktivist gruplara yönelik muamele ile karşılaştırıldığında oldukça ağır baskılardı. Terörle mücadele birimleri de sınırlı ölçüde devreye girmişti. Richard ve ben, Terörizm Yasası’nın 7. Çizelgesi kapsamında durdurulmuş ve terörle mücadele polisi tarafından saatlerce sorgulanmıştık.
C.H.: Bilmeyenler için burada araya girmek istiyorum. 7. Çizelge, Britanya’nın terörle mücadele mevzuatında yer alan ve yetkililere, esasen herhangi bir suçlama yöneltmeden sizi gözaltında tutma yetkisi veren bir düzenleme, doğru mu?
H.A.: Evet, aynen öyle. Bu kapsamda sizden şifrelerinizi vermenizi ve sorulan her soruyu yanıtlamanızı istiyorlar. Bunları yapmayı reddederseniz, “Sizi terörle mücadele yasaları kapsamında suçlayacağız ve en az şu kadar yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kalacaksınız,” diyorlar. Aslında bütün bunların büyük bölümü istihbarat toplama faaliyetinden ibaret. Bence o dönemde asıl amaç gözdağı vermekti. Yine, henüz büyümeden hareketi bastırmaya çalışıyorlardı.
Ancak soykırım başladığında, biz zaten Elbit Systems’a ve onunla işbirliği yapanlara karşı uzun süredir kesintisiz eylemler gerçekleştiriyorduk. Soykırımın başlamasıyla birlikte Palestine Action’a yönelik ilgi ve doğrudan eylemlere katılmak isteyen insanların sayısı bir gecede, âdeta bir anda arttı. Katılım arttıkça gerçekleştirilen eylemlerin sayısı da hızla çoğaldı. Öyle ki tek bir gecede, Elbit Systems’ı finanse eden Britanya bankası Barclays’e karşı 20 ayrı eylem düzenlediğimiz oluyordu. Bu eylemler bankaya milyonlarca sterline mal olabilecek zararlara yol açıyordu. Nitekim Barclays, Elbit Systems’taki hisselerini elden çıkardı ve eylemlerimiz sürekli somut kazanımlar sağlıyordu. Hedef aldığımız şirketler çoğu zaman Elbit Systems’la ilişkilerini kesiyor, hatta bu şirketten çekildiklerini teyit eden mektupları doğrudan Palestine Action’a gönderiyorlardı.
Elbit Systems ve İsrail hükümeti açısından ise bu durum, Palestine Action’a yönelik siyasi baskıyı ve baskıcı uygulamaları artırmaları gerektiği anlamına geliyordu. Bu nedenle Britanya hükümetinin bakanlarıyla defalarca görüştüler. Ayrıca Kraliyet Savcılık Servisi’nin, yani mahkemelerde bize karşı dava açan kurumun yetkilileriyle ve üst düzey polislerle de toplantılar yaptılar. Bütün bu kurumların temsilcileri bir araya geliyordu. Oysa bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesini bütünüyle hiçe sayıyordu. Çünkü bu kurumların, doğrudan eylem yöntemlerini benimseyen bir grubu nasıl bastırabileceklerini birlikte planlamak üzere bir araya gelmemeleri gerekiyordu. Ama yaptıkları tam da buydu.
Ardından, Ağustos 2024’te bazı aktivistler Bristol’deki bir Elbit fabrikasına girmeyi başardı. Burası Elbit Systems’ın yeni araştırma ve geliştirme tesisiydi. Aktivistler fabrikaya girdiklerinde, çoğu dört pervaneli insansız hava aracı olmak üzere İsrail yapımı 40 silahı imha etmeyi başardılar. Bildiğiniz gibi bu insansız hava araçlarının her biri yüzlerce Filistinliyi öldürmek için kullanılabilirdi. Aktivistler gözaltına alındıktan sonra ise ilk kez, polis merkezindeyken Terörizm Yasası kapsamında yeniden gözaltına alındılar. Yani onları terör eylemi gerçekleştirmekle suçluyorlardı.
Bu suçlamanın dayanağı, Terörizm Yasası’nın mala ağır zarar verilmesini terörizmle ilişkilendiren hükmüydü. Bu olayda ileri sürdükleri gerekçe, “bir hükümeti etkilemek amacıyla mala ağır zarar verilmiş olması”ydı. Hatta bir noktada, “İsrail hükümetinin silahlara erişimini kısıtlayarak onu etkilemek amacıyla mala ağır zarar verildiğini” savunuyorlardı. Soykırımın sürdüğü bir dönemde bunu terörizm olarak nitelendirmelerinin gerekçesi buydu. Oysa Soykırım Sözleşmesi, soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması için harekete geçilmesini açıkça öngörüyor. Dolayısıyla uluslararası hukukun gerektirdiği bir yükümlülüğü yerine getirerek soykırımda kullanılacak bu silahları imha ettikleri için terörizmle suçlanıyorlardı.
Bu eylemden kısa bir süre önce, savcılarla terörle mücadele polisi arasında Palestine Action’ın yasaklanmasının görüşüldüğü bir toplantı yapılmış. Bunu ancak şimdi, örgütün yasaklanmasına karşı açılan dava kapsamında belgelerin açıklanması sayesinde öğrenebildik. Üstelik bu görüşme, Palestine Action’dan herhangi birinin doğrudan eylemleri nedeniyle terörizmle suçlanmasından önce gerçekleşmiş. Yani Palestine Action’ın doğrudan eylemleriyle ilgili ortada hiçbir terörizm suçlaması bulunmadığını bile bile örgütün yasaklanmasını tartışıyorlardı. Bizi yasaklayabilmek için terör suçlamasında bulunmaları gerektiğini de biliyorlardı. Dolayısıyla Filton’daki eylem gerçekleştiğinde, bunu bir fırsat olarak gördüler. Eyleme katılanları terörizmle suçlayarak bu suçlamayı Palestine Action’ın tamamının yasaklanmasına gerekçe göstermek istediler. Ancak bu davada yaptıkları son derece karanlık ve ürkütücüydü. Bütün baskıcı yöntemlerini tek bir davada bir araya getirdiler. Aktivistleri tutuklu yargıladılar. O zamana kadar Palestine Action üyelerinin yargılama öncesinde tutuklu tutulduğu durumlara çok nadiren rastlanıyordu. Bu kişileri duruşma öncesinde 18 ay boyunca tutuklu tuttular; oysa yargılama öncesi tutukluluk için öngörülen süre sınırı altı aydı. Yani bu sürenin dört katı boyunca özgürlüklerinden mahrum bırakıldılar. Kendilerine sıradan ceza hukuku kapsamında suçlamalar yönelttiler ve mala zarar verme suçundan mahkûm edilmeleri hâlinde terörist olarak cezalandırılacaklarını jüriye söylemelerini yasakladılar. Nitekim bugün biliyoruz ki mala zarar verme suçundan mahkûm edilen dört kişi, jürinin böyle bir ihtimalin varlığından haberi bile olmamasına rağmen terörist olarak cezalandırıldı. Britanya hukuk tarihinde böyle bir şey ilk kez yaşandı.
C.H.: Kaç kişi yargılandı? Toplam kaç kişi mahkemeye çıkarıldı?
H.A.: Bu davada toplam 25 kişi suçlanıyor. Ancak sanık sayısı çok fazla olduğu için davaları ayırmak zorunda kaldılar. İlk davada altı kişi yargılandı. Bunlar fabrikaya giren altı aktivistti. Ağırlaştırılmış hırsızlık amacıyla izinsiz girme, mala zarar verme ve şiddet içeren toplumsal kargaşaya katılma gibi çeşitli suçlamalarla karşı karşıyaydılar. Ancak ilk yargılamada hiçbiri tek bir suçtan bile mahkûm edilmedi ve en ağır suçlamaların tamamından kurtuldular. Suçlamaların yarısında jüri bir karara varamadı, diğer yarısında ise beraat kararı verildi. İçinde bulundukları bütün kısıtlayıcı koşullar düşünüldüğünde bu gerçekten olağanüstü bir sonuçtu.
Açıkça görülüyor ki bunun nedeni, jüri üyelerinin aktivistlerin neden bu eylemleri gerçekleştirdiğini anlamaları ve soykırım sürerken bu insansız hava araçlarını imha etmek için harekete geçmenin doğru olduğu düşüncesine bir ölçüde katılmalarıydı. Ancak daha sonra aktivistleri yeniden yargıladılar ve ikinci yargılamada üzerlerindeki susturma baskısını daha da artırdılar. Eylemlerinin ardındaki gerekçelerden söz etmelerine izin verilmedi. Jüriye davanın terörizmle bağlantısını anlatmaları yasaklandı. Mala zarar verme suçundan mahkûm edilmelerini sağlamak ve ardından onları terörist olarak cezalandırabilmek için her türlü yola başvurarak davayı aleyhlerine çevirdiler. Burada son derece önemli bir nokta var: İsteselerdi onları doğrudan terörizmle suçlayabilirlerdi ve hiç kuşkusuz jüri önünde bu suçlamaya karşı davayı kazanırlardı. Ama bunu yapmadılar. Bunun yerine, son derece çarpık bir yöntem izleyerek onları mala zarar vermekle suçladılar. Savunma haklarını ellerinden aldılar. Filistin hakkında konuşmalarını engellediler. Ardından da bir hâkimin onları terörist olarak cezalandırmasının önünü açtılar.
C.H.: Evet, ben de Julian Assange’ın davasını takip ediyordum. Orada da aynı türden kısıtlamalar uygulanmıştı. Britanya mahkemeleri —bu sözcüğü kullanırken oldukça ihtiyatlı davranıyorum— ve Britanya hukuk sistemi, Assange’a yönelik zulüm sırasında kendilerini gerçekten utanç verici bir duruma düşürdüler. Palestine Action’ın peşine düşmek için hukuk sistemini çarpıtmaları da aynı derecede utanç vericiydi. Bütün bunlar bir açlık grevini tetikledi. Belki biraz da bundan söz edebilirsiniz. Çünkü bu insanların bazıları ölümün eşiğine kadar geldi.
H.A.: Evet, Kasım 2025’te, yani Palestine Action’ın yasaklanmasından sonra, sekiz aktivist açlık grevine başladı. Üstelik hepsi birbirinden ayrı tutuluyordu. Bazıları zaman zaman bir araya gelebilse de genel olarak farklı cezaevlerine yerleştirilmişlerdi. Bu koşullar altında açlık grevine başladılar. En uzun süre açlık grevinde kalan kişi 73 gün boyunca eylemini sürdürdü. Talepleri arasında, kendilerine gönderilen mektupları alabilmek gibi son derece basit şeyler de vardı çünkü cezaevinde terörist muamelesi görüyorlardı. Henüz yargılanmamış olmalarına rağmen terörist olarak kabul ediliyorlardı. Tutuklu yargılanıyorlardı ve bu nedenle diğer mahpuslardan çok daha ağır koşullara tabi tutuluyorlardı. Dolayısıyla kendilerine gönderilen mektuplara ulaşabilmek gibi en temel haklar bile cezaevindeki yaşam koşullarında önemli bir fark yaratacaktı.
Ama bence çoğu için asıl mesele, cezaevindeyken onurlarını korumak ve ellerinde kalan tek yöntemle protestolarını sürdürmekti. Hem kendilerine karşı açılan davalarda terörle mücadele yetkilerinin kullanılmasını hem de Palestine Action’ın yasaklanmasını protesto ediyorlardı. Ayrıca Elbit Systems’ın imzalamak üzere olduğu, değeri 2 milyar sterlini aşan bir sözleşmenin engellenmesi de talepleri arasındaydı. Sonuçta bu sözleşme imzalanmadı, Elbit de sözleşmeyi kazanamadı. Ama evet, açlık grevi sırasında gerçekten ölümle burun buruna geldiler. Açıkçası Britanya yönetimini ciddi ölçüde zor durumda bırakmayı ve yaptıklarını kamuoyunun gözleri önüne sermeyi başardılar. Çünkü insanları cezaevine kapatmanın temel amaçlarından biri, onları bütünüyle susturmak ve toplumdan tecrit etmektir. Oysa cezaevinde sürdürdükleri açlık grevi ülkenin dört bir yanında protestoların başlamasına yol açtı. O dönemde yüzlerce insan, onların mücadelesinden, gösterdikleri fedakârlıktan ve dile getirdikleri taleplerden ilham alarak doğrudan eylemlere katıldı. Çünkü açlık grevi boyunca dışarıdaki insanlara sürekli aynı çağrıyı yapıyorlardı: “İsrail silah sanayisine karşı doğrudan eylemlerinizi sürdürün.” Şimdi bu aktivistlerin yarısı serbest. Bu yılın başında kefaletle tahliye edildiler. Diğer yarısı ise hâlâ cezaevinde.
C.H:: Devletin baskıcı uygulamaları giderek sertleşirken çok sayıda insan gözaltına alınmaya başlandı. Artık üzerinde “Palestine Action’ı destekliyorum” yazan bir pankart taşımak bile suç sayılıyordu. Ve açıkça belirtmek istiyorum ki ben de Palestine Action’ı destekliyorum. Ama bunu ifade etmek artık bir suç hâline gelmişti.
H.A.: Evet, öyle oldu. Bildiğim kadarıyla bu tür terörle mücadele yasaları dünyada pek yaygın değil. Ancak Britanya’da bir örgüt terör örgütü ilan edilerek yasaklandığında, yalnızca o örgüte maddi destek vermek değil, sözlü olarak destek ifade etmek de yasaklanıyor. Palestine Action’ın yasaklanması haklı olarak büyük tepki yarattı. Çünkü ilk kez doğrudan eylem yöntemlerini benimseyen bir grup terör örgütü ilan edilerek yasaklanmıştı. Üstelik yalnızca mala ağır zarar verilmesi gerekçesiyle bir grubun yasaklanması da ilk kez yaşanıyordu. Bu durum kamuoyunda büyük bir öfkeye yol açtı. Bunun üzerine Defend Our Juries adlı bir grup, Palestine Action’ın yasaklandığı gün, üzerinde “Soykırıma karşıyım. Palestine Action’ı destekliyorum” yazan pankartlar taşıyarak bir sivil itaatsizlik kampanyası başlattı. Aslında devletin burada bir tercih hakkı vardı. Her ne kadar yasalar kapsamında yasaklanmış olsak da yetkililerin kamu yararına olmadığı gerekçesiyle gözaltı işlemi yapmamayı tercih ettiği pek çok durum var. Ancak devlet bu insanları gözaltına almayı seçti. Üstelik çoğu ileri yaştaydı. Aralarında Anglikan din görevlileri, rahipler ve sivil toplumun çok farklı kesimlerinden insanlar bulunuyordu.
C.H.: Greta Thunberg.
H.A:: Greta, evet. Aslında Greta da üzerinde “Açlık grevindeki Palestine Action tutuklularını destekliyorum” yazan bir pankart taşıdığı için gözaltına alındı. Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var: Yalnızca tutukluları desteklediğini söylemenin bile suç sayılabileceği düşünülüyordu ve Greta’nın gözaltına alınmasına yol açan da tam olarak buydu. Gerçekten akıl alır gibi değil. Bunlar, sivil itaatsizlik eylemlerine katılan insanlardan yalnızca birkaç örnek. Ve sizin de söylediğiniz gibi, gözaltına alınanların sayısı 3 bini aştı, şimdi neredeyse 4 bine ulaştı.
Palestine Action’ın yasaklanmasıyla alay eden dergileri havaya kaldırdıkları için gözaltına alınan insanlar vardı. Bir protesto gösterisinde Filistin bayrağı salladığı için bir kişi durdurulmuştu. Üstelik Palestine Action’dan hiç söz etmemişti bile. Buna rağmen polis onu durdurup üstünü aramış ve yasaklı bir örgütü destekleyip desteklemediğini sormuştu. Yani devletin, yalnızca Filistin yanlısı görüşleri nedeniyle insanlara baskı uyguladığı sayısız örnek vardı. Çünkü özellikle Filistin dayanışma hareketi içinde Britanya’da çok geniş destek gören Palestine Action’ı yasaklamışlardı. Böylece bu yasak, Filistin dayanışma hareketinin tamamını hedef almak için bir bahaneye dönüşmüştü.
C.H.: Peki devlet, Palestine Action’ın faaliyetlerini durdurmakta ne ölçüde başarılı oldu? Şu anda hangi noktadayız?
H.A.: Palestine Action şu anda Britanya’da yasaklı bir örgüt. Ancak yasağın ardından yaşananlar, aslında bu kararın son derece ters teptiğini gösterdi. Çünkü yasak, Palestine Action’ı geniş kamuoyunun gündemine taşıdı. Daha önce bu kadar tanınan bir hareket değildik. Çok büyük destek görüyorduk ama ana akım medyada bizden pek söz edilmiyordu. Yasak, çok geniş çaplı bir sivil itaatsizlik kampanyasının başlamasına yol açtı. Bunun da ötesinde, doğrudan eylem fikrinin yaygınlaşmasını sağladı.
Palestine Action’ın yasaklanmasından bu yana, Elbit Systems’a karşı doğrudan eylemler gerçekleştiren yeni gruplar ortaya çıkmaya başladı. Eylemlerin hızı hiç kesilmedi. Palestine Action bir örgüt olarak yasaklanmış olmasına rağmen insanların doğrudan eylem yöntemini kullanmaya devam ettiğini görmek gerçekten olağanüstü. Sonuçta bütün doğrudan eylemleri terörizm kapsamına sokabilecekleri anlamına gelmiyor bu. Üstelik Palestine Action küresel ölçekte faaliyetlerini sürdürüyor. Britanya’daki yasak, Palestine Action’ın yalnızca Britanya ve Kuzey İrlanda’daki faaliyetlerini kapsıyor. Küresel Palestine Action hareketi yasaklanmış değil.
Şu anda Avrupa genelinde bir düzineden fazla ülkede faaliyet gösteriyoruz. İtalya ve Polonya gibi ülkelerde sürekli eylemler düzenleniyor. Meksika’da da öyle. Malezya’da ise İsrail’in savaş mekanizmasına karşı doğrudan eylemler gerçekleştiren aktif bir Palestine Action grubu var. Yani hareket durmadı. Hatta bence tam tersine, burada Streisand Etkisi dediğimiz durum yaşandı. Palestine Action’ı susturmaya çalışırken onu çok daha geniş kitlelere tanıttılar. Üstelik bu yalnızca Palestine Action adının daha fazla duyulması ya da hareketin daha iyi anlaşılmasıyla sınırlı değil. İnsanlar artık Palestine Action’ın etkili olduğu için yasaklandığını ve İsrail’in savaş mekanizmasına karşı mücadelede bizim de etkili olmamız gerektiğini anlıyor.
C.H.: Şu anda devam eden davanızdan biraz söz eder misiniz? Çünkü Britanya hukuk sistemi içinde bu yasağa karşı mücadele etmeyi sürdürüyorsunuz.
H.A.: Evet, Palestine Action’ın yasaklanmasına ilişkin hükümet kararına karşı açtığım bir dava var. Dava, ülkenin en yüksek yargı mercii olan Yüksek Mahkeme’ye taşınacak. Palestine Action’a getirilen yasağın hukuka uygun olup olmadığına bu mahkeme karar verecek. Biz elbette yasağın hukuka aykırı olduğunu savunuyoruz. Bunun için dayandığımız temel gerekçe ise yasağın insan haklarına, özellikle ifade özgürlüğü ve protesto hakkımıza ölçüsüz bir müdahale oluşturması. Bence Britanya kamuoyu da durumun böyle olduğunu son derece açık bir biçimde görebiliyor.
Aslında Britanya’da yargı süreci üç aşamadan oluşuyor. İlk aşamada Yüksek Adalet Mahkemesi’nde (High Court) davayı kazandık. Ancak dava İstinaf Mahkemesi’ne (Court of Appeal) taşındı ve bu mahkeme lehimize verilen kararı bozdu. Şimdi ise yasağın kaldırılmasını umarak ülkenin en yüksek yargı mercii olan Yüksek Mahkeme’ye (Supreme Court) başvuruyoruz. Davayı kazanırsak Palestine Action’ın yasaklanmasından bu yana gerçekleştirilen bütün gözaltı işlemlerinin hukuken geçersiz sayılması gerekecek. Bu kişiler hakkında açılan bütün ceza davaları da düşecek. Çünkü böyle bir karar, yasağın en başından beri hukuka aykırı olduğu ve dolayısıyla sonrasında gerçekleştirilen bütün gözaltı işlemlerinin de hukuka aykırı olduğu anlamına gelecek. Bunun sonucunda polis aleyhine binlerce tazminat davası açılması söz konusu olabilir.
Ancak burada başarılı olamazsak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağız. O mahkemede kazanma ihtimalimizin çok yüksek olduğuna inanıyorum. Ne var ki bu arada, Yüksek Mahkemenin kararını beklemek üzere bugüne kadar askıya alınmış olan binlerce kişi hakkındaki ceza davalarını başlatabilir ve yargılamaları sürdürebilirler. Dolayısıyla bu dava yalnızca bir örgüt olarak Palestine Action açısından değil, Britanya’da genel olarak ifade özgürlüğü hakkımız açısından da son derece önemli. Ayrıca yeni hükümet üzerinde de büyük bir baskı yaratacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar, hükümetin yalnızca pankart taşıdıkları için binlerce kişinin terörist olarak yargılanmasına onay verdiğini ve bu yargılamaların sürdürülmesine izin verdiğini görecekler.
C.H.: Üstelik şu anda Trump yönetiminin Palestine Action’ı terör örgütü ilan etmesi nedeniyle de çeşitli engellerle karşı karşıyasınız. Bu karar, dava için kaynak toplama imkânlarınızı büyük ölçüde felce uğrattı. Son olarak, bu davayı sürdürebilmenizi engellemek amacıyla size karşı başvurulan yöntemlerden biraz söz eder misiniz?
H.A.: Evet, Trump bizi “özel olarak belirlenmiş küresel terör örgütü” ilan etti. Bu karar yalnızca birkaç ay önce alındı ve gerçekten çok tuhaf bir gelişmeydi. Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. Çünkü ileride karşımıza çıkabilecek tehditleri değerlendirirken Trump yönetimini pek hesaba katmamıştık. Ancak ABD’nin artık kontrolden çıkmış olan bu yaptırımları, esas olarak örgütlerin mali kaynaklarını ve ekonomik faaliyetlerini hedef alıyor. Bunun Palestine Action üzerindeki somut etkisi, Yüksek Mahkeme’deki davamız için kitlesel fonlama yoluyla bağış toplayamaz hâle gelmemiz oldu. İnsanların, finans kuruluşlarının ve kitlesel fonlama platformlarının büyük çoğunluğunun bir şekilde ABD merkezli hizmetlere ne kadar bağımlı olduğunun farkında olduğunu sanmıyorum. Bu hizmetlerden herhangi biri sürece dâhil olduğunda, ABD yasaları gereği yaptırım uygulanan bir örgütün yararına hiçbir mali işlemi kolaylaştıramıyor. Dolayısıyla yürüttüğümüz dava, yasağın hukuka uygunluğuna itiraz etmeyi amaçlayan bir hukuk mücadelesi olsa bile, ABD yasaları uyarınca yine de yaptırım uygulanan bir örgütün, yani Palestine Action’ın yararına hizmet sağlanması olarak değerlendiriliyor.
Dolayısıyla davanın geri kalan masraflarını karşılamak için kitlesel fonlama yoluyla bağış toplayamıyoruz. Öte yandan Andy Burnham hükümetinin yasağı savunmak için harcayabileceği neredeyse sınırsız kaynağı var. Hukuk masraflarına şimdiden milyonlar harcadıklarını biliyoruz. Biz ise bunun yalnızca küçük bir bölümünü harcadık. Buna rağmen şu anda içinde bulunduğumuz durum bu. Alternatif yollar bulmak da son derece zor. Çünkü söylediğim gibi, bu platformların büyük çoğunluğu, hatta belki de tamamı, bir şekilde ABD merkezli ödeme hizmetlerine bağımlı. Böyle bir bağımlılıkları olmasa bile sıradan insanlar, hukuki durum son derece belirsiz olduğu için, bu tür bir bağış kampanyasına katkıda bulunmanın ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tam olarak bilemiyor. Örneğin ABD vatandaşları bu kampanyaya bağış yapamıyor. ABD’de mal varlığınız varsa da benzer sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Çünkü bu yaptırımları herhangi bir şekilde ihlal etmeniz, hatta bunu farkında olmadan yapmanız bile ciddi hukuki sorunlara yol açabilir.
Ama ilginç olan şu ki Trump’ın getirdiği yasak, Palestine Action’ın İskoçya’nın Turnberry bölgesindeki golf sahasını tahrip etmesinden sonra geldi. Başta da söylediğiniz gibi, Trump’ın golf sahasını tahrip etmiştik. Bu eylem, Trump’ın Gazze’de etnik temizlik yapma planlarını protesto etmek amacıyla gerçekleştirilmişti. Aktivistler golf sahasına sprey boyayla “Gazze satılık değildir” yazmış ve görüntüleri internette paylaşmıştı. Görüntüler kısa sürede viral oldu. Bundan birkaç hafta sonra Trump, Truth Social hesabından Palestine Action’ın terörist olduğunu yazdı. Ayrıca Trump’ın oğlunun İskoçya Başbakanı ile görüştüğünü ve golf sahasındaki bu eylem hakkında Dışişleri Bakanı ile de toplantılar yapıldığını biliyoruz. Şimdi bu eylemi de terör eylemi olarak değerlendiriyorlar. Eylemin terörizm kapsamında ele alındığına ilişkin haberlerle yaptırım kararının açıklanması da hemen hemen aynı döneme denk geldi.
C.H.:
Harika Huda. Çok teşekkür ederim. Sana, Richard’a ve diğer bütün aktivistlere büyük saygı duyuyorum. Bildiğin gibi, Vietnam Savaşı sırasında askere alma kayıtlarını yakarak protesto eylemi gerçekleştirdiği için federal cezaevinde 23 ay hapis yatan, büyük aktivist ve din adamı Peder Daniel Berrigan’la yakın dosttum. O da Palestine Action’ın bugün gerçekleştirdiği eylemlerle tamamen aynı nitelikte eylemler yapıyordu. Dan, en küçük kızımın vaftizini gerçekleştirmişti. Eğer yeniden dirilişe inanıyorsam, bu sizin yaptıklarınız sayesindedir. Çok teşekkür ederim. Programın yapımcılığını üstlenen Milena ve Max’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
- Chris Hedges'ın Huda Ammori ile gerçekleştirdiği ''Was Deemed a 'Terrorist' Organization' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Filo Aktivistlerinin İsrail İşkence Zindanında Yaşadığı Dehşet Verici Deneyim Ortaya Çıktı
Chris Hedges, Thiago Ávila
"Sessizlikten daha güçlü bir şey var ise o da vazgeçmemek"
Atlas Sarrafoğlu
'Dünya Uyurken' Neler Oluyor?
Chris Hedges, Francesca Albanese
İsrail Seçimlerinden Küresel Hareketlere
Amy Goodman, Raşid Halidi, Tarık Ali