İki Devrim: Radyo ve Rock 'n' Roll!

-
Aa
+
a
a
a

13 Şubat Dünya Radyo Günü'ne özel, İlksen Mavituna "Açık Dergi: Portreler"i Ömer Madra ve Didem Gençtürk'e emânet ediyor. UNESCO tarafından "Yapay Zekâ ve Radyo" olarak belirlenen 2026 Dünya Radyo Günü temasının aksine, gerçek seslerden, gerçek bir hikâye dinliyoruz.

""

İlksen Mavituna: Bugün 13 Şubat, Dünya Radyo Günü. Her yıl bugün UNESCO'nun çağrısıyla dünyanın dört bir yanından radyolar, radyoların önemini ve özgünlüğünü hatırlatmak için seslerini çıkarıyorlar. Neden? Çünkü dünyada hâlâ en çok kullanılan medya aracı radyo. UNESCO her yıl bir tema önerir 13 Şubat için. Bu yıl önerdiği tema da "Radyo ve Yapay Zekâ".

Tabii tüm dünya yapay zekâ konuşuyorken radyoların da bundan geri duracak hâli yok. Bizler Apaçık Radyo'da çok uzun zamandır makinelerden, teknolojilerden, çeşitli araçlardan destek alıyoruz. Yazdığımız metinleri, kullandığımız sesleri, çaldığımız müzikleri size daha iyi ulaştırmak için pek çok araç var. Yapay zekâ temelli araçlar da bunlardan bir kısmı. Ama özellikle vurgulamak istediğimiz bir şey var: Apaçık Radyo'da duyduğunuz sesler her zaman insan sesi olacak. Çoğu zaman da sizin sesiniz.

Şimdi hepinizi korsan günlerinden bu yana radyonun macerasını anlatmaları için Didem Gençtürk ve Ömer Madra'ya emanet ediyoruz.

Didem Gençtürk: Merhaba, bugün Rock'n Roll'un ortaya çıkışını, kültürel bir devrim olarak hayatımıza girişini ve radyoya kadar akan bu süreci konuşmak üzere Rock'n Roll kuşağının önemli isimlerinden biriyle beraberim. Hoş geldiniz Ömer Bey.

Ömer Madra: Hoş bulduk. Merhaba. Önemli isim mi?

D. G: Evet, bence öyle. Rock'n Roll kuşağını birazdan detaylı konuşuruz ama biraz bugünden de bahsetmek istiyorum. Şimdi daha çok TikTok tüketiliyor; burada daha çok rap ve bambaşka türlerde müzikler hayatımızda. Her kuşak kendi müziğiyle sesini çıkartıyor. Sizin kuşağın müziği de aslında Rock'n Roll'du. Sizin Rock'n Roll'la tanışmanızı konuşmak istiyorum.

Ö. M: Evet, yani önemli bir farktan da bahsetmek gerekebilir. Rock'n Roll bir kuşağın müziği değildi; bir kuşağın devrimini yansıtan müzik. Hâlâ devam ediyor günümüze de.

D. G: Biraz açar mısınız bu devrimi?

Ö. M: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki insanlar bütün bağlarından kurtulup; ailelerinin egemenliğinden, "şunu yap, bunu yap oğlum, kızım... şunu yapmayacaksın, böyle gideceksin"den bıkmışlardı, sıkılmışlardı ve korkunç bir özgürlük havası esti. Bu bütün dünyaya Amerika Birleşik Devletleri'nden çıktı, bu Rock'n Roll devrimi '56'da falan ilk parçalarıyla başladı. Ondan sonra durdurulamaz bir hâle geldi ve özellikle de bu işi yaratan radyolar vasıtasıyla çok yayıldı etrafa. Bize de oldukça erken bir tarihte geldi. Yani 1956 yılındaki ilk Rock'n Roll parçalarından sonra çok büyük, önemli isimler çıktı Amerika Birleşik Devletleri'nde. Oradan da Batı'ya, İngiltere'ye başta olmak üzere geçti. Biz de o dönemin işte Amerikan okullarında, şurada burada, İngiliz okullarında okuyan gençleri olarak yetiştik. 68 devrimci kuşağındanız biz, onu da unutmamak lazım. O da Amerika'da başlayıp Fransa'ya sirayet eden, ulaşan bir devrimdi. Oradan da bize geldi ve hâlâ da bana sorarsanız Rock'n Roll devrimi bitmiş değil.

D. G: Devrimin bitip bitmediğine daha sonra geleceğiz. Ama siz nasıl tanıştınız? İlk ne zaman Rock'n Roll dinlediğinizi biraz anlatır mısınız?

Ö. M: İşte Bill Haley & His Comets ile başlayıp ondan sonra da müziğin ve her şeyin kralı olarak adı geçen Elvis Presley... Çeşitli bu yönde yapılan bazı özel radyolar vardı. Mesela Amerika Birleşik Devletleri'nin burada, İncirlik Üssü'nde de Rock'n Roll parçalarını yansıtan müzik programları vardı. Bir de işte senin "korsan" dediğin ama bence korsan da değil, bir çeşit izin alamayan radyoların bulunduğu örnekler vardı. Mesela İngiltere'ye sıçradığı zaman devrim; Kral Elvis'i falan hepsini oradaki insanlar bildi ve duydu. Yani BBC gibi radyolar da vardı ve çalıyorlardı ama asıl devrim diyeceğimiz şeyleri, Rock'n Roll'u yaratan ve taşıyan insanlar doğrudan doğruya bu kara sularında, hatta kara suları dışında izin almadan yayın yapabilen -işte senin korsan dediğin, bence de korsan denebilir- radyolardı.

En ilginçlerinden bir tanesi, sürekli takip edebileceğimiz Radio Luxembourg'du. Lüksemburg'dan yayın yapan bir radyoydu ama bütün DJ'leri, bütün sunucuları İngiliz'di. Tamamen İngiltere'ye yönelik yapılan ama BBC ve diğer İngiliz radyolarından izin alamadıkları için bunları çalmaya Lüksemburg'la anlaşma yapıp devam ediyorlardı. Biz de, yani bizim kuşak, arkadaşlarımla beraber sürekli olarak Radio Luxembourg'u dinleyip oradan Amerika'da başlayan Rock'n Roll devriminin İngiltere'ye taşınmasını da izlemiştik.

Ve böylece çok müthiş bir şeyin içine düştük. Özellikle yakın arkadaşlarım o zaman; Rafael Kanza, sonradan Robert Kolej'den arkadaşım, büyük bir maliyeci oldu... Reha Uz da İşte bankacı oldu, sonradan bizim radyomuzda programcı olarak devam eden insanlar. Onların da kendi "özel ilk 20"leri vardı falan. Deliler gibi dinlerdik. Ve sonuçta bunun birden yayıldığını gördük. Türkiye'ye de en çok yayılanlardan biri oldu. Ama yayanlardan biri de biz olduk yani. Herkes kendi ilk 20'sini yapıp birbirleriyle kıyaslıyordu. İşte bu Lüksemburg Radyosu'nda da böyle birdenbire çok heyecanlandığım bir müzik dinledim ben. Harika şarkı filan ama cızırtı pıtırtı da oluyor o dönemin şartlarında. Kim söylüyor bu şarkıyı filan bilemedim. Ondan sonra aldım, ilk 20'me koydum ben. Birinci sıraya. Haftalık listem. Fakat kimin söylediğini bilmiyorum, boş. Arkadaşlara dedim "Maalesef sonradan öğreneceğiz" böyle. Ama şarkının adı "Love Me Do" idi.

D. G: Yani Beatles'la ilk tanışmanız bu.

Ö. M: Beatles'la evet. Dünyanın da en önemli şarkılarından.

D. G: Peki kaç hafta kaldı Beatles bu listede? Sizin listelerinizi kastetmiştim.

Ö. M: Listemde haftalarca kaldı. Hatta daha sonra da bu işi çok ilerlettik biz. "Bizden iyi kimse bilmiyor bu işi" falan dedik yani. "Sallan Yuvarlan" meselesini... Ve gittik TRT'ye, gayet ciddi kravatlarımızı takıp.

D. G: Rafael Kanza ile beraber.

Ö. M: Evet, Rafael Kanza ile beraber. Gittik ve "Bizi bundan daha iyi bilen kimse yok, biz size program yapalım" dedik TRT'ye. "Gayet iyi olmaz mı müzik programı?" dediler. Biz aracı olan birisini de bulduk. Bizi gayet kibarca misafir etti adam, dinledi falan. "Biz bir ilk 20 yapalım, Rock'n Roll'u da Türkiye'ye tanıtalım" dedik. "Olur, biz sizi ararız" dediler. Henüz lise öğrencisiyiz bu sırada. Beğenmediler bizi ama biz bozulmadık, devam ettik yolumuza.

D. G: O zaman sadece TRT var ve TRT dışında başka bir yayın yok aslında. Televizyon da yok, radyo var sadece. Rock'n Roll'un dünyada yayılmasında da radyo başrolde. "Hayalet Oğuz" lakabıyla bilinen Oğuz Haluk Alplaçin'in o zamanlar "Sallan Yuvarlan" dediği, demin söylediğiniz o durumu biraz kültürel yozlaşma olarak da görüyorlar. Ama siz kendi içinizde Rock'n Roll devrimine başlamışsınız.

Ö. M: Evet ve biz bunun bir devrim olduğunun bilincindeydik. Yani yalnız bir eğlence müziği, insanlar hoş vakit geçirsinler diye değil. Bayağı, yani daha sonradan onu çeşitli yerlerde de söyleme imkânı buldum; Amerika Birleşik Devletleri'nin ticaret bakanlarından Herbert Hoover'ın önemli bir sözü var. Şirketler bütün spektrumu isterken Hoover, "Bu nehirlerin sahibi olmayı talep etmek gibi; radyo dalgaları ortak değerlerdir" diyor.

D. G: Evet, müşterekler işte. Ortak değer, müşterekler kavramını oradan çıkarttılar ve biz buna Açık Radyo'nun başından beri çok büyük önem verdik ve vermeye de devam ediyoruz Apaçık Radyo olarak da. Apaçık Radyo, Açık Radyo'nun kapanmasında aslında tam olarak bu avluda, hatırlarsınız elbette geçtiğimiz ekim ayında büyük bir basın toplantısında Açık Radyo'yu bir ağaç, bir park gibi tanımlamıştınız. Öyle bir müşterek olarak radyonun önemini anlatmıştınız.

Ö. M: Müşterekler o demek zaten; işte parklar, ormanlar, bahçeler.

D. G: Aslında tamamen kamuya ait bir şey radyo. O yüzden de devrimin yayılmasında etkili oluyor.

Ö. M: Evet evet, son derece. Yani o senin sözünü ettiğin kapanma gününden sonra, Açık Radyo'nun kapanmasından sonra bir şey de vardı hatırlayacaksın; bir kapanış yayını yaptık. "Bizi kapatmadan önce biz kapatalım" dedik. Yani biz kendi kararımızı kendimiz verelim diye. "Size bildireceğiz ne zaman kesileceğini" dedikleri için "Olmaz" dedik; çarşamba günü şu saatte, 13:00'te bitiriyoruz dedik. Ve oraya girdiğimizde de işte pek çok da insan vardı katılan, muazzam bir kalabalık.

D. G: Bu stüdyoda beraberdik. Bu stüdyo insan almıyordu, bütün personelle falan beraber. Ve orada bitirirken de işte 41 kişi kalmıştı.

Ö. M: "Hadi bitir artık" falan dediler. 

D. G: Aslında o yayından da çok büyük bir neşeyle çıktık. Son olarak, sizin kendi hikâyenizde de radyonun hikâyesinde de çok önemli olan Beach Boys ile kapattık yayını.

Ö. M: Ben bu Beach Boys meselesini bir Süpermen gibi şimdi huzurlara açıyorum. İşte 2000 yılındaki o ünlü konserden tişörtü Süpermen gibi gösterebiliririm.

D. G: Bir "merch" diyebiliriz, günümüz tanımı olarak.

Ö. M: İyi görünüyor mu? Tamam kapatıyorum hemen, yanlış anlaşılmasın. Ama yani Beach Boys kadar önemli bir başka grup, zaten hayatımızı, radyodaki bütün hayatımızı kaplayan ve radyonun hikâyesinde de çok mühim yeri olan Beatles. Sizin de aslında Rock'n Roll'a bu kadar âşık olmanızı sağlayan gruplardan biri, değil mi?

Ö. M: Hâlâ da öyle. Yani Beach Boys'la Beatles arasında bir tercih yapabilir miyim bilmiyorum ama...

D. G: Bence Beatles'ı seçersiniz.

Ö. M: Bu 80. yaş günüm vasıtasıyla da bana böyle bir hediye geldi. Bunu da göstermek benim için büyük bir mutluluk kaynağı olacak. Programcılarımızdan İzel Rozental -Haftanın Karikatürleri'nde bize senelerden beri harika şeyler anlatan arkadaşımız- bunu bana hediye etti birkaç ay önce. Ama özel edisyon bu. Yeryüzünün en tanınmış kapağı bu; "Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band".

D. G: Biber Çavuş'un Yalnız Kalpler Bandosu.

Ö. M: Evet, Ömer Madra'nın 80. yıl dönümü edisyonu olarak kendisi de işlemiş bunu mükemmel bir şekilde. Burada olmayan yoktur; o zamanın tanınmış insanları, Edgar Allan Poe'ya da rastlarsınız, ünlü yazarlara, siyasetçilere... Beni de oturtmuşlar oraya. Ne yapalım, şişiriyorlar birazcık.

D. G: Ama haberleri olsaydı onlar da belki sizi oraya koyuverirlerdi. Peki, "The Boat That Rocked"dan bahsettik, sizin "rockçı"lığınızdan bahsettik, korsan -siz korsan demiyorsunuz- açık deniz yayınlarından bahsettik. Türkiye'de özel radyoculuğun gelişimi işte tam 92-93 yıllarında başlıyor. Özel radyolar ortaya çıkıyor ve ondan sonra bu özel radyolar hükümetin kararıyla kapatılıyor. Ve sonrasında büyük bir direniş de başlıyor. Taksiciler antenlerine siyah kurdeleler takıyorlar. İnanılmaz fazla radyo var, o zaman kapatılan radyoların sayısı 2000'in üstünde.

Ö. M: Evet, işte "topluluk radyosu" o anlamda çok önemli bir şey. Belli yerlerde ekonomik ve sosyal ilişkileri olan küçük köyler, kasabalar ya da büyük mahalleler için hayati önemde bir araç. Fırat Tufan'ın da kitabında yazdığı gibi, radyo bunun için devrimci bir araç oluyor. İşte biz de sonuç olarak garip bir şekilde kendimizi bu mücadelenin ortasında Cem Madra ile bulduk.

D. G: Radyo kurma fikri nereden çıktı? Rock'n Roll aşkınızı biliyoruz ama kendinize böyle bir çatı yaratma fikri nasıl doğdu?

Ö. M: Cem Madra da devrimci tabiatta birisiydi. Önce "Bir program yapalım" dedi. "Her şey olsun içinde; arada biralar şıkırdasın, içkiler duyulsun, hatta tuvalete gittiğimizde şırıltısı bile duyulabilir, doğal bir şey olsun" dedi. Bence oldukça devrimci bir fikirdi. Onun teşvikiyle böyle tuvaletlerde bile gizli gizli konuşuyorduk bunu, eşimden gizli. Sonra Cem, "Kendi radyomuzu yapalım o zaman" dedi. Ya, radyoya bir kere hayatımda ayak basmışım!

D. G: Ama bu program için önce bir yere başvurdunuz. Radyo Aktif'e başvuruyorsunuz, programın adı da "Gece Uçuşu" olacak diyorsunuz.

Ö. M: Tabii, esas Cem'le benim en favori yazarlarımızdan birisi Antoine de Saint-Exupéry. Gece Uçuşu diye bir romanı var. O fırtınalı gökyüzünde kaybolan bir pilotu yeryüzüne bağlayan tek şeyin o cılız radyo dalgası olduğunu anlatır. Bu fikir bizi çok sarmıştı. Ben de "Radyoaktif"te program yapmayı düşündüm.

D. G: Radyo Aktif İzmir'de. O zaman online yayın yok; otobüse atlayıp gideceksiniz, programı yapıp döneceksiniz. Çılgınca bir proje.

Ö. M: Evet, sonra baktık olmuyor, "Burada kendi radyomuzu kuralım" dedik. Ben de onun kadar çatlak biri olduğum için "Olur" dedim. Elimizde tek bir şey vardı: Benim kırmızı kaplı fihristim. Yaklaşık 1050 kadar isim ve telefon numarası vardı. Kimin ne işi iyi yapabileceği konusunda bir fikrim vardı ve çok sayıda insan tanıyordum. Bir dostumuzun esprisidir: "Ben yarısını tanırım bu şehrin, diğer yarısını da gözüm ısırır." Hakikaten onlara bakarak kurduk ve geliştirdik.

D. G: Özel radyo yerine "Özgür" adıyla çıkıyor radyo aslında. İlk programlardan bir tanesi de "Rock'n Roll Kalıcıdır".

Ö. M: Evet, "Rock'n Roll is here to stay." Ve hâlâ burada. "Açık Gazete" başta olmak üzere pek çok programda rock çalınıyor; Japon rock'ı da, Uruguay rock'ı da...

D. G: "Egzotik Yeraltı" diye bir programımız var, her yerden çalıyoruz. Son olarak kadınların Rock'n Roll'daki rolüne değinelim isterim.

Ö. M: Evet, en başta yaptığımız programlardan biri oydu. Kadınların burada çok önemli rolü var ve radyomuzda da sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok kadın programcıyla bu işi yaptık. Belli ki devam edeceğiz.

D. G: Çok teşekkür ederim.