Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, DEM Parti’den Saruhan Oluç ile süreçteki tıkanıklığı; iktidarın “önce silah bırakma” yaklaşımı ile DEM Parti’nin “eş zamanlı yasal düzenleme” vurgusu üzerinden değerlendiriyor, karşılıklı adım bekleyen bu tablonun sürece etkileri ve olası çözüm yollarını ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.
Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.
Ö.M.: Konuğumuza da günaydın. Sen tanıtımını yapar mısın lütfen?
B.K.: Tabii. DEM Parti'den sevgili Saruhan Oluç bugün bizimle beraber. Günaydınlar, hoşgeldiniz.
Saruhan Oluç: Hoşbulduk, iyi yayınlar.
Ö.M.: Teşekkür ederiz. Evet, neyi konuşuyoruz esas olarak onu da anlatır mısın lütfen Burcu?
B.K.: Öncelikle, süreçle ilgili gelişmelerin olmasını beklerken ne yazık ki hâlâ somut bir adım atılmamış olması üzerine Saruhan Bey’i bugün konuk edelim dedik. Tekrardan hoşgeldiniz, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.
S.O.: Rica ederim.
B.K.: Dün Numan Kurtulmuş’un bir açıklaması oldu, oradan başlamak istiyorum. “Siyaset sorumluluğunu yerine getirdi, şimdi örgüt de yerine getirmeli” şeklinde konuştu. Biraz daha açayım: Bir toplantı öncesinde basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Kurtulmuş — kendisinin aynı zamanda Meclis’te kurulan komisyonun başkanı olduğunu da hatırlatalım — “Önce partilerin kendi hazırlıklarını bitirmesi lazım. Buradaki esas mesele, örgütün tamamen silah bırakması ve tasfiye sürecinin daha görünür hale gelmesi,” dedi. “Silah bırakma askıya mı alındı?” sorusuna ise “Evet, bir gecikme var tabii. Milli İstihbarat Teşkilatı ve tüm silahlı kuvvetlerimiz süreci takip ediyor,” yanıtını verdi.
Öncelikle, bu ne anlama geliyor? Çünkü bir yandan iktidarın somut adım atmasını beklerken, bu tür bir açıklamayı nasıl okumak gerekir—bunu sormak istiyorum.
S.O.: Yani şöyle: Meclis Komisyonu’nun bu silah bırakma sürecini sahada takip etme imkânı yok. Sahada olmadığımız için bu tür bilgileri ancak güvenlik bürokrasisinden alabiliriz. Nitekim iki kez MİT Başkanı geldi, kapalı toplantılarda bazı bilgiler paylaşıldı; onun dışında güvenlik bürokrasisinden bilgi gelmediği sürece bizim böyle bir imkânımız hiçbir zaman olmadı. Bu da zaten işin doğası gereği normal.
Sürecin devam ettiğine dair çeşitli bilgiler dolaşıyordu ancak son aşamada nerede ve nasıl bir tıkanıklık olduğu konusunda, Meclis’te bulunan kişiler olarak bizim net bir bilgiye sahip olmamız mümkün değil. Muhtemelen Sayın Kurtulmuş da bu bilgileri Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan ya da genel olarak güvenlik bürokrasisinden alıyor; onun da başka bir kaynağı yok.
Şunu söyleyebilirim: Bu alanda bir tıkanıklık olabilir ancak bunun nedenlerine dair teknik bilgimiz gerçekten sınırlı. Bizim yaklaşımımız ise başından beri net. Bu bir süreçtir ve dünyadaki örneklerde de böyledir; ne kadar süreceği de ülkeden ülkeye değişir. İrlanda, İspanya ya da Uzak Doğu örneklerine baktığımızda farklı zaman dilimleri görüyoruz. Bu nedenle biz en başından itibaren, DEM Parti olarak, şunu söyledik: Silahların bırakılması elbette gereklidir — bu, 27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısında da açıkça ifade edildi ve biz de bu çağrıyı destekliyoruz ancak yasal düzenlemelerin silah bırakma sonrasına bırakılması doğru değildir. Bu iki sürecin birlikte ilerlemesi gerekir. Bunu anlatmak için sıkça verilen bir örnek var: Bisiklet pedalı. Pedal çevrilmezse bisiklet durur ve düşersiniz. Yani süreç kesintisiz ilerlemelidir.
Nitekim komisyon raporunda da bu yaklaşım yer aldı. Raporda, “Komisyonun bir diğer önemli görevi, örgütün silah bırakma süreciyle birlikte ortaya çıkacak durumu yönetecek yasal çerçeveyi belirlemektir,” deniyor. Buradaki “birlikte” ifadesi kritik yani yasal çerçeve sürecin ardından değil, onunla eş zamanlı kurulmalıdır.
Bu neden önemli? Geçen yıl sembolik bir silah bırakma töreni yapıldı; silahlar yakıldı. Biz de oradaydık. Ancak silah bırakan kişiler daha sonra geri döndüler çünkü onları karşılayacak bir yasal zemin yoktu. Nereye gidecekler, nasıl bir hayata başlayacaklar, neyle karşılaşacaklar — bunları düzenleyen bir çerçeve bulunmuyordu.
Türkiye’de daha önce böyle bir deneyim yaşanmadı. Dolayısıyla bugün de silah bırakılması durumunda, bırakan kişilerin ne yapacağına dair elimizde somut bir yasal düzenleme yok. Biz bu yüzden bu iki sürecin birlikte yürütülmesi gerektiğini savunuyoruz.
Şimdi o törende 30 kişi vardı; bu sayı yönetilebilir görünebilir. Ama meseleyi sayıdan bağımsız düşünmek gerekir. Diyelim ki 1000 kişi silah bıraktı — bu insanlar ne yapacak? Nereye gidecekler? Bundan sonraki hayatlarını nasıl kuracaklar? Asıl yanıtlanması gereken soru bu.
B.K.: Saruhan Bey, şöyle bir şey söylemek isterim: Açıkçası Numan Kurtulmuş’un açıklamasını okuduğumda hem bir basın mensubu olarak, hem de bu ülkede yaşayan bir yurttaş olarak tam da sizin söylediğiniz noktayı düşündüm. Ortada bir tür kısır döngü var gibi görünüyor. Bir yandan “örgüt şu adımı atmalı” deniyor, diğer yandan siz “yasal düzenleme gerekli” diyorsunuz. Yani biri diğerini bekliyor gibi bir tablo oluşuyor.
Bu durum, doğrudan “oyalama” demek belki doğru olmayabilir ama en azından sürecin sürüncemede bırakıldığı izlenimini veriyor çünkü sizin de vurguladığınız gibi, somut yasal adımlar atılmadan, karşı taraftan belirli adımların beklenmesi ne kadar gerçekçi—bu da ayrı bir soru işareti.
Nitekim Pervin Buldan’ın T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği söyleşide de benzer bir vurgu var ve o da açıkça somut adımların atılması gerektiğini söylüyor. Bu noktada insanın aklına şu soru geliyor: Bir şey mi bekleniyor? Süreci etkileyen başka dinamikler mi var?
Örneğin bölgesel gelişmeler—İran’la ilgili tartışmalar, Donald Trump’ın açıklamaları ya da Suriye’deki mevcut durum—bu sürecin seyrini etkiliyor olabilir mi? Yoksa gerçekten süreç bilinçli olarak yavaşlatılıyor mu? Bunu net olarak söylemek zor ama görünen o ki şu anki tablo, karşılıklı adım bekleyen ve bu nedenle ilerlemekte zorlanan bir sürece işaret ediyor.
Ö.M.: Ben de şunu ilave edeyim izninizle: Bu konuda siz somut bir ilerleme işareti görüyor musunuz, yoksa daha çok sürecin adeta “uykuda bırakıldığı” bir tabloyla mı karşı karşıyayız? Bundan sonrasına dair nasıl bir perspektif öngörüyorsunuz—süreç sizce hangi yönde evrilebilir?
S.O.: Yani İran’la ilgili şöyle söyleyeyim: Aslında İran’da sürecin nasıl gelişeceği belli değil. Şu an için bir ateşkes var ama bunun nasıl evrileceğini bilmiyoruz, öngörmek de mümkün değil. Suriye örneği ise farklıydı; orada süreci beklemekten ziyade, sürece müdahale etmek için zaman kullanıldığını düşünüyoruz ve bunun farkındayız. Ancak İran aynı değil. Çok farklı dinamikleri var ve oradaki gelişmeleri bekleyelim gibi bir yaklaşım — eğer gerçekten böyle bir düşünce varsa — son derece yanlış olur. Bize böyle bir şey ifade edilmedi ama varsa da doğru bir yaklaşım değildir çünkü İran’daki gelişmelerin nereye varacağı, ne kadar süreceği belirsiz. Böyle bir belirsizliğe Türkiye’deki süreci bağlamak, süreci uzatmak ve muğlaklaştırmak, bu sürecin “enfekte” olma ihtimalini neredeyse kesin hale getirir.
İkinci mesele, sürecin “uykuda bırakılması” ihtimali. İktidarın böyle bir planı olabilir — bekleyelim, zamana yayalım gibi. Ancak bu da hem sürecin zarar görmesine yol açar, hem de Türkiye’deki siyasi dengeler açısından iktidar ortakları için sağlıklı sonuçlar üretmez. Eğer böyle bir niyet var ise bu da yanlış bir taktik olur.
Bir de en başından beri dikkat çektiğimiz bir ikili durum var. Hem AKP içinde, hem de askerî ve sivil bürokraside bu sürecin ilerlemesine mesafeli, hatta karşı olan kesimler bulunuyor. Bu kesimler hem siyaset alanında, hem bürokraside etkili ve süreçteki yavaşlamaların önemli nedenlerinden biri de bu. Sürecin başarıya ulaşmasını istemeyen bu aktörler, sürecin uzamasından güç kazanıyor. Bunu açıkça görmek gerekiyor.
Üstelik sadece Cumhur İttifakı içinde değil, farklı siyasi çevrelerde de sürece karşı olan ve buna göre pozisyon alan kesimler var. Dolayısıyla belirsizlik ve bekleme hali, bu kesimlerin elini güçlendiriyor. Bu çok net.
Bizim yaklaşımımız ise başından beri aynı: Silah bırakılmasına karşı değiliz, aksine bunun gerekli olduğunu söylüyoruz. Ama “önce silah bırakılsın, sonra yasal düzenleme yapılır” yaklaşımına katılmıyoruz. Bu iki sürecin birlikte ilerlemesi gerektiğini savunuyoruz. Hukuki açıdan bunun yolu da var: Yasalar hazırlanabilir, taslaklar oluşturulabilir, yürürlük tarihleri ya da uygulama koşulları çeşitli mekanizmalarla düzenlenebilir. Bu, teknik olarak mümkün.
Dolayısıyla yasa çalışmasının yapılması ve Meclis’te uygun bir zamanda ele alınmasının önünde bir engel yok. Aksi durumda ciddi bir boşluk oluşur. Diyelim ki silah bırakma süreci bir yıl sürdü — bu bir yıl boyunca hiçbir yasal düzenleme yapılmayacak mı? Silah bırakan insanlar ne yapacak? Nasıl bir hayat kuracaklar? Bu soruların bugün bir karşılığı yok.
Son olarak, mesele sadece Numan Kurtulmuş’la sınırlı değil. Elbette Meclis Başkanı olarak inisiyatif alması önemlidir ancak kendisi Cumhur İttifakı’nın Meclis Başkanıdır ve güvenlik bürokrasisiyle de temas halindedir. Dolayısıyla bu, tek bir kişinin alabileceği bir karar değil; iktidar ortaklarının ve güvenlik bürokrasisinin birlikte şekillendirdiği daha geniş bir mesele olarak değerlendirilmelidir.
B.K.: Tabii, Numan Kurtulmuş’tan doğrudan bir adım beklenmediği açık; daha çok mevcut tabloyu yansıtan açıklamalar yapıyor diyebiliriz. Ama asıl mesele şu: Sizin de sorduğunuz gibi, bu “eş zamanlı ilerleme” önerisine — yani hem silah bırakma, hem de yasal düzenleme süreçlerinin birlikte yürütülmesine — iktidar tarafı birebir temaslarda nasıl yaklaşıyor?
Şunu sormak isterim: Bu konuda yaptığınız doğrudan görüşmelerde karşı taraftan net bir yanıt alabiliyor musunuz? Örneğin “önce şu adım atılmalı” gibi bir önceliklendirme mi dile getiriliyor, yoksa bu eş zamanlı ilerleme fikrine tamamen kapalı bir tutum mu söz konusu?
Bir de özellikle merak ettiğim nokta şu: Sürecin bu şekilde yavaş ilerlemesi ya da “beklemeye alınmış” izlenimi vermesi konusunda, iktidar tarafı bunu bilinçli bir tercih olarak mı ifade ediyor, yoksa daha çok güvenlik, bölgesel gelişmeler ya da teknik gerekçelerle açıklanan bir durum mu? Yani orada nasıl bir gerekçelendirme yapılıyor—buna dair sizin gözleminiz nedir?
S.O.: Yani “uykuda bırakılmasına” dair bize söylenmiş herhangi bir şey yok. Ama bu meseleyle ilgili olarak silah bırakmanın ağır ilerlediğine ya da tıkandığına dair ifadeleri oluyor. Önceden bunları bize söylüyorlardı, şimdi ise kamuoyuna açık şekilde dile getiriyorlar.
Hatta bir ara “buzdolabına kaldırmak o kadar da kötü değildir” gibi bir açıklama da yapıldı. Ancak bunu çok konuya hâkim, detaylı bilgi sahibi birinin söylediğini düşünmüyorum çünkü AK Parti içinde bu konuda ciddi bir ketumluk var. Orada da çok az kişi biliyor. Dolayısıyla herkes konuştuğunda mutlaka bilgiye dayalı konuşmuş olmuyor ve biz de bunun farkındayız.
B.K.: Peki, şimdi Meclis’in kapanmasına da çok az bir zaman kaldı. Pervin Buldan da Nisan ayında çok mümkün görünmese de Mayıs ya da Haziran’da somut adımların atılabileceğini ya da atılması gerektiğini ifade etmişti. Siz bu takvimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
S.O.: Yani şöyle söyleyeyim: Eğer bu yasa taslağı üzerinde bir mutabakat sağlanırsa, yasalaşma süreci çok hızlı ilerler. Diyelim ki uzlaşı sağlandı; bu durumda taslak bir-iki gün içinde komisyondan, yani Adalet Komisyonu’ndan geçer. Genel Kurul’da da yine bir-iki gün içinde tamamlanabilir çünkü çok kapsamlı, çok maddeli bir yasa olmayacak. Şu an net olmamakla birlikte 10–15 madde civarında bir düzenleme öngörülüyor.
Dolayısıyla ana gövdede bir mutabakat sağlanırsa —yani iktidar ortakları, biz ve Cumhuriyet Halk Partisi uzlaşırsa— süreç oldukça hızlı ilerler. Elbette itirazlar ve tartışmalar olur ama bunlar süreci kilitleyecek nitelikte olmaz. Ancak asıl mesele bu noktaya gelinip gelinemeyeceği çünkü süreç büyük ölçüde güvenlik bürokrasisinin vereceği değerlendirmelere bağlı görünüyor. Yani bir noktada, ellerindeki verilerin önemli bir aşamaya gelindiğini ifade eden bir bilginin Meclis’e ve iktidar tarafına iletilmesi gerekiyor.
Bu nedenle sürecin kilitlendiği yer tam olarak burası: Güvenlik bürokrasisinin —özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Savunma Bakanlığı— sunacağı değerlendirme ve raporlar belirleyici olacak. Özetle, mutabakat sağlanırsa süreç çok hızlı ilerler; ancak bu mutabakatın oluşup oluşmayacağı henüz belirsiz. Bunu önümüzdeki süreçte göreceğiz.
B.K.: Mutabakatın sağlanmasının önünde en kritik başlık ne olabilir sizce? Yani doğrudan “engel” demeyelim ama taraflar arasında anlaşmazlık yaratabilecek temel konular hangi maddelerde yoğunlaşır?
S.O.: Şöyle söyleyeyim: Biz, yasanın herkes için ayrımsız bir şekilde çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Yani kendini feshetmiş, silah bırakmış ve bir daha kullanmayacağını beyan etmiş olan örgütün tüm mensuplarını kapsayan bir düzenleme olmalı. Bunun en önemli tartışma başlıklarından biri olacağını düşünüyorum.
Zaman zaman kamuoyunda da dile getiriliyor; “suç işlemiş–işlememiş ayrımı” gibi yaklaşımlar konuşuluyor. Ancak bunlar son derece muğlak ve pratikte tanımlanması zor başlıklar. Bu tür ayrımlar üzerinden yasanın kapsamını daraltmak ya da işlemesini zorlaştırmak doğru bir yaklaşım değil. Bizim yaklaşımımız net: Yasa ayrımsız çıkar. Kullanmak isteyen kullanır, istemeyen kullanmaz; bu ayrı bir mesele.
Henüz ortada tarafların üzerinde konuştuğu ortak bir taslak yok. Herkesin kendi hazırlığı var ama bunlar paylaşılmış değil. Bizim de bir taslağımız var ancak o da henüz diğer taraflarla paylaşılmış değil. Dolayısıyla içeriğin nasıl şekilleneceğini şu aşamada bilmiyoruz ama işin doğası gereği, bazı sınırlayıcı ya da engelleyici maddelerin taslağa eklenmeye çalışılabileceğini öngörebiliyoruz. Bu nedenle biz, bütünlüklü ve kapsayıcı bir yasa konusunda ısrarcıyız.
Bir de çok önemli bir nokta var: Bu yasanın işlemesi için yalnızca Meclis’ten geçmesi yetmez. Abdullah Öcalan’ın bu yasayı örgüte anlatması ve örgütün de bunu kabul etmesi gerekir. Bu da sürecin kritik bir aşaması. Diyelim ki yasa çıktı ve biz çok olumlu bulduk ama örgüt bunu kabul etmezse ya da uygulanabilir görmezse o zaman yasanın pratikte bir karşılığı olmaz ve bu da ciddi bir sorun yaratır.
Nitekim geçmişte benzer örnekler var. “Pişmanlık yasası” gibi düzenlemeler zaman zaman gündeme getiriliyor ama eğer bu tür yasalar gerçekten çözüm üretseydi, zaten bugüne kadar sonuç alınmış olurdu. Demek ki her yasa, bu tür süreçlerde otomatik olarak işleyen bir mekanizma yaratmıyor. Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin hem hukuki, hem de sahadaki karşılığı olacak şekilde tasarlanması gerekiyor.
B.K.: Son bir soru soracağım, çok özür dilerim zamanımız da az kaldı ama: Mutabakat sağlanması tabii ki en öncelikli mesele. Bu konuda sizin net bir duruşunuz var. Peki, uzlaşı sağlanamazsa ya da karşı taraf ikna edilemezse, DEM Parti bu “herkes için eşit ve ayrımsız olmalı” yaklaşımını nereye kadar sürdürür? Bu konuda ısrar edilirse ve böyle bir düzenleme yapılmazsa süreç nasıl etkilenir?
S.O.: Valla tartışmanın nasıl evrileceğini bilmiyorum. Hukukta çeşitli imkânlar, yollar var; yeter ki burada bir iyi niyet olsun. Bizim derdimiz gerçekten sonuç alıcı bir yasa çıkarmak, başka bir şey değil. Bu meselenin nihai olarak sonuçlanması için adımlar atılması gerekiyor; biz de konuya buradan bakıyoruz. “Şu olmazsa kestirip atarız” diyebileceğimiz bir durum değil bu. Nihayetinde bu bir müzakere süreci ve biz bu müzakereyi sürdüreceğiz ama söylediğimiz şeyler, sürecin anlamlı bir sonuca ulaşabilmesi için, yoksa ideolojik bir çerçeveden bakarak konuşmuyoruz. Ortada bir gerçeklik var; bu gerçekliğin bir sonuca dönüşebilmesi için hangi adımların atılması gerektiğini tartışıyoruz.
Ö.M.: Ben de son olarak tek cümlelik küçük bir şey sorayım: Bu konuda medyanın nasıl bir rol oynaması gerektiğini düşünüyorsunuz?
S.O.: Yani medya aslında tolere edici bir rol oynamalı. Dediğim gibi, yanlış hatırlamıyorsam 1928 Koçgiri sonrası buna benzer bir çalışma olmuştu; şimdi yakın tarihte ilk defa böyle bir süreç yaşanacak. Dolayısıyla medyanın bu süreci kışkırtan ya da istismar edilmesine yol açacak adımları teşvik etmek yerine, bunları engelleyici bir tutum içinde olması gerekir. Ama bu konuda çok umutlu muyum derseniz, bir cümleyle şunu söyleyeyim: Şu ana kadarki performansa bakarak çok umutlu değilim. Yine de elbette çaba göstermeye devam edeceğiz.
B.K.: Evet. Saruhan Oluç, çok teşekkür ederiz bugün programımıza katıldığınız ve süreçle ilgili son durumu aktardığınız için.
S.O.: Ben de çok teşekkür ederim. Size kolay gelsin, iyi yayınlar diliyorum.
Ö.M.: Teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.
S.O.: Görüşürüz.


