Ekonomi Politik'te Ali Bilge, Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi'nin Türkiye'nin dış politikası, savunma stratejisi ve ekonomi politiği üzerindeki etkilerini; S-400/F-35 krizini, Rusya ile ilişkileri, artan küresel silahlanma yarışını ve NATO'nun dönüşümünü değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Merhaba, günaydın!
A.B.: Merhaba, iyi haftalar!
Ö.M.: Bir haftalık tatilin ardından tekrar beraberiz.
A.B.: Ne haftaydı ama!
Ö.M.: Evet, devamlı konuşacağız herhalde, NATO zirvesi geldi geçti, biraz delip de geldi geçti; F35’ler var ve muhalefetin durumu var.
Ö.Ö.: Altıpatlar var: yeni öğrendiğim kelime.
Ö.M.: Altıpatlar var.
A.B.: Onunla ilgili bir türkü/şarkı vardır bulursam göndereyim
Ö.Ö.: Olur.

A.B.: Öncelikle toplumcu, devrimci, sosyalist şair Ahmet Telli’yi dün uğurladık, ona bir günaydın diyelim.
Ö.M.: Evet, günaydın diyelim.
A.B.: Ahmet Telli, Ankara şairlerindendir. Son yıllarda Antalya’da yaşıyordu, onu kaybettik. Dün Ankara’da 68 ve 78 kuşağının ağırlıklı olduğu geniş bir uğurlama oldu. Ona “günaydın” diyerek başlayalım, Telli’yi selamlayalım.
Ö.M.: Kızı Eylül Telli, yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı: “Babamın bize bıraktığı en büyük miras yalnızca kitapları değil — ki çok sayıda kitabı var — bize onurlu yaşamayı, vicdanı, dayanışmayı ve bunları kaybetmemeyi miras bıraktı. Bugün acımız büyük ama biliyorum ki gerçek insanlar yalnızca yaşadıkları yıllarda değil, onları okuyan her yürekte yaşamaya devam eder.” T24'ün haberine göre, alkışlar ve karanfillerle karşılandı.
A.B.: Evet, gündeme gelirsek soruları sıralayalım: NATO zirvesi nasıl geçti? Bu zirve Türkiye’nin iç ve dış dinamiklerini nasıl etkileyebilir? Nasıl bir zirveydi? Her şeyden önce, ‘itibardan tasarrufun’ hiç yapılmadığı bir NATO zirvesi oldu.Türkiye’nin otokrasiyle yönetildiğinin de tescillendiği bir zirve oldu. Aynı zamanda ülkenin iktisadi durumuna göre de bir ‘Züğür Ağa’ zirvesiydi. Ülkede yoksulluk ve açlık her bacayı sarmış vaziyetteyken abartılı ağırlamalar az gelişmişlik görüntüsüydü.

Silahlara filan girmeyeceğim ama gariplikler zirvesiydi. Düzenleyici ülke Türkiye, övgülerine de mazhar olduğu NATO’nun patron ülkesi ABD’nin yaptırımlarına da mazhar olan bir ülke. CAATSA yaptırımları ABD’nin hasımlarına uyguladığı bir yaptırım türü, ABD’nin NATO içerisinde bulunan hasım gördüğü bir ülkeye yaptırım uyguladığı tek ülke herhalde Türkiye, başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.
Ö.M.: Evet.
A.B.:Böylesi garabet durum var; hem övgüler alıyorsunuz, hem de hasımlara uygulanan yaptırımlarla karşı karşıyasınız.
İşte böyle bir zirveden Trump ve Erdoğan başarı çıkartmaya çalışıyorlar. Trump aylardır sürdürdüğü İran seferini NATO zirvesinde de devam ettirdi, yeniden ateş emri verildi, yeniden sıcak çatışmalara dönüldü. Trump, zirveyi kullanmaya da çalıştı, gösteri yaptı ama esas konu Kasım seçimlerinde İran savaşının karşılığını nasıl olacağı? İran seferi hem İsrail’e, hem ABD’ye iç politikada kullanabilecekleri bir başarı hikayesi yaratmadı. Petrol fiyatları yükseldi, istenen seviyeye kesin barış olmaması nedeniyle gelemiyor, bütçe açığı artıyor, ABD ekonomisinde enflasyon yükseliyor. Müzminleşen, kronikleşen savaşları yaşıyoruz; Ukrayna yıllardır devam ediyor, İran beş aydır sürüyor.
Ayrıca Gazze’nin de hiç konuşulmadığı bir zirveydi. Gazze’deki dramın hiç gündeme gelmediği bir zirve doğrusunu söylemek gerekirse zırva oluyor. Barışın değil, savaşın konuşulduğu bir arena. Ankara zirvesinde Türkiye‘de yok olan demokrasinin NATO‘nun ve Batı’nın umurunda olmadığı da tescillendi.Bana göre artık dünyada demokrasi de bir istisna gibi görülmeye başladı. NATO zirvesi aynı zamanda suçluların da zirvesiydi, savaş suçlularının da zirvesiydi.
Biraz da NATO’nun durumuna, nasıl bir ittifak olduğuna bakalım: NATO’nun, Kuzey Atlantik ittifakı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu, siyasi bir ittifaka dayanan askeri bir ittifak teşekkül etmişti. NATO’nun patronu da her daim ABD oldu; soğuk savaş öncesi ve sonrası böyleydi. NATO’da bakmamız gereken en temel şey siyasi uzlaşmanın artık olmadığıdır. ABD, Kanada’nın eyaleti olmasını, Grönland’ın ABD’ye geçmesini istiyor. Bu taleplerde ortak siyasi bir ittifak söz konusu değil NATO üyelerinde. İran savaşında da gördük; ortak hareket edilemedi, Venezuela’nın kaderini tayin etmekte de, işgal etmekte de aynı siyasi duruşu sergilemediler. Küba konusunda da aynı görüşte değiller. ABD’nin Çin’e ve tüm dünyaya uyguladığı gümrük tarifeleri de aynı şekilde. NATO siyasi bir uzlaşmanın olmadığı bir ittifak haline gelmiş durumda.

Soğuk Savaş'ta siyasi ittifak vardı. Sovyetler Birliği, Doğu Bloku, komünist ve sosyalist kesimler üzerine bir ittifak vardı; teşkilat ona göre yapılanmıştı. Bugün ise Soğuk Savaş'ta olduğu gibi böyle bir siyasal uzlaşma yok. Anlaşılamayan, tartışmalı çok siyasi alan var. NATO artık homojen bir yapı arz etmiyor. NATO, bir siyasi ittifakın ürünü olan bir askeri örgüt olarak devam etmiyor. İsmine rağmen var olmayan bir siyasi ittifak görünümünde. Kuzey Atlantik İttifakı bir siyasi ittifaktı; bugün ise sadece yüksek kapasiteye ulaşmış teknik bir askeri örgüt olarak karşımıza çıkıyor.
Askeri örgütün başında da ABD bulunuyor ve üye ülkelere dikte ediyor: “GSMH’larının %5’i oranında savunma harcamalarını artıracaksınız; şayet benimle devam etmek istiyorsanız.”
NATO; çoğunluğu ABD normlarında küresel silah, savunma ve savaş şirketlerine, yapay zekâ şirketlerine, savaş endüstrisine servis veren bir örgüt hâline gelmiş durumda. NATO'da askeri ittifak temel esastı ama siyasal ittifaka dayanıyordu; şimdi ortak bir siyasi menü göremiyoruz. Ankara Zirvesi'nde de bu durumu görmüş olduk. Küresel savaş şirketlerinin yönlendirdiği bir hizmet örgütüyle karşı karşıyayız.
Ö.M.: Demin bahsettiniz, bu Venezuela’daki durumla ilgili son derece ilginç gelişmeler olmaya devam ediyor. Common Dreams’de yeni bir haber vardı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kral naibi hâline gelmiş durumda. Gerçekten, viceroy dedikleri gibi, bütün doğal kaynakların yönetimini, Venezuela maliyesini ve gündelik mali operasyonları yönetiyormuş. Cumhurbaşkanı olan Delcy Rodríguez’le beraber Venezuela’nın ihracatından, petrol dâhil, elde edilen geliri ABD Maliye Bakanlığı alıyor; ondan sonra da ülkeye özel bankalar kanalıyla geri gönderiyormuş. Ancak sıkı şartları Rubio belirliyormuş: “Şuna harcanacak, buna harcanmayacak.” Böylesine bir durum tamamen çılgınlık olarak nitelendirilmiş. Elizabeth Sanders, Kolombiya Üniversitesinden siyaset bilimi profesörü olarak, “Bu tam bir delilik, kabul edilemez ve görevden alınmasını gerektiren bir durum.” demiş. Ama pek öyle olacağını sanmıyorum.
A.B.: Ayrıca Venezuela’daki depremde yıkılan Türk müteahhit firmasının yaptığı sosyal konutlar sitesi meselesi var. Acı bir durum var. Depremde Türk firmasının yaptığı tüm alan yıkılmış vaziyette. Sosyal konutlar yıkılmış durumda, insanlara mezar olmuş vaziyette. Zaman olmadığı için gelecek haftaya bırakmıştım; bunu da derkenar edelim.
Ankara’daki NATO Zirvesi’nde savaş sanayi fuarı da yapıldı. İlk defa savaş fuarı, NATO Zirvesi’nin resmî programına dâhil oldu. NATO zirveleri, siyasal içeriği olmayan küresel silah ve savaş şirketlerinin zirvesi hâline gelmiş oluyor. Ankara’da silah şirketleriyle ülkeler arasında 50 milyar dolarlık bir anlaşma da yapıldı.
Geçenlerde okudum, birisi diyor ki: “Birilerini pataklamalıyız; nedeni ve suçlu olması şart değil.” Kim söylemiştir bunu sizce?
Ö.Ö.: Benim bir fikrim yok.
Ö.M.: Cumhurbaşkanı.
A.B.: Henry Kissinger söylüyor: “Birilerini pataklamalıyız, nedeni ve suçlu olması şart değil.” İşte mesele bu!
Ö.Ö.: Güzelmiş bence, doğrudan itiraf.
A.B.: Kissinger yolu açmış Trump’a. Vietnam’dan bu yana da böyle olmadı mı? Girdikleri her ülkeyi, her yeri berbat bir hâle getirdiler. Bu işlerde de NATO’yu kullanıyorlar. Ancak NATO problemli bir örgüt hâline gelmiş durumda. ABD, ülkelere talimat veriyor. Almanya’ya “Savaş harcamalarını GSMH’nin %2’sinden %5’e yükselt.”, Fransa’ya “Şunu yap.”, İtalya’ya “Bunu yap.” diyor. Sürekli ülkelerin başına ekşiyen biri var.
Askeri harcamaların artmasının elbette bir maliyeti var; alternatif maliyeti yoksulluk. Hakkı Hakan Yılmaz arkadaşımız hesaplamış. Son 10 yılda dünyadaki askeri harcamaların artış toplamı, sadece artış miktarı olarak, 1 trilyon doları aşıyor. 2025 yılında askeri harcamaların toplamı 3 trilyon doları aşıyor. 2026 tahmini ise 3,3 trilyon dolara ulaşıyor. Son 1 yıllık artış 115 milyar dolar. Trump baskısı nedeniyle Avrupa’da inanılmaz bir askeri harcama artışı başladı.
Peki Türkiye’deki oran nedir? Türkiye’de 2025 yılında askeri harcamalardaki artış %20 olmuş. Hakkı Hakan Yılmaz arkadaşımız bu çalışmayı SIPRI verilerine dayanarak yapmış.
Ayrıca yapılan bir akademik çalışmaya göre, diyelim ki dünyadaki aşırı yoksulluğun azaltılmasına karar verildi; bunun yıllık maliyeti en fazla 170-300 milyar dolar arasında. Bu miktarı harcadığımızda aşırı yoksulluğu azaltmaya imkân oluyor. 2026'da askeri harcamalardaki artış 250 milyar doları aşacak. Askeri harcamalar artmasın, yerinde saysın; artması düşünülen bu miktarın aşırı yoksulluğa ve açlığa ayrılması, böyle önemli ve olumlu bir sonuç veriyor.
Türkiye için de aynı durum geçerli. Yıllık 16-17 milyar doları bulan askeri harcamamızı çocuklara, yaşlılara, gençlere, emeklilere ve yoksulluğa ayırsak ciddi bir mesafe almış olacağız.
Geçen hafta gerçekleşen NATO Zirvesi'ne savaş, savunma ve silah harcamaları üzerinden bakmak gerekiyor. Dünyamızda irili ufaklı tüm ülkeler silahlanıyor; herkes silah siparişi veriyor. NATO Zirvesi'nde durum böyle.

Peki Türkiye için NATO Zirvesi nasıl geçti? F-35 sorunu var. Malum, dillere pelesenk olmuş durumda. Bunun 30 yıllık bir tarihi var. Türkiye hem gelişmiş F-35 savaş uçaklarından almak istedi, 6 tane de sipariş verdi. Parasını da verdi. Birini teslim edeceklerdi; getirecek, pilotlara eğitim yapılırken sorun çıktı.
2017’de “Hem bu uçakları alalım hem de buna ortak olalım; tedarik ve üretim zincirine katılalım, buradan da gelir elde edelim, teknolojiyi de kavrayalım, öğrenelim, avantajlı duruma geçmiş olalım.” dendi. 2018’de ilk uçak hazırlandı, eğitim başladı. Zaten 6 uçağın siparişi verilmişti. Ama bu arada Türkiye, Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi aldı. ABD’de de Trump iktidardaydı. Bunun üzerine Trump yaptırımları getirdi. Yani hasmıyla mücadeleye başladı, bu yaptırımlara göre ABD’nin hasmıyız. Sonra ABD ile ilişkiler bozuldu.
Büyük bir tartışma başladı. Programlarımızda buna çok değindik. Yıllardır soruyoruz: S-400 niye alındı? Bu soru yanıtlanmış değil, netliğe kavuşmuş değil. Çünkü Türkiye’de her şey örtük. Füze savunma sistemleri üzerine ihaleler yapıldı. İlk ihaleyi Çin kazandı, görüşmeler yapıldı. İkinci olan İtalyan-Fransız girişimiydi, üçüncü Patriotlardı, en sonda da Rusların S-400’leri vardı. Türkiye S-400’ü seçti.
Ö.Ö.: Konjonktür açısından 2016 darbe girişiminin sonrasıydı.
A.B.: Evet.
Ö.Ö.: O dönem böyle bir darbenin arkasında kim var? En azından istihbaratı ABD vermedi ama tartışmalar Amerikan üssünden kalkan uçaklardı vardı vs.
Bu arada Rus uçağı düşürüldü. Suriye meselesi had safhadaydı. Suriye’de Rusya ile tenakuza düşmüştük, görüş farklılıklarımız vardı. Ankara’da Rus elçisi öldürüldü. 2016’da darbe girişimi oldu. Türkiye darbe girişimini ayıklamaya çalışıyordu, aynı zamanda Amerika’yı suçluyordu. Rusya ile ilişkiler de kötüye gidiyordu.
Türkiye, enerjide Rusya’ya muhtaç bir ülke. Akkuyu başlamıştı. Sonrasında Türkiye, Rusya’ya büyük tavizler ve ayrıcalıklar vererek Mavi Akım ve TürkAkım boru hattını imzaladı. Bunun anlaşması yapılırken eşantiyon olarak S-400’leri de aldık. Akkuyu’da, Meclisten geçen kanunda verilen imtiyazlar dışında yeni imtiyazlar verildi. Mavi Akım boru hattı imzalanırken, S-400 alınırken Akkuyu’da da statü genişletildi.
Verilen imtiyazların ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Yüz milyarlarca dolara ulaştığı söyleniyor. Çünkü bu konuları bilmiyoruz; imtiyazlar açık değil.

S-400 iki bataryaydı; her biri 1,250 milyar dolardı. Teslim edilen, 1,250 milyar dolarlık ilk kısmıydı. Verilen tavizlerin yanında 1,250 milyar dolar ihmal edilebilir boyutta! Akkuyu’da ve boru hatları için Rusya’ya ne kadar imkân tanıdık, bilmiyoruz. Bunlar bilinmiyor. Rusya ile olan anlaşmalarımızı bilmiyoruz.
S-400’ü de bilmiyoruz ama birazcık ortaya çıkanlar var. Çünkü problemli bir iş. İlk bataryanın 1,250 milyar dolarlık kısmının %56’sı Rusya kredisiyle alındı. Kullanılmayan bataryanın ödemeleri yapılmaya başlandı. Kredileri öderken bir ödeme gecikti. Gecikince Rusya 17 milyon dolar gecikme faizi istedi. Türkiye ödeyemeyince Rusya, “Sildik sizin bu borcunuzu.” dedi ve bunu resmî devlet sitelerinde açıkladı.
Tüm bunlar Sultanhamam ticarethanesinde geçmiyor; uluslararası ilişkilerde geçiyor. Türkiye; turizm, enerji, ihracat dâhil pek çok konuda Rusya’ya çok bağımlı bir ülke. Sonuç olarak, Rusya ile yaşanan gerilimin bir özrü gibi bu tavizleri verdik. S-400 de eşantiyon mahiyetinde oldu sanki. Rusya’ya verilen tavizlerin ne olduğunu, ne kadar olduğunu, Türkiye’nin kayıplarını bilmiyoruz. Ama yüz milyarlarca dolarlık olduğu ileri sürülüyor. S-400 meselesi, bu kadar verilen tavizlerin yanında ihmal edilebilir büyüklükte.
Hatırlarsınız, S-400 alındığında büyük bir kucaklaşma yaşandı. İktidar bu alımı antiemperyalizm ve anti-Amerikancılık üzerinden yürüttü o dönemde. Hatırlayın; ulusalcılar, Avrasyacılar ve emekli generallerle iktidar bütünleşmişti, kenetlenmişlerdi. “Bağımsız Türkiye” söylemleri esti gürlemişti.
Şimdi durum 360 derece farklı. ABD ile tam tersi bir durumdayız. Hasımlarla mücadele kapsamındayken şimdi övgülere mazhar oluyoruz. S-400’lerin o kadar bilinmezi var ki menzilini bile bilmiyoruz. Menzilin 400 kilometre olmadığı, en fazla 40 ile 120 kilometre arasında olabileceği söyleniyor. Böyle bir füze savunma sisteminin Türkiye’nin savunmasında da çok önemli bir rolü yok.
F-35’lerin Türkiye’ye satılmasında yetki sadece ABD Başkanında değil; o kadar gücü yok. Kongre onayı lazım. Bunun için de Türkiye’nin S-400’leri bir yere götürmesi lazım. Bir yığın söylenti dolaşıyor. BAE, Katar, Pakistan, hatta Hindistan; hepsi olabilir deniliyor.
NATO ülkeleri arasında Rusya’dan füze savunma sistemi alan, bildiğim kadarıyla, Yunanistan olmuştu çok eskiden. Sanırım 70’li yıllardaydı. Yunanistan bir ara NATO’nun askerî kanadından çıktı. Türkiye’de ise 12 Eylül darbesinden sonra askerî cunta, Evren yönetimi, Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına alınmasına onay verdi. Kenan Evren’in ABD Orgeneral’i Alexander Haig ile görüşmesiyle gerçekleşen bir süreçti. Bu konu, 12 Eylül darbesinin arkasındaki ABD gerekçelerinden biriydi. Yunanistan, Güney Kıbrıs dediğimiz Kıbrıs Adası’na bu sistemi yerleştirmişti. Sanırım daha sonra Girit’te depoda tutuldu.
ABD-Trump yönetimi, Türkiye’nin önce S-400’leri bir şekilde halletmesini bekliyor. Daha sonra, “F-35 projesine seni dâhil edebilirim.” diyor. F-35 konusu da iki parçalı. İlki, uçaklara fiilen müşteri olabilmek, yani satın alabilmek. İkincisi ise tedarik zinciri denilen üretim zincirine katılabilme izni. İkinci kısım olmadan Türkiye’nin mutlu olması mümkün değil. Türkiye oradan çıkarılmış durumda. Oraya da kaptırılan, onun için de verilen bir para var; bildiğim kadarıyla 1,5 milyar dolar. Türkiye, “Topu biz onlara attık.” diyor ama nafile. Esas mesele, Türkiye’nin S-400’leri sınırlarının dışına çıkarması; yani NATO sınırlarının dışına çıkarılması gerekiyor.
Ö.M.: Bir de bu S-400’lerin dışında çok ilginç bir haber vardı. Bugün bunu etraflıca ele almamız mümkün değil ama sadece şundan bahsetmek lazım: Paris İstinaf Mahkemesinde açılan davayı Türkiye’nin kaybettiği ve Irak hükümetine 1,471 milyar Amerikan doları ödeyeceğimiz durumu var. Ayrıca, 2018’den 2023’e kadar olan 5 yıllık süre için açılmış ikinci davanın da devam ettiği belirtiliyor.
A.B.: Bu Kerkük Yumurtalık boru hattıyla ilgili değil mi?
Ö.M.: “Irak merkezi hükümetinin bilgisi olmadan Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nden kamyonlar ya da boru hattıyla Yumurtalık’a, oradan da gemilerle dünya piyasalarına yapılan petrol ihracatının mucidi kimdir bilmiyorum.” diyor Mehmet Yılmaz. “Bal tutan herkesin parmağını yaladığı bir düzene işaret ediyor. Ancak buna yalamak demek yetersiz kalır; deveyi havuduyla yutmaktan söz etmek daha doğru olur.” diyor, “Pamuk eller cebe, birilerinin cezasını ödeyeceğiz” yazısında.
“Power Trans diye bir şirket 25 Mart 2011’de kurulup, 18 Temmuz 2011’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla Kuzey Irak’tan petrol taşıma işinde tekel hâline getirilmiş. Şirketi kurup 3,5 ay sonra Irak petrolünü taşıma tekeli olabilmek her babayiğidin başarabileceği bir iş değildir. Havadan para kazananların çok sevdiği bir tabirle ‘win-win’ (kazan-kazan) durumu var. Bal tutan herkesin parmağını yaladığı bir düzene işaret ediyor ama buna yalamak demek yetersiz kalır; deveyi havuduyla yutmaktan söz etmek daha doğru olur," demiş.
A.B.: Bu bayağı eski bir konu. 2015-2016 olmalı. Bu ticaret Barzani ile birlikte yapıldı. Sonra Irak merkezi hükümeti tahkime gitti. Rusya’yla aramızın kötü olduğu dönemde, uydu görüntüleriyle Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Anatoly Antonov ve Rusya Genelkurmay yetkilileri tarafından ilk defa dünyaya açıklandı. O dönemde bunları Ekonomi Politik’te konuşmuştuk.

Rusya, S-400 konusunda çok mutlu oldu. Öncelikle NATO’yu böldü, çatışma yarattı, sorun yarattı; Türkiye’den yüz milyarlarca dolarlık tavizler aldı. Ruslar, “Akkuyu bizim” diyor; “Orası senin ülken ama yabancı bir ülkedeki bizim topraklarımız” diyor. Yıllar boyunca Akkuyu’yu işletecekler, boru hatlarından yararlanıyorlar. S-400’ler Rusya için çok iyi bir görev yaptı. Türkiye, S-400’ü envanterinden nasıl çıkaracak? Merak konusu olan budur!
Vaktimiz bitti ama pek çok konuya değinemedim. Özellikle Ankara NATO Zirvesi’nin iç dinamiklere etkilerinin neler olabileceğine değinemedim. Hediye silahlar konuşuluyor ama esas mesele S-400 ve F-35 ilişkileri. Halkbank, Trump tarafından affedildi. Türkiye, F-16 modernizasyonu kapsamına alındı. Ancak bunların da teslimleri için bir zaman gerekiyormuş. Şu anda dünyada F-35 talebi var; herkes almak için kuyruğa girmiş durumda. Ayrıca Türkiye’nin F-35 alması İsrail’i, Yunanistan’ı, hatta Suudi Arabistan’ı bile rahatsız ediyor.
Ö.M.: Ali Bey önümüzdeki haftalarda çok yoğun bir şekilde bu konulara da devam edeceğiz.
A.B.: Önümüzdeki hafta devam ederiz.
Ö.M.: Çok teşekkürler.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


