Çatlayan Yolun Altında Ne Var?

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, çöken bir yol görüntüsünden yola çıkarak Antroposen’i bir kırılganlıklar çağı olarak ele alıyor; eriyen buzullar, azalan kuşlar, geri dönen kurtlar, Çernobil’in kırk yıl sonra hâlâ süren etkileri ve ısınan okyanuslar eşliğinde şu sorunun izini sürüyor: “Çatlayan yolun altında yalnızca çöken toprak mı var, yoksa insanın doğayla kurduğu ilişkinin derin kırılganlığı mı?”

""
Çatlayan Yolun Altında Ne Var?
 

Çatlayan Yolun Altında Ne Var?

podcast servisi: iTunes / RSS

Bazen bir gazete sayfası, uzun bir akademik rapordan daha güçlü bir şey anlatır. Aynı sayfanın içinde eriyen buzullar, geri dönen kurtlar, azalan kuşlar, havadan su üreten teknolojiler ve çöken yollar yan yana duruyorsa, aslında yalnızca haber okumayız; yaşadığımız çağın ruhuna bakarız. Belki de Antroposen dediğimiz şey tam olarak budur: Çöküş ile onarım ihtimalinin aynı anda görünür olduğu bir dönem.

Yakın zaman önce karşıma çıkan iki sayfa tam da bunu düşündürdü bana. Sayfanın üst kısmında İngiltere’de çöken bir yol vardı. Evler boşaltılmış, asfalt yarılmış, altyapı kırılmıştı. İlk bakışta yerel bir mühendislik sorunu gibi görünebilir ama aslında bu görüntü çok daha büyük bir şeyi simgeliyor olabilir. Çünkü bugün yalnızca yollar değil, uzun zamandır “sağlam” olduğunu düşündüğümüz birçok sistem çatlıyor: İklim dengeleri, su rejimleri, kıyılar, ekosistemler, hatta modern ilerleme fikrinin kendisi bile.

Aynı sayfada buzulların son yirmi yılda trilyonlarca ton buz kaybettiğini anlatan kısa bir haber vardı. Deniz seviyeleri yükseliyor. Ama bu değişim öyle sessiz ilerliyor ki çoğu zaman onu gündelik hayatın içinde hissetmiyoruz. Antroposen’in en ilginç taraflarından biri de bu zaten: En büyük dönüşümler çoğu zaman sessiz gerçekleşiyor. Bir buz tabakasının incelmesi ya da bir kuş popülasyonunun azalması, deprem gibi anlık değil. Daha yavaş ama çok daha derin etkiler bırakıyor.

Bir başka haber ise kuş türlerinin yarısından fazlasının düşüşte olduğunu söylüyordu. Bu yalnızca bir “doğa haberi” değil aslında. Çünkü kuşlar ekosistemlerin hafızası gibidir. Tohum taşırlar, böcek popülasyonlarını dengelerler, ormanların yenilenmesine katkı sağlarlar. Bir bölgede kuşların azalması çoğu zaman görünmeyen başka süreçlerin de bozulduğunu gösterir. Gökyüzü sessizleşmeye başladığında, aslında ekolojik ağın tamamı alarm veriyor olabilir.

Ama aynı sayfada başka bir haber daha vardı: Kurtların yeniden İskoçya’ya kazandırılmasının ormanların geri dönüşünü hızlandırabileceği düşünülüyor. Bu çok önemli bir fikir. Çünkü bazen tek bir türün geri dönüşü, bütün bir ekosistemin davranışını değiştirebilir. Yırtıcılar yalnızca avlanmaz; ekolojik ilişkileri düzenler. Yellowstone örneğinde olduğu gibi, bir türün geri gelişi nehirlerin akışına kadar uzanan değişimler yaratabilir. Bu nedenle doğa koruma bazen yalnızca türleri değil, ilişkileri koruma meselesidir.

Sayfadaki en çarpıcı karşıtlıklardan biri ise teknoloji haberleriyle ekolojik krizlerin yan yana durmasıydı. Bir tarafta kuantum bilgisayarları, yeni nesil materyaller ve havadan su üreten kimyasal yapılar; diğer tarafta habitat kaybı, eriyen buzullar ve çöken ekosistemler. İnsanlık teknik kapasitesini olağanüstü biçimde artırıyor. Ama aynı anda yaşadığı gezegenin biyolojik dokusunu kaybediyor. Belki de çağımızın temel sorusu şu: Teknolojik ilerleme, ekolojik kaybın yerini tutabilir mi?

Muhtemelen hayır. Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca “kaynak” değildir. Aynı zamanda gezegenin işleyiş biçimidir. Toprak oluşumu, karbon döngüsü, tozlaşma, su dengesi ve hatta kültürel hafıza bile canlı çeşitliliğiyle bağlantılıdır. Bir türün kaybı bazen yalnızca bir canlının kaybı değildir; milyonlarca yıllık bir ilişkinin kopması anlamına gelir.

Yine de bütün tablo karanlık değil. Çünkü aynı sayfalarda dev kaplumbağa yavrularının başarıyla çoğaltıldığını, bazı restorasyon projelerinin işe yaradığını ve insanların hâlâ çözüm üretmeye çalıştığını da görüyoruz. Belki de umut artık “hiçbir şey değişmeyecek” düşüncesinde değil; tam tersine, değişimi kabul edip onarım yolları arayabilmekte yatıyor.

Antroposen biraz da bu yüzden yalnızca bir kriz çağı değil; aynı zamanda bir fark etme çağı. Çatlayan yolun altında yalnızca boşalan toprak değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin kırılganlığı da görünüyor olabilir.

Çernobil: Geçmeyen Felaketler

Bu kırılganlık hissi bana bir başka şeyi daha düşündürüyor: Çernobil’i. Felaketin üzerinden kırk yıl geçti. Ama geçtiğimiz günlerde yayımlanan uluslararası bir makalede, savaş sırasında bir Rus insansız hava aracının Çernobil’deki dev koruma yapısına zarar verdiği anlatılıyordu. Dünyanın en büyük nükleer felaketlerinden birinin etkileri hâlâ tamamen sona ermiş değil. Dahası, yeni savaşlar ve yeni krizler eski felaketlerin üzerine ekleniyor.

Belki de Antroposen’in en çarpıcı taraflarından biri bu: İnsanlığın yarattığı bazı izler, yalnızca kendi dönemlerine ait kalmıyor. Çernobil artık sadece 1986’ya ait bir olay değil; bugünün jeopolitiği, enerji politikaları, savaşları ve ekolojik kırılganlıklarıyla yeniden anlam kazanıyor. Bir zamanlar “kontrol altına alındığı” düşünülen bir felaket, onlarca yıl sonra bile yeniden tehdit altında kalabiliyor.

İlginç olan başka bir şey daha var. İnsanların terk ettiği Çernobil çevresinde bugün kurtlar, atlar, vaşaklar ve birçok başka tür yeniden yaşam alanı bulmuş durumda. Bu durum bazen “doğa kendini toparlıyor” şeklinde yorumlanıyor. Ama aslında mesele bundan daha karmaşık. Çünkü Çernobil bize aynı anda iki şeyi gösteriyor: İnsan etkisinin yıkıcılığını ve insan baskısı çekildiğinde doğanın yeniden alan açabilme kapasitesini.

Belki de bu nedenle Çernobil, Antroposen’in en güçlü sembollerinden biri hâline geldi. Bir yanda teknolojiye duyulan sınırsız güvenin kırılması; diğer yanda doğanın, bütün bu yıkımın içinde bile yaşam üretmeye devam etmesi. Kırk yıl sonra bile bize hâlâ aynı soruyu sorduruyor: İnsan uygarlığı gerçekten ne kadar kontrol sahibi? 

Okyanus Isındığında: Sessizleşen Canlı Ağ

Belki de bütün bu örnekleri — çatlayan yolları, eriyen buzulları, Çernobil’i ya da geri dönmeye çalışan kurtları — aynı hikâyenin parçaları olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü bugün yaşadığımız kriz, yalnızca belirli felaketlerin toplamı değil; gezegenin enerji dengesi ile canlılık ağı arasındaki ilişkinin giderek daha kırılgan hâle gelmesiyle ilgili.

Önümüzdeki aylarda Pasifik Okyanusu’nun ortasında, haritalarda pas kırmızısı bir şerit halinde görünen yeni bir ısınma zonu oluşabilir. İklimbilimciler buna “super El Niño” diyor. Okyanus yüzey sıcaklıklarının birkaç derece artması ilk bakışta küçük bir fark gibi görünebilir. Ama Dünya sisteminin enerji bütçesi açısından bu, devasa bir fazladan ısı anlamına geliyor. Okyanuslar yıllardır küresel ısınmanın büyük bölümünü sessizce emen bir sünger gibi davranıyordu; El Niño ise o birikmiş ısının kısa sürede atmosfere aktarılması demek.

Sorun şu ki artık zaten olağanüstü sıcak bir dönemin içindeyiz. Yani yeni El Niño dalgası, görece dengeli bir iklim sistemine değil, hâlihazırda zorlanan bir gezegene ekleniyor. Bu yüzden mesele yalnızca birkaç sıcaklık rekorundan ibaret değil. Asıl mesele, ekosistemlerin dayanabileceği sınırların giderek daralması.

Çünkü iklim krizinin en görünür yüzü sıcaklık artışları olsa da, daha sessiz ilerleyen başka bir çözülme daha yaşanıyor: biyoçeşitlilik krizi. Mercan resiflerinden tropik ormanlara kadar birçok ekosistem artık yalnızca “ısınmıyor”; toparlanma kapasitesini kaybediyor. Denizlerde birkaç derecelik sıcaklık artışı, mercan toplulukları için ölümcül eşikleri aşabiliyor. Karasal ekosistemlerde ise uzun kuraklık dönemleri ve sıcak hava dalgaları, yangınları daha sık ve yıkıcı hale getiriyor. Böylece yalnızca ağaçlar değil; toprak faunası, tohum bankaları ve milyonlarca yıllık ilişkiler ağı da zarar görüyor.

Bazen bu kırılganlık çok daha küçük ayrıntılarda ortaya çıkıyor. Örneğin monarch kelebekleri. Kuzey Amerika’dan Meksika’ya uzanan uzun göçlerini, sonbahar çiçeklerinden topladıkları enerjiyle gerçekleştiriyorlar. Ancak son çalışmalar, ısınan iklimin çiçeklerin nektar kalitesini düşürdüğünü gösteriyor. Yani kriz bazen canlıları doğrudan yok etmiyor; onların hayatta kalmasını sağlayan görünmez enerji ağlarını yavaş yavaş aşındırıyor.

Belki de bugün Antroposen’i anlamanın en doğru yolu bu: Büyük felaketlerle küçük kırılganlıkları aynı anda görebilmek. Bir tarafta savaş tehdidi altındaki Çernobil; diğer tarafta besin değeri düşen bir çiçek. Bir tarafta eriyen buzullar; diğer tarafta sessizleşen gökyüzü. Hepsi aynı sistemin farklı belirtileri.

Yine de bütün bu tablo içinde tamamen kaybolmuş değiliz. Çünkü hem doğa tarihi hem de ekoloji bize başka bir şeyi de gösteriyor: Ekosistemler, üzerlerindeki baskı azaltıldığında belirli ölçülerde toparlanabiliyor. Geri dönen yırtıcılar, yeniden canlanan sulak alanlar, koruma programları sayesinde artan bazı tür popülasyonları bunu hatırlatıyor. Sorun, ne yapılacağını tamamen bilmememiz değil; bildiklerimizi yeterince hızlı ve kararlı biçimde hayata geçirip geçiremeyeceğimiz.

Belki de bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, doğaya yalnızca krizler üzerinden bakmamak. Çünkü biyoçeşitlilik yalnızca kaybetmekte olduğumuz bir “stok” değil; gezegenin işleyiş biçimi, hafızası ve dayanıklılığıdır. Okyanusun ortasında kızaran o şerit, bize yalnızca yeni sıcaklık rekorlarını değil, aynı zamanda canlılığın ne kadar hassas dengeler üzerinde var olduğunu da hatırlatıyor.

Ve belki de çatlayan yolun altında gördüğümüz şey tam olarak bu: İnsanlığın doğadan bağımsız bir geleceğe sahip olamayacağı gerçeği.