"Karanlık bulutlarla dolu ufukta bir tur"

Ufuk Turu
-
Aa
+
a
a
a

Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Kolombiya’daki seçimlerde sol koalisyonun konumunu, Nepal’de Z kuşağının yükselişi olarak görülen Balendra Shah’ın seçim zaferini, Almanya Baden-Württemberg’de seçimlerin sonucunu ve aşırı sağın yükselişini değerlendirirken; İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik saldırıları ve bölgedeki son gelişmeleri ele alıyor.

""
Ufuk Turu: 10 Mart 2026
 

Ufuk Turu: 10 Mart 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!

Ahmet İnsel: Günaydın!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Karanlık bulutlarla dolu ufukta bir tur atmaya nereden başlıyoruz?

A.İ.: Güney Amerika’dan başlayalım: Kolombiya’da Pazar günü milletvekili ve senatör seçimleri yapıldı. Sol koalisyon olan ve “Tarihi Anlaşma” adını taşıyan ittifak seçimlerden birinci çıktı. Cumhurbaşkanı olan ve görev süresi yakında sona erecek olan Gustavo Petro’nun desteklediği bu koalisyon, senato seçimlerinde oyların yaklaşık %23’ünü aldı. Karşısındaki aşırı sağa yakın Demokratik Merkez Partisi ise %15 civarında kaldı.

Bu sonuçlara bakıldığında, 31 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu için sol koalisyonun büyük bir hezimete uğramadığı ve Gustavo Petro’nun yerine aday olan soldan senatör Iván Cepeda’nın ikinci tura kalma ve seçimi kazanma ihtimalinin güçlendiği söylenebilir. Tarihi Anlaşma’nın adayına karşı aşırı sağın adayları da öne çıkmış durumda. Bunlardan biri Abelardo de la Espriella; bir avukat ve aynı zamanda mafya ile paramiliter davalarda yargılananların avukatlığını yapmış bir isim, aşırı sağın temsilcisi olarak görülüyor. Bir diğer aday ise daha önce cumhurbaşkanlığı yapmış olan Valencia’nın kızı Paloma Valencia; o da daha çok merkez sağın adayı olarak değerlendiriliyor.

Büyük bir değişiklik olmaz ise bu seçim sonuçlarına bakarak 31 Mayıs’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde senatör Iván Cepeda ile avukat Abelardo de la Espriella'nın ikinci tura kalması bekleniyor.

Bu arada barış süreci açısından anlamlı bir gelişme de var; 2016 yılında Kolombiya’da yaklaşık 30 yıldır devam eden gerilla savaşını sona erdirmek için FARC gerillası ile bir barış anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma çerçevesinde FARC’a senatoda beş, milletvekilliğinde ise beş kontenjan ayrılmıştı. Bu kontenjan dönemi sona erdiği için eski FARC gerillalarının kurduğu Müşterekler Partisi seçimlere katıldı ancak oyların %3’üne ulaşamadığı için parlamentoda temsil hakkı kazanamadı ve büyük ihtimalle parti kendini feshedecek. Bu durum FARC açısından önemli bir başarısızlık olarak görülüyor ki zaten barış anlaşmasını reddeden bazı FARC grupları silahlı mücadeleye devam ediyor.

31 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra iki ay içinde yeni seçilen cumhurbaşkanı göreve başlayacak. Kolombiya Anayasası’na göre, cumhurbaşkanları yalnızca bir kez seçilebiliyor. Dolayısıyla yeniden seçilme ihtimali yüksek olsa bile Gustavo Petro aday olamıyor. Bildiğim kadarıyla da “Anayasayı değiştirelim, iki ya da üç kez seçilmek temel bir haktır," şeklinde bir tartışma gündeme gelmiş değil. Siz gördünüz mü bilmiyorum.

Ö.M.: Ben de görmedim.

A.İ.: Seçimler de gayet sakin geçmiş. Gustavo Petro biliyorsunuz, Donald Trump’a karşı en radikal çıkışı yapan kişilerden biri şu anda Güney Amerika’da.

Diğer taraftan bir başka seçim haberi de Nepal’den geldi. Nepal’de 5 Mart’ta seçimler yapıldı ve rap şarkıcısı Balendra Shah — daha çok Balen diye biliniyor, kısaltılmış adını kullanıyor — 35 yaşında ve seçimleri kazandı. Onun partisi Bağımsız Ulusal Parti, merkezde konumlanan bir parti olarak seçimleri kazandı ve böylece 30 yıldır birbirini izleyerek Nepal’i yönetmeye çalışan üç partiye meydan okumuş oldu ve bu üç partinin iktidar tekeli sona erdi.

Balendra Shah, 2022’de beklenmedik bir şekilde Katmandu belediye başkanlığı seçimini kazanmıştı. O tarihten beri de genç kuşağın bir temsilcisi, değişim umudunu dile getiren bir siyasetçi haline dönüştü. Daha önceden siyasi bir geçmişi yoktu.

Geçtiğimiz yılın 8 Eylül’ünde Katmandu’da polis genç göstericilere ateş açmış, 14 gencin ölümüyle sonuçlanan olayların ardından çıkan isyan da Nepal’de “Z kuşağı isyanı” olarak tarihe geçmişti. Birkaç gün içinde parlamento binası, başbakanlık binası ve çeşitli kamu kurumları ateşe verilmiş, yağmalanmış ve yıkılmıştı. Çok büyük bir öfke patlaması yaşanmış ve 77 kişinin ölümüyle — bunların bazıları da polis — sonuçlanmıştı. Bunun ardından iktidardaki komünist partinin başkanı olan başbakan Sharma Oli istifa etmek zorunda kalmıştı.

Sharma Oli, 74 yaşında ve nepotizme yani “ahbap-çavuş” ilişkilerine fazla girdiği yönünde eleştirilen bir siyasetçi olarak başbakanlıktan ayrıldı. O günden sonra Nepal’de seçim hazırlıkları başlamıştı ve 5 Mart’ta yapılan seçimlerle birlikte 1990’dan beri süren bu üç partinin birbirini izleyen iktidar düzeni sona ermiş oldu.

Seçimlere katılım %59 civarında ve bu oran önceki seçimlere göre daha düşük. Bunun nedenlerinden biri olarak, Nepal’in dağlık ve karlı bölgelerinde yaşayan köylülerin oy sandıklarının bulunduğu yerlere ulaşmasının Mart ayında oldukça zor olması gösteriliyor.

Diğer taraftan Nepal’de her gün yaklaşık 2 bin genç başka ülkelere çalışmak ya da okumak için gidiyor; daha çok da çalışmak için. Orta Doğu’da şu anda yaklaşık 1,7 milyon Nepalli çalışıyor. Nepal’in toplam nüfusu ise yaklaşık 30 milyon.

Balendra Shah’ın karşısındaki diğer iki büyük parti Nepal Kongresi ve Marksist parti KP. Özellikle KP’nin lideri ve başbakan olan Sharma Oli’nin görev süresi boyunca yaşananlar bu partinin prestijini ciddi biçimde sarsmış durumda.

1990’dan beri Nepal’de ciddi bir siyasi istikrarsızlık hâkim. 2008’de Nepal monarşiden federal demokratik cumhuriyete dönüştü ancak bu dönüşüm de siyasi istikrar getiremedi. O tarihten beri ve hatta 1990’dan bu yana hiçbir başbakan görev süresinin sonuna kadar görevde kalamadı; hepsi erken bir şekilde görevden ayrılmak zorunda kaldı. Bu istikrarsızlık Nepal’de ciddi bir memnuniyetsizlik ve yoksulluk yaratmış durumda. Nepal’de kişi başına düşen gelir 2000 doların altında; yaklaşık 1400–1500 dolar civarında. Balendra Shah ise bunu önümüzdeki birkaç yıl içinde 3000 dolara çıkarmayı vaat ediyor.

Nepal dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Hindistan ve Çin arasında sıkışmış, büyük ölçüde dağlık bir ülke. Nepal’in geleneksel Marksist partisi de iktidarda başarısız olduğu için prestijini büyük ölçüde kaybetmiş durumda.

Nepal’deki gelişmeler özellikle Eylül ayında patlak veren Z kuşağı hareketiyle dünya gündemine gelmişti. Bu hareket, Z kuşağı isyanlarının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak görülüyor.

Balendra Shah’ın etrafında da özellikle 8 Eylül isyanının liderlerinden olan genç kadın ve erkekler, eski öğrenciler yer alıyor. Bakalım önümüzdeki aylarda ne olacak; belki de dünyada ilk kez Z kuşağının doğrudan siyasal iktidara geldiği bir örnekle karşı karşıyayız — en azından şimdilik öyle görünüyor. 

Ö.Ö.: Bu yaşta böyle bir hareketin lideri anlamında mı söylüyorsunuz?

A.İ.: O hareketin liderleri büyük ihtimalle hükümete katılacaklar.

Ö.Ö.: “Katmandu belediye başkanıyken önemli gelişmelere imza attı” diye Gazete Oksijen’de bir değerlendirme var. Fena olmayan işler yapmış; insanlar biraz da bundan dolayı destek veriyor yani yine yerel belediyecilikten yükselen bir durum söz konusu.

Son 10 yılda herhalde iki şey dikkatimizi çekiyor: Birincisi, televizyonlarda tanınan ünlü isimlerin siyasette yükselmesi - soldan da, sağdan da böyle örnekler var. Trump gibi isimler var; İspanya’da da bir dönem çok popüler olan sol partinin lideri aslında bir televizyon yorumcusuydu. Balendra Shah da bir rapçi. Ukrayna devlet başkanı da benzer biçimde medya dünyasından gelen bir isim.

A.İ.: Diğer taraftan Balendra Shah'ı destekleyen parti de 2022’de kuruldu; onu da bir televizyon sunucusunun kurduğu biliniyor.

Ö.Ö.: Öyle mi?

A.İ.: Evet, Bağımsız Ulusal Parti 2022’de kurulmuş bir parti; bir televizyon sunucusu tarafından kurulmuş.

Ö.Ö.: Bir diğer dikkatimi çeken ise yerel belediyeler üzerinden yükselen figürler. Mesela Zohran Mandani de belediyeden gelmiş bir figür. Balendra Shah da aslında başkent Katmandu’da belediye başkanlığını kazanarak öne çıkmıştı. Özellikle atık yönetimi sorunlarının çözülmesi, yayalar için sokakların iyileştirilmesi ve kültürel mirasın korunması gibi çalışmaları olduğu söyleniyor.

A.İ.: Bu belediyeler üzerinden yükselen siyaset meselesiyle ilgili olarak, önümüzdeki Nisan ayında konuşacağımız bir başka örnek de Macaristan olabilir. Biliyorsunuz, orada da Fidesz’den ayrılan bir belediye başkanının seçimlerde Viktor Orbán’ın iktidarına son verme ihtimalinden söz ediliyor - bu da önemli bir gelişme. Türkiye’de de zaten Erdoğan’ın en büyük korkusunun bu olduğu söylenmiyor mu?

Ö.Ö.: Bu ikisi o yüzden benim de dikkatimi çekti. Sanki küresel iki trend var: Birincisi, televizyonlardan ya da siyaset dışı alanlardan tanınan, ünlü isimlerin siyasette öne çıkması ve görece genç olmaları; ikincisi ise yerel yönetimlerden yükselen figürlerin ulusal siyasette belirleyici hâle gelmesi.

A.İ.: Evet, büyük ama genellikle o ülkelerin başkentlerinde olan yerel yönetimler yani belediye başkanları bunlar. Genellikle başkent ya da en büyük kent: New York, Katmandu, Budapeşte gibi.

Ö.M.: Ama şunu da unutmamak lazım herhalde: Televizyon sunucularının zafer kazandığı ve iktidara geldiği bir başka ülke de ABD.

A.İ.: Tabii, şunu da belirtmek lazım: Televizyon sunucuları sadece değişim isteyen ya da daha sola yakın, otoriter rejimlere karşı çıkan kişilerin tekelinde değil. Bazı televizyon sunucuları da aşırı sağdan gelerek siyasette ön plana çıkabiliyorlar.

Ö.M.: Evet, Trump gibi.

Ö.Ö.: Burada kitle iletişim araçları; hem sağda, hem solda bir tür popülizm aracı olarak karşımıza çıkıyor.

A.İ.: Üçüncü seçim ise Almanya’da; yerel seçim, daha doğrusu eyalet seçimi Baden-Württemberg’de yapıldı. Almanya’da 16 eyalet var. Her eyaletin kendi parlamentosu bulunuyor ve o parlamentodaki çoğunluğa göre “bakan başkan” denilen bir yönetici seçiliyor; daha doğrusu eyalet başkanı demek lazım.

Baden-Württemberg Almanya’nın Fransa sınırında yer alan, nüfus bakımından ülkenin üçüncü büyük eyaleti. İktisadi güç açısından son derece önemli çünkü Alman otomobil sanayisinin önemli bölümü bu bölgede.

2011 yılından beri, daha önce muhafazakârların kalesi ve liberal partinin en güçlü olduğu yerlerden biri olan Baden-Württemberg’de Yeşiller aralıksız olarak eyaleti yönetiyordu. Bu seçimlerde ise muhafazakârların yani Hristiyan Demokratların seçimi açık ara kazanması bekleniyordu. Yakın tarihe kadar yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeşiller’in yaklaşık 10 puan geride kalacağı tahmin ediliyordu.

Ancak seçim sonuçları pazar akşamı açıklandığında bunun gerçekleşmediği ortaya çıktı ve Yeşiller çok az bir farkla da olsa oyların %30,2’sini alarak birinci geldiler. Yeşiller’in lideri de Cem Özdemir. Böylece Cem Özdemir’in, oyların %29,5’ini alan Hristiyan Demokratlarla — arada neredeyse yarım puan fark var — bir koalisyon kurması bekleniyor.

Hristiyan Demokratlar, Yeşiller’in kazandığını kabul ettiler ve beklenmedik bir gelişme olmazsa Cem Özdemir Baden-Württemberg eyalet başkanı olacak.

Yeşiller, geçen seçime oranla oylarında %2,5’luk bir kayıpla bu seçimi bitirdi. En büyük kaybeden Alman Sosyal Demokrat Partisi oldu; oyları %10’dan %5,5’a düştü. En çok kazanan ise AfD; o da oylarını %9’dan %18’e çıkardı. Hristiyan Demokratlar da oylarını yaklaşık %5 artırdı.

Diğer büyük kaybeden liberaller; oyları %4,7’de kaldığı için — biliyorsunuz, Almanya’da temsil edilme barajı %5 — parlamento dışı kalacaklar. Oysa Baden-Württemberg, yıllar boyunca liberallerin kalesiydi. Die Linke de oylarını yaklaşık bir puan artırmasına rağmen %4,5’ta kaldığı için o da parlamento dışı kalacak.

Ö.M.: AfD’nin yükselmesi ve oylarını %100 artırması tabii son derece kaygı verici olarak yorumlanabilir.

A.İ.: Evet, daha fazla artması ve %20’yi geçmesi bekleniyordu ancak %18,8’de kalmış.

Ö.M.: Öte yandan mesela Hollanda’da Dilan Yeşilgöz azınlık hükümetinin başına geliyor; o da güçlü bir sağ kanat temsilcisi.

A.İ.: Evet. Önümüzdeki haftalarda bir eyalet seçimi daha var. Zaten 2026’da Almanya’da altı eyalet seçimi yapılacak. Rheinland-Pfalz’da sosyal demokratlar aynı büyük çöküşü orada da yaşayacaklar mı, göreceğiz.

Gerçekten Almanya’nın klasik siyasal yapısına baktığımızda en büyük sorunlardan biri sosyal demokratların bu büyük çöküşü. Batı Almanya’daki bu gerileme — zaten Doğu Almanya’da çok zayıflar — Die Linke’nin çok fazla güçlenmesine de yol açmamış gibi görünüyor. Maalesef seçime katılımın düşük olmadığı bir eyalet olan Rheinland-Pfalz’da da (katılım yaklaşık %70) bazı değerlendirmeler, sosyal demokratların işçi tabanından AfD’ye bir kayış olduğunu gösteriyor. Bu da son derece düşündürücü bir olgu.

Diğer taraftan Baden-Württemberg ile ilgili bir noktayı da belirtmek lazım: Buradaki Yeşiller, Almanya’daki Yeşiller hareketinin en sağ kanadını temsil ediyor. Yeşiller’in klasik temalarından bazıları Baden-Württemberg’de Cem Özdemir ve yerel Yeşiller tarafından savunulmuyor. Örneğin, otomobil sanayiinin korunmasını ve elektrikli otomobillerin yanı sıra benzin, dizel ve mazot kullanan otomobillerin üretiminin de devam etmesini savunuyorlar. Göçmen politikası konusunda da daha radikal, daha kısıtlayıcı politikalar öneriyorlar. Dolayısıyla bu da dikkat çekici bir olgu. Yeşiller’in sağa, merkeze yakın kanadıyla Hristiyan Demokratlar arasında birçok politikada farkın giderek azaldığı görülüyor.

Ö.M.: Bir de şunu söyleyecektim: Anladığım kadarıyla Almanya’da Yeşiller’de sağa kayış devam ediyor, öyle mi?

A.İ.: Evet, şöyle: Sosyal demokratlarla yapılan ittifaktan Yeşiller’in son seçimlerde çok büyük bir kayıpla çıktığını biliyorsunuz. Yeşil Parti içindeki tartışmalarda bunun temel nedeninin, partinin daha sağa ya da merkeze kayması olduğu söylenmişti. Bu yüzden de Yeşiller içindeki en sağ ya da en merkezci kesimi temsil eden bölgenin Baden-Württemberg olduğu biliniyor. Buna rağmen Yeşiller’in kayıpları bu seçimde oldukça sınırlı kaldı; oylarında yalnızca yaklaşık 2 puanlık bir düşüş var. Bu da “realist” olarak tanımlanan, daha merkeze yakın Yeşiller’in bir anlamda durumu kurtarması olarak değerlendiriliyor.

Öte yandan İsrail–Lübnan savaşı da yeniden başladı; daha doğrusu Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e yaptığı füze saldırılarının ardından İsrail, Hizbullah’a yönelik ağır bir saldırı başlattı. Hizbullah’ın arkasında artık İran ya da Suriye’nin eskisi kadar güçlü bir desteği yok. Lübnan hükümeti de Hizbullah’ın askerî ve güvenlik eylemlerini yasaklama kararı aldı ancak bunu uygulama kapasitesine çok sahip değil.

Bununla birlikte Lübnan hükümeti, Hizbullah’a destek veren İran Devrim Muhafızları’nın ülkeden çıkarılması yönünde bir karar aldı. Geçtiğimiz hafta sonu yaklaşık 150 İranlı’nın Lübnan’ı terk ettiği bildiriliyor.

2 Mart’tan bu yana İsrail’in Güney Lübnan’daki saldırıları ve bombalamaları sonucunda yaklaşık 400 kişi hayatını kaybetti ve bunların 83’ü çocuk, 42’si kadın. Bu rakamlar Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın verilerine dayanıyor. Ayrıca yaklaşık 500 bin Lübnanlı Güney Lübnan’daki evlerini terk etmek zorunda kaldı. 500 bin hem çok, hem de az gibi görünebilir ancak Lübnan’ın toplam nüfusunun yaklaşık 6 milyon olduğu düşünülürse oldukça büyük bir sayı.

Ö.M.: Evet, çok büyük bir kayıp.

A.İ.: O 500 bini 6 milyon içinde düşünmek lazım. 

Ö.M.: Aynen öyle, çok büyük bir oran.

A.İ.: Evet, büyük ihtimalle İsrail 1978–2000 arasında olduğu gibi Lübnan’ın güneyinde bir tampon bölge kurma ve orayı kontrol altında tutma politikasını yeniden uygulayabilir gibi görünüyor.

Diğer taraftan İsrail, üç gün önce Lübnan’ın güneyindeki Nabi Sheet köyünde çok ciddi bir katliam gerçekleştirdi. Saldırıda 41 kişi hayatını kaybetti ve bunlardan üçü askerdi. Ayrıca 40 kişi de yaralandı; yaralananların tamamının sivil olduğu belirtiliyor.

Olayın nedeni olarak, 1986’da esir düşen bir İsrailli pilotun cesedinin yıllardır aranıyor olması gösteriliyor. Cesedi bulmak amacıyla bölgeye sivil kıyafetli, hatta Lübnan ordusu üniforması giymiş İsrail askerlerinin gönderildiği; bu askerlerin köydeki bir mezarlıkta gizlice kazı yaparken köylüler tarafından fark edilip ihbar edildikleri söyleniyor. Bu askerleri kurtarmak için İsrail ordusu bölgeyi çok yoğun bir bombardımana tutmuş. Sonuç olarak, 1986’da ölmüş bir askerin cesedini bulmak amacıyla gerçekleştirilen bu operasyonda 41 kişi hayatını kaybetmiş durumda.

Ö.M.: Evet, 40 yıl sonra 41 kişiyi öldürüyorlar, katlediyorlar.

A.İ.: Dünyanın hali böyle.

Ö.M.: Evet, bunları konuşmaya devam edeceğiz. Dünyanın hali berbat. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

A.İ.: İyi günler.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.