"Yapılması gereken şey, küresel duyarlılığı canlı tutacak adımlar atmak"

-
Aa
+
a
a
a

Hüsnükabul'de Ferhat Kentel ve Waseem Ahmad Siddiqui, siyaset bilimci Levent Baştürk ile Türkiye–Filistin ilişkilerinde dayanışma söylemi ile devlet çıkarları arasındaki gerilimleri, Filistin’le dayanışmanın Müslüman, Hıristiyan ve seküler çevrelerde kurduğu ortak ağları, ABD’de “inanç temelli ilericilik” tartışmalarını ve tüm bu başlıkları kapitalizm–din ilişkisi çerçevesinde ele alıyorlar.

""
Filistin Dayanışmasının Politik Haritası
 

Filistin Dayanışmasının Politik Haritası

podcast servisi: iTunes / RSS

Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba herkes, Apaçık Radyo burası. Ferhat Kentel ve ben Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.

Ferhat Kentel: Merhabalar, günaydın.

Ömer Madra: Günaydın, hoşgeldiniz.

W.A.S.: Hoşbulduk. Bugün özel bir konuğumuz var; Levent Baştürk bize katılıyor. Ferhat, siz tanıtımı yapar mısınız?

F.K.: Yaparım tabii ki. Öncelikle Levent Baştürk hocam hoşgeldiniz. Çok teşekkür ederiz katıldığınız için.

Levent Baştürk: Hoşbulduk, selamlar. 

W.A.S.: Hoşgeldiniz.

F.K.: Bugün Levent Hoca’yla biraz Orta Doğu, Türkiye ve Filistin politikalarını; ama daha genel bir mesele olarak da dini aidiyetlerin içinde yaşadığımız dönem, düzen ve küresel yapılarla ilişkisini konuşacağız. Tabii spesifik olarak Türkiye-Filistin-İsrail ilişkileri gibi konulara da değineceğiz; Sumud’u konuşacağız.

Önce Levent Hoca’yı, bilmeyenler için, kısaca tanıtayım. 2012’lerde SETA’da çalıştı. 2013-2018 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde görev yaptı; ancak ne yazık ki politik pozisyonları nedeniyle derslerine son verildi. Daha sonra Saadet Partisi’nin Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Kendisi, ABD'deki Müslüman toplulukları ve dış politika bağlamını da yakından takip eden bir isim. Muslim American Society Freedom Foundation’da çalıştı yani kabaca söylemek gerekirse Amerikalı Müslümanlar Topluluğu Özgürlük Vakfı’nda görev aldı. Bugün ise Eskişehir Filistin’le Dayanışma Platformu aktivisti olarak çalışmalarını sürdürüyor ve aynı zamanda Yeni Arayış ve Medyascope gibi platformlarda köşe yazıları yazıyor.

Şimdi hocam, isterseniz önce şuradan başlayalım: Türkiye’nin Filistin’le dayanışmasında — sizin son yazılarınızda da dile getirdiğiniz gibi — ikili bir durum var sanki. Bir tarafta silah ticareti ve daha genel anlamda ticaret ilişkileri; petrol ve savunma alanındaki ortaklıklar sürüyor. Diğer tarafta ise söylem düzeyinde oldukça güçlü bir Filistin destekçisi dil var. Ama galiba perde arkasında işler tam olarak öyle yürümüyor. Hem bunu Türkiye açısından, hem de diğer Orta Doğu’daki Müslüman ülkeler açısından biraz konuşalım mı? İsterseniz buradan Sumud meselesine de geçebiliriz.

L.B.: Evet, şimdi genelde şöyle bir algı var; bu İngilizce literatürde de çok karşımıza çıkıyor: AK Parti iktidarı döneminde Türkiye’nin Filistin’e, önceki Türk hükümetlerinden çok daha fazla ilgi gösterdiği yönünde bir kanaat var. Aslında bu tam olarak böyle değil çünkü iki devletli çözümü destekleme konusunda Türkiye’nin pozisyonu, AK Parti iktidara gelmeden önce de aynıydı. Şu anda da iki devletli çözüm söylemi, diplomatik ilişkiler ve Filistin’i tanıma politikası devam ediyor.

Asıl değişen şey şu oldu: Önceki hükümetlerin Hamas’la herhangi bir resmi teması ya da ilişkisi yoktu. AK Parti döneminde bu temas kuruldu yani resmi denebilecek bir ilişki geliştirildi. Tabii bunun yanında Filistin’e yönelik çeşitli insani yardımların miktarında da artış oldu. Hastane yapılması ya da benzeri yardımlar gibi. Fakat bunun dışında, Hamas’la resmi ilişki kurulması haricinde aslında çok büyük bir değişiklik yok. Çünkü AK Parti’nin ilk dönemindeki dış politika yaklaşımına baktığımızda, bir yandan Avrupa Birliği üyelik süreci yürütülürken, diğer yandan Orta Doğu’da aktif bir dış politika izleniyordu. Burada gözden kaçırılan husus şu: Türkiye, AK Parti döneminde Suriye, Irak, Ürdün ve diğer Orta Doğu ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkileri geliştirmeye ve bunun üzerinden siyasal ilişkileri derinleştirmeye dayalı bir siyaset izliyordu. Bunun özünde de İran’ın bölgedeki etki alanını kırma ya da sınırlandırma amacı vardı. Hamas’la kurulan ilişki de, özellikle Suriye’de Esad rejimiyle ilişkiler bağlamında, aslında bu stratejinin bir parçasıydı.

Tabii Hamas’la ilişkilerin resmileştirilmesiyle birlikte, geçmişte çıkarılmayan bir ses de çıkarılmaya başlandı. Şeyh Yasin’in öldürülmesine tepki verildi ya da Gazze’ye yönelik saldırılarda geçmişe göre daha sert açıklamalar yapıldı ama öte yandan ticaretin de muazzam ölçüde arttığını görüyoruz; hem de ciddi bir artış söz konusu. Hatta İsrail sermayesinin Türkiye’de yatırım yapması için ciddi teşvikler verildi. Ofer Grubu örneğinde olduğu gibi; muhalefetin tepkileri üzerine Türkiye’den çekilmek zorunda kalmıştı.

Dolayısıyla AK Parti’nin “hamilik” rolü üstlenmesi söylemini dolduran temel unsur, Hamas’la ilişkilerin geliştirilmesi ve geçmişe göre daha fazla maddi yardım yapılmasıydı ama ticari ilişkilerin geliştirilmesi ve diplomatik ilişkilerin sürdürülmesi açısından baktığımızda, aslında çok büyük bir değişiklik yok. Hatta ticari ilişkiler bakımından geçmişe kıyasla çok daha ileri bir düzey var. İsrail’deki Türk yatırımlarında da ciddi bir artış yaşandı. Mesela Zorlu Holding, Türkiye’deki protestolar nedeniyle oradaki şirketlerini satmadan önce İsrail’de dört enerji santraline yatırım yapmıştı. Bunların ikisinde %45, diğer ikisinde ise yaklaşık %25 hissesi vardı.

Bu ikili söylem, 7 Ekim Aksa Tufanı sonrasında da devam etti. Aslında Aksa Tufanı’nın ardından ilk 10 gündeki AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisi oldukça temkinli ve iki taraflıydı. Muhtemelen bunun, daha önceki Gazze operasyonları gibi bir-iki hafta süreceği düşünülen bir süreç olduğu varsayılmıştı. Tepkinin temkinli verilmesi bu açıdan anlaşılabilir çünkü daha önce 2016’da bir normalleşme süreci yaşanmıştı. Mavi Marmara sonrası bozulan ilişkiler 2016’da düzelmişti; ardından Kudüs’le ilgili gelişmeler nedeniyle yeniden gerilmişti. Fakat 2022-2023 döneminde ilişkiler tekrar tesis edildi. Hatta Aksa Tufanı’ndan 18 gün önce Erdoğan ile Netanyahu’nun New York’ta görüştüğünü biliyoruz. Bu nedenle AK Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ekim sonrasında İsrail saldırıları karşısında başlangıçta oldukça temkinliydi.

Ancak İsrail’in bu kez önceki operasyonlardan farklı bir strateji izlediği netleşince, söylemin tonu giderek yükseldi. Fakat bu sırada ticaret devam etti. “İsrail’le ticaret sürüyor” yönündeki tepkilere karşı da sert reaksiyonlar gösterildi. Özellikle Direniş Çadırı, Filistin İçin Bin Genç, Filistin Eylem Komitesi gibi platformların düzenlediği eylemlerde sürekli “İsrail’le ticaret, Filistin’e ihanettir” teması işlendi. İsrail saldırılarının yedinci ayında Ticaret Bakanı hâlâ ticaretin sürdüğünü inkâr ediyor, bunu dile getiren çevreleri ise Mossad ajanı olmakla suçlayacak kadar ileri gidiyordu. Fakat bir ay sonra aynı bakanlık ticaretin kısıtlandığını açıkladı; daha sonraki süreçte de ambargo uygulandığını duyurdular.

F.K.: Burada aslında küresel bağlamda da bir arka plan var galiba, değil mi? Orta Doğu’da Filistin için Barış Konferansı, örgütler ve koalisyonlar gibi çeşitli girişimler de oluşturuluyor.

L.B.: Kurul, evet, Barış Kurulu. Barış Kurulu’ndan önceye de girebiliriz. Çünkü HTŞ güçlerinin Şam’a girmesinden sonra Türkiye’nin dış politikası ciddi anlamda değişti. Daha önce, HTŞ Şam’a girmeden önce Türkiye genellikle Avrasya bloğu — yani Rusya ve Çin — ile Batı arasında bir denge politikası izliyordu ama Şam’a HTŞ’nin girmesinden sonra bu denge politikası ciddi biçimde Batı’ya kaydı. Türkiye’nin bu temkinli tavrında aslında bu faktörün de etkisi var.

Tabii Trump’ın iktidara gelmesinden sonra, Trump ile Tayyip Erdoğan arasındaki özel olduğu söylenen ilişkilerle bu durum daha da pekişti yani samimiyetin boyutu artırıldı. Bu bağlamda Barış Kurulu’ndan önce Trump’ın adıyla anılan o meşhur “barış planı”na bakabiliriz. İçeriğine baktığınız zaman aslında bunun bir barış planı değil, tamamen bir teslimiyet planı olduğunu görüyorsunuz.

Bu çerçevede kurulan üç kurul var ve bu kurulların ikisinde Türkiye üye. Bunlardan biri Barış Kurulu. İlginç olan şu ki, “Gazze Barış Kurulu” deniyor ama tüzüğüne baktığınızda tek bir yerde bile “Gazze” ifadesi geçmiyor. Hem Barış Kurulu’nda, hem de Gazze İcra Kurulu’nda Türkiye, soykırımı gerçekleştiren İsrail hükümetinin temsilcileriyle aynı masada yer alıyor. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, İsrail hükümetinin bakanları ya da temsilcileriyle yan yana bulunuyor.

Üstelik bu kurullardaki tek siyonist aktörler İsrail hükümeti temsilcileri de değil; Trump’ın atadığı Jared Kushner gibi isimler de var ve bu kişilerin oldukça koyu siyonist çevrelerden geldiğini biliyoruz. Aynı zamanda Türkiye bu barış planının garantörü de oldu; ateşkesin garantörlerinden biri haline geldi. Bu garantörlük, aslında söz konusu plana meşruiyet kazandıran bir şey. Sadece plana değil; işgalciyle, soykırımcı olarak görülen tarafla aynı masaya oturup, Aksa Tufanı’na katılan Filistinli örgütleri “mütecaviz taraf” olarak gören bir anlaşmanın altında garantör olmak da bu işgali ve soykırımı meşrulaştırıcı bir nitelik taşıyor.

Dolayısıyla AK Parti’nin söylemiyle icraatı arasında çok ciddi bir uçurum var. Buna şunu da ekleyerek bitireyim: Türkiye’nin Baykar savunma şirketinin, İtalyan Leonardo şirketi ve Fransız Safran şirketiyle yaptığı anlaşmalar da önemli. Özellikle Leonardo üzerinde durmak gerekiyor çünkü Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin hazırladığı “soykırım endüstrisi” raporunda adı geçen 60 şirketten biri Leonardo. Albanese, bu şirketlere karşı boykot ve yaptırım uygulanması çağrısında bulunuyor. Safran’ın da İsrail savunma sanayisinin temel şirketlerinden biriyle yakın ortaklıkları bulunuyor.

Bütün bunları topladığımız zaman, AK Parti hükümetinin ya da Erdoğan hükümetinin söylemiyle icraatı arasındaki makasın açılmaya devam ettiğini söylemek bence yanlış ya da hatalı bir yorum olmaz.

F.K.: O zaman şöyle bir şey diyebilir miyiz hocam? Bir network var; kapital, silah ticareti ve benzeri ilişkileri içine alan bir yapı. Türkiye’nin resmi politikaları — ya da resmi olmasa bile fiiliyatta ortaya çıkan politikaları — bu ağlarla iç içe geçmiş durumda. Yukarıda, bir tür egemenlik ve hegemonya ilişkisi var diyebiliriz. Üstelik bu ilişkiler aslında dinden bağımsız işliyor. Yani burada Müslüman, Hristiyan, Yahudi ya da seküler aktörlerin dahil olduğu farklı ittifaklar söz konusu.

Bir de aşağıda, belki Sumud’un temsil ettiği başka bir düzlem var. Toplumsal hareketlerin, küresel dayanışma ağlarının ve direniş pratiklerinin olduğu bir alan. Orada da yine Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ya da herhangi bir dini aidiyeti olmayan insanlar bir araya geliyor. Biraz bu meseleye girebilir miyiz yani bunun aslında yalnızca bir din meselesi olmadığına dair neler söyleyebiliriz?

Ö.M.: Pardon, ona girmeden ben de araya bir soru sorabilir miyim lütfen? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’in Sumud filosuna yönelik son müdahalesini çok ağır bir dille eleştirdi. “Bu bir haydutluk ve korsanlıktır,” dedi. Ayrıca Sumud filosundaki yolcular için gerekli bütün tedbirlerin alındığını ve vatandaşların geri dönmesi için girişimlerde bulunulduğunu söyledi. Aynı zamanda İsrail’in bu hukuk dışı ve kuralları çiğneyen eylemlerine karşı uluslararası camianın da tavır alması gerektiğini ifade etti.

Ama sizin biraz önce bahsettiğiniz bu ikili durumu düşündüğümüzde, bu söylemin nasıl izah edildiği de ayrıca açıklığa muhtaç görünüyor bana. Siz ne diyorsunuz?

L.B.: Şimdi mevzuya şöyle bakmak lazım. Evet, söylemde bir sertlik var. Fakat bu sertlik tek taraflı değil; karşı taraftan da oldukça sert açıklamalar geliyor. Hatta bu açıklamalar arasında, Türkiye’nin İran’dan sonra bir sonraki hedef olduğuna dair ifadeler bile var. Karşınızdaki muhatap size bu tür sözlerle geldiğinde, sizin daha yumuşak bir dil kullanmanız da kolay olmuyor.

Peki burada danışıklı dövüş mü var? Hayır, benim böyle bir iddiam yok. Böyle bir iddia da oldukça yanlış olur. Ama şöyle bir durum söz konusu: Şu anda Orta Doğu’da hem İsrail’in, hem Türkiye’nin içinde yer aldığı blok esas olarak Batı bloğu. Zaten soykırım sürecinde İsrail’e en güçlü desteği veren ülkelere baktığımızda ilk sırada ABD var; ardından İngiltere, Almanya ve Fransa geliyor. Suriye sahasında kimlerin etkin olduğuna baktığımızda da yine özellikle ABD, Fransa ve İngiltere öne çıkıyor.

Burada Türkiye ile İsrail arasında şöyle bir mesele var bence: Aynı ittifak bloğu içinde olmalarına rağmen ikisi de bölgesel güç. Türkiye mevcut bölgesel etki alanını genişletmek isteyen bir ülke. İsrail ise kendisini bölgesel hegemon olarak dayatmak isteyen bir ülke. Dolayısıyla burada doğal bir uyuşmazlık var. Bu uyuşmazlığın en görünür hale geldiği yer de Suriye çünkü Türkiye, Suriye’yi büyük ölçüde kendi siyasi ve askeri etkisi altında bir alan olarak görüyor ve buna göre davranıyor. Bunu yaparken de Körfez’deki ortaklarıyla birlikte hareket ediyor. İsrail ise “burada son sözü ben söylerim” yaklaşımıyla hareket ediyor ve bu da bir kriz hali yaratıyor.

Bir diğer boyut da iç politika. Tayyip Erdoğan, içerideki tepkiyi yumuşatmak, kendi tabanını konsolide etmek ve oradan gelecek eleştirileri pasifize etmek için Filistin konusunda yumuşak bir söylem benimseyemiyor; benimsemesi zaten mümkün değil. Dolayısıyla bu sert söylemin iki işlevi var. Birincisi, karşı taraftan gelen sert söylemlerin altında kalmama çabası. İkincisi ise iç kamuoyuna “Biz Filistin davasının yanındayız, Filistinliler için her şeyi yapmaya hazırız” mesajı verme ihtiyacı. Ama öte taraftan şunu da kabul etmek gerekiyor: Petrol sevkiyatının hâlâ devam ettiğini biliyoruz. İsrail’e yük taşıyan gemilerin Türk limanlarına uğradığını biliyoruz. İsrail’in önemli nakliyat şirketlerinden ZIM Integrated Shipping Services araçlarının hâlâ Türkiye yollarında faaliyet gösterdiğini biliyoruz. O yüzden bu sert söylemi tek boyutlu değil, iki taraflı ve çok katmanlı bir çerçevede değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

W.A.S.: Evet, Levent Hocam, son dört dakikamız kalmışken ben de ufak bir not ve bir soruyla size son sorumu yöneltmek istiyorum: Geçtiğimiz hafta, her yıl olduğu gibi dünyanın dört bir yanında 15 Mayıs, yani Nakba — Büyük Felaket — anıldı. Bu kadar karmaşık ve çelişkili zamanlardan geçerken, az önce Türkiye iç siyaseti ve bölgesel ilişkilerden de bahsettiniz ama insanın aklına çok temel bir soru geliyor: Doğrudan Filistin halkı ve orada yaşananlar hakkında bugün nasıl konuşabiliriz? Son sorumuz bu olsun, çok teşekkürler.

F.K.: Üç dakikamız kaldı, Sumud’a gelemedik. Aslında Sumud’da da Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler demiştik.

L.B.: Evet, bu bir örnek olacak. “Ortak vicdanın denize açılması” diyelim buna ve hükümetlerin yapamadığını toplumların, halkların yapmaya çalışması teşebbüsü diye özetleyebiliriz.

Bu bağlamda ben özellikle küresel sivil toplum kavramı üzerinde durmak istiyorum. Sumud Filosu bunun aslında en güzel, en ete kemiğe bürünmüş örneklerinden biri. Aynı şekilde bu soykırım sürecinde dünyanın çeşitli yerlerinde — Japonya'dan ABD'ye, Avrupa’nın çeşitli şehirlerine kadar — düzenlenen yürüyüşler ve gösteriler de tek bir ses halinde kendini gösterdi. Şu an Amerikan seçimlerini yakından takip ediyorsanız, orada da bunun etkisini görüyorsunuzdur. Bu durum, Amerikan siyasetinin dinamiklerini de etkileyen bir hale geldi.

Bu bağlamda yapılması gereken şeyin, bu küresel duyarlılığı canlı tutacak adımlar atmak olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki insanların yalnızca Türkiye’deki tepkilerle yetinmemesi; bu birlikteliği ve dayanışmayı önce Avrupa’ya, yakın çevremize, ardından Amerika kıtasına ve diğer bölgelere taşıması gerekiyor. Orta Doğu’da ise rejimlerden kaynaklı sorunlar nedeniyle bu biraz daha zor ama mümkün olduğu ölçüde meseleyi küresel bir zemine taşımak, küresel ölçekte tepki üretmek önemli.

Bu çerçevede boykot, yatırımların geri çekilmesi, tecrit ve yaptırım temelli baskıların gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın diğer ülkelerinde hükümetler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılması yönündeki çabaların artırılması gerektiğini düşünüyorum ve bunun da uluslararası bir örgütlülük içerisinde sürdürülmesi gerektiği kanaatindeyim.

F.K.: Waseem, Nakba ile ilgili sorun da galiba başka bir zamana kaldı ama sanırım ancak bu tür uluslararası dayanışmalarla Nakba’yı da daha derinlikli düşünebileceğiz diyerek araya küçük bir cümle koyayım.

W.A.S.: Bugün bize katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz Levent Hocam.

F. K.: Levent Hocam çok teşekkürler, çok sağolun.

L.B.: Rica ederim.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.

L.B.: Hoşçakalın. Görüşmek üzere.