Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, yazar Hüseyin Irmak ve uluslararası Rebetiko müzisyeni İvi Dermancı ile kökenleri Antik Yunan şenliklerine uzanan, Tatavla’dan Heybeliada Çam Limanı’na uzanan İstanbul’un çok kültürlü karnaval geleneği Baklahorani’yi; maskara alayları, müzikli yürüyüşleri, gazinoları ve kent hafızasındaki izleriyle konuşuyor.
Derya Tolgay: Merhabalar, Dünya Mirası Adalar programına hoşgeldiniz. Ben Derya Tolgay.
Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.
D.T.: Destekçimiz Deniz Stefan’a ve teknik masadaki arkadaşımız Andrei Gritcu’ya çok teşekkür ederiz. Bugünkü programımızın konuğu Hüseyin Irmak ancak bir sürpriz konuğumuz da var. Dün çok güzel bir tesadüf oldu; birlikte bir karnavaldaydık. Büyükadalı ve uluslararası Rebetiko müzisyeni İvi Dermancı da bizimle.
Hüseyin Irmak; araştırmacı, yazar ve koleksiyoner; hem bilgi, hem de materyal toplayıcısı. İkiniz de yayınımıza hoş geldiniz.
Hüseyin Irmak: Hoşbulduk.
İvi Dermancı: Hoşbulduk.

D.T.: Bu kadar zor ve sert günlerin içinde eğlenmeyi neredeyse unuttuk çünkü bir taraftan bize unutturmaya yönelik çok ciddi bir çaba var. Karnaval ise bu unutturma ve hafızayı yok etme halinin adeta panzehiri. Eğlenmenin ne kadar gerekli olduğunu dün hep birlikte gördük; birbirimize dokunduk, konuştuk, eğlendik. Bugün de bu çok insani duyguları ve neşeli aktivizmi konuşacağız. Neşemiz daim olsun.
H.I.: “Gülmek devrimci bir eylemdir” diye bir söz var ya, oradan yürüyebiliriz.
D.T.: İşte bu kadar, hadi yürüyelim o zaman.
Ben de küçücük bir giriş yapayım. Dün Kurtuluş’ta Hüseyin’in “Adalardan Moda’ya, Tatavla’dan Pera’ya İstanbul’un Kayıp Karnavalı” başlığını taşıyan bir konuşması vardı. Biz de bugünkü programın başlığını “Tatavla’dan Heybeliada Çam Limanı’na İstanbul’un Karnaval Kültürü: Baklahoran” koyduk.
İ.D.: Ben Baklahorani diyeceğim.
D.T.: Tamam. Kurtuluş semtinde yüzyıllar boyunca kutlanan ve kökenleri antik Yunan şenliklerine kadar uzanan Baklahoran Apokries Karnavalı’nı; tarihsel, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla Hüseyin’den dinleyeceğiz. Biraz hafızayı tazeleyecek, neden sürdürülemediğini ve neden devam etmediğini konuşarak kısacası biraz tarihine gireceğiz. Nevin, istersen sözü sana bırakayım, belki bir soruyla devam etmek istersin.

N.S.: Tekrar merhaba. Ben bugün programa uzaktan katılıyorum. Toplumlar neden karnaval düzenlemek ister? Karnavallar insanlar için neden önemlidir?
H.I.: Bizim için zor bir soru. Bence önemi şu: Karnavalda halk seyirci olmaktan çıkıp aktif katılımcı, hatta asli rol sahibi haline geliyor. Dolayısıyla oradaki tören de sivilleşiyor. Asıl öneminin burada olduğunu düşünüyorum.
Bir tezde bunu “kamusal mahrumiyet” olarak tanımlamışlardı. Örneğin, çeşitli çağlarda zafer alayları düzenlenirdi; gerçi bugün de pek çok devlet benzer törenler yapıyor ama oralarda halk sadece tribünde duruyor; geçen konvoyları alkışlıyor ya da bayrak sallıyor. Bir kıvanç duygusu hissediyor ama yine de seyirci konumunda kalıyor. Karnavalların farkı ise şu: Seyirci konumundaki insanlar sahaya iniyor; o sahada kendileri oluyor ve kendilerini temsil ediyorlar. Bence karnavalların sosyolojik önemi tam da burada yatıyor.
N.S.: Biraz genel bir soruyla girdim ama onu biraz anlamak istedim.
D.T.: Dünkü konuşman bizi epey bilgilendirdi. Bugün bize de karnavalın tarihçesini kısaca anlatır mısın?
H.I.: Tarihi, antik dönemdeki Dionysos ve Poseidon şenliklerine dayanıyor. Aslında bunlar baharı karşılayan ve bereketi kutsayan; ağırlıklı olarak teatral geçişler içeren ya da o formda organize edilen şenlikler. Ege merkezli olarak Atika bölgesinden Ege adalarına, oradan Venedik’e; aynı zamanda İstanbul ve İskenderiye’ye kadar yayılmış.
“Karnaval” sözcüğü ise sözlük anlamı olarak “ete veda”, “etten uzaklaşma” anlamına geliyor. Bugün biz karnavalı daha çok eğlenceyle ilişkilendiriyoruz ama kelimenin asıl anlamı bu.
İ.D.: Evet, çünkü bu dönem Paskalya öncesine yani oruç zamanının başlangıcına denk geliyor. İnsanlar da oruç başlamadan önce biraz deşarj olmak, eğlenmek istiyor. Ete veda etmek anlamında da bu karnavallar ve eğlenceler düzenleniyor.
H.I.: Hristiyan takvimine göre bu dönem, Büyük Perhiz’in hemen öncesine denk geliyor. Zaten o süreçte hayvansal ürünler tüketilmiyor. Ondan önceki son günlerde de, İvi’nin dediği gibi, bu içerikte devam eden etkinlikler düzenleniyor.
İ.D.: Tabii, karnavallar zaten Paskalya öncesi kutlamalardır.

D.T.: 1940’lı yıllarda karnavalın sona erdiğini görüyoruz. Bu da İstanbul’un kültürel hayatında önemli bir boşluk anlamına geliyor. Bu konuda neler söylemek istersin? Bir de maskara alayları ve sokak yürüyüşleri karnavalın en önemli unsurlarından. Bunlar toplumsal olarak ne anlama geliyor? Ayrıca bunu hem Rumlar, hem de Ermeniler kutluyordu, değil mi?
H.I.: Baklahorani esas olarak bir Rum etkinliğidir. Ermenilerin benzer etkinliğinin adı ise Paragentan’dır. Fakat şöyle bir durum var: Karnaval aslında sivil bir söz söyleme alanı, bir ifade zemini. İnsanlar orada yıl boyunca biriken toplumsal baskıyı, stresi ya da söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeyleri mizah ve müzik aracılığıyla dile getiriyor. Bu yüzden karnaval etkinlikleri, bir yönüyle insanlara dayatılan toplumsal formların eleştirisini de içeriyor.
Sözü ya da eleştirisi olan biri bunu mizah ve müzik yoluyla ifade ediyor. O anlamda karnavallar, sivil bir söz söyleme zemini. Aslında yüklenilen o roller ve takılan maskeler de bir bakıma gerçeğin kendisini görünür kılıyor.
D.T.: Belki de insanın gerçekten kendisi olabildiği tek gün o gün.
H.I.: Maske de bunu kolaylaştırıyor.
D.T.: O maskeyi takarak, kendimiz için kurguladığımız her şeyi bir anda bırakıyoruz. Diğer maskelerden, rollerden çıkıyoruz.
H.I.: Aynen öyle. Aslında maskeyle birlikte yıl içindeki toplumsal kimliğini bir kenara bırakmış oluyorsun ve sınıfsız bir hale geliyorsun yani zengini de, fakiri de, bürokratı da, dindarı da katılıyor. Herkes kendi ruh haline göre tercih ettiği maske ve kostümleri giyerek dahil oluyor. Böylece o gün tamamen rafine bir insan haline geliyor aslında. Yapmak istediği şeyi yaparak bir yanıyla rahatlıyor.
Bir de mesela semtler yıl içinde kendileri için bir konu, bir tema belirliyor. Bu temalara göre kostümler hazırlıyor, tiyatroda olduğu gibi bir senaryo kuruyorlar. Karnaval sırasında da o senaryoya göre hazırladıklarını sergileyerek yürüyorlar. Mesela bir grup sırık hamalı rolüne giriyor, bir başka grup şövalye, kimisi kral oluyor. İnsanlar hem söylemek istedikleri şeyi söylüyor, hem de eğlenip kendilerini rahatlatıyorlar. Mesela biraz önce İvi de bir dönem ev toplantılarını temalı yaptıklarından bahsetmişti.
D.T.: Bunu biraz sonra İvi’ye soracağım. Senin yolladığın çok güzel görseller, çok hoş tarihî fotoğraflar var. Onları biz Dünya Mirası Adalar’ın sosyal medya hesaplarından paylaştık, görülebilir.

Akilas Milas’ın Heybeliada kitabında da karnavala oldukça geniş yer veriliyor. Çok önemli bilgiler var. Önce ben bu kitaptan bazı bilgiler aktarayım, sonra da senden çocukluğundan hatırladığın anıları anlatmanı isteyeceğim İvi. “Çam Limanı’nda düzenlenen panayırlar, üç hafta süren coşkulu eğlenceleriyle ün salmış. Maskeli ada sakinleri ve İstanbul’un farklı semtlerinden gelen ziyaretçiler; laterna, zurna ve keman, ilerleyen yıllarda ise gramofon eşliğinde sabahlara kadar süren şenliklere katılırlarmış. Eğlenceler ada sokaklarına yayılır, Çam Limanı’ndaki Teomistokli ve Filipaki gazinolarına kadar uzanırmış. Karşı taraftan Maltepe’den, Pendik’ten teknelerle gelir, Çam Limanı’ndaki iskeleye yanaşırlarmış.” Böyle büyük bir yoğunluk yaşanırmış.
İ.D.: Akilas Milas çok güzel anlatıyor. Fakat o senelerde biz adada henüz yokuz. Hem de kışın adada olmadığımız için bunları birebir yaşamadım ancak annem bilebilir çünkü bir dönem kışın adada kalıyordu. Ben de onlardan duyduklarımı anlatabilirim: Çok coşkulu partiler olurdu. Sokaklarda olmasa bile ev partileri yapılırdı. Hatta Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nde çok güzel partiler düzenlenirdi. Maskaralar, krallar, kraliçeler, Pinokyolar, türlü tipler sokaklarda dolaşıp Apokriya’yı büyük bir coşkuyla kutlarlardı.
D.T.: Peki Hüseyin, tekrar kaldığımız yerden devam edelim. Karnavallar neden 1940’larda kesintiye uğruyor?
H.I.: Öncesinde İstanbul basını, “ahlaka aykırı”, “toplumsal düzeni bozuyor” gibi haberlerle karnavalı ötekileştirmeye başlıyor. Toplum aslında buna biraz hazırlanıyor. 1940-1941’de zaten Varlık Vergisi var. Bunlar da karnavalın asıl taşıyıcısı olan toplulukların yaşam enerjisinde büyük bir güç kaybı, çok ağır bir darbe anlamına geliyor.
D.T.: Bu kadar üzüntüyle eğlenmek biraz zor herhalde.
H.I.: Onu yapabilecek durumda değilsin artık. Zaten bundan sonra yapılmayacağı da söyleniyor. Böylece İstanbul’da her kesimden, her kökenden insanın birlikte gerçekleştirdiği bir sosyal etkinlik sokaklardan bertaraf edilmiş oluyor.
Bu, Hristiyan takvimi içinde dinî bir gün olduğu için kendi içlerinde devam ediyor elbette. Aslında ibadetlerin de bir parçası ama yıllar boyunca sadece bir dinî ritüel olmanın dışına çıkmış. Özellikle dönemin Tatavla’sında uluslararası, daha sivil bir eğlence havasına bürünmüşken bu sona eriyor.
Aslında İstanbul’un sosyal hayatında çok önemli bir yeri vardı. Günlük Türkçeye “apukurya maskarası” lafını sokmuş bir sosyal etkinlikten bahsediyoruz. İstanbul için büyük bir boşluk demek bu. Eğer 1940’lardan sonra bu karnaval sokaklarda engellenmeseydi, İstanbul bugün belki de Rio ve Venedik gibi uluslararası bir turizm merkezi olabilirdi.

D.T.: Hüseyin, bundan yaklaşık 10 sene önce senin de öncülüğünde grup olarak Atina’ya gitmiştik. Akilas Milas’ı da ziyaret etmiştik. Büyükada ve Heybeliada’dan göç edenlerin orada kurduğu bir dernek vardı, oraya da gitmiştik. Hatta ziyaretimiz bir karnaval dönemine denk gelmişti. Bu karnaval Yunanistan’da da oldukça coşkulu kutlanıyor değil mi?
H.I.: Tabii. Orada sosyal bir baskı olmadığı için daha rahat kutlanıyor.
İ.D.: Değişik temalı karnavallar da yapılıyor. Mesela geçen sene Skiros Adası’na gitmiştim. Orada insanlar hayvan postlarına bürünüp kocaman çanlarla bütün adayı dolaşıyor, ortalığı birbirine katıyorlardı. Çok da keyifliydi.
H.I.: Mesela o hayvan postlarına bürünme geleneği Bulgaristan tarafında da var. Eski Anadolu’da da görülüyor. Balıkesir’de hâlâ yapılıyor; Tulu Tabak Şenliği deniyor.
D.T.: Topraklarımızın kültürü.
H.I.: Bu coğrafyanın kültürü aslında. Büyük çanların takıldığı, deri kıyafetlerin giyildiği, yüz boyamalarının yapıldığı ve artık belediyenin de desteklediği bir şenlik olarak bugün hâlâ Balıkesir’de yaşatılıyor.

N.S.: İçerik olarak dinî bir çıkış noktasına sahip, daha çok Rumların kutladığı bir karnaval olduğundan bahsettiniz. Peki bugün Tatavla’daki karnaval nasıl bir sahiplenmeyle düzenleniyor?
İ.D.: O yasaklı dönemlerde genelde evlerde temalı maskeli partiler yapılırdı. Derneklerde de bu tür organizasyonlar düzenleniyordu. Mesela daha dün Moda’daki Kayıkhane’de bizim Kadıköy Derneği tarafından müthiş bir parti düzenlenmiş. İki yüzü aşkın katılımcı olmuş ve herkes çok eğlenmiş. Maalesef ben katılamadım. Daha önceki yıllarda da derneklerde ve okullarda böyle temalı partiler yapılırdı.
H.I.: Kurtuluş’ta bizi motive eden şey şu: Olayı kültürel halkasından yakalamak çünkü sonuçta bu, bir semtin tarihinde var olan ve semt kültür mirasının parçası olan bir gelenek. 2009’dan bu yana bu işe gönüllü olan ya da katkı sunmak isteyen, cemaat dışından insanların katılımının çıkış noktası da bu zaten: semt mirası ve kültürel miras. Olayın dinî boyutu ise bizim için daha arka planda kalıyor.

N.S.: Adalar’da canlandırmak da söz konusu olabilir mi acaba?
HI: Tabii tabii, Tatavla’da zaten böyle olmuş. Adalar’da küçük çapta da olsa yapılıyor. Moda’da ise daha büyük çapta düzenleniyor ve bu gelenek sürekli bir şekilde sürdürülmüş. Çünkü Adalar ve Moda da geçmişte bu karnaval kültürüyle öne çıkan yerler.
Evet, Tatavla yüzyıllar boyunca büyük kalabalıkları kendine çekmiş ve Tatavla Karnavalı başlı başına bir marka haline gelmiş ama karnaval denince Moda ve Adalar’ı da es geçemezsiniz.
D.T.: Senin çabalarına da geleceğiz ama öncesinde biraz da eğlenelim. Hüseyin’in seçtiği çok güzel bir Tatavla parçası var. Onu sen anons eder misin?
H.I.: Tamam. “Karotseri Trava” yani “Çek Arabacı” demek. Tatavla Karnavalı’na gelmek isteyen bir İstanbullunun arabacıyla diyaloğunu anlatan, bir yandan da onun ruh hâlini ifade eden bir şarkı. Bir Tatavla Karnavalı şarkısı aslında.
İ.D.: Arabacıya, “Kaç para istiyorsun?” diye soruyor. Sadece gidiş için değil, gidip gelmek için.
D.T.: Biz de gözlüklerimizi, maskelerimizi takıyoruz efendim. Bu parçada mutlaka oynayacaksınız.
H.I.: Sonra da şarkının sonlarına doğru arabacıya, “Beni orada bırak, geri gelmeyeyim,” diyor.
D.T.: Hüseyin, bu karnaval senin ve arkadaşlarının gayretleriyle yeniden birçok kez yapılmak istendi. Sanırım bir ya da iki kez de gerçekleştirildi. Bu süreci bize kısaca anlatırsan seviniriz. Bir yandan da geleceğe dair planlar neler? Bundan sonra düzenli olarak yapılabilmesi mümkün mü?
H.I.: Semt insanları da yapılmasını istiyor. Giderek daha fazla insan bu geleneği öğreniyor. Biz 2009-2014 arasında her sene düzenledik. Adım adım büyüdü; 70 kişiyle başladı, 1200 kişiye kadar çıktı ve tamamen sokaklarda yapıldı.
D.T.: 1200 kişinin kaydını nasıl tutmuştunuz?
H.I.: Saymıştık gerçekten, hatta görevliler tarafından sayılmıştık. 2014’ten sonra belediyeyi de işin içine katmak istedik. Farklı yıllarda çeşitli organizasyonlar planlandı fakat çeşitli nedenlerle son anda ya ertelendi ya da iptal edildi. Biz de baktık ki böyle olmuyor, tekrar kendi arkadaş gruplarımızla yeniden yapmaya başladık. Şimdi giderek daha fazla tanınıyor. Dükkânlara, insanlara, evlere yayılmaya başladı. Böyle adım adım, ısrarlı ama mütevazı bir şekilde; kimsenin gözüne sokmadan, kimseyle kavga etmeden bunu oturtmak istiyoruz.

Tabii bunu yaparken Rum komşularımızdan ters tepkiler de geliyor. Bu karnavalın yalnızca kendi hakları olduğunu düşünen ve bunu ifade eden insanlar var ama biz dediğim gibi meseleye dinî açıdan yaklaşmıyoruz; bunu bir semt rengi, semt mirası ve aslında İstanbul’un kültürel mirası olarak görüyoruz.
Bu yaklaşım, özünü bozmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, özünü koruyarak, yozlaştırmadan; bunun İstanbul’un kültürel renklerinden biri, İstanbul’u İstanbul yapan unsurlardan biri olduğunun farkına varıldığı bir etkinlik olmasını istiyoruz. Osmanlı döneminde olduğu gibi herkes katılsın, herkes yılda bir kez de olsa kendini deşarj etsin. En azından amaç bu.
D.T.: Evet, programın sonuna geldik.
İ.D.: Ben bu karnavalın tekrar canlanmasını, evlerden dışarı sokaklara taşımayı çok çok isterim.
D.T.: Adalarda da gayret ederiz değil mi Nevin?
N.S.: Evet, Adalar’da olması daha da anlamlı olur. Kesinlikle yapılmayacak bir şey de değil yani.
İ.D.: Şimdiden düşünelim artık. Seneye yapılacak programları planlayalım. Ancak toparlanabiliriz seneye kadar.
N.S.: Destek de buluruz diye düşünüyorum aslında.
İ.D.: Tabii ki.
N.S.: Çok teşekkürler. Çok da güzel bir şarkıydı bu arada. Ben kendi kendime oynadım.
D.T.: Oynadın mı? Yaşa. Biz de stüdyoda oynadık. Umarım dinleyicilerimiz de oynamıştır. Birazcık neşeyi hak ediyoruz. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz.
İ.D.: Çok teşekkür ederim beni de davet ettiğiniz için.
D.T.: İvi Dermancı, Hüseyin Irmak bugünkü konuklarımızdı. Ayaklarınıza sağlık.
Adalar hepimizin!


