Ekonomi Politik’te Ali Bilge, ABD–Çin gerilimini Tayvan üzerinden ele alırken; Washington’un güncellenen güvenlik stratejisinin Venezuela’ya yönelik saldırıyla nasıl birleştiğini, küresel silahlanma yarışını ve uluslararası hukukun yerini giderek “orman kanununa” bıraktığı yeni dünya düzenini değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Yeni yılınız kutlu olsun diyeceğim ama nasıl diyeceğimi bilemedim!
A.B.: Benim için de geçerli, telaffuzu çok zor bir durumdayız, yeni yılın ilk programına da hiç iyi başlamıyoruz. Geçen yılın son iki programında dünyada, Avrupa’da ve Türkiye’de silahlanmadan söz etmiştik.
Son günlerde olan bitene iki vektör üzerinden bakmaya çalışacağım: İlki, 2025 Aralık ayında yenilenen ABD güvenlik strateji belgesi; diğeri de Çin denizinde, Asya Pasifik’te yaşananlar. Çok gerilere gitmeyeceğim, 2025 Aralık ayındaki gelişmelere kısaca değinerek, ABD’nin Venezuela saldırısına bağlanmak istiyorum.

Birincisi; ABD’nin Tayvan’a silah satışları. Silah satışları Kasım ayında başladı, sonrasında üç paket halinde 2 milyar doları buldu. Yüksek teknolojiye haiz hem füzeler, hem de füze savunma sistemleri silah paketlerinin içindeydi. ABD’den Tayvan’a silah transferleri/satışları önceki yıllarda da oluyordu ancak küçük paketlerdi. Hemen akabinde Çin, üçüncü uçak gemisini denize indirdi. Bahsettiğimiz bu gemi, Çin’in sahip olduğu önceki iki gemiyi fersah fersah geride bırakan, ileri teknolojiye sahip donanımlı bir gemi ki böyle bir kabiliyette gemiye sahip tek ülke ABD. Detaylara girmeyeceğim ama bu gemiden ağır uçaklar da kalkıp inebiliyor. Uçak gemisini konuşurken, peşi sıra ABD, Tayvan’a 11.1 milyar dolarlık yeni bir silah satışını daha onayladı. O güne kadar bu büyüklükte bir satış olmamıştı. Tayvan gerilimi Çin ile ABD arasında yıllardır süren bir sorun ancak bugüne kadar ki en büyük silah satışıydı.
Geçen haftalarda dünya silahlanma yarışından söz ederken, Tayvan silahlanmasını da zihnimde not ediyordum ve Venezuela saldırısı ile bunları açıklamak, analiz etmek farz oldu. Bu büyük silah satışının tarihi 18 Aralık. Satış onayı üzerine Çin, satıcı ABD mahreçli 20 silah şirketine yaptırım getirdi.
Hemen sonrasında Aralık’ın son günlerinde Çin, Tayvan çevresinde kara ve deniz unsurlarının tümünün katılımıyla uzun menzilli silahlarla, simülasyonlar, hava savunma sistemleriyle çok büyük bir tatbikat yapmaya başladı. Ada adeta kuşatıldı, Tayvan çevresinde 130 askeri hava aracı, 22 gemi bulunuyordu. ‘Adalet Misyonu’ adı altında yapılan tatbikatlar, ABD’nin 11 milyar, öncekilerle 15 milyara yaklaşan silah satışını açıklamasından 11 gün sonra 30 Aralık’ta başladı. Tayvan ablukaya alındı ve abluka yeni yılın ilk günlerinde de devam etti.
Çin’in mesajı çok açıktı; “Tayvan’ı silahlandırmanın karşılığı olarak bu tatbikatları yapıyoruz” diyorlar. Tatbikatlar, Ocak ayının 3’üne kadar sürdü. Maduro’nun kaçırılması, Venezuela’ya saldırı sırasında tatbikatlar devam ediyordu, sona erdi ama gerilim düşmüş değil. Pekin yönetimi “Tamamlandı” dedi ama teyakkuz hali hem Tayvan tarafı, hem de Çin tarafında devam ediyor.

İkinci bakmamız gereken gelişmeye geçelim; Aralık ayında yeni ABD güvenlik strateji belgesi açıklandı. Güvenlik Strateji Belgesi’ne ek yapıldı, ‘Trump eki’ deniyor.
Asya Pasifik’te, Çin denizinde Tayvan’da bahsettiğim gelişmeler olurken Trump, Aralık ayı içerisinde üç-dört Venezuela ile ilişkili petrol gemisine açık sularda el koydurdu, bu gemilere saldırılar, kuşatmalar oldu. Trump, Maduro’nun “iktidarı bırakmasının akıllıca olacağına” dair açıklamalar yaptı. Trump, ‘akıllıca’ sıfatını çatıştığı devletlere ve başkanlarına karşı çok sık kullanıyor, bize de ‘aptal olma’, ‘mal varlığını açıklarım’ gibi mesajlar atmıştı Rahip Bronson olayında.
Sonuçta Trump yönetimi, dünyanın en büyük petrol rezervlere sahip ülkesi Venezuela’ya sürdürdüğü baskıyı devlet başkanı Maduro’nun askeri operasyonla alınıp New York’a götürülmesiyle sonuçlandırdı.

Amerikan tarihini yıllardır izleriz ki bu tarih, zor ve kirli bir tarihtir. Amerika hukuksuz işlerini eskiden gizli yapardı, örtbas ederdi, daha sonra bunların bazıları açığa çıkar, yargıya intikal eder, yasama örgütünde soruşturuldu. Şimdi bütün bu hukuksuz işler apaçık yapılıyor, yapılan bu işler zorbalığa dayalı bir güvenlik stratejisine dayanıyor. ABD’nin zorbalığa izin veren, zorbalık yapmayı uygun gören bir güvenlik stratejisi var artık.
Dikkatimizi çeken nükleer silahlara sahip ülkelere saldırmıyor; Kuzey Kore’ye bir şey yok, İsrail’i de yanına alarak nükleer silah sahibi olduğunu ya da geliştirdiğini düşündüğü İran’a havadan saldırıyor, ayrıca küçüklere saldırıyor. ABD’nin ülkelerle olan ilişkisi herhangi bir işbirliğine dayanmıyor. Örneğin; stratejik ortaklık müessesesi vardır, ilişkiler güvenlik ve iktisadi gibi işbirliklerine dayanır, uyulması gereken uluslararası sözleşmeler, hukuki kurallar vs. vardır, ilişkiler bunlara dayanır ama artık bu yok. ABD, ülkelere doğrudan nüfuzunu kullanmaya dayalı bir evreye geçmiş durumda.ABD, “Dünya finans piyasalarına, en yüksek teknolojiye, denizlere hakimim, askeri sahada en büyüğüm, bu üstünlüğümü nüfuza çeviriyorum, direkt olarak kullanıyorum” diyor.
Şunu da not etmek lazım; Trump’ın gümrük tarifeleri yoluyla ABD ekonomisini geliştirmek, büyütmek, yön vermek ve Çin’i de engellemek üzere uyguladığı politika başarılı olmadı. Bunu enine boyuna ölçmüş değiliz ama görünen o ki Çin’e karşı uyguladığı tarife politikası/savaşı başarılı olamayınca da bilhassa çevre ülkelerindeki iktisadi varlıklarını kendi gücüne ekleme stratejisi izlemeye çalışıyor. Ucuz petrole herkesin ihtiyacı var, ABD’nin de ihtiyacı var ama ABD, kendisinin ihtiyacından daha çok fosil yakıtları kontrol ederek Çin ve Rusya’ya karşı kullanmak istiyor - Irak savaşında ve Irak petrollerinde de bunu gördük.
Venezuela saldırını anlamak için ABD ile Çin arasındaki Tayvan gerilimine ve Amerikan ulusal güvenlik stratejisinin son haline bakmak lazım. ABD’nin artık işbirliklerine dayalı, kağıt üzerindeki diyaloglara dayalı egemenlik kurma, nüfuz arttırma projesinden direkt zorbaca, haydut devlet pozisyonuna geçiş sağladığını görmek gerekiyor. Strateji belgesi adeta bu konuda bir yol haritası sunuyor ama bu yol haritasında öncelikli olanlar nükleer silahlara sahip olmayan küçük ülkeler ve periferi ülkeler.
Aslında bu strateji, ABD’nin kuruluş mantığını, ABD’nin anayasasına ve kuruluşta eyaletlerin birliğini sağlayan belgeleri dışlayan bir pozisyonda. Bu politikanın Amerikan birliğine de zorluklar yaratacağı çok açık. Pek çok yorumcu, ABD’nin yeni güvenlik belgesinin hem içeride, hem de dışarıda ABD’ye bela olacağını söylüyor.
Zorbalık politikası, ABD’nin müttefiklerini de korkutmaya başladı; özellikle Danimarka - Grönland üzerine yapılan açıklamalar, Avrupa üzerinde korku salmış vaziyette. Venezuela saldırısından çok önce Danimarka hükümeti, ABD’yi bir güvenlik tehdidi olarak gördüğünü söyledi.
Son gelişmeler aynı zamanda, 1945 sonrası Batı tarafından kurulan güvenlik yapısının ve kurumlarının da iflasını, bittiğini gösteriyor. Bu çöküş, Avrupa’nın batısı ve doğusundaki ABD müttefiklerini korkutuyor.Batı dünyası, Almanya’sı, Fransa’sı ve diğer Avrupa ülkeleri ile geçen yüzyılın 30’lu yıllarından bu yana, Hitler’den sonra bu kadar çok rahatsız oldukları bir dönem yaşamadılar çünkü Stalin ve SSCB ile olan münasebetler iki kutuplu bir denge üzerinden yürüyordu, Batı güvenlik mimarisi üzerinden yürüyordu ve bugün bu mimari, bu kurumsal yapı çökmüş durumda.
ABD’nin üstünlüklerini, dünyaya egemenlik hakkı olarak dayatması önümüzdeki dönemde yeni yapılaşmalara, bloklaşmalara yol açabilecek bir durum.

Ö.M.: Ben de bu noktada araya gireyim izninizle; Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, bir açıklama yapmıştı. Son derece tuhaf şeyler de oluyor; podcast yayıncısı Katie Miller, aynı zamanda kendisi Donald Trump’ın politika ve iç güvenlik danışmanı yardımcısı Steven Miller’in eski eşi. Kendisi bir Grönland haritası yayınlıyor ve olduğu gibi yani yıldızlarıyla bir Amerikan bayrağını paylaşıyor ve üstüne tek kelime ‘soon’ yazmış yani ‘yakında ele geçireceğiz’ demiş. Grönland Başbakan Jens-Frederik Nielsen de, “Korku ve endişeye mahal yok çünkü geleceğimiz, podcast yayıncıları, sosyal medya tarafından şekillenmeyecek. Fotoğraf saygısızlık içeriyor,” demiş. Sırada Grönland var mı tartışmaları varken Nielsen’in, “Ülkeler arasındaki ilişkiler saygı ve uluslararası hukuka dayanır derken, haklarımızı görmezden gelen ayrılıkçı ifadeler kullanılmamalı,” diye oldukça naif olarak adlandırabilecek bir açıklama yapmış olduğunu söyleyebiliriz herhalde değil mi?
A.B.: Vahim bir tablo içerisindeyiz.İşbirliğine değil; ABD’nin güce dayalı, zorbalığa dayalı tavrı, II.Dünya Savaşı sonrasında oluşan kurumları - ki ziyadesiyle aşınan kurumlardır - Dünya Bankası, Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, BM, NATO gibi kurumları ABD çıkarlarına hizmet etmeye zorluyor. Aralık ayında Trump eki ile yenilenen ABD Güvenlik Strateji Belgesi, bu kurumların belgesi hizmet edecek şekilde yapılanması gerektiğini söylüyor.
Danimarka bir NATO ülkesi ve siz bir NATO ülkesinin topraklarına göz dikip, zorbalık yapacaksınız. Bunu açık açık da söylüyorsunuz, o zaman NATO mu kalır? Ayrıca bu ülkelerin büyük bir bölümü şu anda Rusya ile Ukrayna üzerinden bir savaş sürdürüyorlar. Bu gidişin vahim sonuçları olacak önümüzdeki dönemde.
ABD, Güney ve Kuzey Amerika’ya, “Çin ile bir işbirliği yapmayacaksınız, kaynaklarınızı Çin ile paylaşmayacaksınız, ticaret yapmayacaksınız, ekonomik ve siyasi ilişiklerde bulunmayacaksınız, sadece bizimle işbirliği yapacaksınız, aksi takdirde sonuçlarına katlanırsınız,” diyor. Böyle bir haydutlukla karşı karşıya kaldık. Öncelikle Latin Amerika ve Avrupa’daki küçük devletleri, nükleer silaha da sahip olmayanları hedef alıyor, nükleeri olana pek bulaşmıyor. Düşünün, Grönland’da Amerikan üssü var ve buna rağmen burasını topraklarına katmak istiyor.
Ö.M.: Evet.
A.B.: Dünyada çok başka bir döneme geçiyoruz.
Ö.Ö.: Dünyadaki nadir materyallerin, 50 kadar elementin 43’ü Grönland’da bulunuyormuş.
A.B.: Evet.
Ö.M.: Dünyanın en büyük adası değil mi? Çok ilginç bir şey var, Yalçın Doğan, bugünkü T24’teki ‘Darbe no 94: Birleşmiş Milletler hikâye, artık orman kanunu var’ yazısında değinmiş, izninizle kısaca ona da bakalım; “Artık ne BM, ne uluslararası hukuk ve sayısız sözleşmenin hiçbirinin yaptırım değeri kalmıyor. Onların yerini orman kanunu alıyor, kimin kime gücü yeterse içeride ve dışarıda,” diyor Doğan. “Maduro’nun 2024 başkanlık seçimlerinde kampanyasında kullandığı simge bölge Esequiba nehri ve bölgesinde kocaman bir yerde petrol de var, zengin petrol yataklarına sahip. Sadece Venezuela halkının katıldığı Esequiba halkının oy kullanmadığı bir referandum yapıyor. Oylama sonucunu Maduro ilan etmiş, “Esequiba bölgesi Venezuela’ya aittir, halk böyle karar vermiştir,” diyor hiç oy kullanmadığı bir yerde. Bunları da hatırlatmak lazım, sabıka kayıtları da hayli yüksek, tam otokrat, seçimlerde hile, hem iç hukuku, hem uluslararası hukuku çiğniyor ‘Maduro uyuşturucu kaçakçılığının merkezinde’ diyorlar ama ondan önce ABD öyle diyor. En tehlikeli, en kural tanımaz başkanı gece yarısı operasyonuyla Maduro ve eşini filmlere taş çıkartacak askeri bir operasyonla ABD’ye kaçırmakla kalmıyor, “Venezuela’yı bir süre biz yöneteceğiz, oradaki petrol yataklarını Amerikan petrol şirketlerinin işletmesine açacağız” diyor. Aslında Trump ve Maduro birbirinin kopyası yani ikisi de ne kendi iç hukuklarına, ne de uluslararası hukuka uymayı akıllarından geçirmiyor. Trump Venezuela operasyonunu kongreye haber vermiyor, kendi iç hukukunu tanımadığını ilan etmiş oluyor. Tabii bir ironi de var; Rusya ve Çin biraz önce sizin de bahsettiğiniz gibi, BM’yi toplantıya çağırıyor. “Venezuela’nın kendi kaderini tayin etme hakkı tanınmalıdır” diyor Rusya, haklı ama Rusya’nın Ukrayna işgalini ve dört yıldır bitmeyen savaşı ne yapacağız? Rusya devlet başkanı Putin, “Ukrayna’nın gerçek egemenliği ancak Rusya ile ortaklıkla mümkündür,” diyor. Peki Çin ne diyor? “ABD uluslararası hukuku ihlal etmiş, Venezuela’nın egemenliğini çiğnemiştir, BM hukukuna uymaya çağırıyoruz.” Çin haklı ama Tayvan, Çin’in deniz ve havayollarının geçişinde hayati konumda ve 2025’in son günlerinde ABD’nin Tayvan’a 11 milyar dolarlık silah satışının ertesinde Çin uçakları ve savaş gemileri Tayvan çevresinde aktif hale geliyor. Çin de BM kurallarını ihlal ediyor. Sonuç olarak artık ne BM, ne de uluslararası hukuk ve sayısız sözleşmelerin hiçbirinin yaptırım değeri yok, onların yerini içeride ve dışarıda orman kanunu alıyor” diye de ekliyor Doğan. Alman filozof Friedrich Nietszche’den de bir alıntı yapıyor Doğan, “Düşene vururlar. Al Trump’ı, vur Putin’i; al Xi Jinping’i, vur Maduro’ya, dünyada örnek bol.” Böyle bitirmiş, böyle bir tablo çiziyor Doğan.
A.B.:‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ dünyasındayız. Maduro’nun gayrimeşru bir kişi olması, diktatör olması ülkesine ve kendisine yasa dışı eylemin yapılmasını gerekli kılmıyor. Bugün dünya haydutlarla dolu, haydutlar dünyasında yaşıyoruz, haydutların savaşlarına tanık oluyoruz.
Ö.M.: ‘Mafya devleti’ tanımlamasını çok kullanıyor Chris Hedges de ve biraz önce de azıcık değinme fırsatı bulduk son konuşmasından. “Bir mafya havası hakim” diyor Hedges.
A.B.: Geriye dönük Irak savaşında ne demişti George W. Bush? “Roma’nın hakimiyetinden sonraki en büyük hakimiyete sahibiz, bunun gereklerini yerine getireceğiz” demişti. Buna benzer bir söz etmişti hatırlarsanız.
Ö.M.: Evet, şimdi siz söyleyince hatırladım.
A.B.: ‘Kartaca’dan sonra’ diye de bir ifade kullanmıştı sanırım ve sonuçta yalan deliller ile bir ülke işgal edildi. 25-30 yılda, aşama aşama bu günlere geldik.
Ö.Ö.: Trump, Bush dönemine felaket diyen bir açıklama yaptı, dün konuştu, “Irak’ı ben yakmadım, eski Amerikan başkanı George Bush’tu. Bunu Bush’a tekrar sormanız gerekiyor çünkü Irak’a hiç gitmemeliydik. Bush, bu Orta Doğu felaketini başlattı,” diyor. Trump, Orta Doğu’yu bir tür bataklık olarak gördüğünü daha önce de zaten söylüyordu.
A.B.: Öyle.
Ö.Ö.: “Biz esas kendi alanımıza bakmalıyız,” diyor Trump.
A.B.: Strateji belgesinde böyle modüller, paragraflar var, “Dünyayla uğraşmamıza gerek yok, kendimize bakalım gibi.. Ayrıca trilyonlarca dolar para harcamadan yapalım bu işleri, nüfuzumuzu kullanalım..” Trump, “Çok para harcadık, harcamadan yapalım bu işleri,” diyor. İşgale ne kadar para harcandığına bakıyor, maliyet hesabı yapıyor, Irak’ın ve Afganistan’ın çok yüksek maliyeti olduğuna kızıyor.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Venezuela ile Çin’in ekonomik ve siyasi ilişkileri çok önemli; son 25 yılda ekonomik ilişkileri kabaca 50 kat artmış. Çin, bu ülkeye petrol karşılığı yatırım yapan bir ülke, Venezuela ekonomisi Maduro döneminde Çin’in bir eyaleti gibi oldu - Çin petrolü satın alıyor ve bunun karşılığında başta petrol sektörü olmak üzere ülkeye yatırım yapıyor. Ortada çok ciddi bir borçlanma var, 100 milyar doları aşkın borcun olduğu ifade ediliyor. Bu, durumu daha da çetrefil hale getirebilir. Venezuela’yı işgal edersen işin ucu Çin’e dokunuyor. Ayrıca işgale kalktığında bu ülke hiç mi direnmeyecek? Orta ve Latin Amerika ülkelerinin direnme kabiliyetini unutmamak gerekir! Venezuela’yı topyekûn işgal etmek çok yüksek maliyet demektir ve Çin’in varlığını da göz önünde bulundurmak lazım.
Chaves döneminde Venezuela - Küba ilişkileri çok gelişti. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Chaves yetişti Küba’nın imdadına. Küba’dan ciddi bir askeri varlık Caracas civarında konuşlanmıştı. Bunları da hesap etmek lazım. Bu işin ABD’ye götürüsü çok yüksek olabilir nitekim Trump’ın rakibi Kamala Harris de bunlara dikkat çekiyor ve bu saldırgan politikanın bedelini Amerikan halkının çok yüksek ödeyeceğini ifade ediyor. Evet, 2026’ya böyle başladık.
Ö.M.: Hayırlı uğurlu olsun diyelim. Çok teşekkürler Ali Bey, görüşmek üzere.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


