Ulaş Tuna Astepe: "Deniz benim çölüm"

-
Aa
+
a
a
a

Youtube'ta yayınlanan "Açık Dergi: Portreler"de bu hafta oyunculuğu kadar denize olan tutkusu ve derin iç dünyasıyla tanıdığımız Ulaş Tuna Astepe’yleyiz.

""

İlksen Mavituna: Hepinize merhaba, hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında, bir başka bölümle karşınızdayız. Ulaş Tuna Astepe bizlerle. Hoş geldin Ulaş.

Ulaş Tuna Astepe: Hoş bulduk İlksen.

İ. M: Teşekkürler burada olduğun için.

U. T. A: Ne demek.

İ. M: Evet, yani çok sınırlı İstanbul günlerinde bize zaman ayırdın. Bunun kıymeti bizim için çok büyük. Burada olman da çok kıymetli. Evet, Sen Anlat Karadeniz gibi milyonlarca kişi tarafından bilinen yapımlardan ya da çok sevgili dostumuz Emre Yeksan'ın Körfez filminden bilenler muhtemelen böyle kamplaşıyorlardır bunu izleyenler arasında. Ama biz bütün bunlardan sonra ilk defa seninle burada buluşacağız.

Geçtiğimiz bölümlerde Cem Yiğit Üzümoğlu'yla, sonra da Lale Mansur'la uzun uzun sizin işinizin, oyunculuğun meşakkatlerini konuştuk. İşte "Set süreçleri ne kadar zordur? Görünmeyen perde arkasında neler olur?" Bunları böyle bir deştik. Ben seni buradan yormayacağım bugün. Tabii ki dilersen konuşmayız manasına da gelmiyor. Muhakkak hayatının çok büyük bir kısmı ama şöyle düşündük; yani çokça konuşulan bir konu, ne kadar üzerine konuşulsa da az, ona da hiçbir şüphe yok tabii ki ama sen oyunculuk dışında nasıl zaman geçiriyorsun? Biraz bunu deşelim ve konuşalım istedim. Bir merakın olduğunu biliyoruz, biraz bunun üstünden gideceğiz aslında. Birkaç yerde de söylüyorsun, "Ben denize düştüm" diye hatta bir yerde. Yani şimdi düşününce "denize düştüm"ü tekne merakını anlatmak için söylediğin bir şey, deniz merakını anlatmak için söylediğin bir şey olarak alıyorum. Ama ben şöyle bir ilginçlik de hissettim; yani Körfez filmi de bir yandan denizin o biraz hani olağanüstü, extraordinaire halleri ve etkileri üzerineydi. Piri Reis'i oynamışlığın var...

U. T. A: Barbaros Hayrettin'i... Barbaros Hayrettin'i... Evet, evet doğru.

İ. M: Ben fark etmemiştim. Bırakmamış seni bu tema. Bilmeden mi olmuş? Nasıl olmuş? Çok ilginç.

U. T. A: Evet. Bana bir şey fark ettirdin. Aa enteresan, bayağı... Valla denize düştüm. Hakikaten bizde böyle babaların çocuklarına yüzmeyi öğrettiği bir model vardır. Bilirsin, denize atarlar seni. Bana da öyle yapıldı. Ben çok kısa bir süre bir pet şişeyle yüzmeyi öğrendiğim bir dönem hatırlıyorum. Sonra da babam "Eh" deyip böyle bir gezi teknesinden beni ikinci kattan aşağı atmıştı. Ve onu hiç unutmuyorum yani. Böyle "tıs" diye suya düşüp o balonlar veyahut o ses filan... Dibe batmış ve çıkmaya çalışan bir çocuk... Bir anda şıp diye öğreniyorsun yüzmeyi. Bu tabii böyle bir şey... Arkadaşlar arasında da çocukken konuşuyorduk, hatırlıyorum; bazılarında da aksine sebep oluyor. Denizden müthiş bir soğuma filan. Bende bir şeye dönüştü; yani bir tür böyle o yerçekimsizlik, o suda çok rahat ediyorum. Yani yıllar sonra dalgıçlık meselesi başladığında da yani o insanın olmadığı yerde gözlem yapmak, böyle o seslerin falan boğuklaştığı yerde bir gezi hali bana çok iyi geliyor.

Sonrasında da aslında işte çocukken bir Optimist macerası geçirdim. Nedir o? Yani en küçük yelkenli teknelerle çocuklara yarış yaptırılan bir şey. Tekne formu ve bir spor, bir sınıf sporu. Bir yelken yarışı sporu. Oradan böyle tekneler giderek büyüyerek ilerleyen, Optimist olarak başlıyorsun yelken sporuna. İzmit Körfezi'nde, o böyle karanlık bulanık, düşmeyi asla istemeyeceğin o suda yelken öğrendim.

İ. M: Çok küçük yaştan başlıyor yani.

U. T. A: Çok küçük yaştan başladım. Evet. Yani ilkokul yılları falan galiba. Ve zorla öğrendim. Çok karmaşık gelmişti o makaralar, o rüzgâr... Yani bir çocuk için hemen öğrenmesi zor. Fakat o su o kadar pisti ki ben çocukken, Körfez... Birçok kaptan gibi, birçok iyi kaptan yüzme bilmez; böyle bir fenomen vardır. Çünkü bu geminin batmaması gerekir bir şekilde falan. Bende de biraz öyle oldu aslında. O suya düşmemek için o sporu öğrendim. Evet. Ve sonra da devam etti.
Şimdi kendi böyle bir şeyim var. Bir 37 fit, Kurucaşile yapımı. Hüseyin Çoban mimarı. Kurucaşile Türkiye'de iki yer; Bodrum bir tırhandilleriyle meşhur, bir de Kurucaşile tekne yapımıyla, ahşap tekne yapımıyla çok meşhur. Eski ustalarıyla... Eski tekniklerin de kullanıldığı, böyle ahşap tekneler çıkartan bir memleket, küçücük bir kasaba aslında. Ama içinde epey böyle eski tersaneler barındırıyor. 

Kızım da oradan çıkma, Granma ismi. Ben bunu, bu kızı üç komünist arkadaştan aldım. Benim lisemden mezun üç arkadaş... Ve Granma da Fidel Castro ve yirmi-otuz arkadaşının işte Meksika Körfezi'nde Küba'ya çıkarma yapıp devrimi başlattıkları teknenin adı. Çok iyi. Granma diye bir eyalet var orada şimdi, o gemi sergileniyor. Onun adını koymuşlar. Ben de sakladım, korudum onu. Çünkü tekne ismi değiştirmek biraz meşakkatli bir şey, ritüeli var. Denizciler de biraz inanırlar böyle ritüellere. Deniz çok korkutucu bir yer olduğu için biraz böyle Allah'a yakındır dünyaları. O yüzden de tekne ismi değiştirmek uğursuzluk getirir falan gibi bir yerden çok da değiştirmezler aslında. Ben de korudum onu. Bu güzel de bir hikayesi olduğu için.

İ. M: Evet çok güzelmiş.

U. T. A: Maceramız devam ediyor.

İ. M: Tekneyi yaptıranların koyduğu isim... Sen onu devralmışsın.

U. T. A: Ben de onu devralmışım.

İ. M: Şimdi İstanbul'da, İstanbul suları...

U. T. A: İstanbul'da, Yeşilköy'de. Balıkçı Barınağı’nın orada. Birkaç başka yerde denedim. Fakat Yeşilköy çok denizci bir yer. Çok balıkçı kültürü olan bir yer. Eski İstanbul insanlarını barındırıyor. Çok iyi komşularım var. Pilotlar ağırlıklı bir kısmı, bir kısmı eski balıkçılar. Deniz bilen, denizci kültürü olan bir semt. Onlarla olmak, haşır neşir olmak bana iyi geliyor. Daha önce Tarabya'daydı. Tarabya daha böyle şey, yani deniz ile ilişkisi çok hızlı olan insanların barındığı bir yer. "Hemen işten çıkayım, iki balık tutup döneyim" gibi böyle hızlı, süratli teknelerin olduğu falan... Ve Boğaz'da yelken de açamadığımız için, benim teknemin motoru çok kuvvetli olmadığı için Boğaz akıntılarında böyle mücadeleyle geçen senelerden sonra Yeşilköy'e sığındım. Çok da memnunum. Yani çok güzel dostlarım ve komşularım var orada.

İ. M: Ya bu arada tabii bu konuşmayı şimdi böyle başlatmış ve böyle sürdürürken aklıma çok büyük bir figür geliyor Açık Radyo ve Apaçık Radyo ailesi için. Beni dinliyorsa belki kızıyordur şimdi "şunu niye sormadın, bunu niye sormadın" diye. Beysun Gökçin'e de selam edelim.

U. T. A: Selamlarım olsun. Hiç kaçırmıyorum hiçbir programı.

İ. M: Açık Deniz programı kült yayınlarından birisi. Onun jingle'ını falan da...

U. T. A: Hiç çıkmıyor kulaklarımdan. "Hey! Açık Deniz!"

İ. M: Dinlersin diye tahmin ediyorum değil mi?

U. T. A: Tabii ki. Hiç yani... Bu podcastlerini takip edebiliyorum. Canlı yayını genellikle kaçırıyorum. Ama neyse ki o aplikasyon hayatımı kurtarıyor.

İ. M: Ne güzel. Evet hepsi de var galiba değil mi?

U. T. A: Tabii tabii. Çok uzun yıllardır hepsi var. Bazen böyle "Kaçırıyor muyum, acaba atlayan bölümler var mı?" diye endişem oluyor falan ama...Hepsini dinliyorum. 

İ. M: Evet, yani Beysun da bizi affetsin. Ulaş'ı biz kapmış olduk aslında. 

U. T. A: Seve seve oraya da giderim, tabii ki.

İ. M: Evet, belki Açık Deniz'de tekrar ağırlarız seni.

U. T. A: Tabii ki.

İ. M: Peki Yeşilköy'de nasıl rotaların var? Nerelere gidiyorsun? İlk nereye gittin yani? İlk oradan nereye çıktın?

U. T. A: Şimdi aslında Marmara Denizi o kadar böyle zor bir deniz ki... Böyle kolay gibi hani, herkes aslında böyle bir "Karadeniz de çok zordur" ama hani uzakları zor zanneder falan ama bu Marmara rüzgarın içeride döndüğü, çok böyle tekinsiz durumların yaşandığı falan bir yer. Ve bana denizciliği şu aşamada Marmara öğretiyor. Ben kendi teknemle Marmara'nın dışına henüz daha çıkmadım. Fakat başka teknelerle, charter tekneleriyle daha güneyde başka seyirler yaptım.

İ. M: Yani senin teknenin kumandasını aldığın seyirler gibi.

U. T. A: Evet, evet. Ama kendi Granma ile henüz Marmara'nın dışına çıkmak fırsatım olmadı. Çünkü sürekli çalıştım. Her yaz "Bu yaz yapacağım, bu yaz gideceğim" dediğim her yaz bir iş geldi önüme. Fakat şimdiki hayalim şu; bu Karadeniz macerası şu an güzel gidiyor, bana da hafif hissettiriyor. Böyle bir seviyorum Trabzon'u, işi de seviyorum. Ve bir yere kadar gidecek. Gittiği yerde, bittiği noktada da ben dükkanı toplayıp bir dünya seyahatine çıkmayı planlıyorum. Bu tabii çok "cahil cesareti" bir şey. Ama buna alışkınız da buralardan... Yapılamayan bir şey değil. Yani kendi teknemle bir iki yıl böyle bir işte Ege'de, Akdeniz'de, Adriyatik'te falan gibi böyle kafamı çıkarabildiğim yerlerde... Sonra okyanusa, işte Cebelitarık'ın öteki tarafına, daha böyle bir okyanus aşabileceğim bir tekneyle... Benim kategorisi, teknemin sınıfı buna yetmiyor. Aslında her şeyle yapabilirsin. Kanoyla da dünyayı dolaşan insanlar var. Ama korkuyorum açıkçası ve muhtemelen tek başıma yapmam gerekecek bu seyahati.

İ. M: Bu arada o korku da önemli bir korku galiba değil mi? Denizde galiba hayat kurtaran bir şey bir yandan da.

U. T. A: Galiba işte o yüzden yüzme bilmeyen çok başarılı kaptanlar var. Yani beni asıl bu açık deniz merakına sürükleyen çok meşhur kült karakter Joshua Slocum diye bir Amerikalı vardır. 1900 senesinde, 1895'te galiba, ilk dünya turunu tek başına yelkenliyle atan karakter. Çok da kült bir kitabı vardır bu seyahatinin günlüklerinden oluşan. O kitap çok insanı denizci, açık denizci yaptığı gibi bana da hayaller kurduran kitap o oldu aslında. Eski bir ticari yelkenli gemi kaptanı. Sonrasında bu makineler, buharlı makineler falan çıkınca artık ıskartaya ayrılıyor, emekliye çıkıyor. Ve emekli boş gezerken bir arkadaşı ona "Deniz kenarı bir çayırlıkta çürümekte olan bir kayık var, onu toparlar mısın?" diyor. Ve orada Spray denen bir tekneyle karşılaşıyor Joshua. Böyle bir şeydi, karada çürümek üzere... Bakıp ona "Tamam ben bunu adam ederim" deyip, o kesip biçip onu bir form yaratıyor. Ve o form bugün o Avrupa teknelerinin falan da omurgasında kullanılan, o meşhur işte denizci, uzun seyahatler yapabilen bugünkü o meşhur tekne formunu yaratıyor. Ve onunla Boston'dan zannedersem bir dünya turuna çıkıyor bir gün. Hatta çıkması da çok uzun sürüyor; arkadaşlarıyla partiler, eğlenceler, "Ha yarın, ha öbür gün" filan. Bir sabah böyle insanların üzerine basmadan yürüyerek işte avara oluyor teknesini. Hele beraber çıkıyor. Bir beş yıl zannedersem bir macera... O kitap beni çok etkiledi. Çünkü böyle müthiş insani bir dili var. Böyle çürümüş bir tekneye almış, ıskartaya çıkmış bir kaptan... Böyle bir yani insanlara yeni bir evren yarattı aslında. Ve sonra birçok insan dünya turu attı onun sayesinde.

İ. M: Ne güzel, ne acayip.

U. T. A: Evet. Çok böyle bir şey, insanlığıyla da meşhur. Çünkü işte örneğin silah almasını tavsiye ediyorlar ona. Böyle bir Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) denilen bir yerden geçecek. Böyle bir Arjantin taraflarında falan, yani bir şey, yerli kabilelerin olduğu ve işte teknelere çıkıp insanları soyan, yiyen falan böyle çok zorlu bir vadiden geçecek. Diyorlar ki "Silah al yanına, işte koruma al yanına" falan. Onun da teknikleri var; böyle tişört değiştirip güverteye başkasıymış gibi çıkıp, sonra inip tekrar böyle çok kalabalıkmış gibi göstermeye çalışıyor güvertesini falan. Bir arkadaşı da ona diyor ki "raptiye al". Boş ver sen onları. Çünkü silah taşımak istemiyor, silahsız yapıyor bu seyahati. 1900'de bu. Evet yani ortalık yanarken... Ve o arkadaşını dinliyor, raptiye alıyor. Ve bir gece çığlık kıyamet seslerle uyanıyor. Yerliler ayaklarında ayakkabı olmadığı için güverteye bastıklarında o raptiyeler canlarını yakıyor, canhıraş geri düşüyorlar. Ve bu zekice çözdüğü için bu sorunu çok gurur duyuyor kendisiyle. Filan, böyle çözümleri olan, çok böyle insancıl bir karakter. Bu önemli.

İ. M: Senin için galiba değil mi, bu insancıl karakter? Evet. Çünkü denizden beklenen daha böyle bir... Onun hainliğine karşı daha böyle güçlü kuvvetli, onunla aşık atabilecek figürler gözümün önüne geliyor. Beşiktaş'taki Barbaros Hayrettin heykeline bile baktığında başka bir şey hissediyorsun.

U. T. A: Tam tersi aslında. Tam tersi. Evet. Korkaktır. Yani böyle şey, çok saygı, yani saygı duyarak denize... Çoğu kaptan tanıdığım çok korkar denizden. Yani kimse kimseye şey demez: "Yürü, çık be koçum! Hadi git şuraya!" filan... Herkes birbirine "Aman dikkat et, bak çıkma bu havada, yani gitme oralara" gibi hep bir endişe... Gidenin dönmediği hikayeler çok olduğu için. Kaybettikleri balıkçı oğullarını kapıda bekleyen teyzeler hala var, yani camın kenarında filan. Deniz korkutucu bir yer. Bu da hayatta tutuyor insanı hakikaten. Yani bu korkuyu herkes taşıyor. Öyle denizciler dışarıdan çok hoyrat, böyle kaba saba falan gibi gözükseler de aslında böyle şey, ona ayak uydurmaya çalışan, onu anlamaya, dinlemeye çalışan falan, böyle deniz bir karakter... Ve biz ona saygı duyuyoruz. Ve onunla beraber yelken de tam böyle bir şey zaten. Yani hani kolayına gitmeye çalıştığın bir yolculuk aslında. Hedefe değil de yani, uyum sağlayarak bir yere varmaya çalıştığın yolculuk.

İ. M: Evet, hem kolayına gittin hem de daha iç deniz açısından söylüyorum. Benim Beysun'la bir tekne maceram olmuştu, oradan da anılarım var. Yani şey de çok önemli; yani denizde aslında hem kendini gözetiyorsun ama bir yandan etrafı gözetmek, karşı tarafa da sonra öncelikler vesaire filan... Hani tüm orada trafiğin ilerlemesi de aslında ciddi bir hani etik şeyler var orada, hani kodlar var. Onların dışına çıkarsan da zaten muhtemelen aforoz edilirsin eğer canını ödemezsen yani.

U. T. A: Evet. Orada da bana şey çok iyi, kontrast çok iyi geliyor. Yani gündelik hayatla, şu an hani o trafiğin içindeki hayatımızı düşündükçe aslında riayet etmek gereken gibi sınırlar var. Deniz bunu çok net hatırlatan bir yer ve çekti mi de çekiyor anladığım kadarıyla insanı bir yerde.

İ. M: Ya şimdi senin kafanda planlıdır bence. Bunları da kuruyorsundur. Ha deyince çıkmaz bir insan dünya yolculuğuna ama ben çok uzak olduğum için böyle bir merak ettim. Yani ne yapacaksın? Birilerine mi danışacaksın? İşte kimi rotalar var onları mı etüt edeceksin? Hani birbirlerine soracağın kesin ya da bilenlerle küçük küçük turlar yapacaksın. Dünya turu diyelim iki sene sonra olacak. Bilmiyorum. Nasıl hazırlanmayı düşünüyorsun kafanda? Kimler var?

U. T. A: Evet, yani dev bir külliyat var aslında bununla ilgili. Bahsettiğim bu Joshua Slocum'un o naif günlüklerinden sonra böyle bir denizcilik günlükleri şeyi var, edebiyatı var diyeyim yani. Bizde de bunu Sadun Boro -en meşhuru o kitaplarıyla- böyle birçok insana denizcilik aşılamış efsane denizcimiz falan... Ve aslında yani parça parça her şey; yani o kitaptan da yakın zamanda dünya seyahatinden dönmüş, beş yıllık bir seyahatten dönmüş Fatih Aksu, Fatih Kaptan... Ben de karşılamasına da gittim Tuzla'ya. Tuzla'ya geri döndü ve böyle bir kortejle girdi İstanbul'a falan. Çünkü pandeminin de etkisiyle insanlar bu deniz videolarını izlemeye başladılar, dünya seyahati yapan tiplerden. O da tam pandeminin ortasında yakalandı bu turda. O yüzden de kalabalık bir hayran kitlesi vardı. Yani Sadun Boro’ların dönüşleri de öyle; Fenerbahçe dolmuş taşmış, herkes kayıklarıyla onları karşılamış falan. Böyle de ufak bir gelenek var zannedersem. Biz de teknemizi süsleyip Çam Limanı'nda bir sabah haberini aldık, işte şey dönmüş, Sivriada'nın açığından geçiyordu falan... Yakaladık, takıldık peşine. Ve o kortejle beraber onu da karşıladık. Ben de sonunda da bulunmuş oldum neyse ki. 

O da örneğin, yani bir yerde, okyanusun ortasında bir şeyden bahsediyor. Pupa seyrinde bir şey kuracakken, bir ayı bacağı kuracakken falan böyle nasıl yapacağını bilmediği bir şey... Sadun Boro'nun bir kitabından, kitabındaki bir cümleden bir teknik aklına geliyor. Kitabı açıp karıştırıyor, "Haa buydu" falan deyip, işte yelkenin armasını öyle ayarlayıp rahat ediyor. Yani böyle hep aslında şey, ben her boş zamanımda gruplara bakıyorum. Denizci gruplarında böyle işte bir takım ADYK falan gibi yerlerde insanlar tecrübelerini paylaşıyorlar. Açık deniz seyri yapan insanların jurnalleri PDF olarak ortalarda dolaşıyor, dönüyor. Onları okuyorum. Rotalarına hep bakıyorum. Nerelere gidiyorlar, ne yapıyorlar? Canlı paylaşılıyor birçoğu. Takip edebiliyorsunuz. Birçoğu işte vlog çekiyor, YouTube'a koyuyor falan.

Yani bu benim işte... Oyunculuk bir mesleğim. Çok böyle keyifle yapıyorum, sürdürüyorum. Sonra o bittiğinde eve giderken yani onu da bir durdurmak gerekiyor bu noktada. Çünkü insan böyle "Hayır, hayır, hayır" diye rüyalardan uyanırken bulabiliyor kendini. "Öyle oynamasaydım keşke, keşke şunu daha iyi yapsaydım" falan. Bir yerde işte terapist desteğiyle de onu böyle durdurmanın bir yolunu buldum. Yani arabayla eve gidene kadar müsaade ediyorum kendime bu şeyi yapacak, eleştiri, değerlendirmeyi yapacak. Sonra arabadan indiğim anda kapatıyorum. Yani bu sınırı koyuyorum kendime. Sonrasında da yeni bir dünya başlıyor işte.

İ. M: Yani ondan sonraki merakım... O da bunlarla dolu.

U. T. A: Evet, o da bunlarla dolu. İlk başta çok böyle soğuk yerler ya da zor denizler hedeflemiyorum. Dünyayı görmek istiyorum. Ve bunu açıkçası yelkenle yapmak istiyorum. Çünkü yetişmek istemiyorum bir yere. Yani şeyleri beni çok etkilemişti; böyle işte çöl geçen insanların tecrübeleri ya da böyle çölde zaman geçirmiş falan... Yani bir anlamda benim çölüm de öyle gibi geliyor. Denizin ortası, yani okyanus görmek merakı çocukluğumdan beri var. Hep Ümit Burnu hayali kurardım çocukluğumdan beri. Müthiş... Böyle Afrika'nın en ucunda, o Ümit Burnu'nda durup işte böyle o okyanusa bakacağımı hayal ederdim falan. Umarım bir gün gerçekleştirebilirim.

İ. M: Evet ya tabii bunlar çok da özel bir deneyim bu şüphesiz ama şey diye geçmiyor değil yani aklımdan; acaba sen de bir günlük tutar mısın ya da bir vlog çeker misin?

U. T. A: Evet yani çok şeyim böyle, sosyal medya konusunda çok becerikli değilim. Çok sevmiyorsun belki. Aslında bakmıyor değilim, bakıyorum. Ama bir şey paylaşmak beni tedirgin ediyor. Bir de daha böyle "Ne nereye oturdu?" tam da belli değil gibi. Instagram bir anda böyle çok berbat bir yere de dönebilir. Ben tam anlamadan havası geçebilir falan gibi. O yüzden çok temkinli yaklaşıyorum. 

Hayatımı bu kadar böyle ortaya koymak konusunda da aslında çok mahremiyet duygusu çok kuvvetli falan bir insanım. Çok ortalarda yaşamak merakı hiç duymadım. Oyunculuğumda böyle bir şey var tabii, handikapı var benim için yani. Ama mümkün mertebe korumaya çalışıyorum onu. Fakat şey bir misyonla belki; yani bana nasıl örnek oldular, bana nasıl hayal kurdurdularsa işte Sadun Boro'lar ya da bu diğer denizciler, bu YouTube çeken Fatih Aksu'lar falan... Yani bir borç gibi belki o hediyeyi geri vermek, aldığımı geri vermek gibi bir şeyle, sorumlulukla yapabilirim gibi geliyor. Bence yapmalıyım zaten.

İ. M: Yapmalı da insan. Bir yandan da...

U. T. A: Bunun iyi bir formunu bulursam, bu zamanki bu filmcilik tecrübemi belki daha da seyirlik bir hale getirebilip bu videoları aslında paylaşmak var. Yani böyle ortadan kaybolmak yok aklımda yani bir bakıma. Şey de görüyorum denizcilerde de; yani o kendi kendine konuşma hali, özellikle tek başına seyir yapanlarda... Onlara da iyi geliyor bence. Yoksa olay çok daha meditatif bir yerden çok şey olabilir, içinden çıkılmaz bir hal alabilir yani. "Hep orada birileri var, beni dinliyorlar, duyuyorlar" filan fikri belki denizde eşlik etmesi fena fikir olmayabilir.

İ. M: Okuyorsun, takip ediyorsun. Bir yandan bir yerde bir kayıt bırakmaktan da konuştuk. Yazıyorsun da bildiğim kadarıyla. Neler var defterinde? Ne kadar zaman buluyorsun? Bilmiyorum, çok yoğun olduğun kesin.

U. T. A: Ama bulabiliyor musun? Yeniden günlüklere döndüm aslında. Yazıyla çok uzun yıllar barışığımı kaybettim, ilişkimi... Aslında biz böyle çocukluğumdan itibaren öyküler yazma merakı olan falan bir çocuktum. Lisede de devam etti bu. İşte edebiyat kulübü, dergiler, okul dergisi, işte şiirler, öyküler falan... Ve aslında tiyatroya girme sebebim de bir bakıma o edebiyatta olan meraktı. Yani oyunculuktan çok o külliyatı sevmek falandı benim için. Tiyatro okumaya da biraz o yüzden karar verdim.

İ. M: Aslında edebi niteliği...

U. T. A: Evet, aynen öyle. Onlarla haşır neşir olacak bir meslek beni daha çok çekti. Fakat sonra yazmak bir yerde, bir noktada tıkandı. Ve çok uzun yıllar aslında böyle küçük notlar, küçük şeyler haricinde hayatımdan çıktı. Şimdi yeni yeni tekrar "Nasıl yazılıyor? İnsanlar nasıl yazmış?"... Böyle eski şey hikayelere bakıyorum. Örneğin Melih Cevdet diyor ki; her sabah -onların tabii bambaşka bir kültür- her sabah sandalyesini koyarmış o adadaki evde balkona ve böyle işte dört saat yazarmış falan. Şeyde soruyor ona Ferhan Şensoy da: "Peki diyor yani hiçbir şey bulamasan ne yazıyorsun?" Yani işte "10 vapuru 5 geçe kalktı. Çocuklar bugün okuldan biraz hızlı çıktı" falan. Neyse yani ne görüyorsan ama mutlaka yazıyorum. Onlar böyle iş gibi, dükkanı açmak gibi falan... Biraz aslında bunu yani yazmak edimini tekrar kendime hatırlatarak tekrardan günlüklere döndüm. Günceye yani, böyle işte her gün olmasa da... Çünkü yazmayı hayal ettiğim bir film ya da bir dizi senaryosu diyebileceğim bir senaryo var. Senelerdir dilimde de döndürdüğüm, aklımda da dolaştırdığım filan... Böyle bir yatılı, yatakhane yıllarımdan bana kalan, hissettiren şeyleri de barındıran, böyle bir gençlik, yatılı gençlik hikayesi. Aslında yani bunu becerebilirsem çok mutlu olacağım. Bir süreçteyim yani.

İ. M: Nasıl bir mesafede hissediyorsun kendini bunu becermeye?

U. T. A: Yani şimdi şöyle bir problem yaşıyorum: Oyunculuk çok görünür olmak isteyen bir meslek. Yazarlıksa çok daha böyle şey, seyreden tarafa geçmek gerekiyor. Bunların enerjileri bambaşka. Birinin hem çok aktif oyunculuk enerjisinde olup... Hem de yani ben bir kahveye girdiğimde bakılan insan oluyorum. Halbuki ben seyretmek, izlemek istiyorum falan. Bu ikisini bir arada tutturmak çok güç oluyor benim için. O yüzden yıllardır da aktif çalıştığım için bence bu yazar enerjisine geçemememin sebeplerinden biri de bana sorarsan bu. Bir arada sürdürebilir miyim? Pek emin değilim. Hala bu sözümü verip verip sürekli dönüyorum bu yoldan. Ama böyle bir niyetim var ve bu beni diri tutuyor yazı konusunda.

İ. M: Hâlâ... Evet, merakla bekleriz. Çok da bu arada andığın da bir geçmiş, İstanbul Erkek Lisesi geçmişi ve yatılı geçmişi. Ne senin için en belirleyici oldu o dönemde? Çünkü zor dönemlerdir yani sonuçta işte o şey hani büyüme dönemleri.

U. T. A: Şüphesiz.

İ. M: Ama bir yandan karakter oluşturucu da dönemler. Bir yerde o ortamın, nasıl diyeyim, orada oluşan toplulukların kolektif olma fikrinin de açıldığı dönemler galiba. İyisiyle kötüsüyle nasıl hatırlıyorsun sen?

U. T. A: Gerçekten iyisiyle kötüsüyle, lise yılları hakikaten... Şimdi benim lisem çok nahoş bir gündemle de çalkalanıyor bu ara. Öyleymiş. Evet. Herkes çocukların üzerine titriyor neyse ki. Ergen zorbalığı çok şey bir konu hakikaten, böyle mesele... Ben de taşradan, İzmit'ten geldim ve parasız yatılı okuyan bir çocuktum. Yani hem ekonomik olarak bir şey yaşıyorsunuz, burslarla hayatınızı döndürdünüz ve böyle bir büyük şehre atıldınız filan aileden uzakta. Biz böyle buluşur ağlardık mesela filan. Çocuğuz bir yandan çünkü. Buluşur ağlardınız? Evet, yani böyle odalarda ailemizi özlediğimiz, uzakta kaldığımız falan, çok zor tabii. Ama işte bu bende şöyle bir öğretiye sebep oldu: Yani ne kadar sağlıklı bilmiyorum tabii ama işte kolay yok. Hep böyle bir şey başarmak için biraz da böyle gayret, biraz da acısı da zorluğu da barındıracak falan gibi böyle bir öğreti. O yüzden bir şeyler böyle kolayca olduğunda ben tedirgin olurum hayatta yani. Bir şey yanlış olacak gibi falan. Böyle bir şey yarattı bende. Anksiyete yarattı yani.
Neyse ki böyle çok kült karakterler barındırıyordu benim lisem. Hocalar, öğretmenler... Alman grubu da, Türk grubu da... Ondan sonra bu pilot okul falan mevzusuyla aslında paramparça ettiler. O öğretmenleri 5 yılda, 2 yılda bir yerlere gönderdiler falan. Ve o geleneği aslında bozabilmek için sistem elinden geleni yaptı. Hala sürdürüyor gelenek. Bence ya, o bina mı koruyor okulu...

Yani o Alman ekolü, eğitimi mi koruyor bilmiyorum ama hala çok böyle pırıl pırıl çocuklar çıkıyor oradan. Fakat tabii bir grup genci yatakhaneye nerede dünyanın neresinde koyarsanız hem iyi hem kötü hikayeler çıkar oradan yani. Ben neyse ki çok büyük bir zorbalığa maruz kalmadım. Ama hatırlıyorum kalan arkadaşlarımı. Ve bunu kontrol etmek de aslında böyle şey, çok babacan figürler gerektiriyor. Bizde vardı Necati Şolt adında bir müdür yardımcımız vardı. Ve böyle bir baba figürüydü o hepimiz için. Yani "Evde kendi çocuğu ateşliyken işte burada yüz yirmi çocuk var ben onlarla ilgilenmeliyim" falan diyen o eski emektar öğretmenlerden, eğitimcilerden falan bir baba vardı başımızda. Bu olayı çok güvenli kılıyordu, büyük bir kısmını. Ve şeyleri çok güzel tabii. Böyle yani gruplaşıp böyle dergiler çıkaran küçük gruplar oluşuyor. İşte böyle daha matematiğe meraklı ya da bilim konusunda meraklı tipler kümeleşip... Biz yani tiyatro salonunun anahtarı bir noktada bana geçmişti örneğin. Biz inip orada kendi kendimize böyle mizansenler, şeyler, şiirler, işte bir ışıklar, bir dumanlar falan bir şeyler yaratıp bir dünya kuruyorduk kendimize falan. Ve hep o genç grubun ve topluluğun parçası içinde olmak... Ben başka türlüsünü bilmiyorum. Sonra da hayatım hep öyle yani. Benim hep hayatım arkadaşlarımla geçti aslında... Hep böyle bir kalabalık grup, bir şeyler yapıyoruz falan gibi bir şeyle geçti. Bu bir doğal alışkanlığa dönüştü yani. O yüzden bende iyi anıları var ağırlıklı olarak. Okulun ve yatakhanenin, lisenin.

İ. M: Yani tiyatro salonunun anahtarı bana geçti dediğine göre o da zaten oyunculuğa takmıştın diye düşünüyorum artık.

U. T. A: Evet orada da yine edebiyatla çıktı. Örneğin şey, ne bileyim böyle bir 10 Kasım törenini bir noktada bize "Siz bunu organize edin" diyorlar falan. Biz işte Geyikli Gece şiirini Atatürk zannettiğimiz o figüre okutuyoruz. Milli Eğitim Müdürü falan da izliyor ve onu Atatürk'ün bir şeyi zannediyor. Bir sözü, bir yazısı falan. Onun sözü... "Geyikli Gece'yi hep bilmelisiniz" falan... Atatürk'e benzeyen bir arkadaşımızı bulup... Yani böyle aslında her şeyi birbirine geçiriyorduk ama biz aslında şiir seviyorduk çünkü. Mesela, evet yani ve o bir şey sahneleme, bir şeyin sahnede olması, yani tekrar ederek bir şeyi güzelleştirme, rafine hale getirme falan... O yatakhanedeki o bol vakitte elimizdeki en güzel şeylerden biriydi. Evet.

İ. M: Valla sohbetimizden şunu anlıyorum. Aslında yazar olacakmışsın. Başka yollara sapılmış ve belki ileride seyir günlüklerini okuyacağız. Belki de. Umarım. Ayrıca dünya turuna çıkmanı da beklemesin sevgili Beysun abi. Açık Deniz programında benim sorma maharetini gösteremediğim soruları da o sorar.