Ayşe Tütüncü’yle Piyano, Boğaziçi ve Eksilmeyen Heyecanlar

-
Aa
+
a
a
a

Piyanist, besteci ve eğitmen Ayşe Tütüncü bu hafta Açık Dergi: Portreler'de! Müzik üretimini, sahne heyecanını, kolektif çalışmayı, Boğaziçi Üniversitesi yıllarını ve kültürel hafızamızın önemini konuşuyoruz.

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Ayşe Tütüncü ile birlikteyiz. Çok sevgili dostumuz. Hoş geldin Ayşe.

Ayşe Tütüncü: Merhaba İlksenciğim. Bir de oraya merhaba diyeyim.

İ. M: Evet, bir de kameralara merhaba diyelim.

A. T: Bu hiç alışmadığım bir duygu. Açık Radyo'dayım ve görüntülü bir çekim içindeyim.

İ. M: Evet.

A. T: Benim için çok yeni bir durum bu.

İ. M: İlk defa seninle tabii ekran... Evet, ekran. Ekrandayız diyelim.

A. T: Açık ekran mı diyelim, ne diyelim?

İ. M: Açık ekran artık evet, apaçık ekran; nasıl söyleyeceksek bütün isimler de birbirine girdi. Biz hem açıkta hem apaçık geçişinde falan çok da bir mikrofon paylaştık seninle.

A. T: Tabii.

İ. M: Sayılarda bir anlaşamadık az önce ama ben 4-5 tane buldum dedim.

A. T: Ben 7-8 tanedir diye düşünüyorum yıllar içinde.

İ. M: Yıllar içinde, evet. Neler neler konuşuldu.

A. T: Çok, evet.

İ. M: Evet, radyonun arşivinden bulunabiliyor. Onu söyleyeyim yani.

A. T: Evet.

İ. M: Farklı ruh hallerinde, farklı işler, güçler.

A. T: Evet, evet.

İ. M: Konuşmuşuz seninle.

A. T: Tabii hep... Kafamızda kulaklık oluyordu. Gene burada bir eksik var şu anda.

İ. M: Bol müzikle yapardık o yayınları. Albümlerden örnekler dinlerdik hep birlikte. Bugün de böyle yapabilirdik aslında. Çünkü çok yakın zamanda bir plak yayınlanıyor. Bu da güzel, bu buluşmamız için bana en azından mutluluk veren bir moment bu. Biraz onu konuşalım. "10 Usta 10 Albüm" serisi bence çok önemli bir teşebbüs oldu bu. Anlatır mısın?

A. T: "10 Usta 10 Albüm", prodüktörlüğünü, ev sahipliğini ve proje mucitliğini Sinan Sakızlı'nın yaptığı, kayıtlarımızın da Hayyam Stüdyoları'nda gerçekleştirildiği ve artık Lin Records bünyesi içerisinde bu vinyl ya da plakların yayınlandığı bir seri. Şimdi önce geçen Haziran'la bu Ocak arasında 10 tane albüm dijitalde yayınlandı. Benim de ilk full dijital albümüm oldu bu. Hani mesela öbürlerinin ilk albümleri falan zaten dijitalde var ama yani bu ahvali ilk defa şey yaptım, yani hiç fiziki bir albümümüz yok. Mozaik külliyatının bir kutusu vardı, bir elimize alabiliyorduk; ilk defa...

İ. M: Tabii, 6 CD'lik bir Mozaik külliyatı var.

A. T: Evet, ilk defa elime alamadığım bir albümüm oldu.

İ. M: Nasıl bir duygu peki bu senin için? Yabancılaştın mı?

A. T: Yani biraz tuhaf bir duygu. Şimdi gerçi şu anda biz sevincimizi ifade ediyoruz.

İ. M: Olsun ama yani bir teşebbüs.

A. T: Yaşantı da bu. Neyse şimdi o eksiklik duygusu, hani elime alamama duygusu, plağın çıkışıyla muhteşem bir şekilde tekrar fiziki bir albüme dönüşecek.

İ. M: Telafi olacak bu arada.

A. T: Zaten bu 10 albümün bildiğim kadarıyla 3 tanesi çıktı. Şimdi Haziran sonu da 3 tane daha çıkacak. Tabii ben şeyden ötürü de çok önemsiyorum bu yapımı: Zaten caz gibi, hani ne bileyim seyirci sayısı hiçbir zaman bir rock müziğinin ya da bir pop müziğinin standartlarında olmayan, değişik bir seyirci sayısı olan, daha küçük mekanlarda, daha dip dibe mekanlarda icra edilen bir müzik olan cazın böyle devasa bir şekilde sponsor bulup, serim serim serilip çok çok kaydedilmesi imkanı yoktur genelde. Bu sırf bizim ülkemizle de ilgili değil. Dolayısıyla böyle anca sponsorlukla kaydı gerçekleştirebilecek bir şeyin, böyle bu dönemde hele de yani Türkiye'nin bu ekonomik dar dar dar üstü darboğazındayken, projelendirilip yapılması ve bu şekilde 10 albüme olanak açılması bence çok çok önemli bir şeydi.

İ. M: Müthiş. Tabii yani işte Avrupa'da, Almanya'da, İskandinavya'da ya da Amerika'da hani kültürün biraz daha yerleşik bir parçası olduğu yerde caz müziğinde çok daha fazla üretim oluyor bu alanda ama Türkiye'de her zaman bu zor bir işti. Cazcılar, ben hep onu düşünüyorum sizlerle karşı karşıya geldiğimde; bir yandan işte albüm üretmenin zorluklarını konuşuyoruz, bir konserin lojistiğini falan konuşuyoruz, bunlar böyle hoş şeyler. Belki bir kısmını da burada konuşuruz ama ya bir yandan da şunu düşünüyorum: Siz çok yaratıcı bir şey yapmakla mükellefsiniz bir de. Yani tanımı o aslında caz müzisyenliğinin. Bütün bunlardan o yaratıcılığa nasıl zaman kalıyor? Az evvel program öncesi sohbetimizde bunu düşündüm. Ya Ayşe Hanım büyük bir tevazu ile "şimdi şu konser şöyle oldu, bu konser böyle oldu" diyor ama ne muazzam bestelerin sahibi aslında kendisi. O alanda nasıl ayrılıyor, zaman nasıl kompartmanlanıyor falan hep merak ettiğim bir şey bu benim.

A. T: Yani biraz şey mi soruyorsun? Bir yandan bir sürü idari iş var, mücadele gerektiren iş var, hani kendi yolunu açmak gerektiren iş var. Ama bir yandan da saf müzik var. Hani odana kapanmışsın değil mi, besteni yapacaksın, yazacaksın, çizeceksin, çalacaksın, tefekküre yatacaksın. Tabii bu bir huzur istemesi... Huzur gerektiriyor fakat hem o idari işlerden o huzurlu vakti yaratamamak tehlikesi var, hem de içinde yaşadığın toplumsallıkta ne kadar değerlerini, kıymet verdiğin şeyleri, gelecek yolunu, belki de geçmişini bile tehdit eden şeyler olduğunda sen o huzuru... Şey bir insan değilsin ki, çünkü "Bana ne ya dünya yıkılsın ben besteme bakarım" diyemiyoruz ki biz. Hani müzisyen olmak demek sadece müzik yiyip müzik içmek, müzik dışarı çıkarmak değil ki. Yani üretmek için, yani bize ne geliyor ki bizden ne çıkacak, değil mi?

İ. M: Aynen öyle.

A. T: Sen neyle etkileniyorsun ki nasıl bir etki çıkaracaksın ortaya?

İ. M: Evet, bu yaklaşım tabii özel bir yaklaşım. Herkesin paylaştığını da düşünmüyor daha popüler kanatta olanların. Tam bu noktada şimdi biraz geriye gidelim istiyorum aslında.

A. T: Olur.

İ. M: Çünkü böyle anlattığın, bu tarif ettiğin türden işte müzisyenlik bana ister istemez bir kolektiviteyi, kolektivitenin gerekliliğini ve bunun senin hayatındaki karşılığı olan işte Boğaziçi Üniversitesi kulüp zamanlarını ve tabii ki Mozaik oluşumunu da böyle "hadi konuşalım" dedirtiyor. Yani bir söyleşimizde de konuşmuşuz daha önce radyoda; yani o Boğaziçi Üniversitesi'ndeki kulüplerin o özerk ve özgür alanının senin için ne kadar belirleyici olduğunu anlatmışsın. Az evvel söylediğin sözler biraz onu yankıladı bende. Hani "bir şey alacaksın ki vereceksin". Mozaik de çünkü derdi olan bir topluluktu. Aynı zamanda sanatsal derinliği de tabii ki hedefleyen bir topluluktu ve hani bunu aynı anda barındırmak... Bir anlayış, bir müzik anlayışı; öyle hani gökten zembille inmiyor. Mozaik'i biraz konuşalım istiyorum bu minvalde ama en çok da şu kulüp meselesini konuşalım istiyorum. Çünkü geçen yıllarda Boğaziçi Üniversitesi'nin kulüpleri, Müzik Kulübü pat diye kapatıldı, bir başka yere taşındı etti falan. Sen neler hissettin Ayşe, Boğaziçi Üniversitesi'nde son dönemde olanlar konusunda?

A. T: Ya sürekli içim sızlıyor. Yani çünkü biraz bu şey gibi bir şey; yıllarca yaşadığın bir evin, diyelim bir bombardıman sonucu tarumar olmuş halini gördüğünde nasıl gözyaşlarını tutamazsan... Senin için çünkü... Yani kulüp dört duvar değil; o bütün yaşantılar senin orada ürettiklerin, kurduğun bağlar, oradaki insanlarla hem sanatsal hem dostluk babında kurduğun bağlar, hem kültürel bağlar, hem... Ya ne biyiim mesela ben şeye de çok acırım, bir arşiv yok olduğunda. Atıyorum Allah muhafaza bir yangın çıkıp bir şeyin, herhangi bir şeyin, ya gemicilik de benimle ilgisi olmayan herhangi bir şeyin arşivi bile yansa üzülürüm. Çünkü o arşiv demek, bütün o yaşanmışlığın kayda dökülmüş hali. Ya da bir kayıt yok olduğunda mesela; mesela sel oldu ve bir kayıt kullanılamaz hale geldi, beni çok acıtır. Ya da bir fotoğraf albümü yok oldu falan mesela. Çünkü yaşadığımıza dair izler bırakıyoruz, zaten biz gideceğiz.

İ. M: Bari bir şey kalsın.

A. T: Yani izler de giderse o zaman... Elbette ki bir canlı dünyayı etkilemişse o illaki ismi unutulsa bile o etki kendi yolunu bulur, hani su yolunu bulur gibi. Bir etki mutlaka birilerini daha etkiler, oradan güzel bir şey çıkar. Adımız da çok önemli olmayabilir aslında ama yine de hani şey vardı ya, "Gülün Adı" romanı Umberto Eco'nun.

İ. M: Umberto Eco'nun, evet.

A. T: Yani o romandan da hissedilen şey; yani sonuçta her şey gidip bir isim kalır ya geriye.

İ. M: Evet.

A. T: Yani sonuçta arşiv o isimlerin toplamı gibi bir şey. Ya da bir müzik odasının tarumar edilmesi bütün o isimlerin, yani nedir, insan yaşantılarının ismi, kültürün ismi değil mi? Hepsinin bir ismi var ve onların yok edilmesi demek... E bir de bu senin kendi üniversiten olunca; içinde yedi yıl soluk alıp verdiğin, üstelik çok mutlu olduğun bir zamansa bu, iyice kötü oluyorsun. Çünkü orada ne vardı? Kulüpler özerk yapılardı, yani biz kendimizi kendimiz yönetirdik, değil mi? Ve yani tabii ki idareye hesap verirdik ama bu hesap hötzöt bir emir komuta zinciri içerisinde gerçekleşen bir şey değildi, eşitler arasındaki bir ilişkiydi.

İ. M: Bir kültürdü tabii.

A. T: Tabii, bu bir kültür tabii ki.

İ. M: Evet ve işte tam da bunun ihlal edildiği bir zamanda biz hangi yaratıcılık ortamından konuşabiliriz diye maalesef hani kara kara düşünürken bir yandan da bir bakıyorsunuz ki kampüste bu sefer...

A. T: Evet, aslanlar gibi. Yani "madem öyle, gel böyle" deyip onlar çalmaya devam ediyorlar. Yani desteklene desteklene, sürebildiği kadar sürecek inşallah.

İ. M: Evet, öyle ümit ediyorum. Kampüs hayatının izlerini halen görebiliyor olmak çok kıymetli tabii ki ama bu büyük bir direnç de gerektiriyor şüphesiz. Ama galiba tabii yani şimdi şeyi de düşünüyorum; yani kafamızdaki o ideal müzisyen, hani saf müziğin hemen nasıl söyleyeyim, yanında bulabileceğimiz o dahi imajı da zaten çok romantik ve eski bir imaj. Bir yandan da tam bu hani çatışmanın olduğu yerde sanki müzik çıkıyormuş diye düşünüyorum. Sen de zaten az evvel benzer bir şey söyledin.

A. T: Bunun en açık resimlerinden biri hani bu... Şimdi hangi savaş olduğunu şey yapamayacağım da, hani Yugoslavya'da iç savaş olduğu ve altı eyaletin birbiriyle çeşitli çelişkiler yaşadığı dönemde bir mezarlıkta bir viyolonselci kapanmış çalıyor. Onun fotoğrafı çok meşhur olmuştu yıllar evvel. Yani bir sürü ölünün her gün eklendiği bir mezarlıkta bir viyolonselci oturmuş çalıyor. Bu o kadar şey bir resim ki... Yani mezar taşını görüyorsun, viyolonseli ve çalanı da görüyorsun.

İ. M: Yan yana.

A. T: Yan yana böyle bir yadırgatma efekti, Brechtvari bir etki yapıyor insanın üzerinde. Hani bir arada bize bir şey söylüyor o fotoğraf.

İ. M: Garip tabii ki. Orada bir tür ödev duygusu var, bir tür anma duygusu var. Tüm bunlar yan yana olan şeyler. Ama evet, yani kolektifliği ne kadar konuşsak yine de az diye düşünüyorum. Senin hem 24 Nisan hem Dersim için yaptığın kayıtları hatırlıyorum. Bir yandan da Çıplak Ayaklar Stüdyosu'nda yapılmış kayıtlardı onlar. Orada tabii ki senin öncülük ettiğin bir çoğalmakla birlikte ortaya çıkan sesin ne kadar renkli olduğunu da hatırlıyorum. O günleri nasıl anarsın, hatırlarsın, o organizasyonu?

A. T: Ya o organizasyon... Biz şimdi hala yolda bir müzisyen, oradan bir müzisyen arkadaşımla, oraya davet ettiğim bir müzisyen arkadaşımla karşılaştığımızda iki lakırdı döndürecek olsak mutlaka "Ya ne güzel bir gündü o gün" deriz yani. İster 24 Nisan için yaptığımız, ister sonra Dersim 38 için yaptığımız gün. Yani müthiş bir dayanışma örneğiydi. Yani düşünsene orada müzisyen zaten; onun dışında filmcisi, ışıkçısı, dekorcusu, yemekçisi, mekancısı... Herkes canla başla, arı gibi bütün gün birbirinin ayağına basmadan çalışıp... Ve tamamıyla gönüllülük esasından müthiş bir gündü gerçekten. Defalarca çal, çal, çal; film ekibi defalarca çeksin.

İ. M: Evet ya.

A. T: Ondan sonra işte Ümit Kıvanç.

İ. M: Ümit Bey dedim zaten, Ümit Kıvanç da çeken.

A. T: Tabii daha sonra artık benim yatay çalışmalarım, yani içinde bulunduğum yatay çalışmalar bayağı birikti. Mesela pandemi sırasında, 2020 bu sonbaharda bana çok sevgili arkadaşlarımdan bir öneri geldi: "Ya bir festival yapsak mı?" Ama tabii nasıl yapacağız? Online festival olacak.

İ. M: Tabii.

A. T: Çünkü pandemi, kapanıyoruz bilmem ne. Ya bu şey demek: Hepimiz test yaptırıp stüdyoya bifiil gittik. Yani hepimiz testli ve sağlıklı olduğumuzdan emin olarak stüdyoya gittik. Onlar çaldı, kayıtlar yapıldı ama hani seyirciyle temas olmadı ve seyirci bunu online olarak seyretti. Ondan sonra bu festivalin adı "Birlikte ve Çok Sesli" festivaliydi. YouTube'da da hemen yüklendiği için online olarak bulunabilir, 2021 Ocağı'nda yayınlandı. Mesela o iş müthiş öyle bir işti. Sonra 2023 Mayıs'ında "Müzik Susmayacak" ekibi olarak gene mutfağında çok sevinerek bulunduğum bir iş; orada da "Aşıkların Sözü Kalır" parçası Murat Ertel'in ve bir dakika Levent'in... Evet, Levent'in...

İ. M: BaBa ZuLa ekibi.

A. T: Evet, evet. Ondan sonra o parçayı Müzik Susmayacak ekibi olarak tekrar bir yorumlayıp düzenledik ve oraya yetmiş tane müzisyen katıldı, üstelik on dilde söylendi o. Ülkemizde geçen on değişik dilde o... Sözler hep belli zaten, sözler aynı gibi de ama değişik şekil, lehçelerle ve dillerde söylenmiş oldu. Mesela o da çok uzun süren, çok güzel bir yatay çalışmaydı.

İ. M: Neydi o kampanyanın tam bağlamı, bir hatırlayalım mı? Müzik Susmayacak bağlamı.

A. T: E şuydu; şimdi Müzik Susmayacak deyince ne anlıyoruz? Yani birileri çıkıyor ve "Müzik Susmayacak" diyor. Niye diyorlar?

İ. M: Niye?

A. T: Yani demek ki susturmaya çalışıyorlar. İmza kampanyası, hiç unutmuyorum. Enteresan da bir şey, 1137 imzalı bir bildiri yayınlamıştık. 1137, evet. Hele pandemi zamanında 1137 imzayı bir araya getirmek hiç kolay bir şey değil ve çok kısa bir sürede bir araya gelmişti.

İ. M: Çalışma koşulları ve güvencesizlikle ilgili.

A. T: Sonra da 30 kadar müzisyen bu imzaların içinden videoya katkıda bulunmuştu ve kaleme aldığımız bildirinin ikişer cümlesini peş peşe okuyarak öyle bir video edit yapılmıştı. O da internette yüklü Müzik Susmayacak'ın sayfasında. Bunun amacı çok fazla iptal olan, üstelik de acımasızca iptal olan... Yani şöyle bir şey diyeyim; diyelim ben iptal olan o konsere gitmekte olan bir müzisyenim, sabah uçağa bineceğim, o sırada haber geliyor ki o sabah yani...

İ. M: Olmayacak konser.

A. T: Konserin olacağı sabah haber geliyor ki iptal olmuş. Hani ne bileyim üç gün önce iptal olsa ben de ona göre bir... Değil mi? Bu işin ruh hali de var aslında. İnsanlar bir konserin iptal edilmesi durumunda ne kadar çok can yandığını bilmeyen hayal edemiyor olabilir.

İ. M: O konser hazırlığından bahsediyorsun değil mi? Bu ruhsal hazırlıktan bahsediyorsun.

A. T: Tabii tabii yani işin bir maddi kısmı var. Hani uçak biletin yanıyor değil mi? Yani belki parayı sen vermedin ama olsun prodüktör verdi, o da bir can. O prodüktörün yaşamasını sen de istiyorsun bir müzisyen olarak çünkü o senin içinde işler yapıyor değil mi, yani seni organize ediyor falan. O sahne iptal oluyor; o sahnede çalışan ışıkçısı bilmem nesi, "Aa o gün konser vardı, yokmuş" oluyor. İşte ne bileyim senin roadie'n, bilmem ne ses düzencin... Bu işten ekmek yiyen insanların işsiz kalıyor. E seyirci elinde biletiyle kalıyor; tamam ona şey deniyor...

İ. M: "Yeni tarihler duyulacak" falan filan.

A. T: "Bu biletinizi şey yapacağız, başka bir şeyde kullanabilirsiniz."

İ. M: Ama üretici için hiçbir telafi mekanizması önerilmiyor mu?

A. T: Yok. Ayrıca o konser için sevinmiş bir insanı düşünsene, "Akşam konsere gideceğim üç kişi" diye; sonra bir daha o konser yok. Şimdi gelelim, bu da manevi kısmı bu söylediğim. Müzisyenin içinde manevi bir kısmı var. Mesela ben böyle debdebeli, önemli ve her zaman yapmadığım bir konsere çıkışımdan bir hafta öncesinden itibaren benim içimde bir saat işlemeye başlar. Mesela diyelim gelecek Perşembe atıyorum akşam dokuz buçukta konserim mi var? Ben bu Perşembe'den itibaren içimde bir hafif böyle bir hafif tertip bir vık vık başlar. Mesela her akşam dokuz buçukta bir şey yoklar beni, yani ona yaklaşırken. Beş gün sonra, dört gün sonra, üç gün sonra "şimdi sahnede olacağım" falan gibi. Yani böyle bir yanı var. Yani bu boru değil ki yani sahneye çıkmak.

İ. M: Tabii canım.

A. T: Böyle geldin bakkaldan, hemen sahneye çıktın, çaldın indin; sonra falan öyle bir şey değil yani. Düşünsene mesela bak, iki bin kişilik bir konser salonunda konsere çıktığını düşün; dört bin tane göz sana bakıyor.

İ. M: İnanılmaz bir konsantrasyon.

A. T: Dört bin kulak seni dinliyor.

İ. M: Evet.

A. T: İki bin zihin seni yorumluyor. Yani sen eğer orada istediğini yapamazsan bir...

İ. M: İçin içini yer yani.

A. T: Yani için içini yer çünkü o insanlara güzel sunamadın kendini, güzel bir yaşantı olmadı diye. O zaman ona göre de bir hazırlığın oluyor. Yani "boru değil" dediğim kısım o hazırlık. Yani dört bin göze, dört bin kulağa göre bir şey yapman gerekiyor.

İ. M: Bu hep böyle olacak galiba değil mi? Yani bunu atıyorum sahnede bir yıllık tecrübesi olan bir müzisyenle otuz yıllık tecrübesi olan müzisyen... Senin bakımından söylüyorum.

A. T: Tabii, genel olarak değil yani. Bak tecrübenin şuna faydası oluyor: Şimdi sahneye çıkmadan önce illaki bir heyecan oluyor; az, orta, çok. Yani bu biraz yapacağın konserin tipine göre değişiyor. Ondan sonra yani hiç bilmediğim bir mekanda o şey yükselir, her zaman çaldığım bir mekanda o düşer.

İ. M: Daha rahat olursun.

A. T: Daha rahat olursun falan filan. Ama illaki bir küçük bir şey oluyor yani, küçükten büyüğe doğru. Bu nasıl oluyor? Aynı zamanda da biz şeyiz ya, bir sürü şey salgılayan ve vücudunda bir sürü hormon dolaşan canlılarız değil mi?

İ. M: Canlılarız, evet.

A. T: Ve adrenalin diye bir salgımız var. Sana çok küçük bir şey anlatayım. Şimdi Almanya'da... O şeydi değil mi, Traumzeit Festivali. Evet. Şimdi benim piyano-perküsyon grubumla kaç, 2002 yılı olabilir, orada bir konsere gittik. E şimdi bu benim için önemli konserlerden biri.

İ. M: Kalabalık bir ekip.

A. T: Evet. 2000 kişilik muazzam, arkaya doğru uzun giden, dikdörtgen bir salonu var falan. Tabii şimdi Almanlarda iş çok şeydir ha... Yani sen şunu örneğe şöyle vereyim: Doğaçlama bir konser yapıyor olsan bile gelir sana derler ki "Süreniz mesela elli dakika diyelim, ne bir dakika eksik ne bir dakika fazla çalabilirsiniz. Tam saatinde çıkıp tam saatinde ineceksiniz."

İ. M: İddialı.

A. T: Çok güzel. Emprovizyon müzik için gel bunu sen kendine anlat, nasıl yapacağız yani? Çok zor bir şey.

İ. M: Bir stres yani. Gel parmaklarına anlat ona o zaman.

A. T: Fakat gene de şöyle bir şey oldu: Bizden sonra çıkacak olan çok meşhur bir sanatçının... Valla kimdi şu anda söyleyemeyeceğim.

İ. M: Ne desem yalan olur.

A. T: Ama hani devlerden biri diye düşün. A-class müzisyenlerden, dünyaca ünlü biri diye düşün. Onun uçağı bir şekilde gecikmiş, şimdi yapacak bir şey yok, insanın elinde olan bir şey yok. Şey geldi, sahne amiri geldi, o günün sahne amiri. Çünkü festival olduğu için peş peşe iki ya da üç konser alıyor. "Bütün konserleri" dedi, "Madam" dedi, "çok çok çok çok özür dilerim" dedi, böyle Almanca konuşuyoruz falan. "Ama uçak gecikmesine bizlerin yapabileceği bir şey yok" dedi, "yarım saat bütün konserleri geciktiriyoruz. Lütfen affınızı rica ederim, ekibinize bildirir misiniz?" dedi. Ben de ne diyeceğim? "Ne, vay, nasıl gecikiriz?"

İ. M: "Olmaz öyle şey."

A. T: "Olmaz öyle şey" falan diyecek halim yok. "Tabii" dedim, "teşekkür ederim, bildiririm" falan. Gittim hemen kulise ama bu arada biz rahatladık tabii değil mi, hani yarım saat daha fazla süremiz oldu.

İ. M: Gecikecek derken "yarım saat uzatacağız" manasında.

A. T: Yani daha geç çıkacağız sahneye, bütün ekipler yarım saat daha geç çıkacağız. Fakat sonra meğerse uçak bir şekilde çabuk gelmiş, nasıl olmuş bilmiyorum yani o kısmı, teknik kısmını bilemeyeceğim. Ya da uçak gene gecikmiş de belki de o Amerikalı ekip "Bir sound check almayız ya" dedi...

İ. M: Pat diye çıkarlar.

A. T: "Biz çıkar çalarız." Line check deniyor ya hani, hani sesi çıkıyor, Martin çıkıyor, elektronik; "Tamam, hepinizin sesi çıkıyor" oldu.

İ. M: "Hadi başlayın."

A. T: "Hadi maşallah biz çalarız" demiştir büyük ihtimalle. Sahne amiri tekrar geldi, bu sefer biz gevşemiş, atlamış kuliste otururken dedi ki "Tamam" dedi, "zamanında çıkabiliyorsunuz." Ben de o zaman dedim ki "Kusura bakmayın ama" dedim...

İ. M: "Yani böyle düğmeyle çalışmıyoruz."

A. T: "Yani siz geç çıkın deyince mecburiyet olduğu için kabul ettik ama şimdi erkene alamayız" dedim. "Çünkü benim adrenalin salgım öyle istediğin an gel, istediğin an git diye çalışmıyor" dedim. "Şu gevşek halimizle konsere çıkamayız" dedim, "siz bize gene o söylediğiniz saatte çıkacağız" dedim. "Haklısınız madam" dedi, gitti. Bu arada niye madam diyor?

İ. M: Evet, niye madam diyor?

A. T: Evet, yani. Belki madam demek bir saygı ifadesi midir?

İ. M: Bilmiyorum, Alman kültürüne daha aşina olanlar illaki söyler ama bana biraz da böyle... "Frau" demesi lazım. Evet, Frau demesi lazım. Ekstradan bir nezaket katarak ne istiyorsa onu mu yaptırmaya çalışıyor diye, nezaketin altındaki o...

A. T: Ama kısaca adrenalin gerçekten önemli bir şey.

İ. M: Sizin o dört bin göze, dört bin...

A. T: Kulağa dirençle çıkmanızı sağlayan salgı adrenalin ve o böyle "gel çocuğum, git çocuğum" diye işlemiyor. Şimdi tecrübenin faydası şu bak: Bu adrenalin salgısı çok önemli bir şey ya, bu anekdotu ondan anlattım. Şimdi tecrübe, senin ister sahne korkusu diyelim, ister bir an önce sahneye çıkma isteği diyelim, ister heyecan diyelim, adına neyse ne, o adrenalinle birlikte yükselen ve seni bir yerlere taşıyacak olan o duyguyu, bütün o metabolizma halini senin tecrübesiz bir müzisyen olarak yönetmen daha zor.

İ. M: Tabii.

A. T: Tecrübeli bir müzisyen olarak bunun binbir halini yaşadığın için o adrenalin yükselmesinin falan, onu daha iyi yönetebilirsin. Ama senin tecrübeli olman demek hiçbir zaman heyecanlanmayacağın anlamına asla gelmez.

İ. M: Evet. O zaman yani heyecan tarafından konuşmayalım. Aslında bir yandan aklımda şey de dönüyor; hani "senin için en sıra dışı konser neydi?" sorusu gibi bir şey de sormak istiyorum sana ama... Evet, belki sıra dışı demek makul ama buna geçmeden şeyi de merak ediyorum: Yine de belli ritüeller var mı? Yani şunu yapmazsan mesela o hazırlığın eksik olacağı bir şey... Ne bileyim, bir müzisyen belki hani cebine küçük böyle ikonik bir şey koyar, anahtar koyar ya da ne bileyim işte on dakika sessizlik içinde durur vesaire. Ayşe Tütüncü'nün var mı böyle bir formülleri yıllar içinde oturmuş ve vazgeçmediği?

A. T: Yani sahneye çıkmadan evvel, yarım saat önce kuliste güzel bir sound check'i bitirmiş, işte yemeğini zaten yemiş; hani çünkü yemek bir saat önce mutlaka yenmiş olmalı, çünkü sonra ağırlık yapar. Yani o son yarım saatte giyinmiş, işte yüzüne bir şey, kalem malem sürecekse onu sürmüş; ondan sonra tiril tiril ve arkadaşlarıyla "hay ho" diye mavra yapar bir halde bulunmak önemli bir şey. Yani eğer o son yarım saatin sükuneti bir nedenle bozulursa... Ya mecburiyet olunca her şey çekiliyor.

İ. M: Adapte oluyorsun.

A. T: Tabii, yani bir mecburiyeti hasıl olmuştur, yani oluşmuştur. Sen de o zaman onu elbette ki en olumlu şekilde geçirmeye çalışıyorsun. Ama eğer bir mecburiyet, bir imkansızlık durumu yoksa o son yarım saatin, hele ki son on dakikanın bir kutsiyeti var benim gözümde. O da nedir? Sükunet; sound check'imizi yaptık, yemeğimizi yedik, her şey yolunda, ellerimi sıcak tutuyorum değil mi, hani çünkü bu kaslar anca ısınmışken çalışırlar falan falan gibi. O yani, bir konsantrasyon isteği var.

İ. M: Temelde bu yani, özel bir ritüeldense. Çünkü o anı hazırlık sonuçta tabii ki, her şeyin toparlandığı.

A. T: Ya bir de şey, en son sahneye çıkarken sahne arkadaşlarıma bakıp "Hadi bakalım" falan, öyle fısıldıyorsun ya çünkü seyirci duyabilir. Yani o kuliste son o fısıldaşma ve birbirini son bir tutma; böyle belki kol kola, el ele bir şeyler, bir değmek... Ondan sonra dağılıp yerlerine gidip göz göze bakışarak çalmak.

İ. M: Müthiş. Evet, şu an bir konserde olmayı çok istedim gerçekten.

A. T: Ben de istedim yani.

İ. M: O ana bir geldim yani. Hakikaten senin için en heyecanlı konser hangisiydi? Bütün hayatın için soruyorum.

A. T: Yönetilmesi çok güç bir heyecan yaşadığım konseri söyleyeyim mi?

İ. M: Lütfen.

A. T: 1999 İstanbul Caz Festivali. AKM'nin küçük salonunda, o kırmızı tuğlalı salonda çalacağız. Ve o güne kadar biz, benim piyano-perküsyon grubumla inanılmaz sesli birtakım barlarda falan defalarca çalmışız. Ama sonuçta bar ve o tür mekanlarda, müzik mekanlarında çalmışız. Yani böyle sessizlik içinde, steril bir ortamda çalmamışız hiç.

İ. M: Şimdi... Doksan dokuz.

A. T:Doksan dokuz. Zaten kuliste bile iki piyano var falan, öbür kuliste bir piyano daha var falan. Biz bir piyanoyu zor buluyoruz, kulisinde piyanolar olan bir Atatürk Kültür Merkezi. Sonra bir sahne amiri beyefendi var, beyefendi yani; böyle jilet gibi bir takım elbise giymiş siyah, ondan sonra ve bembeyaz bir gömlek. Sana anlatamam adamın ciddiyetini ve hassasiyetini. Ve bizi önce kulise aldılar, o sırada daha kırk dakika falan var. Ondan sonra yani sound check'imizi bitirmişiz, kırk dakika falan var. "İsterseniz, arzu ederseniz..." Bize saygılı. "Arzu ederseniz piyano çalabilirsiniz falan, tabii elini ısıtmak istiyorsunuz falan. Ondan sonra ben on dakika kala ve beş dakika kala sizlere haber vereceğim" falan dedi, gitti. İşte biz üstümüzü giydik, herkes kulisinde şey yaptı. Sonra bir araya gelip ha iyi işte mavra mavra bir şey. Sonra on dakika kala bu beyefendi geldi bütün kapıları saygıyla çalarak, "On dakika var" falan dedi. O sırada bana böyle bir "anne!" diye bir şey, böyle bir "ne, hı hı on dakika" falan, böyle bir adamın o ciddiyetinden öyle bir şey geldi. Sonra beş dakika kala gene geldi, "Beş dakika var" dedi. O bendeki o şey böyle bir kalp çarpıntısına döndü, yükselmeye başladı. Sonra en son kapıyı çaldı ve şöyle yaptı:

İ. M: Orada bayıldım artık.

A. T: Ya "Buyurun efendim" dedi. Vallahi bayılabilirdim. "Buyurun efendim" dedi. Ben böyle dizlerimin titrediğini ve... Çok fena. İlk defa böyle bir şey yaşıyorum falan diye sahne kenarına gittim. Ondan sonra arkadaşlara baktım ama tam gülümseyemiyorum bile. Her zamanki o demin anlattığım gibi olamıyorum; rahat, deli bir şey falan.

İ. M: Tabii her zaman olmaz.

A. T: Ondan sonra çıktık sahneye. İşte seyirci alkışladı falan, oturdum. Ve ikinci parçada şöyle bir şey yaşadım: Siyah tuşları beyaz, beyaz tuşları siyah gördüğüm bir şey, görüntü şaşması. Ve aklım çıktı. Yani ben eğer bütün konser siyahları beyaz, beyazları siyah görürsem nasıl çalacağım?

İ. M: Ne çalacaksınız, evet.

A. T: Böyle o kadar kalbim o kadar güçlü atıyor ve ben bu siyah-beyaz tuş değişmesi durumunu yönetemiyorum ki. Korkudan ölüyorum, ne yapayım dedim. Sonra birden aklıma geldi, bu durumlarda en iyi şey... Öğrencilerime de hep onu derim: "Sahnede korku yaşıyorsan grup arkadaşına bak, onun gülen yüzünü gör ve rahatla." Hemen perküsyoncu arkadaşlardan Serdar Gönenç, en güzel açıda görüyorum onu ve o böyle müthiş bir keyifle çalıyor. Serdar'a baktım, o benim bakışımdan anladı bende bir şeyler yolunda değil. Böyle gözleriyle böyle beni şey yaptı, sakinleştirdi, falan yaptı böyle ve ben onunla sakinleştim ve beyaz tuşlar beyaz, siyah tuşlar tekrar siyah oldular.

İ. M: Konser olabildi.

A. T: Fakat ondan sonra üçüncü parçadan sonra dedim ki "Ben böyle bir şeyi tehlikeye atamam." Seyirciye döndüm: "Biz" dedim, "ilk defa bu kadar sessiz bir ortamda çalıyoruz grup olarak. Sizden bir ricam var" dedim. "Ne olur, yanınızda mutlaka ses çıkaran bir şeyler vardır; kibrit olur, anahtar olur, alkış olur. Lütfen parçanın en azından başlarında ses yapar mısınız ki biz rahat girelim parçaya" dedim. Seyirci bir an durdu, şırıl şırıl diye girmeye başladı ve hakikaten herkes böyle kibrit kutuları, şunlar bunlar bir şeyler bulup salladı. Bir de perkusif bir şey ya, onlar onu sallamaya başladılar. Ve bu ses ortamı için... Bir de mırıldananlar oldu, o çok yaratıcıydı gerçekten de.

İ. M: O anda duyarken mırıldanıyor.

A. T: Tabii mırıldanmak da ses değil mi, bir insanın çıkarabileceği en güzel ses. Yani tehditkar olmayan bir ses mırıltı. Ondan sonra biz böyle müthiş bir neşe içinde o seslerin içerisinden parçaya girdik ve ondan sonra her şey yolunda gitti. Ama o yaşadığım korku... Çok biricik bir korkudur yani siyahların beyaz, beyazların siyah olması.

İ. M: İnanılmaz, o sırada müthiş bir anı paylaştınız, yaşadım yani burada sizinle.

A. T: Ama bu beni güçlendirdi. Çünkü onu o an yönetebildim ya; nasıl yaptım bunu, grup arkadaşımın yüzüne bakarak, ondan güç alarak. Bunu bir kere yaşayınca artık diyorsun ki "Bir daha yaşarsam gene grup arkadaşıma bakarım, gene o beni sakinleştirir ve devam ederim."

İ. M: Ve sonra dinleyici de katıldı ve bambaşka bir şey oldu.

A. T: Ayrıca dinleyiciye de onu söylemek de bir yaratıcılık. Son derece resmi olmayan, informal bir istek değil mi? Hani AKM'deki böyle bir şey istemek tuhaf aslında değil mi, hazır bulmuşsun sessiz ortamı ne aranıyorsun?

İ. M: Ama işte evet öyle olmuyor.

A. T: İşte gönül bu.

İ. M: O 99 konserinde orada olup da bizi izleyenler varsa şu anda çok kıskandığımı söyleyebilirim. Onların orada olmasını çok isterdim.

A. T: Sen olsan ne yapardın ses çıkarmak için?

İ. M: Ben olsam muhtemelen alkışlardım küçük küçük. Şöyle mesela iki parmak iki parmak... Evet, öyle bir şey yapardım diye düşünüyorum ama sen anahtar diye de yönlendirdiysen onu da bir... Tabii tabii anahtar sallayan da oldu. Çok ilginçmiş, bambaşka bir ses dünyası oluşmuş yani o sayede. Ayşe çok teşekkür ediyorum burada olduğun için.

A. T: Ben de çok teşekkür ederim, çok güzeldi gene seninle konuşmak.

İ. M: Sahne heyecanını tamamen ben yaşadım, izleyiciler de muhtemelen hissetmişlerdir. Yani o şeyin, o siyahların beyaz olduğu karanlığa da gittim geldim. Müthiş bir anıydı, çok cömertçe anlattığın için teşekkür ederiz. Programın başında da söylediğimiz gibi defaatle seninle mikrofonu paylaştık Açık Radyo'da. Şimdi Açık Radyo'nun YouTube kanalında bizi yalnız bırakmaman da çok güçlendirici.

A. T: Evet, ilk defa böyle görsel bir çekimin içerisinde Açık Radyo'da olmak da çok güzel.

İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında çok sevgili Ayşe Tütüncü ile birlikteydik. Bizleri izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.