Derya Alabora: Artık Eğlenemiyoruz!

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Tiyatro Günü'nde Youtube kanalımızda usta oyuncu Derya Alabora'ylayız! Derya Alabora tiyatronun geleceğini, tiyatro eğitimindeki sorunları, dilimizi ve belleğimizi yitirme endişesini anlatıyor.

""

İ. M: Hepiniz hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalındayız. Bugün Derya Alabora ile birlikteyiz. Hoş geldiniz.

D. A: Hoş bulduk. Kusura bakmayın gözlüklerle; gözümde bir konjonktivit gibi bir şey var, o yüzden.

İ. M: Rica ederiz, geçmiş olsun.

D. A: Sağ olun. Kara gözlüklerle geldim.

İ. M: Kasti bir durum yok yani. Bir imaj değişikliği falan değil.

D. A: Görünmeyeyim değil mi? Enteresan görünmek için...

İ. M: İyice... Sanki ekran korkunuz varmışçasına. Hakikaten evet; çok uzun seneler tabii ki ekran, beyaz perde... Ben hazırlanmaya zorlandığım süreçlerden biri oldu. Ama bunu pek çok meslektaşımla, sizinle karşılaşırken YouTube'da söylüyorum. "Allah'ım Derya Alabora ile buluşacağız şimdi, nereden konuşulacak?" diye. Ama Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına biraz alışık olduğum için benim için bir kaçamak yol var. Hem kaçamak hem de biraz da merakımdan... Muhakkak oyunculuk geçecek sohbetin içinde ama yapıp ettiklerinizi konuşmaya kalksak bu format yetmiyor; yirmi beş-otuz dakikaya sığacak gibi değil. Yani ne yapamıyor Derya Hanım? Onu konuşmak istiyorum. Mesela uzun yıllar sahnede şarkı söylemek istemişsiniz, sonra şarkı da söylediniz birkaç sefer. Ben birkaç yerde "yarım bırakılmış kitaplar" vesaire okudum. Nelere zaman kalmıyor, nelere zaman kalmasını çok istiyorsunuz da olmuyor? Biraz buraları konuşarak başlayalım.

D. A: Ya galiba ben biraz aslında... Yetenekli bir kadınım şu anlamda; el işlerine de yeteneğim var. Atıyorum; kumaş boyarım, seramik yaparım, boncuk çanta örerim... Boş vakitlerimde hoşuma gidiyor. Fakat sonra sıkılıveriyorum. Sıkılıyorum ve bırakıyorum. Evde görsen bir yerde boncuklar, öbür tarafta boyanmamış kumaşlar, bir tarafta bitmemiş seramikler... Bir anda sıkılıveriyorum. Mesela minyatürlere başlıyorum. Bu böyle biraz deli işi; ondan bir çiçek oluşturuyorsun, vazo yapıyorsun, çiçeği içine koyuyorsun... Hakikaten çok minik çalışıyorsun. Hoşuma gidiyor fakat bir süre sonra sıkılmaya başlıyorum. Zaten bütün bunları yapacak çok fazla vakit bulamıyorum. Bir de derslerim var; hem üniversitelerde hem de Akademi 35Buçuk’ta ders veriyorum. Oyun provaları, turneler, çekimler oluyor. Bu arada Disney+’a bir iş bitirdik. İşte vakit bulursam böyle "saçmalıyorum" yani.

İ. M: Biraz terapi gibi de saydınız sanki. İnsanlar genellikle terapi yerine yapıyorlar bunları.

D. A: Hoşuma gidiyor onu yaratmak, yarattığım şey de hoşuma gidiyor fakat bir süre sonra afakanlar basıyor bana ve bırakıyorum. Öyle bir huyum var. "Maymun iştahlıyım" da diyemeyeceğim çünkü zaten elli bin tane şey yapıyorum; hobi kısmında böyle bir şey oluyor.

İ. M: Evet, oyunculuk namına elli bin şey yaptığınızı söyleyebiliriz. Hem farklı mecralar, farklı izleyiciler için hem de eğitmenlik kısmı var. Bunun sizin için önemi nedir ve günler nasıl bitiyor? İçeride konuştuğumuzda "yeni nesil şöyle böyle" diye konuşuyoruz ya...

D. A: Evet, maalesef öyle. Ben Mimar Sinan’da, kendi okulumda başladım eğitmenlik yapmaya. Bu bayağı oluyor; herhalde 20 senedir yapıyorum. O zamanlar daha farklıydı tabii, okuldan okula da değişiyor ama yavaş yavaş Z kuşağı ile aramız açılmaya başladı.

İ. M: Alfaya geçtik hatta.

D. A: Alfaya mı geçtik artık? Alfalar da benim öğrencilerim. Biz o yaşlarda çok kitap okurduk, çok film izlerdik. Mesela Afşar Timuçin felsefe dersimize gelirdi; cumartesi pazar bütün gün altışar saat okulda vakit geçirir, onu dinlerdik. Şimdi bakıyoruz; kitap okumak, hafıza... Hepsi gitti. "Yıldız Kenter kim?" diyorsun, "Duydum," diyor. Öyle olunca tarih silinmeye başlıyor. Bazı dersliklerin kapısında eski Yeşilçam oyuncularının, yönetmenlerinin isimleri yazıyor. Soruyorum; "Çocuklar, kapıda bir isim yazıyor, biliyor musunuz?" diye. "Evet, duydum," diyor bazısı. Aslında merak da etmiyorlar. Belki de haklılar, bilmiyorum; her şey mi çok çabuk değişti acaba? Çok büyük bir hız var. Mesela okuduklarını anlamıyorlar. Okuyor ama "ne anladın?" diyorsun; hayır, anlamıyor. Noktasız virgülsüz konuşuluyor. Yeni cümleler edinilmiş; mesela "mezuna kalmak" gibi bir şey var.

İ. M: Mezuna kalmak.

D. A: Bak sen de duymamışsın. Şimdi mezun olmak zaten bir şeyi bitirmek demek değil mi? Bitirmeye kalmak ne demek? Böyle bir literatür var. O yüzden aramız açılmış anladığım kadarıyla.

İ. M: Oyunculukta bu büyük bir problem gibi geliyor; hem geleneği tanımak hem de hafıza... Zihinde tutmak neye dönüşecek diye düşünmeye başladım.

D. A: Vallahi bizim de çok düşündüğümüz bir şey bu. Çünkü hâlâ Shakespeare çalıştırıyoruz, Çehov çalıştırıyoruz. Şimdi anlamaları gerçekten mümkün değil, büyük bir uçurum var arada. Başka türlü bir eğitime mi geçmek lazım? Gerçekten bilemiyorum.

İ. M: Sizin dille, özellikle sahnede ve ekrandaki dil kullanımıyla ilgili derdiniz hep var. "Doğru Türkçe" gibi basitçe mi söylemek lazım?

D. A: Bazı kelimeler değişmeye başladı. Mesela "ne" kelimesi kalktı ortadan, herkes "ney" diyor. "Ney" bir çalgı yani. Tek başına geldikleri zaman "hoş bulduk" diyorlar; oysa bu bir kalıp, toplu haldeyken söylenir. Kimse düzeltmeyince bunlar yerleşiyor. Sinema alt yazılarına bakıyorum, neler yazıyorlar... Artık düzelmeyecek gibi. "Bayanlar", "lavabolar" falan... "Kadın" kelimesini kaba buluyorlarmış mesela. Enteresan.

İ. M: İlginç yani. Şimdi biraz aslında kendi aramızdaki iletişimin eşitlikçi olmasına da gayret ederken bir pedagoji de iyice ortadan mı kalkıyor? Öğretme de ortadan mı kalkıyor?

D. A: Kalkıyor evet. Bir de şu çok tehlikeli: "Evladım", "çocuğum" kelimeleri kalktı. Anneler çocuklarına "annem", "anneciğim"; babalar "babacığım" diyor. Çocuk bakıyor; halası geliyor "halacığım" diyor, annesi geliyor "anneciğim" diyor. Bu müthiş bir kimlik bunalımı bence ve bir sürü psikolog buna karşı. Geçenlerde gördüm; çocuk düşmüş, annesi "Annem iyi misin?" diyor. Ne oldu evladım, çocuğum, oğlum, kızım? Hepsi yok oldu.

İ. M: Neye dönüşecek bakalım... Tüm bu zemin kaymalarının içerisinde çok yakın zamanda siz Ruhi Su okumaya başlayacaksınız. Bu tam karşı akıntı gibi. Biraz anlatır mısınız?

D. A: Bu Güvenç Dağüstün’ün projesi. Güvenç şarkıları söylüyor, ben metinleri okuyorum. Eylem Pelit basta. Ruhi Su operacı olduğu için türkü söyler gibi söylemiyor; başka bir tınısı var. Stüdyoya girdik, o kadar zorlandım ki; çünkü benim alıştığım notalar geliveriyor, halbuki o başka türlü söylüyor. Nefes yerleri zor. "Ben bir iki şarkıya katılayım," dedim ama bayağı zor bir işmiş. Bakalım nasıl tepkiler alacağız.

İ. M: Çok zevkli aslında birlikte bir şey üretmek. Ama Ruhi Su'yu bugün kaç kişi tanıyor acaba?

D. A: İşte problem orada. Bir önceyi bilmeden bir sonrayı inşa edemezsin. Dilin bozulması; edebiyatın, şiirin, yazının gitmesi demek. Üç kelimeyle konuşuyorlar. Belki de robotlaşmaya doğru gidiyoruz.

İ. M: Derya Hanım, pandemide sesli kitap okumaları yapmıştınız sanırım. Bir Nietzsche mi okumuştunuz?

D. A: Nietzsche okudum, Sevim Burak okudum. Yıllar önce Beşinci Sokak’ta Sevim Burak sahnelemiştik; Mustafa Avkıran, Övül Avkıran ve Naz Erayda ile birlikte. Yine dile geleceğim; sesli kitaplarda insanlar okurken çok "havalanıyorlar". Ben Nietzsche'yi normal, düz okudum; altına "Derya Hanım kafanıza silah mı dayadılar?" diye yorum yazmışlar. İnsanların kulağı o dublaj melodisine alışmış. İngilizce tonlarla Türkçe konuşmaya başlıyor herkes. Oysa bizim işimiz dille. Oyunculuk duygularla yapılan bir şeydir; söz en son gelir. Önce hissedeceksin.

İ. M: Eskiden konservatuvarlarda fonetik vardı, şimdi pek yok sanırım. Şapkalar da kalktığı için standartlar kayboldu.

D. A: Cümle sonları hep yukarıda kalıyor; "Nereye gidiyorsun?" diyeceğine "Nereye gidiyorsun?" diyorlar. Türkçe'de kelimeler pek ulanmaz ama hızdan dolayı her şey birleşiyor. Belçika'da bir arkadaşım var; hükümetten "dur ve düşün" bursu almış. "Sadece dur, kendini geliştir," demişler. Ne kadar değerli bir şey. Biz hiç durmuyoruz.

İ. M: Okan Bayülgen ile oynadığınız "Kanlı Komedi: Caligula" oyununa gelelim. Orada kadın öyküleri anlatılıyor. Oyun nasıl tepkiler alıyor?

D. A: İnsanlar genel anlamda eğleniyorlar. Eğlendikleri zaman çok fazla didiklemiyorlar. Okan finalde bir Ionesco göndermesi yapıyor; onu kaç kişi anlıyor bilmiyorum ama seyirci memnun ayrılıyor.

İ. M: Ben CKM'de izledim; sanki herkes erkeklere çok gıcık oluyormuş da oyunda bir "oh be" demiş gibi geldi.

D. A: Orada "Erkek yok memlekette!" diye bir repliğim var, kadınlar çılgınlar gibi alkışlıyor. Tabii ki bu bir hiciv; paraya düşkünlük, ilişkilerdeki yapaylık... Bir erkeği ortadan kaldırınca özgürleşmiş de oluyorsun. İnsanların gülmeye, deşarj olmaya ihtiyacı var.

İ. M: Eskiden kabareler daha yaygındı. Şimdi Dada Salon dışında pek yok sanırım.

D. A: Kabare ortamı çok önemli; hem eleştiriyorsun hem eğlendiriyorsun. İnteraktif bir yapısı var. Zaten stresliyiz, ekonomik olarak sıkışığız; gülmeye ihtiyacımız var. Almanya'da İkinci Dünya Savaşı sonrası kabarelerin çıkması boşuna değil.

İ. M: Peki, ne lazım bunu artırmak için?

D. A: Para! Buradan sesleniyoruz: Tiyatrolara destek olun. Salon yok; eskiden Kenter Tiyatrosu'nda prova yapardık, şimdi salonlar ancak oyun saatinde açılabiliyor. Büyük salonlar genelde AVM'lerin içinde. Bir şekilde bu değişime adapte oluyoruz ama Kenter Tiyatrosu gibi miras alanlarının kapalı olması çok üzücü. Ses Tiyatrosu hâlâ ayakta ama yeni salonlarda ses mühendisliği sorunu var; mikrofon kullanmak zorunda kalıyoruz.

İ. M: Eğlenmek derken gayriciddi bir durumdan bahsetmiyoruz.

D. A: Yok tabii ki. Eğlence, hayatın dramından çıkar. Molière oyunlarında hem eleştirir hem güldürür. Komedi oynamak dramdan daha zordur; zamanlama çok önemlidir. Seyirciden beklediğin reaksiyon gelmediğinde senin de iç zamanın bozulur.

İ. M: Çok teşekkür ediyorum burada olduğunuz için.

D. A: Ben teşekkür ederim. Tiyatroyu ve sinemayı bırakmayalım. Pandemiden sonra sinema seyircisi çok azaldı. Ben sinema hayranıyım; kendimi perdede görmek hoşuma gidiyor çünkü kalıcı bir şey. Sıkıca sarılalım bu sanatlara.

İ. M:Apaçık Radyo YouTube kanalında Derya Alabora ile birlikteydik. İzlediğiniz için teşekkürler.