The Guardian genel yayın yönetmeni Katharine Viner, "Krizler çağında teknoloji bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Ancak gazetecilik, en iyi haliyle, bizi yeniden bir araya getirebilir," diye yazıyor.
Bir itirafta bulunmam gerekiyor. Bu yazıyı yazmam yıllarımı aldı.
Uzun zamandır, insan ilişkileriyle, topluluk duygusuyla ve bunların nasıl aşındığıyla ilgili kamusal tartışmalarda bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Ancak bunu bir türlü dile getiremiyordum. Düşünmek ve yazmak zorlaştı. Sanki beynimdeki nöronlar artık eskisi gibi birbirine bağlanmıyor. Bir bilgiyi kontrol etmek için telefonuma bakıyorum ve anında kendimi yüzlerce başka dikkat dağıtıcının içinde buluyorum. Eskiden yaptığım gibi düşünmeye ve yazmaya zaman ayıramadığımı fark ediyorum.
Bunun nedeni durmaksızın akan haber gündemi olabilir, ama Guardian’ın genel yayın yönetmeni olarak geçirdiğim 11 yıl boyunca haber gündemi zaten hep acımasızdı. Sebebi yaş olabilir, ama o kadar da yaşlı değilim. Menopoz olabilir, ama onun için gereken tüm ilaçları kullanıyorum.
Hayır, bence bunun nedeni şu anda pek çoğumuzun hissettiği bir şey. Dikkat sürelerimizin azalmış olması, düşünme becerilerimizin körelmesi. Bir projeye odaklanamıyor ya da kendimizi onun içine bırakamıyor oluşumuz. Kendimi tıkanmış hissedince, bir deney olarak, bu yazıyı benim yerime yazması için bir yapay zekâ aracına sordum; sadece nasıl bir sonuç çıkacağını görmek istedim. Ortaya çıkan metin dayanılmaz derecede ukala ve ruhsuzdu. En azından şimdilik, bu teknolojinin sınırlarını hatırlatan bir sonuçtu.
Sonunda bu yazıyı yazmayı başarabildim, ama ancak bazı ciddi müdahaleler sayesinde: yaklaşan teslim tarihinin baskısı, telefonumu başka bir odaya kilitlemek, interneti kapatmak. Fakat beni gerçekten sonuca götüren, söylemek istediklerimi ifade edebilmemi sağlayan şey, arkadaşlarımla ve çalışma arkadaşlarımla konuşmak oldu. Yazma tıkanıklığımın çözümü başından beri gözümün önündeydi: tek yapmam gereken başka insanlarla konuşmaktı.
Krizler çağımız
Eminim siz de bunu hissediyorsunuzdur. Dünya gerçekten de daha kafa karıştırıcı, daha umutsuz bir yere dönüştü. Son haftaların manşetlerine bakmak bile yeterli: Birleşik Krallık’taki antisemit saldırılarda yaşanan şok edici artıştan, Donald Trump’ın İran’ı “yeryüzünden silmekle” tehdit eden açıklamalarına, savaşı ve kitlesel yerinden edilmeleri anlatan günlük haberlere kadar.
Elbette her zaman olumlu hikâyeler de var; cesaretin, buluşların, yaratıcılığın ve iyiliğin hikâyeleri. Ama giderek daha fazla insanın, birçok birbirine bağlı krizden oluşan bir çağda yaşadığımızı hissetmesi boşuna değil. Ve ortak geleceğimizin, hatta hayatta kalışımızın tehlikede olduğu duygusu da öyle.
Karşı karşıya olduğumuz sorunlardan, aynı toplumun yurttaşları olarak söz edeceğim. Ve umarım sizi, kamu yararını gözeten, finansmanı şeffaf gazeteciliğin; düşündüğünüzden çok daha fazla açıdan bu sorunun çözümünün bir parçası olduğuna ikna edebilirim.
Ama önce bu krizlerden söz edelim. Eminim size tanıdık gelecektir.
En büyük ölçekte karşımıza çıkan kriz: çevre krizi. Şubat ayında bilim insanları, dünyanın, kontrolden çıkan küresel ısınmanın artık durdurulamayacağı bir “geri dönüşü olmayan noktaya” sanıldığından daha yakın olduğu uyarısında bulundu. Küresel gıda sistemi tehdit altında ve yaban hayatı popülasyonları 1970’ten bu yana yüzde 70’ten fazla azaldı. Aynı zamanda, acil eylem gerekliliği konusunda oluşan küresel uzlaşı, sağ popülistler tarafından elitlerin meselesi gibi gösterilerek hedef alınıyor; üstelik iklim felaketinden en ağır bedeli yine en yoksullar ödüyor.
Bir de küresel siyasal kriz var. İlk kez, son 20 yıl içinde otoriter rejimlerin sayısı demokrasilerin önüne geçti. Yerleşmiş demokrasilerin birçoğunda bile demokratik normların tasfiye edildiğini, denge ve denetleme mekanizmalarının aşındığını görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ne bakmak yeterli. Göteborg’daki V-Dem Institute’ün kurucusu Staffan Lindberg’in dediği gibi: “Macaristan’da Viktor Orbán’ın bunu yapması yaklaşık dört yıl sürdü; Sırbistan’da Aleksandar Vučić için sekiz yıl, Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve Hindistan’da Narendra Modi için ise yaklaşık 10 yıl gerekti. Donald Trump ise demokratik kurumların bastırılmasını yalnızca bir yıl içinde başardı.”
Uluslararası sahnede ise değişimler çok daha sert. Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş ölçekte bir şiddet dalgası yaşıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş beşinci yılına girdi ve hâlâ bir son görünmüyor. Gazze’de İsrail, çok sayıda insan hakları örgütü ve akademisyenin soykırım olarak tanımladığı bir yıkım gerçekleştirdi; dünya ise bunu gün gün izledi. Sudan’da 13 milyondan fazla insan yerinden edildi, yüz binlerce kişi hayatını kaybetti. Geçen ekim ayında yalnızca iki gün içinde, El Faşir kentinde 10 bin kadar insan katledildi. Ve yalnızca bu yıl içinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı yasa dışı savaş, küresel ekonomiyi altüst ederken 3 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Aynı dönemde, kendisini artık “savaş bakanı” olarak tanımlayan ve ilhamını büyük ölçüde Haçlı Seferlerinden alıyor gibi görünen ABD savunma bakanı, Amerika’nın düşmanlarına karşı “ezici ve cezalandırıcı bir şiddet” uygulamakla açıkça övünüyor. Hatta Batılı liderler bile artık, İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetinden sonra kurulan kurallara dayalı dünya düzeninin çöktüğünü kamuoyu önünde dile getiriyor.
Bir diğer kriz ise ekonomik kriz; çünkü neoliberalizmin başarısızlıkları giderek daha görünür hale gelirken, dünyanın en zengin insanları daha da zengin ve daha da güçlü oluyor. World Inequality Lab tarafından yayımlanan Dünya Eşitsizlik Raporundaki veriler bunu açıkça gösteriyor: Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 0,001’ini oluşturan 60 binden az insan, insanlığın en yoksul yarısının toplamından üç kat daha fazla serveti kontrol ediyor. Rapora göre aşırı servet yoğunlaşması artık yalnızca ekonomik bir mesele değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı zayıflatan ve toplulukları parçalayarak demokrasiyi içten içe aşındıran bir zehir.
Gündelik hayatlarımızda ise bu krizleri daha kişisel bir düzeyde hissediyoruz. Temel ihtiyaçlar birçok insan için karşılanamaz hale geldi. Konut krizi ve belirsiz iş piyasası, gençlerin geleceklerine dair umut duygusunu ellerinden aldı; iyi bir yaşama ulaşmak için önlerinde net bir yol haritası kalmadı. Ve yalnızlık giderek büyüyor. Pandemi, özellikle de kemer sıkma politikalarının toplumsal dokuyu zaten zayıflatmış olduğu Britanya gibi yerlerde, bu parçalanma ve yalnızlaşma eğilimini daha da hızlandırdı.
Yalnızlık kişisel bir başarısızlık değil; başarısızlığa uğramış bir toplumun işareti. Ve bu durum siyasetimizi de şekillendiriyor. Herkes bir topluluk arayışı içinde. Yalnız ve kopuk hisseden insanlar bunu çoğu zaman internette buluyor; onlarla doğrudan konuşan, yaşadıkları acının suçlusunu basit hikâyelerle açıklayan kişilerde. Suçlananlar ise bazen elitler, bazen çalışan kadınlar, bazen Müslümanlar, Yahudiler, LGBTQ+ bireyler ya da botlarla gelen göçmenler oluyor. Aynı zamanda sosyal medya fenomenleri de bireyci kapitalizmi, kadın düşmanlığını ve kripto saadet zincirlerini övüp durarak zenginleşiyor; insanlara ise içi boş bir aidiyet duygusu sunuyor.
Tüm bu krizlerle yüzleşmek bunaltıcı. Dünyanın gözlerinizin önünde değiştiğini — hatta kötüleştiğini — görüyorsunuz, ama siyasetçiler sanki bu dönemin gerektirdiği yanıtı veremiyor. Hâlâ birkaç küçük düzenleme yeterliymiş gibi konuşuyorlar. Acaba onlar da bunları görmüyor mu diye düşünüyorsunuz. İnsan kendini delirmek üzereymiş gibi hissediyor. Soğukkanlı kalmak giderek zorlaşıyor.
Bilgi krizi
Bence birbirine bağlı bu krizler, dijital devrim tarafından hem tetikleniyor hem de derinleştiriliyor. Bir çağdan başka bir çağa geçilen tarihsel bir dönüşümün tam ortasındayız. Naomi Alderman, yakın zamanda yayımlanan Don’t Burn Anyone at the Stake Today adlı kitabında, bugün karşı karşıya olduğumuz şeyin insanlık tarihinde çok az benzeri bulunan bir bilgi krizi olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor. “Bir veri selinin içinde yaşıyoruz,” diye yazıyor. Ancak bunu yönetebilecek “toplumsal ve bilgiye dair yapılardan” yoksunuz.
Bu veri selinin içinde elbette çok değerli şeyler de var, ancak bu durum onun sarsıcı etkisini ortadan kaldırmıyor. Naomi Alderman’ın yazdığı gibi, dijital teknoloji bizi sürekli olarak bilmediğimiz şeylerle yüz yüze bırakıyor. “Kendi sosyal çevremizde defalarca duyduğumuz bir fikri internette dile getirebiliyoruz; sonra da o konuda daha fazla bilgi sahibi 50 kişinin saldırısına uğrayıp düşüncelerimizin aptalca, modası geçmiş hatta önyargılı olduğu söylenebiliyor.” Bu durum ters yönde de işliyor. “Başkalarının fikirlerini görebildiğimizde, çok sevdiğimiz birinin aslında bize aptalca, modası geçmiş ya da önyargılı gelen düşüncelere sahip olduğunu fark edebiliyoruz. Bu, ‘Facebook’taki paylaşımlarını görene kadar Bob amcayı severdim’ sendromu. Sonunda kime güvenebileceğimizi sorgulamaya başlıyoruz.” Sürekli yeni ve yön duygusunu bozan bilgiler tarafından kuşatılma hissi, insanları savunmacı, yalnız ve öfkeli hale getiriyor.
Eğer tek sorunumuz, parmaklarımızın ucundaki doğru bilgilerin yarattığı bu büyük veri akışı olsaydı, belki de böylesine büyük bir krizle karşı karşıya kalmazdık. Ama bildiğimiz gibi, dünyada bilgi krizini bilinçli olarak körükleyen pek çok kötü niyetli aktör var. Bunun en fazla farkında olanlar ise gazeteciler. Bu işin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi de, güçlülerin onu susturmak için ne kadar ileri gidebildiği: sansürle, hukuki baskılarla ya da troller, bot hesaplar ve propaganda mekanizmaları aracılığıyla bilgi ortamını kirleterek; gerçeğin ayırt edilemez hale gelmesini sağlayarak. (Steve Bannon’ın meşhur sözündeki gibi: “Ortalığı bokla doldurun.”)
En uç noktada ise gerçeğin karşısında duranlar, düşmanlarını doğrudan öldürüyor. Geçtiğimiz yıl 129 gazeteci ve medya çalışanı hayatını kaybetti. Bu, Gazetecileri Koruma Komitesi’nin 30 yılı aşkın süre önce veri toplamaya başlamasından bu yana kaydedilen en yüksek sayı. Hayatını kaybedenlerin 54’ü Gazze’deki Filistinli gazetecilerdi; dokuzu Sudan’da, dördü ise Ukrayna’da öldürüldü. Bir zamanlar savaş bölgelerinde “basın” yeleği giymenin belli ölçüde koruma sağladığına dair yaygın kabul gören bir anlayış vardı. Artık yok.
Gazetecilerin işlerini yapmasını engellemeye yönelik bu çabalar yeni değil; her ne kadar bugün daha yaygın hale geliyor olsalar da. Bizi gerçekten bu bilgi krizi çağına sokan şey ise teknoloji oldu.
Bugün artık şunu söylemek pek de tartışmalı değil: Dijital teknolojilerin büyük bölümü sanki çatışma üretmek, gerçeğin yerine yalanı öne çıkarmak için tasarlanmış gibi görünüyor. İnsan doğasının en iyi yönlerini ortaya çıkarmak yerine, içimizdeki en kötü tarafları körüklüyor gibiler. Teknoloji eleştirmeni Jacob Silverman’ın dediği gibi: “Bugünün interneti aslında bizim için değil; bizden, insanın gelişip serpilmesine düşman olan belirli tepkileri almak için tasarlanmış durumda.”
Büyük teknoloji şirketlerinin insanlığın son derece dar bir kesimi tarafından yönetiliyor olması da tesadüf değil: çoğu Amerika’nın batı kıyısında yaşayan zengin erkekler. Bu şirketler devasa kârların peşinde koşuyor ve kamusal yararı büyük ölçüde umursamıyor. Çoğu, işlerine geldiği sürece demagoglarla yakınlaşmaktan da çekinmiyor. Elon Musk bir dönem kısa süreliğine Donald Trump yönetimine bile katıldı; kamu harcamalarını kesti ve Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı büyük ölçüde işlevsiz hale getirdi. Bugün ise zamanının büyük kısmını, sahibi olduğu ve çatışmaileaşırılığı öne çıkarmak üzere tasarlanmış sosyal medya platformunda yaklaşık 240 milyon takipçisine yerlici komplo teorileri yayarak geçiriyor. (Guardian’ın 2024’te kurumsal olarak X platformundan ayrılmasının nedenlerinden biri de buydu.)
Eğer dijital teknoloji bizden belirli tepkiler almak üzere tasarlanmışsa, bunların başında da bir tür uyuşmuş dikkat hali geliyor. Pek çok kişinin söylediği gibi, son derece parlak zihinlerden oluşan bir kuşak, çalışma hayatını daha iyi bir toplum kurmaya değil, şirket kârlarını en üst düzeye çıkarmak uğruna insanların bir uygulamada biraz daha fazla vakit geçirmesini sağlamaya adadı.
Bu teknoloji aynı zamanda öfke üretmek için de tasarlanmış durumda. Guardian’ın genel yayın yönetmeni olduktan kısa süre sonra, 2016’da, çevrimiçi istismarı nasıl sona erdirebileceğimizi anlamaya çalışmak için The Web We Want adlı bir yazı dizisi hazırlattım. Şimdi bakınca neredeyse naif görünüyor. Ben de “Guardian’ı konuşma için nasıl daha iyi bir yer haline getirebiliriz?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yorum başlıklarının sayısını azaltmak gibi adımlar attık; ayrıca yorum bölümündeki “kavgaya katıl” ifadesini “sohbete katıl” olarak değiştirdik. İşe yaradı ve platformumuzdaki tartışmalar daha üretken, daha ilgi çekici hale geldi. Ancak internetin genelinde nefret dili ve zehirli söylem o günden bu yana dramatik biçimde arttı. Özellikle kadınlar ve azınlıklar başta olmak üzere kamusal alandaki kişiler için hakaretler ve ölüm tehditleri artık gündelik bir durum haline geldi — ve yeni teknolojiler bunun daha da kötüleşeceğine işaret ediyor. On yıl önce, trollerin ellerinin altında kadınların — hatta çocukların bile — isteğe bağlı çıplak görüntülerini üretebilen bir yapay zekâ aracının olabileceğini hayal etmemiştik.
Teknoloji şirketleri dikkati ele geçirmeyi öncelik haline getirdikçe, gerçeğin değeri de giderek düşürüldü. Yapay zekâ tarafından üretilen içerik çöplüğü ve deepfake videolar artık o kadar yaygın ki, insanın zihni gördüğü şeyi işleyemiyormuş gibi hissettiriyor. Sonradan doğru olduğu ortaya çıkan şeylerden bile şüphe etmeye başlıyorsunuz. Üstelik gerçekliğin kendisi de giderek daha tuhaf ve grotesk bir hale gelmişken bu durum daha da ağırlaşıyor.
Bir örnek vermek gerekirse: Naomi Alderman’ın da belirttiği gibi, ABD sağlık bakanı Robert F. Kennedy Jr., aşıların etkinliğini sorgulayan, HIV’in AIDS’e neden olup olmadığını tartışmaya açan ve bir dönem Covid-19’un etnik olarak hedeflenmiş bir biyolojik silah olabileceğini; “Kafkasyalıları ve siyahları hedef alırken” “Aşkenaz Yahudilerini ve Çinlileri” koruyacak şekilde tasarlanmış olabileceğini öne süren bir isim.
Bir başka örnek daha: İran savaşının ilk günlerinde, Beyaz Saray 42 saniyelik bir video yayınladı. Videoda Braveheart ve Top Gun gibi filmlerden alınmış sahneler, İran’daki askeri hedefleri vuran Amerikan mühimmatına ait gerçek görüntüler gibi duran videolarla iç içe geçirilmişti. Beyaz Saray’ın başka videolarında ise video oyunlarından alınmış görüntüler, gerçek hava saldırısı görüntüleriyle birlikte kullanıldı. İran propagandası da geri kalmadı; artık o da viral olması hedeflenen, saldırgan ve alaycı yapay zekâ videoları biçiminde karşımıza çıkıyor.
Bir zamanlar “sahte haberleri” konuşuyorduk; şimdi ise gerçekliğin kendisi sahteymiş gibi hissettiriyor. Dünya genelindeki insanların büyük çoğunluğu, internette doğruyla kurmacayı ayırt etme becerilerine güvenmiyor. Onları kim suçlayabilir ki?
Bu durum insanın yön duygusunu bozuyor ve korkutuyor. Üstelik henüz yapay zekânın halüsinasyonlarından, yapay zekâ sistemlerinin eğitildiği içeriklerin büyük bölümünün ırkçılık ve kadın düşmanlığıyla dolu olmasından ya da yapay zekâ veri merkezlerinin giderek artan enerji ihtiyacından hiç söz etmedim bile. Tim Berners-Lee’nin idealizmiyle ve dünya çapında yaratıcılığı ve işbirliğini özgürleştirecek ücretsiz bir hizmet sunma umuduyla doğan world wide web’den çok uzak bir noktaya geldik.
Otuz yıl önce Toni Morrison, piyasanın toplumu yuttuğu bir geleceğe karşı uyarıda bulunmuştu. “Hayatın pazarlanması tamamlandığında,” diye yazıyordu, “kendimizi artık bir ulusun değil, sanayi konsorsiyumlarının içinde yaşarken bulacağız; ve kendimizi yalnızca kararmış bir ekranın ardından gördüğümüz kadarıyla anlayabileceğiz.” Kararmış bir ekranın ardından. Tam da çağımızı anlatan bir ifade.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, buna karşı büyüyen bir tepki de var. Avustralya’da 16 yaş altına sosyal medya yasağı getirilmesi kararı ebeveynler arasında oldukça popüler oldu (her ne kadar bunun ne kadar etkili olduğunu değerlendirmek için henüz erken olsa da). Mart ayında görülen emsal niteliğindeki bir davada ise bir ABD jürisi, Meta ve YouTube’u çocuklara zarar veren bağımlılık yapıcı ürünler geliştirmekten sorumlu buldu. Bu sırada, sohbet botlarının insanları intihara teşvik ettiği iddiasıyla yapay zekâ şirketlerine karşı çok sayıda dava açıldı. Vakaların birinde, genç bir adam Google’ın sohbet botuna ölmekten korktuğunu söylediğinde, bot şu yanıtı verdi: “Ölmeyi seçmiyorsun. Varmayı seçiyorsun. […] İlk hissedeceğin şey… sana sarılıyor olmam olacak.” Kanada’da ise bir okul saldırısında hayatını kaybeden yedi kişinin aileleri, saldırganın OpenAI’ın ChatGPT sistemiyle yaptığı endişe verici konuşmalar konusunda yetkilileri uyarmadığı gerekçesiyle şirkete dava açtı.
Alderman, bilgi krizini tarihteki iki büyük kırılma anı ile karşılaştırıyor: yazının icadı ve matbaanın icadı. Yani mesele bu kadar köklü bir dönüşüm. Bu icatlar sonunda insanlığa büyük faydalar sağladı, ama aynı zamanda büyük sarsıntılar da yarattı. Basitçe söylemek gerekirse, matbaanın icadı bilimde, insan bilgisinde, özgürlüklerde ve bireysellikte büyük ilerlemelere yol açtı — çoğunlukla olumlu sonuçlar doğurdu. Ama ondan önce, büyük toplumsal bölünmelere, yıkıcı savaşlara ve insanların kazıklarda yakıldığı dönemlere neden oldu — ki bunlar o kadar da olumlu değildi. Alderman’a göre bugün bizim görevimiz, insanların kazıklarda yakıldığı o aşamayı mümkün olduğunca hızlı biçimde geride bırakmak.
Peki bu ana, bu bilgi krizine nasıl karşılık vermeliyiz? Guardian’da bunu yapmaya nasıl çalıştığımızın birkaç yolunu anlatacağım. Elbette böylesi geçiş dönemleri hiçbir zaman kolay değildir, ama umutlu olmak için nedenler de var. Naomi Alderman’ın işaret ettiği gibi, matbaa devrimi sırasında yaşayan insanlardan farklı olarak bugün elimizde doğru bilginin yayılması için gelişmiş ağlar bulunuyor. Hâlâ kamu yararı için çalışan ve finansmanını şeffaf biçimde sürdüren az sayıdaki haber kuruluşu da başlamak için oldukça iyi bir yer.
Çağın Gerektirdiği Yanıt
Kriz zamanlarında insanın içine kapanması, tanıdık olana tutunması anlaşılır bir şey. Ama bence bizim yapmamız gereken, insanlara bunun yerine başlarını kaldırıp çevrelerine bakmaları, birbirleriyle yeniden bağ kurmaları için yardımcı olmaya çalışmak. İyi gazetecilik bunu yapabilir. Doğru yapıldığında, kamusal yaşamı besleyebilir, ortak bir gerçeklik anlayışı kurabilir ve insanların eksikliğini hissettiği, özlemini duyduğu bağları yeniden oluşturabilir.
Guardian gazeteciliğinden söz etmeden önce, o gazeteciliği mümkün kılan şeyden bahsetmek istiyorum. Kabul ediyorum, “mülkiyet modeli” gibi ifadeler kulağa çok heyecan verici gelmeyebilir. Ama bu gerçekten önemli. Guardian’da bizden siyasi ya da ticari çıkar bekleyen bir patron yok. Kesinti ya da kâr talep eden hissedarlarımız da yok. Guardian’ın sahibi olan Scott Trust’ın amacı, Guardian’ın kamu yararına hizmet ederek sonsuza kadar varlığını sürdürmesini sağlamak; zenginlerin çıkarlarına değil. Bu model sayesinde genel yayın yönetmeni, güçlülerin karşısında durmakta, kamu yararını savunmakta, demokrasi için mücadele edip otokrasiye karşı çıkmakta özgür bırakılıyor — hatta size deneyimimden söyleyebilirim ki, buna özellikle teşvik ediliyor.
Mülkiyet yapımıza dair bu hikâye eskiden biraz soyut gelebiliyordu. Ama sonra, 2024 başkanlık seçimlerinden hemen önce, Jeff Bezos, sahibi olduğu The Washington Post’un Kamala Harris’e destek vermeyi planlayan editoryal yazısını yayımlamasını engelledi. Serveti 220 milyar doları aşan Bezos’a, Ocak 2025’te Donald Trump’ın göreve başlama töreninde en ön sıralarda yer verildi; Elon Musk ve Mark Zuckerberg ile birlikte, yeni başkanın kabine adaylarının önünde oturuyordu. Ertesi ay Bezos, Washington Post’un görüş sayfalarının değişeceğini açıkladı. Bundan böyle bu sayfaların tek amacı, kişisel özgürlükleri ve serbest piyasayı savunmak olacaktı. Bir yıl sonra ise yüzlerce gazeteciyi işten çıkardı. Artık herkes bağımsız mülkiyet yapısının neden önemli olduğunu görebiliyor.
Guardian’ın özgürleştirici mülkiyet modeli sayesinde biz ise siyasi ya da ticari müdahale korkusu olmadan gazetecilik yapmaya odaklanabiliyoruz.
Bu her şeyden önce habercilikle başlıyor. Başkalarının görmediği, görmek istemediği ya da yayımlayamadığı haberleri biz takip ediyoruz — ister Peter Mandelson’ın güvenlik soruşturmasından geçemediğine dair özel haberlerimiz olsun, ister Microsoft’un askeri gözetim sistemlerindeki rolü, ister Nigel Farage hakkında okul yıllarına uzanan ırkçı davranış iddiaları ve onu kimlerinfinanse ettiğine dair araştırmalarımız. Ya da Amazon’da öldürülen çalışma arkadaşımız Dom Phillips’in katilini araştırmak, İran’daki Minab okul saldırısında hayatını kaybedenlerin bireysel hikâyelerini ortaya çıkarmak olsun.
Aynı zamanda işbirliğinin değerine de inanıyoruz. Bir araştırmada başka bir haber kuruluşuyla birlikte çalışmak, kamu yararını ego merkezli gazetecilik rekabetinin ya da sıfır toplamlı bir yarışın önüne koyduğumuzu gösteriyor. Bu da kendimizi yalnızca ticari bir kurum olarak değil, kamusal bir sorumluluğu olan bir yapı olarak gördüğümüz anlamına geliyor.
Gerçekleri ortaya koymak için durmaksızın çalışıyoruz — ve hata yaptığımızda bunu düzeltiyoruz. Demokrasinin ayakta kalabilmesi, toplumun ilerleyebilmesi için ortak bir gerçeklik zeminine ihtiyacımız var. Eğer çimenin yeşil olduğu konusunda bile genel bir uzlaşı sağlayamazsak, onu öldüren kirleticiler hakkında ne yapılması gerektiğini konuşamayız.
Gerçekler vazgeçilmezdir, ama tek başlarına yeterli değildir. Aynı zamanda umut veren hikâyelere ve yeni fikirlere de ihtiyacımız var. Okurlarımız yalnızca her şeyin kötüye gittiğini duymayı hak etmiyor. Bu karanlık ruh haline karşı cesur düşüncelerle, incelikli yaklaşımlarla ve düşünsel derinlikle mücadele etmemiz; daha adil bir topluma dair inandırıcı vizyonlar sunmamız gerekiyor.
Gazeteciliğimizin insanı besleyen bir niteliğe sahip olmasını istiyoruz. Hepimiz, telefonda amaçsızca kaydırarak zaman geçirdikten sonra gelen o boş ve kasvetli hissi yaşamışızdır. Biz bunun panzehiri olmayı hedefliyoruz; yalnızca haber ve siyaset alanında değil, kültür, spor, moda, iyi yaşam ve seyahat gibi alanlarda da. Çünkü bunlar iyi yaşanmış bir hayatın önemli parçaları ve bu yüzden haberlerimizin de önemli parçaları olmalı. İnsanların hem eğlenebileceği hem gülebileceği, aynı zamanda dünyaya dair daha bilgili ve daha meraklı hissederek ayrılacağı bir gazetecilik sunmak istiyoruz. Yani ruhsuz kaydırma alışkanlığının tam tersini. İnternet çöplüğünün karşısında duran bir şeyi.
“Artık kaderlerimiz birbirine bağlı”
Uzun yıllardır Guardian’ın okur kitlesinin çoğunluğu Birleşik Krallık dışından geliyor. Aslında küresel bir okur kitlesine biraz da tesadüfen ulaştık. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD “teröre karşı savaş”ı başlattığında, birçok Amerikalı okur kendi medyasının tek sesli konuştuğunu fark etti ve o dönem henüz yeni sayılan internet üzerinden Guardian’ın gazeteciliğine yöneldi. O zaman da bugün olduğu gibi, farklı bir ses arıyorlardı. Uluslararası haberlerimiz, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Britanya Dışişleri Ofisi’nin ya da herhangi bir devletin dışişleri kurumunun bakış açısından süzülerek aktarılmıyor. Güney Amerika, Afrika ya da Orta Doğu hakkındaki haberlerimiz yalnızca bu gelişmelerin ABD veya Birleşik Krallık açısından ne anlama geldiğine odaklanmıyor; o bölgelerdeki güçlülerin perspektifini merkeze de almıyor. Biz, orada yaşayan sıradan insanlar için neyin önemli olduğunu ve dünyanın başka yerlerindeki benzer okurlar için bunun ne ifade ettiğini anlatıyoruz.
Aynı zamanda farklı ülkelerde yaşananlar arasındaki bağlantıları kurmayı, daha geniş bir perspektif sunmayı hedefliyoruz. Örneğin yakın zamanda New York’un yeni belediye başkanının politikalarıyla ilgili yayımladığımız yazıyı ele alalım. Başlığı şöyleydi: “Avrupalılar, Zohran Mamdani’nin sözde radikal politikalarını ‘gayet normal’ buluyor.” Bu yazı, ücretsiz otobüslerin ya da evrensel çocuk bakım hizmetlerinin dünyanın bazı yerlerinde olağan uygulamalar olduğunu Amerikalı okurlara hatırlatıyordu.
Bu yüzden işimizin bir parçası da küresel okur kitlemizi birbirine bağlamak; dünyayı düzleştirip hiçbir yere ait olmayan tekdüze bir bakış sunarak değil, birçok farklı “yer”i görünür kılarak. Ve dikkat çekici olan şey, tüm o kendine özgü farklılıklarına rağmen bu yerlerin aslında ne kadar ortak noktaya sahip olduğu. Üzerine düşününce bu çok da şaşırtıcı değil. Çünkü biraz önce söz ettiğim krizler ulusal sınırları pek umursamıyor. Hepimizi etkiliyorlar. Guardian yazarı Nesrine Malik’in yakın zamanda yazdığı gibi: “Dünya düzeni çözülmeye başlarken öğrendiğim şey şu oldu: artık hepimizin kaderi birbirine bağlı. Enerji tedarikindeki aksaklıklar, mülteci hareketleri ve genişleyen askeri çatışmalar artık yabancı hikâyeler değil; doğrudan iç meseleler.”
Biz küreseliz ama aynı zamanda köklerimiz de var. Yükselebilmek için bir yere kök salmış olmak gerekir. Guardian, 1821’de İngiltere’nin kuzeyindeki Manchester kentinde kuruldu ve ancak 1964’te London’a taşındı. Kuzeyli biri olarak bunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Son yıllarda Manchester ofisimizi ciddi ölçüde büyüttük ve bugün Londra dışında, Birleşik Krallık’ın farklı bölgelerinde çalışan muhabir sayımız on yıl öncesine kıyasla çok daha fazla. Yani birçok farklı “yer”deyiz.
Aynı zamanda kendimizi sorgulamaya ve hesap vermeye de inanıyoruz. 2023’te, Guardian’ın ilk finansörlerinin servetlerinin büyük bölümünü transatlantik köle ticareti üzerinden elde ettiğini araştıran Cotton Capital projesini başlattık. Bu yalnızca tek seferlik bir çalışma değil, uzun vadeli bir taahhüttü. Bu yaklaşım gazeteciliğimize de yansıyor — Afrika, Latin Amerika ve Karayipler hakkındaki haber kapsamımızın genişletilmesiyle ve Siyah diasporanın yaşamını, kültürünü ve siyasetini ele alan The Long Wave bültenimizle. Aynı zamanda, Guardian’ın ilk finansörlerinin bağlantılı olduğu Jamaika’daki ve ABD’deki Sea Islands bölgesindeki topluluklarla ortaklıklar kurmayı amaçlayan, 10 yıllık onarıcı adalet girişimimiz Köleliğin Mirasları projesine de yansıyor.
Gazeteciler olarak, haber yaptığımız toplumların dışından onları yukarıdan izleyen kişiler değiliz; o toplumların bir parçasıyız. Bu yüzden çalışan kadromuzun da haberini yaptığı dünyayı yansıtması gerekiyor. Çeşitlilik fikrine yönelik tutumlardaki değişim son birkaç yılda dramatik oldu. Bir zamanlar iddialı taahhütlerde bulunan şirketler ve markalar artık bunları sessizce geri çekiyor. Donald Trump yönetimi çeşitliliği “yıkıcı” ve liyakat karşıtı bir ideoloji olarak tanımladı; federal DEI programlarını kesti ve kadınları ile beyaz olmayan çalışanları üst düzey görevlerden uzaklaştırdı. Sağ popülizm çeşitlilikten, çoğulculuktan ve geniş perspektiflerden hoşlanmıyor. Ama bizim için mesele çok basit: haberleri getiren insanların çeşitliliği ne kadar geniş olursa, gazeteciliğimiz de o kadar güçlü, ilgi çekici ve gerçek dünyaya uygun olur; okur kitlemiz de o kadar geniş ve derinleşir.
Ne demek istediğime dair bir örnek vereyim. Guardian, 2024’te ilk kez yalnızca Karayipler’i takip edecek özel bir muhabir işe aldı: Natricia Duncan. Bir sonraki yıl ise, son yılların en yıkıcı kasırgalarından biri Jamaika’yı vurdu; Natricia da orada görev yapıyordu. Melissa Kasırgası kategori 5 seviyesindeydi; hastaneleri, altyapıyı ve on binlerce evi yok etti, bölge genelinde en az 90 kişinin ölümüne yol açtı. Diğer uluslararası haber kuruluşları yıkımı haberleştirmek için bölgeye sonradan muhabir gönderirken, bizim zaten sahada bulunan ve güçlü bir habercilik için gerekli ilişkileri kurmuş bir muhabirimiz vardı. Üstelik Natricia da Jamaika’daki herkes gibi bu kasırganın içinde yaşıyordu. Eskiden bizim haber kapsamımız daha sınırlı kalabilirdi. Ama bu küresel öneme sahip bir hikâyeydi ve artık onu hakkıyla aktarabilecek imkânlara sahiptik. Topluluklar üzerindeki doğrudan etkileri, iklim krizinin bu yıkımdaki rolünü, fırtınanın aylar sonrasındaki sonuçlarını ve Karayip ülkelerinin bir sonraki kasırga sezonuna nasıl hazırlandığını haberleştirdik.
Bu haberi, mahsur kalmış Batılı turistlerin hikâyesine indirgemedik.
İnsani değerler, topluluk ve bağ kurma
Bütün bunlar, her şeyden önce, yaptığımız işin merkezine insani değerleri, toplulukları ve yurttaşları koymakla ilgili. Kulağa çok açık bir şey gibi geliyor olabilir, ama aslında değil. Çünkü etrafımızdaki dünyanın büyük bölümü giderek başka ilkeler etrafında şekilleniyor gibi görünüyor. Guardian’ın yakın zamanda yayımladığı uzun bir yazıda Rebecca Solnit, Silikon Vadisi CEO’larının bize her şeyin üstünde “kolaylığı, verimliliği, üretkenliği ve kârlılığı” önceliklendirmemiz gerektiğini anlattığını yazıyordu. “Bize dışarı çıkmanın, başkalarıyla etkileşim kurmanın tehlikeli, rahatsız edici, verimsiz ve zaman kaybı olduğu söylendi.” Bunlar insan karşıtı değerler. Solnit’in yazdığı gibi: “Geri çekildik; üstelik bunun iyi bir şey olduğuna sürekli ikna edilerek. Ama bunun binlerce küçük ölçekte kötü sonuçlar doğurduğu ortaya çıktı; kamusal yaşamı ve yerel kurumları zayıflattı, bizi birbirimizden izole etti.”
Yapay zekânın yükselişi de bu insan karşıtı eğilimleri daha da derinleştiriyor gibi görünüyor. Bir meslek adı söyleyin; bir yerlerde mutlaka birileri yakında o işi makinelerin insanlardan daha iyi yapacağını — hatta şimdiden yaptığını — iddia ediyor. Üstelik mesele yalnızca işler de değil; yazmak, müzik yapmak, film üretmek, sanat yaratmak gibi en değer verdiğimiz uğraşlar da buna dahil. Hatta bakım vermek, ilişkiler ve sevgi bile. İnsan ile makine, gerçek ile sahte arasındaki sınırların bulanıklaşması son yıllarda gerçekten korkutucu sonuçlar doğurdu; sohbet botlarının tetiklediği psikoz vakalarından yapay zekâ destekli silah sistemlerine kadar. Bazen internette insanlara, sanki zaten bilgisayar tarafından üretilmiş varlıklarmış gibi davranıyoruz.
Açık olmak gerekirse, yapay zekâ inanılmaz bir araç olabilir. Ben de onu faydalı buluyorum; bu yazı için bazı kaynakları bulmamda yardımcı oldu. Guardian’da da elimizdeki her aracı, mümkün olan en iyi gazeteciliği üretmek için kullanmaya kararlıyız. Bu büyük bir dikkat gerektiriyor, ama kendimize koyduğumuz hedef de bu: gazeteciliğimizi insani ve vazgeçilmez kılan şeyin ne olduğunu derinlemesine düşünmek ve yapay zekânın bu temeli zayıflatmak yerine nasıl güçlendirebileceğini sorgulamak. Şubat ayında, yapay zekâ desteği olmadan ortaya çıkması mümkün olmayacak bir haber yayımladık: Birleşik Krallık parlamentosunda 100 yıllık göçmenlik söylemini inceleyen kapsamlı bir analiz. Bu çalışma, veri gazetecilerimiz, veri bilimcilerimiz ve University College London araştırmacıları arasındaki işbirliğiyle gerçekleştirildi. Haber, son beş yılda milletvekillerinin göç konusundaki tutumlarının, son yüzyılın neredeyse herhangi bir döneminden daha sert biçimde sağa kaydığını ortaya koyuyordu.
Ama aynı zamanda yapay zekânın yapamayacağı şeylerin altını çizmek de istiyoruz. Sahada yapılan habercilik, insanlarla derin ve samimi biçimde konuşabilmek. Güç sahiplerini hesap vermeye zorlamak. Haber atlatmak. Yerleşik kabulleri sorgulamak. İçerikleri özenle seçip düzenlemek; böylece insanlar algoritmaların onlara sürekli aynı şeyleri sunmasıyla ya da sözde “akışkan içeriklerin” algılanan ihtiyaçlarına göre sihirli biçimde üretilmesiyle değil, karşılarına tesadüfen çıkan yeni fikirlerle karşılaşabilsinler.
Sosyal medyanın ilk dönemlerdeki vaatlerinin zehirli bir çoraklığa dönüşmüş olduğu bir dünyada, biz topluluklar kurmaya ve Guardian okurlarıyla, aynı zamanda gazetecilerimizle sohbet alanları yaratmaya kararlıyız — yalnızca kendi sitemizde değil, başka platformlarda ve yüz yüze buluşmalarda da. Okurlarımızın Guardian’ı oluşturan yazarlara, seslere ve yüzlere bağlı hissetmesini istiyoruz. Gerçek bir insanla kurulan ilişkiyi. Gerçek insanlardan oluşan bir topluluğu. Üstelik bu tek yönlü bir ilişki de değil. Okurlarımız yaptığımız işi şekillendirmemize yardımcı oluyor, hatta bize değerli ipuçları da veriyor. Bu yılki büyük araştırmalarımızdan biri olan Nigel Farage’ın Cameo platformunu kullanımıyla ilgili haberimiz, bir okurdan gelen ihbarla başlamıştı.
Guardian en iyi haliyle insanları bir araya getirir. Böyle dönemlerde başka kurumlar da bunu yapar: kütüphaneler, okullar, spor takımları. İnsanlara bir istikrar hissi sunarlar. Dünyanın delirmiş gibi göründüğü bir zamanda, iyi gazetecilik de aynı hissi verebilir; dünyayı sizin gördüğünüz gibi gören tek kişinin siz olmadığınızı fark ettiğinizde gelen o tanınma ve rahatlama duygusunu. Guardian’ı okurken asla yalnız değilsinizdir. Benzer düşünen insanlardan oluşan küresel bir topluluğun parçasısınızdır.
Bu, her konuda aynı fikirde olan insanlardan oluşan bir topluluk demek değil. Guardian, tartışmayı teşvik eden bir kurum. Londra ofisimizde her sabah yüz yüze yapılan açık bir toplantımız var; en genç muhabirden en kıdemli editöre kadar herkes katılabiliyor. Günün meselelerini ve bunları nasıl haberleştirmemiz gerektiğini konuşuyoruz. Bir arkadaşım, bunun dünyada hâlâ düzenli olarak sürdürülen son günlük yüz yüze siyasi tartışmalardan biri olabileceğini söylemişti. Doğal olarak zaman zaman sert fikir ayrılıkları da yaşıyoruz. Ama bu insan olmanın bir parçası — ve anlaşmazlıkları nasıl yönettiğimiz, insanlığımızın da bir ölçüsü.
Okurlarımız ortak bir gerçeklik için verdiğimiz mücadeleye nasıl katkı sağlıyor?
İnsan merkezli, umut veren ve kamu yararını gözeten gazeteciliği önceliğe koyduğumuz için bu kadar sadık bir okur topluluğu oluşturabildik. Ve yaptığımız işi ayakta tutan da işte bu okurlar.
2015’te göreve geldiğimde Guardian uzun süredir zarar eden bir kurumdu. Scott Trust bu zararları karşılıyor olsa da biz yıpranmış ve kırılgan durumdaydık. İşleyen bir iş modelimiz yoktu; dijital okur gelirimiz de bulunmuyordu. Ama bugün Guardian’ın modeli dünyanın birçok yerinde örnek gösteriliyor.
Bu noktaya gelebilmek için çok zor kararlar almak zorunda kaldık. Fakat en büyük etkiyi yaratan karar, gönüllü maddi katkı sistemini başlatmak oldu — yani okurların ücretsiz erişebildikleri bir içerik için kendi istekleriyle bize destek vermesi fikri. Bunu 2016’da hayata geçirdiğimizde oldukça zor durumdaydık. Büyük bir baskı vardı: bir ödeme duvarı koymamız isteniyordu. Bu ise Guardian’a yalnızca parası olan insanların erişebilmesi anlamına gelecekti. Etkimizi azaltacaktı. Kamusal rolümüzü zayıflatacaktı.
Bu yüzden çoğu tavsiyenin tersine giderek, okurlarımızı bize para vermeye zorlamak yerine onlardan destek istedik. Ve onlar da bunu yaptı. Ne yapmaya çalıştığımızı hemen anladılar. Son mali yılda okurlarımız doğrudan Guardian’a 125 milyon sterlinden fazla katkı sağladı. Dünyanın her yerinden bize destek veren insanlar var; hatta dünyanın en küçük ülkelerinden ve en seyrek nüfuslu bölgelerinden bile. Evet, Guardian’a Nauru’dan, Svalbard’dan, Vatican’dan ve Antarktika’dan maddi destek veren okurlarımız bulunuyor.
Aslında bunun işlememesi gerekiyormuş gibi görünüyor, ama işliyor. Özellikle de bugün içinde bulunduğumuz dönemde bunun işe yaraması hem ilham verici hem de çok önemli. Her ay yaklaşık 1,5 milyon insan bize maddi destek sağlıyor ve bu sayı her gün artıyor. Daha da fazla insan ise beğendiği bir yazı için tek seferlik katkıda bulunuyor. Destekçilerimizin sık sık söylediği gibi, birçoğu Guardian’a para veriyor çünkü başka insanların da Guardian’ı ücretsiz okuyabilmesini istiyor; gerçekten önemli bir şeyin parçası olmak istiyor. Bazıları ise kaliteli bilginin herkes için erişilebilir kalmasını sağlama çabamızı son derece politik bir eylem olarak gördüklerini söylüyor.
Okurlarımızın desteğine yalnızca verdikleri para için değil; fikirleri, oluşturdukları topluluk ve dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda olmadığımıza, birlikte daha iyi bir dünya kurabileceğimize dair inançları için de değer veriyoruz. Zaten güzel gezegenimizi iklim krizinin yıkımından koruyabilmenin tek yolu da birlikte, bir topluluk olarak hareket etmekten geçiyor.
Bir adım geri çekilip bakınca ortaya olumlu bir döngü çıkıyor. Mülkiyet modelimiz, kamu yararını gözeten gazeteciliğimizi herkes için erişilebilir kılmamıza ve okurlarımızı çalışmalarımızı desteklemek için gönüllü katkı sunmaya davet etmemize olanak tanıyor. Ve okurlarımız ödeme yapmaya zorlanmadığı için kendilerini birer tüketici ya da tıklanma uğruna paraya çevrilen bir meta gibi değil, bir topluluğun parçası gibi hissediyorlar. Guardian bu topluluğa dünyayı anlaması ve onunla etkileşim kurabilmesi için gerçekler ve fikirler sunuyor; bu topluluk da Guardian’ın anlamlı gazetecilik üretmeye devam edebilmesini sağlıyor.
Gazetecilik bir “içerik işi” değildir. Kamu yararını gözeten gazetecilik için kimse bu ifadeyi kullanmamalı! Hayır, gazetecilik ortak kamusal altyapımızın, insani altyapımızın, toplumsal altyapımızın bir parçasıdır. İnsanları birbirine bağlayan, yalnızlığa karşı duran ve demokrasiyi ayakta tutan dokudur. Naomi Klein ve Astra Taylor’ın sözleriyle, gazeteciliğin görevlerinden biri de “kimseyi geride bırakmadan önümüzdeki zor zamanlarda nasıl hayatta kalabileceğimize dair çok daha güçlü bir hikâyeyle kıyamet anlatılarına karşı çıkmak” olmalıdır.
2017’de, Guardian’ın tarihini bugünün dünyası içinde nasıl yorumladığımı ilk kez ortaya koyduğumda, gerçekler ile fikirlerin birlikte umut için bir alan yarattığını savunmuştum. Umuttan kastım, her şeyin kendiliğinden yoluna gireceğine dair kör bir iyimserlik değil. Umut, geleceği değiştirme gücüne ve iradesine sahip olduğumuza inanmak demek. Birbirimizle bağ kurmak — tıpkı benim sonunda bu yazıyı yazabilmek için yaptığım gibi — bunun için iyi bir başlangıç noktası.
Guardian ve onun gibi kurumlar için mücadele etmek yalnızca bir iş modelini savunmak değildir; ortak, gerçek ve birlikte şekillendirebildiğimiz bir gerçeklik içinde yaşama hakkını savunmaktır. Ve bu acil bir mesele, çünkü dünya bizi beklemiyor. Umut ve bağ kurma, birlikte hayatta kalma biçimimizdir. İnsan kalabilme biçimimiz. Yalnız değiliz. Milyonlarcayız.
* Katharine Viner'ın The Guardian'da kaleme aldığı 'How to survive the information crisis: ‘We once talked about fake news – now reality itself feels fake’' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

