Apaçık Radyo

İsrail Seçimlerinden Küresel Hareketlere

30 Ekim 2026

Filistin kökenli Amerikalı akademisyen Raşid Halidi ve Pakistan kökenli Britanyalı yazar Tarık Ali ile İsrail seçimlerini, yaklaşan ABD ara seçimlerini, Filistin yanlısı hareketi ve daha pek çok konuyu değer

Filistin kökenli Amerikalı akademisyen Raşid Halidi ve Pakistan kökenli Britanyalı yazar Tarık Ali ile İsrail seçimlerini, yaklaşan ABD ara seçimlerini, Filistin yanlısı hareketi ve daha pek çok konuyu değerlendiriyoruz. İkili, Boyun ve Kılıç: Filistin’in Tamamlanmamış Mücadelesi (The Neck and the Sword: Palestine’s Unfinished Struggle) adlı yeni kitabın ortak yazarları. Halidi ve Ali’nin iki yıl boyunca sürdürdükleri kapsamlı söyleşilerden oluşan kitap, Filistin’in düşünsel ve siyasi tarihine genel bir bakış sunuyor. Kitap, adını ünlü Filistinli yazar Gassan Kanafani’nin işgalci ile işgal altındaki halk arasında yürütülen “barış görüşmelerinin” beyhudeliğini anlatmak için kullandığı meşhur benzetmeden alıyor. Kanafani, bu görüşmeleri “kılıç ile boyun arasındaki bir konuşmaya” benzetmişti.

Kanafani, 1972 yılında İsrail tarafından suikastla öldürüldü. Halidi, “Sırf sözleri İsrail’in tahammül edemeyeceği kadar tehlikeli olduğu için katledildi,” diyor.

Gazze’deki soykırımın ardından ABD’de ve dünyanın büyük bölümünde İsrail’e yönelik kamuoyu giderek daha olumsuz bir hâl aldı. Halidi’ye göre bu durumun “eskisine dönmesi mümkün değil.” Halidi, “İnsanlar bir kez gördükten sonra artık görmemiş gibi yapamayacakları şeylere tanık oldular. Soykırımı gördüler. Katliamı gördüler. Ve İsrail’in bunları savunabileceği hiçbir gerekçesi yok,” diyor.

Ali, “Filistin’le dayanışma hareketinin geçmişte hiç var olmadığı ülkelerde bile birdenbire Filistin bayrakları ortaya çıkıyor,” diyor. “Neden? Çünkü bu ülkelerin hükümetleri Filistin konusunda yükselen muhalif sesleri susturmaya çalışıyor, insanlar da hükümetlerine meydan okuyor.”


ANJALI KAMAT: Salı günü yapılan seçimlerde ne Başbakan Binyamin Netanyahu ne de en güçlü rakibi Gadi Eisenkot yeni bir hükümet kurmaya yetecek kadar sandalye kazanabildi. Bu nedenle İsrail, siyasi bir çıkmazla karşı karşıya kalabilir. Kesin sonuçların açıklanması birkaç gün sürebilir. Bu seçimler, 7 Ekim 2023’teki saldırının ve ardından Gazze, Lübnan ve İran’a karşı yürütülen savaşların başlamasından bu yana İsraillilerin sandık başına gittiği ilk seçim oldu. Seçimlere katılım rekor düzeye ulaştı.

Oyların yüzde 70’inden fazlası sayılmışken, Netanyahu’nun Likud Partisi 27 sandalyeyle ilk sırada yer alıyor. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Yaşar Partisi ise 22 sandalyeyle ikinci sırada. Haaretz gazetesine göre, Netanyahu’yu desteklemesi muhtemel partilerin oluşturacağı koalisyon şu anda 54 sandalyeye ulaşırken, Eisenkot’u destekleyebilecek blok 49 sandalyede kalıyor.

Filistinlilerin öncülüğündeki partiler, Ortak liste ve Ra’am, toplam 17 sandalye kazanarak bugüne kadarki en büyük seçim başarılarına imza attı. Ancak hem Netanyahu hem de Eisenkot, Arap partileriyle birlikte hükümet kurmayacaklarını açıkladı. Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde İsrail işgali altında yaşayan milyonlarca Filistinlinin ise oy kullanma hakkı bulunmuyor.

Salı günü konuşan Netanyahu’yu dinliyoruz.

BAŞBAKAN BİNYAMİN NETANYAHU: Sağcı, milliyetçi ve güçlü bir hükümet kurmalıyız. Yapılması gereken budur. İsrail’i tehlikeye atmamalı, Siyonizm karşıtı Arap partilerinin desteğine dayanan bir hükümet kurmamalıyız. Kesinlikle kurmamalıyız. … İsrail, müttefikimiz Başkan Trump’la birlikte İran’ın varoluşsal tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak için tarihte eşine az rastlanır bir fırsatla karşı karşıya.

AMY GOODMAN: Öte yandan eski General Gadi Eisenkot, seçim sonuçlarının Netanyahu’nun iktidarda kalmasına karşı verilmiş bir oy olduğunu söyledi.

GADİ EISENKOT: Büyük bir heyecanla karşınızdayım. Bu sabah İsrail halkı, önümüzdeki yıllarda ülkeyi kimin yöneteceğine karar vermek üzere sandık başına gitti. Bu akşam yanıtımızı aldık. Halk değişimden yana karar verdi.

AMY GOODMAN: Eisenkot ayrıca Netanyahu’yu İsrail’in güvenliğini kendi siyasi çıkarları için kullanmakla suçladı. Şimdi de İsrail vatandaşı Filistinli siyasetçi ve Ortak Liste’nin lideri Yusuf Cebarin’in Salı günü yaptığı konuşmayı dinliyoruz.

YUSUF CEBARİN: Ben-Gvir’i evine gönderen biziz. Biz, halkımız, milletimiz. … Sandık çıkış anketleri hedefimize ulaştığımızı gösteriyor. Ortak Liste, değişimi sağlayacak ve fark yaratacak güçlü bir siyasi güç.

AMY GOODMAN: Seçimler, Filistin ve daha pek çok konuyu konuşmak üzere bugün stüdyomuzda iki konuğumuz var. Birlikte “Boyun ve Kılıç: Filistin’in Tamamlanmamış Mücadelesi” (The Neck and the Sword: Palestine’s Unfinished Struggle) adlı yeni bir kitap kaleme aldılar. Raşid Halidi, Filistin kökenli Amerikalı bir tarihçi ve Columbia Üniversitesi Edward Said Modern Arap Araştırmaları Emeritus Profesörü. Kitapları arasında Filistin’e Karşı Yüzyıllık Savaş (The Hundred Years’ War on Palestine) da bulunuyor. Tarık Ali ise Pakistan kökenli Britanyalı bir tarihçi, aktivist, sinemacı ve uzun yıllardır New Left Review dergisiyle birlikte çalışan bir yazar. Kitapları arasında Herkesi Memnun Edemezsiniz: Anılar 1980-2024 (You Can’t Please All: Memoirs 1980-2024) da yer alıyor.

İkinize de Democracy Now!’a yeniden hoş geldiniz diyoruz. Raşid Halidi, sizinle başlayalım. İsrail’de seçim sonuçları henüz kesinleşmedi ancak Netanyahu öne geçmiş gibi görünüyor. Ortak Liste de tarihindeki en yüksek oy sayısına ulaşmış gibi. Bu seçimlerin önemini ve iki isimden hangisinin başbakan olacağının ne anlama geleceğini anlatabilir misiniz?

RAŞİD HALİDİ: Sözde Arap partileri, yani Filistinli partiler, bugüne kadarki en büyük başarılarını elde ettiler. Sorun şu ki İsrail siyasetindeki diğer bütün partiler Araplarla birlikte hükümet kurmayı reddediyor. Bunun temelinde köklü bir ırkçılık yatıyor. Netanyahu’nun söylediklerini duydunuz. “Bu Arap partilerinin, bu Siyonizm karşıtı Arap partilerinin oluşturduğu tehlikeyle mücadele edeceğiz,” dedi.

Dolayısıyla ne taraflardan biri ne de koalisyonlardan herhangi biri seçimi kazanmış durumda. Araplar, Filistinliler ve İsrail’in bölge genelindeki saldırganlığı söz konusu olduğunda bu iki koalisyon arasında ne gibi bir fark bulunduğu ciddi bir soru işareti. Her ikisi de Gazze’deki savaşı sürdürmeye kararlı görünüyor. Her ikisi de İran’a yönelik düşmanca tutumlarını devam ettirmekte kararlı görünüyor.

Üstelik iki koalisyon da esas olarak Yahudi vatandaşları ilgilendiren meseleler dışında İsrail’de köklü bir değişiklik yapmaya istekli görünmüyor. Bir taraf yargı reformunun durdurulmasını istiyor; diğer taraf, yani Netanyahu ise otoriterleşme yolunda ilerlemek istiyor. Yahudi vatandaşlar açısından bakıldığında mesele bu. Ancak İsrail’deki Araplara yönelik ayrımcılık ve İsrail’in yürüttüğü savaşlar, iki büyük koalisyonun da gündeminde görünmüyor. Üstelik şu anda hükümetin kurulmasında belirleyici konumda olan Arap partileriyle birlikte iktidara gelmeyi de reddediyorlar.

ANJALI KAMAT: Raşid ve Tarık, ikiniz de Gazze’deki soykırımın bu ülkede, özellikle gençler arasında kamuoyunu nasıl köklü biçimde değiştirdiğinden uzun uzun söz ediyorsunuz. Bununla birlikte, kamuoyundaki bu değişim ile, bu değişimin özellikle Filistinlilerin sahada yaşadığı somut koşullara yansıması arasında ciddi bir uçurum olabileceğini de kabul ediyorsunuz. Önümüzdeki hafta ABD’de ara seçimler yapılacak. İran’da halkın desteklemediği bir savaş sürerken benzin fiyatları hızla yükseliyor, enflasyon artıyor. Ayrıca birçok seçim kampanyasında AIPAC’a karşı yükselen bir muhalefete de tanık oluyoruz. Bu seçimlerin sonuçlarının, hatta yalnızca seçim kampanyalarının bile ABD’nin İsrail’e yönelik politikasını değiştirmeye katkıda bulunabileceği konusunda umutlu musunuz?

RAŞİD HALİDİ: Kamuoyu gerçekten değişti. İnsanlar, deyim yerindeyse, yalnızca AIPAC’a değil, bu savaşa da karşı olduklarını eylemleriyle gösterdiler. Sağcısı, solcusu, merkezcisi, herkes bu savaşa karşı. Benzin fiyatlarındaki artışın, enflasyonun ve benzeri ekonomik sıkıntıların Trump’ın İran’a karşı başlattığı aptalca savaşın doğrudan sonucu olduğu son derece açık.

Soru şu: Halk, bu ülkede hâlâ İsrail’i desteklemeye bütünüyle kararlı görünen siyasi ve ekonomik seçkinlerin direncini kırabilecek mi? Bu durum en çok Cumhuriyetçi Parti için geçerli olsa da Demokrat Parti için de geçerli. Dolayısıyla soru şu: Salı günü sandık başına gidecek seçmenler, siyasi partileri, özellikle de Demokrat Parti’yi, ABD’nin politikasını değiştirmek, İsrail’e silah sevkiyatını durdurmak ve başkanı savaşa son vermeye zorlamak için somut adımlar atmaya mecbur bırakabilecek mi? Bu hiç de kolay olmayacak. Sonuçta kamuoyu değişti. Ama siyasetçiler ve yönetici seçkinler için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil.

ANJALI KAMAT: Tarık Ali, sizi de sohbete dahil etmek istiyorum. Yaklaşan ABD ara seçimlerini ve İsrail’deki seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

TARIK ALİ: İsrail seçimlerinin sonuçları konusunda Raşid’in söylediklerine tamamen katılıyorum. Açıkçası, bu sonuçlar İsrail’de yaşayan Filistinliler açısından hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Asıl şaşırtıcı olan, İsrail’deki Arap Filistinlilere görünmez bir halkmış gibi davranılmaya devam edilmesi. Düşünün, Knesset’te bugüne kadarki en yüksek sandalye sayılarına, 17 sandalyeye ulaştılar ama kendilerine hâlâ şu mesaj veriliyor: “Siz aslında yoksunuz. Uluslararası kamuoyu karşısında varmışsınız gibi yapıyoruz. Aslında sizi tamamen ortadan kaldırmayı çok isterdik ama işe sizi siyasi olarak yok etmekle başlayalım.” Onlara gerçek bir siyasi parti muamelesi yapılmamasının, siyasi faaliyetlerini özgürce yürütmelerine ve istedikleri partilerle koalisyon kurmalarına izin verilmemesinin tek nedeni bu. Buna izin verilseydi Netanyahu iktidardan giderdi. Çünkü iki koalisyon arasında ne kadar benzerlik olursa olsun, Netanyahu’nun iktidardan uzaklaştırılmasının tek başına bile bir anlam taşıyacağını düşünüyorum. En azından Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkarılmış olan bu azılı suçlunun görevinden alındığını söyleyebilirdik. Ama görünen o ki bu bile gerçekleşmeyebilir.

Ara seçimlere nasıl yansıyacağını ise göreceğiz. Demokratlar, en hafif tabirle söylemek gerekirse, ülke halkının büyük çoğunluğunun bu konuda kendileriyle aynı fikirde olmadığını anlamakta inanılmaz derecede yavaş kaldılar. Mamdani’nin New York’taki zaferi ve Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) adaylarının ön seçimlerde kazandığı başarılar, kamuoyundaki değişimin bir göstergesi. Küçük ama önemli bir gösterge. Dolayısıyla Michigan’da ya da Florida’da, ki bu gerçekten mucize olurdu, birkaç Senato sandalyesini DSA’ya yakın Demokratlar kazanırsa, bir şeylerin değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Kongre ve Senato’nun temel güvenlik meselelerinde sergilediği yekpare görüntüde küçük de olsa bir çatlak açılmış olur. Asıl büyük soru şu: Demokratlar Senato’yu kazanabilecek mi? Trump’ın bütün mücadelesi bunun üzerine kurulu: “Tamam, Temsilciler Meclisi onların olsun ama Senato’yu mutlaka elimizde tutmalıyız.” Ancak Cumhuriyetçiler Senato’daki çoğunluklarını kaybederse, bu hem MAGA hareketi hem de Amerikan siyasetindeki bu kanat açısından ciddi bir darbe olur.

AMY GOODMAN: Tarık Ali, siz Londra’da yaşıyorsunuz. Raşid, siz de burada, New York’ta yaşıyorsunuz. Başkan Trump az önce sosyal medyada bir paylaşım yaptı. Kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak söz ediyor. Şöyle yazmış: “Başkan Trump, Bibi Netanyahu’ya desteğini açıkladığında bütün dengeler değişti. Şimdi, büyük bir başbakanın kesin bir yenilgiye uğraması beklenirken, Netanyahu’nun geriden gelerek büyük bir beraberlik elde ettiği, hatta KAZANDIĞI görülüyor. Bütün bunlar, tek isteği Orta Doğu, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri için en iyisini yapmak olan Başkan Trump’ın desteğini açıklamasından SONRA gerçekleşti!” Peki Raşid Halidi, ABD’nin bu seçimlerde oynadığı rolü ve İsrail’in şu anda izlediği politikadaki etkisini anlatabilir misiniz?

RAŞİD HALİDİ: İsrail üç yıldır ABD’yle omuz omuza savaş yürütüyor. ABD’nin desteği olmasaydı yaptıklarının hiçbiri mümkün olmazdı. Kullandıkları savaş uçaklarının tamamı Amerikan yapımı. Yaklaşık 900 kilogramlık bombalar Amerikan yapımı. BM Güvenlik Konseyi’nde ateşkesi engellemek için defalarca kullanılan veto yetkisi ABD’ye aitti. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu savaşı finanse etmek için ABD’den on milyarlarca dolar aktarıldı. Dolayısıyla bu, bir Amerikan-İsrail savaşıydı ya da isterseniz İsrail-Amerikan savaşı deyin. ABD’nin oynadığı rol işte bu.

İsrail şimdi Lübnan’da, Suriye’de ve Gazze Şeridi’nde olağanüstü genişlikte yeni toprakları işgal etmiş durumda ve Batı Şeriayı da yakıp yıkıyor. Bütün bunları yapan İsrail hükümeti, yerleşimcileri ve ordusu. Mesele bir avuç gözü dönmüş yerleşimciden ibaret değil. Bunları yapan, İsrail tarihinin en aşırı sağcı iki bakanının yön verdiği İsrail hükümeti. Üstelik İsrail’in geçmişi düşünüldüğünde, bu hiç de hafife alınacak bir niteleme değil.

Dolayısıyla ABD’de yaşanacak bir değişim, İsrail’i de tutumunu değiştirmeye zorlayacaktır. Tarık’ın da söylediği gibi, asıl soru; bu küçük bir değişim mi olacak, yoksa köklü bir değişim mi? Açıkçası bu ara seçimler konusunda pek iyimser değilim. Ancak kamuoyunun eski tutumuna geri dönmesi artık mümkün değil. İnsanlar bir kez gördükten sonra artık görmezden gelemeyecekleri şeylere tanık oldular. Soykırımı gördüler. Katliamı gördüler. Ve İsrail’in kendini savunabileceği hiçbir gerekçesi yok. İsrail’i eleştiren herkesi antisemitizmle suçlamak zorundalar, çünkü öldürülen 20 bin çocuğun hesabını veremiyorlar. Buna ne diyebilirsiniz ki? Yakılan zeytinlikler, dövülen gazeteciler... İsrail’in yaptıklarının hiçbirini haklı gösteremezsiniz. Bu yüzden de başvurabileceğiniz en aşağılık suçlamaya sarılıyor, sırf İsrail’i eleştirdiği için birini antisemit olmakla itham ediyorsunuz. İşte içine düştükleri durum bu. Gerçekten köşeye sıkışmış hâldeler. Trump ve ABD’nin desteği olmasaydı İsrail yenilgiye uğramıştı. Avrupa’nın, evet, Avrupa’nın bile yavaş yavaş yaptırımlara yöneldiğini görüyoruz.

Dolayısıyla gidişatın belli olduğunu düşünüyorum. Ama asıl soru şu: Bu değişim ne kadar hızlı gerçekleşecek? Bu iki gücün, yani ABD ve İsrail’in, yalnızca İsrail’den söz etmiyoruz, birlikte yürüttüğü bu topyekûn saldırı durdurulana kadar Lübnan’da, Suriye’de ve özellikle Gazze ile Batı Şeria’da İsrail ve ABD daha ne kadar acıya yol açacak? Ne yazık ki bizim ara seçimlerimizin bu saldırıyı durduracak bir sonuç doğuracağını düşünmüyorum. Bir değişim olmasını umuyorum, gerçekten umuyorum ama bu silindirin durdurulabileceğini göremiyorum.

ANJALI KAMAT: Avrupa’dan söz açılmışken Tarık, orada yaşananları da konuşalım. Bildiğiniz gibi, şu anda kıta genelinde hayat pahalılığına ve hükümetlerin politikalarına karşı çok geniş katılımlı protestolar düzenleniyor. Aynı zamanda Avrupa’nın dört bir yanında ve Birleşik Krallık’ta Filistin’le dayanışma amacıyla kitlesel gösteriler yapılıyor. Ancak bazı ülkelerde, özellikle Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’da, Filistin yanlısı her türlü söylem ve eyleme yönelik baskılar da giderek sertleşiyor. Birleşik Krallık’ta Palestine Action’a yönelik baskıların son dönemde nasıl bir boyuta ulaştığını anlatabilir misiniz?

TARIK ALİ: Palestine Action’a yönelik baskılara gelince... Bu grup, Filistinlilere yalnızca sokaklarda yürüyüş yapmanın ötesinde, daha somut yollarla yardım etmek için ellerinden geleni yapmaya kararlı, şiddet içermeyen eylemler düzenleyen barış aktivistlerinden oluşuyor. İsrail’e ait silah fabrikalarını ve ABD’de bu fabrikalarla işbirliği yapan kişi ve kuruluşları hedef aldılar. Onları durdurma girişimleri başarısız oldu, çünkü aktivistler ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını anlattıklarında jüriler kendilerini beraat ettirdi. Bunun üzerine yeni ve kapsamlı bir girişim başlatıldı: Jüri sistemini kaldıralım! Çünkü sorun İsrail’in yaptıkları değil, aktivistleri beraat ettiren jürilerin yaptıklarıydı. Ama bu girişim de işe yaramadı. Büyük bir öfkeye yol açtı. Peki, şimdi ne yapmalı?

Bana anlatıldığına göre, Palestine Action aktivistleri, Trump’a ve ABD’nin İsrail’le işbirliğine duydukları öfkeyi göstermek için Trump’ın İskoçya’daki golf sahasının küçük bir bölümüne zarar vermişler. Aslında son derece önemsiz sayılabilecek bu eylem, ABD’nin büyük liderini öfkelendirmiş ve Trump, aktivistlerin cezalandırılmasını talep etmiş. Hatta Palestine Action’ın yasaklanması meselesi de bu şekilde gündeme gelmiş. Hiçbir kabine bakanı bu kararı açıklayamıyor.

Başbakanlık konutu 10 Downing Street’in güvenlikten sorumlu üst düzey yetkilisi Jonathan Powell, bu kararın son derece akılsızca olduğunu düşündüğünü açıkça ortaya koydu. Jonathan Powell’ın eşi de Palestine Action’a destek verdi. Düşünün, bu, FBI Başkanı’nın ya da benzer bir konumdaki bir yetkilinin eşinin hükümete karşı yürütülen bir eylemi desteklemesi gibi bir şey. Powell’ın eşi şöyle dedi: “Yirmi yıl önce gazeteci olarak Filistin’e gittim. Batı Şeria’da neler yaptıklarını kendi gözlerimle gördüm. Palestine Action’ı destekliyorum.” Peki, şimdi onu da terörizme yardım etmekle mi suçlayacaklardı? Geri adım attılar. Ama önemli bir kişi böyle bir açıklama yaptığı için geri adım atıyorsanız, savunduğunuz davanın bütün dayanakları çöker. Bakalım bundan sonra ne olacak.

AMY GOODMAN: Eylül ayında Britanya İşçi Partisi yıllık kongresini Liverpool’da düzenledi. Biz o sırada Londra’daydık ve tam yayına girmek üzereyken Britanya Dışişleri Bakanı Ed Miliband kürsüye çıktı. Şimdi konuşmasından bir bölüm dinleyelim.

ED MILIBAND: Bu ülkede ve dünyanın başka yerlerinde Filistin halkının yaşadığı acılar karşısında derinden sarsılan ve öfkeye kapılan milyonlarca insana seslenmek istiyorum: Sesinizi duyuyoruz. Haklıydınız. … Batı Şeria’da terör estiren yerleşimcilerin gerçekleştirdiği etnik temizliği açıkça kınıyoruz. Gazze’de işlenen savaş suçlarına ilişkin kanıtları açıkça dile getiriyoruz. İsrail’in Filistin topraklarındaki yasadışı işgaline karşı çıkıyoruz. Ve sözlerimizi eyleme dönüştürüyoruz. Yasadışı yerleşimlerden gelen ürünlerin ithalatını yasaklayacağız. Britanya sermayesinin, inşaat sektörünün ve hizmetlerinin bu yasadışı yerleşimlere sağladığı desteği kesintiye uğratacağız. İki devletli çözümü ortadan kaldırma girişimine gelince, bu parti, bu hareket, bu hükümet şunu söylüyor: Başarılı olmanıza izin vermeyeceğiz.

AMY GOODMAN: Az önce dinlediğimiz, üzerinde “Yeniden Umut” yazan bir pankartın önünde konuşan Britanya Dışişleri Bakanı Ed Miliband’dı. Konuşması, tanık olduğumuz en büyük alkışlardan birini aldı. İlginçtir, Ed Miliband bir zamanlar The Nation dergisinde stajyerlik yapmıştı. Peki Tarık Ali, Miliband’ın söyledikleriyle Birleşik Krallık hükümetinin gerçekte yaptıkları arasındaki farkı ve bunun ne anlama geldiğini değerlendirebilir misiniz?

TARIK ALİ: Bence söylediklerinde samimiydi. Annesi kısa süre önce hayatını kaybetti. Kendisi Filistin için mücadele eden bir aktivistti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik soykırımda ailesinin büyük bir bölümünü kaybetmişti. Şöyle diyordu: “İsrail’in yaptıklarını görmeye dayanamıyorum. Bize yapılanların bir benzerini şimdi onlar yapıyor.” Filistin’le dayanışma hareketinin bir parçası olan Yahudi grubuyla birlikte bütün gösterilere katılıyordu. Edward da her gün annesinin anlattıklarını dinliyordu.

Katıldığım cenaze töreninde Edward çok açık bir şekilde şunları söyledi: “Bazen anneme bakardım, ellerini böyle başına koymuş, ‘Neden, ah neden?’ diye hayıflanırdı. Ben de ‘Anne, neden böyle “Neden, ah neden?” diyorsun?’ diye sorardım. O da ‘Neden iki oğlum da şu berbat İşçi Partisi’ne katıldı?’ derdi.” Sonra şöyle devam etti: “Annemin böyle ‘Neden, ah neden?’ dediği çok an oldu. Bu yüzden Filistin konusunda sergilediği duruşu asla unutmayacağım.” Çok dokunaklıydı.

Ama bence bunun arkasında başka bir amaç da vardı: Müslüman seçmenlerin oylarını yeniden kazanmak, çünkü bu konuşmanın yeni parti liderinin onayından geçtiği açıktı. Bence burada son derece hesapçı ve samimiyetsiz bir siyasi yaklaşım söz konusuydu. Edward’ın söylediklerinin hepsine içtenlikle inandığından eminim ama bunların hiçbir somut etkisi olmadı.

AMY GOODMAN: Bu arada Miliband’ın konuşmasından bir gün önce polis, İşçi Partisi kongresinin yapıldığı binanın önünde 50’den fazla kişiyi gözaltına aldı. Göstericiler, yasaklanan doğrudan eylem grubu Palestine Action’a destek verilmesi çağrısında bulunarak şiddet içermeyen bir protesto düzenliyordu. Gözaltına alınanlar arasında Britanyalı trip-hop grubu Massive Attack’in solisti Robert Del Naja da vardı. Del Naja, üzerinde “Soykırıma karşıyım. Palestine Action’ı destekliyorum” yazan, kendi hazırladığı pankartları taşıdığı için gözaltına alındı.

TARIK ALİ: Palestine Action’a karşı yürütülen bu kampanyayı ben bir bakıma yaşlılara karşı yürütülen bir kampanya olarak nitelendiriyorum. Çünkü sokağa çıkıp gösterilere katılan, farklı milletlerden ve etnik kökenlerden emekli yaşlıları topluca gözaltına aldılar, otobüslere doldurdular. Aralarında tekerlekli sandalyede bir kadın bile vardı. Bütün bunlar Britanya hükümetini gülünç duruma düşürüyor.

Biraz akıllı olsalardı, davaya bakan Yüksek Mahkemeye üstü kapalı bir mesaj gönderip “Tamam, davayı kaybedelim,” derlerdi. Şimdi “Hâkimlerin kararını bekliyoruz,” diyorlar. Ama bu doğru değil, çünkü daha önceki davalarda hâkimler aktivistleri beraat ettirmişti. Davayı Yüksek Mahkemeye taşıyan hükümetin kendisiydi. İsteseler davayı kolayca geri çekebilir, böylece mesele kapanırdı. Ama bu, akılsızca bir tercihle politikalarının temel taşlarından biri hâline getirdikleri bu meselede büyük bir yenilgiye uğramaları anlamına gelirdi.

Dolayısıyla bence yeni başbakanla selefi Keir Starmer arasında temel bir fark yok. Filistin konusunda da aralarında neredeyse hiçbir fark bulunmuyor. Küçük bir adım atmış gibi görünüyorlar ama gerçekte hiçbir şey yapmadılar. Biz de insanları her zaman söylediklerine göre değil, yaptıklarına göre değerlendiririz.

ANJALI KAMAT: Yeni kitabınızın adı olan Boyun ve Kılıç üzerine konuşalım. Bu başlık, büyük Filistinli yazar ve gazeteci Gassan Kanafani’nin kullandığı bir ifadeye gönderme yapıyor. Kanafani, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) sözcüsü ve örgütün haftalık yayın organı El-Hedef dergisinin kurucu genel yayın yönetmeniydi. Aynı zamanda Güneşteki Adamlar ve Hayfa’ya Dönüş gibi Filistin edebiyatının en önemli romanlarından bazılarını kaleme almıştı. Gassan Kanafani, 1972 yılında İsrail’in düzenlediği bombalı araç saldırısında suikastla öldürüldü. Ölümünden iki yıl önce, Avustralya Yayın Kurumu’ndan Richard Carleton’a Beyrut’ta bir röportaj vermişti. Şimdi o röportajdan bir bölüm izleyelim.

RICHARD CARLETON: Örgütünüz neden İsraillilerle barış görüşmelerine katılmayı reddediyor?

GASSAN KANAFANİ: Sizin kastettiğiniz tam olarak barış görüşmeleri değil. Teslim olmaktan, boyun eğmekten söz ediyorsunuz.

RICHARD CARLETON: Neden sadece konuşmayı denemiyorsunuz?

GASSAN KANAFANİ: Kiminle konuşacağız?

RICHARD CARLETON: İsrailli liderlerle konuşun.

GASSAN KANAFANİ: Yani kılıçla boyun arasında bir konuşma yapılmasını istiyorsunuz.

RICHARD CARLETON: Peki, odada kılıçlar ve silahlar olmasa da konuşabilirsiniz.

GASSAN KANAFANİ: Hayır. Sömürgeci bir güçle ulusal kurtuluş hareketi arasında şimdiye kadar herhangi bir görüşme yapıldığına tanık olmadım.

RICHARD CARLETON: Ama yine de neden konuşmuyorsunuz?

GASSAN KANAFANİ: Ne hakkında konuşacağız?

RICHARD CARLETON: Savaşmama ihtimali üzerine konuşabilirsiniz.

GASSAN KANAFANİ: Ne uğruna savaşmayacağız?

RICHARD CARLETON: Hiç savaşmayın. Sebebi ne olursa olsun, savaşmayın.

GASSAN KANAFANİ: Yani, insanlar genellikle bir şey uğruna savaşır ve yine bir şey uğruna savaşmayı bırakır. Dolayısıyla neyi konuşmamız gerektiğini bile söyleyemiyorsunuz.

RICHARD CARLETON: Peki, savaşa son verin.

GASSAN KANAFANİ: Ne uğruna savaşıyoruz? Ya da neden savaşmayı bırakmayı konuşalım?

RICHARD CARLETON: Ölümleri, sefaleti, yıkımı ve acıları sona erdirmek için savaşmayı bırakmayı konuşun.

GASSAN KANAFANİ: Kimin sefaletini, kimin yaşadığı yıkımı, kimin acılarını ve kimin ölümünü?

RICHARD CARLETON: Filistinlilerin, İsraillilerin, Arapların.

GASSAN KANAFANİ: Yurtlarından koparılan, mülteci kamplarına sürülen, açlık içinde yaşayan, yirmi yıldır öldürülen ve kendilerine Filistinli deme hakkı bile tanınmayan Filistin halkının.

RICHARD CARLETON: Ama bu şekilde yaşamaları, ölmelerinden daha iyi değil mi?

GASSAN KANAFANİ: Belki sizin için öyledir. Ama bizim için değil. Bizim için ülkemizi özgürleştirmek, onurumuzla yaşamak, saygı görmek ve en temel insan haklarımıza sahip olmak, yaşamın kendisi kadar vazgeçilmezdir.

ANJALI KAMAT: 1970 yılında Avustralya Yayın Kurumu’ndan Richard Carleton’a konuşan Gassan Kanafani’yi dinledik. Raşid Halidi, Tarık Ali ile aranızda geçen söyleşilerden oluşan bu kitaba neden Boyun ve Kılıç adını vermeye karar verdiniz?

RAŞİD HALİDİ: Bunun birçok nedeni var. Her şeyden önce, olağanüstü zekâsı ve etkileyici kişiliğiyle öne çıkan bu büyük Filistinli aydına bir göndermeydi. Sırf sözleri İsrail’in tahammül edemeyeceği kadar tehlikeli olduğu için katledilmiş bir aydına.

AMY GOODMAN: Peki, nasıl öldürüldü?

RAŞİD HALİDİ: 1972 yılında, 17 yaşındaki yeğenini evinden arabayla götürmek üzereyken, ikisi de araca yerleştirilen bombanın patlamasıyla öldürüldü. İsrail, onun, Kemal Nasır’ın ve daha pek çok Filistinli yazar ve aydının dile getirdiği, aslında yanıt veremediği görüşlere tahammül edemiyor. Bu yüzden onları öldürüyor. İsrail’in suikastlarla katlettiği Filistinli liderlerin ve aydınların listesi olağanüstü uzun.

Diğer neden ise Tarık’la daha önce, biri yayımlanmış olan birkaç söyleşi gerçekleştirmiş olmamızdı. Bu söyleşilerde soykırım savaşını ele alırken yalnızca 7 Ekim’de yaşananlara değil, çok daha derinlerde yatan tarihsel köklere odaklandık. Bu meselenin ele alınış biçimindeki en kötü yanlardan biri, sanki tarih 7 Ekim’de başlamış gibi davranılması. Oysa 1948’de Nakba yaşandı. Ondan da önce yaşananlar var. Hatta biz söyleşilerimize 1930’lardan, Britanya’nın İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlamak amacıyla Filistin toplumunu nasıl yıkıma uğrattığından söz ederek başladık. Aslında tartışmamızın çıkış noktası tam da buydu.

ANJALI KAMAT: Bir de sömürgecilik yöntemlerini ve Britanyalıların İsraillilere verdikleri eğitimi.

RAŞİD HALİDİ: Kesinlikle. İsrail ordusunun yaptığı her şeyin, sivillere yönelik saldırılarının, Britanyalıların 1930’larda İsrail ordusuna aktardığı isyan bastırma doktrininin bir sonucu olduğunu ele aldık. Dolayısıyla yalnızca 7 Ekim’le sınırlı kalmadık, 7 Ekim’in çok daha öncesine uzandık. Gassan da bir şekilde konuştuğumuz pek çok konunun merkezinde yer aldı. Verso Yayınları ve Filistin Araştırmaları Enstitüsü, Gassan Kanafani’nin bir kitabını da yayımladı.

ANJALI KAMAT: O kitaba bir önsöz de yazdınız.

RAŞİD HALİDİ: Evet, ben de o kitaba...

ANJALI KAMAT: Ayrıca direnişin farklı biçimlerinden söz ediyorsunuz.

RAŞİD HALİDİ: Evet.

ANJALI KAMAT: Bugün Filistin direnişinin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Devam eden bu soykırımın dördüncü yılına girdik.

RAŞİD HALİDİ: Evet.

ANJALI KAMAT: BM Soruşturma Komisyonu da kısa süre önce Batı Şeria’da yaşananların insanlığa karşı suç teşkil ettiğini açıkladı.

RAŞİD HALİDİ: Bence şu anda en etkili direniş biçimleri, çoğu durumda, Britanya’da insanların yaptıkları gibi eylemler. Palestine Action’ın faaliyetleri, Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi gibi. Amerikan üniversite kampüslerinde yaşanan büyük hareketliliğin de Amerikan kamuoyunu uyandırdığını düşünüyorum. Bu, doğrudan Filistinlilerin yürüttüğü bir direniş değildi ama Filistinlilerin, İsrail’in kendilerine yaptığı her şeye rağmen dimdik ayakta durmasından ilham alıyordu. İnsanlar bu soykırıma tanık oldular ve özellikle gençler bundan derinden etkilendi. Bu da hem Amerikan kamuoyunu hem de dünya kamuoyunu etkiledi.

AMY GOODMAN: Yani, Zohran Mamdani belediye başkanı oldu. Peki, seçim kampanyasını hangi konular üzerine kurdu? Benzin fiyatları ve Gazze.

RAŞİD HALİDİ: Kesinlikle.

AMY GOODMAN: Siz de Columbia Üniversitesi’nde profesördünüz, şimdi emeritus profesörsünüz. Mamdani’nin babası Mahmud Mamdani de aynı üniversitede profesör...

RAŞİD HALİDİ: Evet.

AMY GOODMAN: ...ve Filistin konusunda son derece güçlü bir ses.

RAŞİD HALİDİ: Öğrencilerin sesini, bu muhalif sesleri susturmaya çalışıyorlar. Üniversite kampüslerindeki baskı olağanüstü boyutlarda. Üstelik yalnızca Columbia Üniversitesi’nden söz etmiyorum. Amerika’daki bütün üniversitelerde, bu kurumları kontrol eden seçkinler İsrail’in eleştirilmesine izin vermiyor. Amerikan üniversitelerinde Filistin yanlısı göstericilere yapılanlar, ne apartheid karşıtı harekette ne iklim hareketinde ne de Vietnam Savaşı’na karşı yürütülen mücadelede görülmüştü. Kendi gençliğime, öğrencilik yıllarıma kadar uzanıyorum. Amerikan üniversitelerinde öğrencilere bugün yapılanların benzeri daha önce hiç yaşanmadı. Çünkü öğrencilerin haklı olduğunu bilmeleri onları dehşete düşürüyor. İsrail’in yaptıkları korkunç ve giderek daha fazla insan bunun farkına varıyor. Bu yüzden de seslerini susturuyorlar.

Bence insanların yaşadıkları topraklarda, gündelik hayatın içinde sürdürdükleri bir direniş de var. İnsanların evlerini terk etmemesi, aslında başlı başına bir direniş. Bu da son derece önemli bir direniş biçimi. Öte yandan uluslararası hukuka göre silahlı direniş de dâhil olmak üzere çeşitli direniş biçimleri meşrudur. Kanafani’nin bu kitapta vurguladığı şey, yazının, kültürün ve edebiyatın son derece önemli direniş biçimleri olduğuydu. Mahmud Derviş, Tevfik Ziyad ve başka bazı yazarlardan söz ediyordu. Onların önemine ilk dikkat çeken de oydu. Bu kitap 1968’de yayımlandı. Ve bence söyledikleri bugün de geçerliliğini koruyor. İnsanların söyledikleri, yazdıkları ve bugün yayımlanan kitaplar, son derece önemli bir direniş biçimi oluşturuyor.

AMY GOODMAN: Şimdi kısa bir ara vereceğiz. Boyun ve Kılıç: Filistin’in Tamamlanmamış Mücadelesi (The Neck and the Sword: Palestine’s Unfinished Struggle) adlı yeni kitabın ortak yazarları Raşid Halidi ve Tarık Ali ile İran’ı ve daha pek çok konuyu da konuşmak istiyoruz. Kısa bir aranın ardından konuklarımızla sohbetimize devam edeceğiz.

[ara]

AMY GOODMAN: Democracy Now! stüdyomuzda Sonny Singh’i dinledik. Burası Democracy Now!, democracynow.org, Savaş ve Barış Raporu. Ben Amy Goodman, yanımda Anjali Kamat var.

ANJALI KAMAT: Boyun ve Kılıç: Filistin’in Tamamlanmamış Mücadelesi (The Neck and the Sword: Palestine’s Unfinished Struggle) adlı yeni kitabın ortak yazarları Raşid Halidi ve Tarık Ali ile konuşuyoruz. Şimdi ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşı, İran’ın buna verdiği karşılığı ve bütün bunların bölgedeki güç dengelerini nasıl değiştirdiğini ele alalım. ABD ve İsrail’in ara seçimlerden sonra İran’a saldırmak üzere planlar hazırladığına ilişkin peş peşe haberler geliyor. Öte yandan Reuters’ın bu ay yayımladığı bir araştırma, İran’ın Körfez bölgesinde yol açtığı hasarın, Körfez ülkelerinin daha önce kabul ettiğinden çok daha büyük olduğunu ortaya koydu. Yemen’deki Ensarullah hareketi de deniz taşımacılığı güzergâhlarını kapatıyor ve Suudi Arabistan’daki stratejik hedeflere saldırılar düzenliyor. Ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’den oluşan ve sözde Mekke Savunma İttifakı olarak adlandırılan bir oluşum var. Bu üç ülkenin temsilcileri de bu hafta İran’daydı. Şimdi Mısır da Suudi Arabistan’ın Ensarullah’a karşı yürüttüğü mücadeleye askerî destek vermeyi kabul etti. Drop Site News ise Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’de Ensarullah’ı desteklediğini bildiriyor. Tarık Ali, bütün bunlar ışığında bölgedeki tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Trump yönetimi, pek çok kişinin kazanılması imkânsız olarak nitelendirdiği bu savaşı İran’a karşı sürdürmekte neden bu kadar ısrar ediyor?

TARIK ALİ: Bence Trump yönetimi çok büyük bir hata yaptı. Yönetim içindeki bazı isimlerin de, Amerikan ordusunun üst düzey kadrolarının neredeyse tamamının da bunun farkında olduğunu düşünüyorum. Bu savaşa girişmeleri kendileri açısından tam bir felaketti. Öncesinde bu konuda tartışmalar yaşandı ama Trump, savaş suçlusu Netanyahu’nun baskısıyla bütün itirazları bir kenara itti. Aslında olan tam olarak buydu ve şimdi bunun bedelini ödüyorlar. İran’ın kolayca çökeceğini sandılar. Trump, “Venezuela’daki gibi olacağını düşünmüştük. Oraya kendi adamımızı yerleştirecektik,” dedi. Ama işler öyle yürümedi. İran’ı yanlış değerlendirdiler. Filistin’e verilen desteği ve İran’ın ulusal egemenliğine duyulan bağlılığı da yanlış hesapladılar.

Ve sonra İranlılar bütün dünyayı şaşkına çeviren bir şey yaptılar: Karşılık verdiler. Dünyanın en büyük emperyalist gücü size saldırdığında karşılık vermemeniz beklenir. Olduğunuz yerde oturup hiçbir şey yapmamanız beklenir. Ama İranlılar, kendine saygısı olan her ulusun yapacağı şeyi yaptılar ve karşılık verdiler. Ve karşılık verdiklerinde ilk olarak bölgedeki bütün Amerikan üslerini hedef aldılar. Bahreyn’deki deniz üssünü neredeyse tamamen yok ettiler. Kuveyt’teki üslere saldırdılar. Körfez ülkelerini bombaladılar. Bu, daha önce görülmemiş bir şeydi. Üstelik Ürdün’deki Filistinli arkadaşlarımdan duyduğuma göre, bu füzelerin ve insansız hava araçlarının havada uçtuğunu gören pek çok Ürdünlü sokaklara dökülüp şöyle demiş: “Lütfen bizi de unutmayın. Buraya da birkaç bomba düşse iyi olur, monarşiden kurtuluruz.” Dolayısıyla İranlılar bölgedeki durumu kökten değiştirdiler. Krizin bugün daha da derinleşmesinin nedeni bu. Artık bir anlaşmaya varmaktan başka yapabilecekleri pek bir şey kalmadı.

Suudi Arabistan’a saldıran Ensarullah hareketini, yani Yemenli milliyetçileri soruyorsunuz. Suudi Arabistan, Batı’nın desteğiyle yıllardır Yemen’i işgal altında tutuyor. Ülkeye yozlaşmış, kendisine bağımlı bir kukla hükümet dayattı. Yemenliler şimdi bu hükümeti şehir şehir, sistemli biçimde tasfiye ediyorlar. Ardından doğrudan Suudi Arabistan’a saldırmaya başladılar. Suudi Arabistan’ın parası var, bu yüzden Pakistan ve Türkiye’ye sekizer milyar dolar teklif ediyor. Mısırlılar ise daha açgözlü, çünkü Amerikalılar onları buna alıştırdı. Dolayısıyla Mısır ordusu muhtemelen sekiz milyar dolardan fazlasını isteyecektir. Ama Mısırlıların dikkatli olması gerekiyor. Çünkü en yetenekli liderleri bile, Cemal Abdülnasır döneminde Yemen’e müdahale etmeye kalkışmış, emperyalizm yanlısı güçlere karşı savaşmak istemişti ama ağır bedeller ödemişlerdi.

Yemenlilerin doğasında şöyle bir özellik var; işgal altında yaşamaktan hoşlanmıyorlar. Halkının işgalin ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğunu böylesine güçlü biçimde hissettiği en azından bir ülkenin olması güzel. Bu yüzden karşı koyuyorlar. Krizi yaratan da bu oldu. Bence Amerikalılar, süreci geciktirmek için Mekke Üçlüsünü kullanarak zaman kazanmaya çalışıyorlar. Bana kalırsa Pakistan ve Türkiye, Suudi Arabistan’ı bir yana bırakın, ABD’nin iradesine aykırı hiçbir şey yapmaz. Bugüne kadar da yapmadılar.

AMY GOODMAN: Şimdi Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’yi dinleyelim. Sisi, geçen hafta Kahire’de düzenlenen Mısır Forumu 2026’da yaptığı konuşmada, Ensarullah hareketinin, yani Husilerin, Suudi Arabistan’daki kritik petrol rafinerisi altyapısını hedef alan saldırılarını sürdürmesi üzerine Mısır’ın Suudi Arabistan’a askerî destek sağlayacağını açıkladı.

CUMHURBAŞKANI ABDÜLFETTAH ES-SİSİ: Körfez’deki kardeşlerimizin yanında durmak, aramızdaki ortak Arap ulusal güvenlik anlayışının ve bu doğrultudaki bütün çabalarımızın bir uzantısıdır. Bu arada, herkesin meseleyi doğru anlaması için bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Çünkü son birkaç gündür Yemen’e saldırı başlatacağımız ve buna benzer şeyler yapacağımız yönünde pek çok söz duydum. Kesinlikle böyle bir şey söz konusu değil. Sınırların ötesinde savaşmak amacıyla hiçbir zaman işbirliği yapmadık. Biz Suudi Arabistan Krallığı’nın topraklarını ve sınırlarını savunmaktan söz ediyoruz. Krallığın topraklarını ve sınırlarını, aynı şekilde herhangi bir başka Arap ülkesinin topraklarını ve sınırlarını, o ülkenin kendisi bizden talep ettiği takdirde savunmaktan söz ediyoruz. Ancak askerî faaliyetlerimizi Mısır’ın ya da güvenliğini ve istikrarını önemsediğimiz herhangi bir kardeş ülkenin sınırlarının ötesine taşımıyoruz.

AMY GOODMAN: Az önce dinlediğimiz Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’ydi. Raşid Halidi, sizden de bu gelişmeleri değerlendirmenizi istiyorum. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin Husileri desteklediğini ve bölgedeki güç dengelerinin farklı ittifaklarla yeniden şekillendiğini artık biliyoruz. Bütün bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

RAŞİD HALİDİ: Öncelikle Tarık’ın söylediklerinden başlayayım. İranlılar olağanüstü bir direnç gösterdiler. Hürmüz Boğazı’nı kapattılar. Yemen’deki müttefikleri ise iç savaşı büyük ölçüde kazanıyor ve Suudi Arabistan’a karşı mücadele ediyor. Bölgede, ABD’yle tamamen aynı çizgide olan ülkeler de dâhil olmak üzere, hükümetler artık şu soruyu sormaya başladı: “Bizi kim koruyabilir? Yalnızca İran’dan değil, İsrail’den de kim koruyabilir?” Unutmayın, İsrail Katar’a saldırdı. Güney Lübnan’ı işgal etmesinin yanı sıra Suriye’ye de saldırdı. Bütün bunlar bölgenin çehresini değiştirdi.

ABD’nin İran’a yönelik yanlış ve akılsızca saldırısı, daha önce tamamen kontrol altında tutulan ya da en azından kontrol altında olduğu düşünülen güçleri serbest bıraktı. Bence şimdi, Tarık’ın da söylediği gibi, Washington’la bütünüyle aynı çizgide olan hükümetler bile şu soruları soruyor; “Bu insanlar bizi koruyacak mı? Bu bölgede İsrail dışında herhangi bir ülkeyi gerçekten önemsiyorlar mı?” Bu iki sorunun yanıtı da açıkça hayır.

Dolayısıyla uzun yıllardır Suudi Arabistan’la anlaşmazlıklar yaşayan ve son dönemde bu anlaşmazlıkları iyice su yüzüne çıkan Birleşik Arap Emirlikleri, yalnızca Yemen’de değil, başka yerlerde de son derece şaibeli ve tehlikeli bir oyun oynuyor. Sudan’da soykırım niteliğinde bir savaş yürüten sözde Hızlı Destek Kuvvetleri’nin başlıca destekçisi BAE. Libya’daki gruplardan birini de destekliyor. Afrika Boynuzu’nda ise diğer bölgesel güçlerin çıkarlarına doğrudan ters düşen faaliyetlerde bulunuyor. Dolayısıyla bence bölgede her şey bir bakıma altüst olmuş durumda.

ANJALI KAMAT: Birleşik Arap Emirlikleri aynı zamanda İsrail’in yakın müttefiki.

TARIK ALİ: Evet.

RAŞİD HALİDİ: İsrail’in en yakın müttefiki. Hatta bölgedeki tek gerçek müttefiki. Dolayısıyla esas olarak ABD ile İsrail’in İran’a saldırma kararının sonucunda son derece tuhaf gelişmelere tanık oluyoruz. Deyim yerindeyse arı kovanına çomak soktular. Ve artık bu cinin yeniden şişeye sokulması mümkün değil. Dünya petrol fiyatları da yakın zamanda eski seviyelerine dönmeyecek.

Körfez ülkelerinde, deniz suyunu arıtma tesislerinin, petrol rafinerilerinin ve bütün altyapılarının, Körfez’in yalnızca 30-50 kilometre ötesinden fırlatılan 25 bin dolarlık insansız hava araçlarına karşı ne kadar savunmasız olduğu konusunda büyük bir korku oluştu. Bu korkular kolay kolay ortadan kalkmayacak. Bu ülkelerin ne kadar savunmasız olduğu artık bütün açıklığıyla ortaya çıktı. Aynı şekilde, Amerikan üslerinin İran’ın bu kadar yakınına konuşlandırılmasının ne kadar akılsızca olduğu da anlaşıldı. Tarık’ın söylediği gibi, bu üsler sistemli biçimde imha edildi. ABD Donanması’nın Bahreyn’deki bütün lojistik altyapısı yok edildi. Amerikan Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetlerinin Kuveyt’te ve Körfez’in diğer bölgelerindeki lojistik üsleri de İranlılar tarafından birkaç gün içinde, üstelik ucuz silahlarla imha edildi. Bunun sonucunda ABD, İranlıları durdurmakta başarısız olan son derece pahalı silahlardan oluşan devasa stoklarını tüketmek zorunda kaldı.

Dolayısıyla bölgesel güç dengeleri değişti. Bence Birleşik Arap Emirlikleri’nin burada yaptıkları ya da Mısır’ın başka bir yerde yapabilecekleri, bu ülkelerin artık İran ve İsrail karşısında nasıl bir tutum izleyeceklerini bilememelerinin bir sonucu. Sanırım şu anda İsrail’den de en az İran kadar korkuyorlar. İsrail, kontrol edilemez bir güç olduğunu gösterdi. Ve...

AMY GOODMAN: Programımızın sonuna yaklaşırken şunu da sormak istiyorum. Tarık Ali, dünya genelinde faşizmin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Ama aynı zamanda Avrupa’da ve Hindistan’da gençlerin öncülük ettiği hareketler de var. Şimdi Brezilya’da Başkan Lula’nın yeniden seçilmesiyle yaşananları görüyoruz. Rakibi, başarısız darbe girişimi nedeniyle şu anda ev hapsinde tutulan eski devlet başkanının oğlu Flávio Bolsonaro ise ailesiyle birlikte ABD’ye kaçtı. Geleceğe dair umutlarınızdan söz edebilir misiniz?

TARIK ALİ: Böylesine korkunç koşullarda umuttan söz etmek biraz zor. Elbette bu hareketler son derece önemli ve umut verici. Ama Lula’nın muhteşem zaferine bakarsak bile, ki buna gerçekten çok sevindim, büyük bir heyecan duydum, İşçi Partisi (PT) Brezilya seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğradı. Bu da Lula’nın fazla bir şey yapmasını çok zorlaştıracak. Sorun burada. Sırbistan’da zafer kazanan öğrenci hareketine bakın. Birkaç yıl önce Nepal’de de benzer bir başarı elde edilmişti...

AMY GOODMAN: Vučić’i iktidardan indirdiler.

TARIK ALİ: Evet. Değişimi gerçekleştiriyorlar, bir hükümet kuruyorlar ama sonra ne yapacaklarını bilemiyorlar çünkü neoliberalizm öylesine derinlere kök salmış ki ciddi sorunlarla karşılaşıyorlar. Fransa’da neler olacağını göreceğiz. Orada çok ciddi bir tehlike var. Partisinin kökleri doğrudan faşizme uzanan Marine Le Pen’in, solun adayı Jean-Luc Mélenchon’u yenilgiye uğratmak için muhtemelen liberaller tarafından destekleneceği bir durumla karşı karşıyayız. Financial Times ve The Economist gibi yayınların aşırı sağı nasıl normalleştirdiğine baktığınızda, bu gerçekten ürkütücü. Çünkü protestolarla başa çıkabilecek tek gücün aşırı sağ olduğunu düşünerek ona yöneliyorlar.

Ama bu protestoların bir başka ilginç yanı daha var. 1960’larda ve 1970’lerde, ABD de dâhil olmak üzere dünyanın dört bir yanında devasa protesto hareketlerini tetikleyen mesele Vietnam’dı. Bugün ise emperyalizm karşıtı mücadelenin merkezinde Filistin var. Filistin’le dayanışma hareketinin geçmişte hiç var olmadığı ülkelerde bile birdenbire Filistin bayrakları ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü bu ülkelerin hükümetleri Filistin konusunda yükselen muhalif sesleri susturmaya çalışıyor, insanlar da hükümetlerine meydan okuyor.

Arnavutluk’ta da öğrenciler ve diğer protestocular, Yüksek Mahkemenin Kushner’ın görevden alınmasını kabul etmemeye karar verdiğini öğrendiklerinde...

AMY GOODMAN: On saniyemiz kaldı.

TARIK ALİ: ...Yüksek Mahkeme binasını ateşe verdiler. İşte içinde bulunduğumuz durumun tuhaflığı da burada. İnsanların yönetici seçkinlere artık hiçbir güveni kalmadı. Bu yüzden binaları ateşe veriyorlar. Düşünün, komünizmin çöküşünden sonra Arnavutluk bütünüyle ABD’nin kuklası hâline gelmişti. Şimdi orada yaşananlar bunlar. Dolayısıyla çok derin bir krizle karşı karşıyayız. Bu krizin nasıl çözüleceğini ise zaman gösterecek.

AMY GOODMAN: Şimdilik burada noktalayalım. Boyun ve Kılıç: Filistin’in Tamamlanmamış Mücadelesi (The Neck and the Sword: Palestine’s Unfinished Struggle) adlı yeni kitabın ortak yazarları Tarık Ali ve Raşid Halidi, programımıza katıldığınız için ikinize de çok teşekkür ederiz.

Bugünkü programımızın sonuna geldik. Yarın, Google’ın yapay zekâ birimi DeepMind’da çalışan ve Google’ın ABD ve İsrail ordularıyla yürüttüğü çalışmalar nedeniyle kısa süre önce istifa eden bir araştırma mühendisiyle konuşacağız. Ayrıca 3 Kasım Salı günü seçim gecesi, Democracy Now!’ın ABD Doğu Saati ile 20.00’de başlayacak dört saatlik özel canlı seçim yayınımızı izlemeyi unutmayın. Evet, 3 Kasım Salı günü. Ben Amy Goodman, yanımda Anjali Kamat vardı. Teşekkürler.


Konuklar:

Raşid Halidi - Columbia Üniversitesi Edward Said Modern Arap Araştırmaları Emeritus Profesörü.

Tarık Ali - Pakistan kökenli Britanyalı tarihçi, aktivist ve sinemacı.


Benzer İçerikler

İran Savaşı Neden Yakında Bitmeyecek?
12 Ağustos 2026
Chris Hedges, Alastair Crooke
Yaklaşan İran Savaşı Müzakereleri Nereye Varacak?
17 Haziran 2026
Chris Hedges, Mohammad Marandi
İsrail Neden İran’la Savaş İstiyor?
10 Nisan 2026
Chris Hedges, Gideon Levy
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki