İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, gezegenimizin karşı karşıya kaldığı en büyük krizlerden biri olan ve en kötüsü de insan eliyle hızlanan, yok oluşa taşıyan iklim kriziyle ilgili derlediği haberleri aktarıyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri; İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. 18 yaşındayım ve son altı senedir Apaçık Radyo’da her Cuma sizinle buluşup sizlere iklim krizinin etkilerini, raporları ve araştırmaları getiriyorum.
İklim krizi gezegenimizin karşı karşıya kaldığı en büyük krizlerden biri ve en kötüsü de insan eliyle hızlanan ve yok oluşa taşıyan bir kriz. Bunu hala geri çevirebiliriz ancak bir haftada bile bakın dünyamızı nasıl yok edişe götürüyoruz. Arada umut verici haberler de olsa yine de krizi geri çevirmek için kolektif bir çözüme ihtiyaç var. Medyanın da bu noktada duyulmayanları daha fazla duyurmak ve bilime dayalı gerçekleri göstererek iklim krizini anlatmak gibi bir sorumluluğu var. Tam da bu yüzden iklim kuşağı konuşmaya devam ediyoruz.
İlk haberim kutuplardan;
Antarktika büyük bir tehlike altında. Uzmanlar, kıtada yaşanan ani değişimlerin geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru ilerlediğini söylüyor. Uzaydan bakıldığında, bembeyaz tek parça bir buz kütlesi gibi görünen bu kıta aslında okyanus, deniz buzu, buz tabakaları ve buz sahanlıklarının hassas dengesi ile ayakta duruyor. Fakat bu denge hızla çözülüyor. Son 10 yılda deniz buzunda yaşanan olağanüstü kayıplar, sistemi altüst ederek kıtayı geri dönülmez bir noktaya sürüklüyor. Bunun sonucu yalnızca kutupları değil, tüm dünyayı etkileyecek: Kıyı şehirleri, metrelerce yükselebilecek denizlerle karşı karşıya kalacak.
2014’te en geniş seviyesine ulaşan kış buzları, o tarihten bu yana dramatik biçimde küçülüyor. 10 yılda yaşanan kayıp, Kuzey Kutbu’nun neredeyse yarım yüzyılda yaşadığı ile aynı seviyede. Bu kayıp zincirleme bir etki yaratıyor: Buz azaldıkça bölge daha çok ısınıyor, ısındıkça daha fazla buz eriyor. Özellikle Batı Antarktika’daki buz tabakasının çökmesi, deniz seviyelerini üç metre yükseltebilir ve bu, milyonlarca insanın yaşam alanlarını kaybetmesi demek.
Buzların erimesi yalnızca okyanus seviyelerini değil, tüm ekosistemi tehdit ediyor. Besin zincirinin temeli olan fitoplanktonlar yaşam alanlarını kaybediyor, imparator penguenler ise yavrularını büyütecek buz bulamıyor. Son yıllarda birçok kolonide tamamen yavru kayıpları yaşandı. Ayrıca 2022’de Doğu Antarktika’da sıcaklıkların normalin 40 derece üzerine çıkması gibi aşırı olaylar, kırılgan bölgeleri hızla devrilme noktalarına taşıyor.
Bilim insanları uyarıyor: Antarktika’nın felakete sürüklenmesini önlemenin tek yolu sera gazı salımlarını hızla ve ciddi biçimde azaltmak. Her yarım dereceyi kurtarmak, zincirleme felaketlerden korunma şansımızı artırıyor. Aksi halde deniz yükselmeleri ve iklim kaynaklı çalkantılar, bugün yaşadığımız siyasi ve toplumsal krizleri gölgede bırakacak boyutlara ulaşacak.
İklim krizi artık yalnızca doğayı değil, bedenlerimizi de tehdit ediyor.
Pasifik bölgesi son on yılın en büyük deng humması salgını ile karşı karşıya. Bu ölümcül hastalık, iklim değişikliğinin insan sağlığı üzerindeki en somut etkilerinden biri. 2025’in ilk aylarından bu yana 16 bin 500’den fazla vaka görüldü, en az 17 kişi yaşamını yitirdi. Fiji, Samoa ve Tonga’da hastaneler kapasitesini aşarken, aileler sevdiklerini kaybetmenin acısıyla yüz yüze. İnsanlar iklim felaketlerini genellikle kasırga ya da sellerle hatırlar, ancak deng humması sessizce yayılıyor: ateş, ağrı ve ölümlerle.
Bir zamanlar yalnızca yılın belli dönemlerinde görülen hastalık, bugün neredeyse kalıcı bir tehdit. Yükselen sıcaklıklar sivrisineklerin üremesini hızlandırıyor, aşırı yağışlar durgun sular yaratıyor, kuraklık ise suyun kaplarda saklanmasına yol açıyor. Bu koşullar, sivrisinekler için ideal ortamı oluşturuyor. Uzmanlara göre deng humması, iklim değişikliği ile doğrudan bağlantısı kanıtlanan ilk hastalık; ancak son olmayacak. Dünya ısındıkça, daha fazla hastalık çok daha hızlı ve ölümcül şekilde yayılacak.
En ağır bedeli ise krize en az katkıda bulunanlar ödüyor. Pasifik ülkeleri küresel sera gazı emisyonlarının yalnızca %0,03’ünden sorumlu, ama en sert sonuçları onlar yaşıyor. Daha güçlü siklonlar, yükselen denizler ve şimdi de bedenleri hedef alan salgınlar bu toplumları kırılgan hale getiriyor.
Sorun yalnızca Pasifik İle sınırlı değil. Dünya Sivrisinek Günü’nde açıklanan veriler, Avrupa’nın da daha uzun ve güçlü salgınlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Yükselen sıcaklıklar Batı Nil virüsü ve chikungunya vakalarında rekor artışa yol açtı. 2024’te küresel ölçekte 14 milyonun üzerinde deng humması vakası kaydedilirken, sıtma hâlâ her yıl yaklaşık 600 bin kişinin ölümüne sebep oluyor.
Uzmanlar, bu krizle başa çıkmanın en etkili yolunun önlem almak olduğunu vurguluyor: böcek kovucu kullanmak, uzun kollu giysiler giymek, evleri sinekliklerle korumak… Çünkü iklim krizinin tetiklediği salgınlar yalnızca birer sağlık felaketi değil, geleceğimiz için açık bir uyarı. Eğer şimdi harekete geçmezsek, bu trajediler son olmayacak.
Şimdi uzak bir kıtaya, Avustralya’ya bakalım.
Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinde en az 32 deniz kaplumbağası, bazıları gözlerinden kan gelir halde kıyıya vurmuş bulundu. Olay, doğa korumacıların acil bir soruşturma başlatmasına yol açtı.
Ulusal Parklar ve Yaban Hayatı Servisi (NPWS), ölümlerin Port Stephens bölgesinde son haftalarda gerçekleştiğini ve incelemelerin sürdüğünü açıkladı. Deniz kurtarma grubu Sea Shelter, sadece son bir ayda bölgede 25 yeşil deniz kaplumbağasının öldüğünü, bunlardan yedisinin geçtiğimiz hafta bulunduğunu bildirdi. Yeşil kaplumbağalar, Avustralya yasaları kapsamında “hassas tür” olarak korunuyor.
Kaplumbağaların Shoal Bay, Nelson Bay ve Corlette gibi turistik plajlarda görülmesi dikkat çekti. Ancak uzmanlar, bunun kalabalık alanlarda gözlemlerin daha kolay yapılmasından kaynaklanabileceğini belirtti.
Soruşturma NPWS, Tarım Endüstrileri Departmanı ve Taronga Hayvanat Bahçesi’nin işbirliğiyle yürütülüyor. NPWS, testlerin sürdüğünü ve otopsi sonuçlarının birkaç hafta içinde açıklanacağını duyurdu.
Sea Shelter’dan Lia Pereira, “Port Stephens’ta daha önce hiç böyle bir durum görmedim, çok endişe verici” dedi. Ryan Pereira ise son sel felaketlerinin ardından ölümlerde artış gözlemlediklerini ancak kesin nedenin belirsiz olduğunu söyledi. Uzmanlar, özellikle göz çevresinde görülen kanamaların alışılmadık bir belirti olduğuna dikkat çekiyor.
Her yıl farklı bir kıtada yapılan iklim zirveleri olan COP’lara bakalım şimdi de. COP30’un bu seneki ev sahibi Brezilya, Eylül’deki son tarih öncesinde cesur emisyon azaltım planları çağrısı yaptı.
Kasım ayından bu yana yalnızca 29 ülke güncellenmiş emisyon azaltım planlarını sunarken, aralarında Avrupa Birliği, İran, Güney Afrika ve Çin gibi dünyanın en büyük salıcılarının da bulunduğu 166 ülke hâlâ eksik.
COP30’a ev sahipliği yapacak olan Brezilya, geçtiğimiz Şubat ayında belirlenen ilk son tarihe 195 ülkeden yalnızca 13’ünün planlarını zamanında iletmesi üzerine, Eylül ayındaki ek süre bitmeden tüm hükümetleri daha güçlü taahhütler açıklamaya davet etti.
Kasım ayında Belém kentinde yapılacak olan COP30 zirvesi, ülkelerin iddialı ve kapsayıcı emisyon azaltım hedefleri sunmaları için tarihî bir fırsat olarak görülüyor. “Ulusal Katkı Beyanları” yani “Nationally Determined Contributions” ingilizce olarak kısaltılmış hali NDC adıyla bilinen bu planlar, Paris Anlaşması uyarınca her beş yılda bir güncellenmek zorunda ve küresel iklim mücadelesinin temel taşı niteliğinde.
Şubat için konulan ilk son tarih, yalnızca 13 ülke planlarını ilettiği için 25 Eylül’e ertelendi. Bu yeni tarih, New York’ta yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yıllık oturumuyla aynı zamana denk geliyor. Ardından BM İklim Değişikliği Sekretaryası tüm beyanları bir sentez raporunda toplayarak, Belém’deki müzakerelerde delegelere en güncel tabloyu sunacak.
COP30 Başkanı André Corrêa doLago, ülkelerle paylaştığı mektupta şunları vurguladı, “Ulusal katkı beyanlarımız yalnızca 2035 için belirlenmiş iklim hedefleri değil, ortak geleceğimizin vizyonunu temsil ediyor. Bunlar, bu vizyonu hep birlikte gerçeğe dönüştürmemizi sağlayacak işbirliği araçlarıdır. Eğer bu beyanların ortaya koyduğu manzara hayal kırıklığı yaratıyorsa, bunu yaşanabilir bir gezegenin güvence altına alındığı, bütün ekonomilerin korunduğu, yaşam standartlarının yükseldiği ve tüm halklara, tüm kuşaklara daha iyi yaşam fırsatlarının sunulduğu bir tabloya dönüştürmek bizim ortak sorumluluğumuzdur.”
Yine NDClerle ilgili bir duyuru var, onu da yayınlamak istiyorum; Youth For Climate Turkey iklim aktivistleri, Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ve Cumhurbaşkanı’na acil çağrıda bulundular: İklim taahhütlerini yerine getirin ve Ulusal Katkı Beyanı NDC 3.0’ü zamanında sunun!” diyorlar.
Duyuruda şöyle devam ediyor; “Ulusal Katkı Beyanlarının teslim tarihi aslında Şubat 2025 olarak belirlenmişti. Ancak neredeyse hiçbir ülke sunum yapmadığı için son tarih Eylül 2025’e ertelendi. Türkiye de bu süreçte sorumluluk almalı, kendi Ulusal Katkı Beyanını (NDC 3.0) vakit kaybetmeden hazırlamalı ve Paris Anlaşması kapsamında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Sekretaryasına sunmalıdır.
Yeni NDC turu, karşı karşıya olduğumuz iklim acil durumuna uygun, gerçekten iddialı hedefler içermelidir. Çünkü küresel ısınmada 1,5°C sınırına neredeyse ulaştık. Bu eşik, yalnızca sembolik değil, aynı zamanda bilimsel olarak da acil ve kararlı eylemin gerekliliğini işaret ediyor. Eğer ısınma 2°C’yi aşarsa, sonuçlar çok daha yıkıcı olacak; özellikle de Türkiye’nin de içinde bulunduğu Küresel Güney’deki en kırılgan topluluklar için.
NDC 3.0, dünyanın emisyon azaltım hedeflerindeki ilerlemesini değerlendiren ilk Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake) bulguları ile uyumlu olmalıdır. Raporda açıkça ortaya konuldu: Dünya, hedeflerin çok gerisinde. Mevcut politikalar sürdürülürse yüzyılın sonunda küresel ısınma 2,9°C üzerinde olacak. Bu, Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefini tamamen imkânsız hale getirecek. Ayrıca, 2030 yılına kadar gerekli olan emisyon azaltımının yalnızca %25’i gerçekleştirilebilecek. Oysa bilim bize açıkça söylüyor: 1,5°C hedefinde kalabilmek için 2030’a kadar küresel emisyonların %43 azaltılması gerekiyor.
Dolayısıyla mevcut gidişatı düzeltmenin tek yolu, çok daha iddialı ve acilen hayata geçirilecek Ulusal Katkı Beyanlarıdır.
Paris Anlaşması yalnızca bir hukuk ya da siyaset belgesi değildir. Bu anlaşma, bir hayatta kalma sözleşmesidir. Ezici bilimsel kanıtlara, alarm veren IPCC raporlarına ve dünyanın dört bir yanındaki aşırı iklim olaylarına rağmen, hükümetlerin taahhütlerini güncellemeyi ve sunmayı krizin gerektirdiği aciliyet ve ciddiyetle yapmamaları kabul edilemez. Türkiye hükümetinin de bu sorumluluktan kaçma lüksü yoktur.
2023’te açıklanan NDC biz gençler tarafından mahkemeye taşındı. Ancak mahkemeler, uluslararası sözleşmeleri yok sayıp davamızı reddetti. NDC’ler yargı denetimine, biz gençlerin itirazlarına ve taleplerine açık olmalı,“ diye bitirmişler.
Bu duyuruyu da yaptıktan sonra son olarak; bugün sizleri Gazze’deki Filistinlilerin yaşadığı büyük yıkıma, onların yok edilmek istenen hayatlarına, kültürlerine ve doğalarına tanıklık etmeye davet ediyorum. Orada yalnızca insanlar değil; toprağın bereketi, suyun temizliği, havanın nefesi, yani yaşamın kendisi hedef alınıyor. Filistinliler, bir halk olarak var olma mücadelesini yalnızca bombalara karşı değil, açlığa, susuzluğa ve hafızalarının silinmesine karşı da veriyor.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım yalnızca insanların yaşamını hedef almıyor; aynı zamanda doğayı, tarımı, suyu, havayı ve toprağı da yok ediyor. Bu yıkım, tarihin tanık olduğu en ağır suçlardan biri olan eko-kırım, yani yaşamı mümkün kılan çevrenin kasıtlı olarak yok edilmesini gözler önüne seriyor. İki yıllık saldırıların ardından Gazze’nin doğal çevresi her açıdan felaket boyutunda zarar gördü.
Bombalama kampanyasının doğrudan yol açtığı devasa yıkım, yalnızca insanları öldürmekle kalmadı, Gazze’nin kırılgan ekosistemini de paramparça etti. Havanın, suyun ve toprağın kirlenmesi; kronik hastalıklara, yaşamı kökten değiştiren sağlık sorunlarına ve erken ölümlere yol açacak, bu yıkımın etkileri önümüzdeki on yıllar boyunca sürecek.
Ekim 2023 ile Mart 2024 arasında işgal güçleri Gazze’deki tarım arazilerinin yüzde kırkını yok etti. Ağaçların çoğu katledildi, kuzeydeki seraların neredeyse tamamı yıkıldı. Bombalardan yayılan zehirli kimyasallar ürünlerin verimini çökertti; az sayıdaki mahsul bile zehirli kalıntılar yüzünden tehdit altında kaldı. Askeri üslerin kurulması ve ağır araçların işgali, daha önce insanların yaşadığı geniş bölgeleri yaşanmaz hale getirdi, geri kalan toprakları ise çorak ve verimsiz bıraktı. İsrail’in bu saldırıları yalnızca çevreye değil, doğrudan Filistinlilerin gıda egemenliğine yönelmişti. Gazze halkı kendi yiyeceğini yetiştirme, meyve ve sebze toplama ya da denizden balık tutma imkanından mahrum bırakıldı. Mart 2025’te tam abluka başladığında açlık artık kaçınılmaz hale gelmişti.
İsrail, iki milyon Filistinliyi aç bırakmayı planladı. Bunun için Gazze’deki tarımsal üretimin dış yardımların yerini almasını engelledi. Tarım arazileri, seralar ve atık su arıtma tesisleri kasten hedef alındı. Beş atık su tesisinin tamamı yok edildi ve bunun sonucu olarak çadır kamplarında bulaşıcı hastalıklar hızla yayıldı. Arıtılmamış kanalizasyon denize akıtıldı, kıyılardaki hassas ekosistem bozuldu ve Gazze’nin balıkçılığı yok edildi. İşgal güçleri aynı zamanda Filistinlilerin erişebildiği yeraltı suyu kaynaklarının bulunduğu bölgelerde kasten yangınlar çıkardı. Uluslararası hukuka göre yasak olmasına rağmen düzenli olarak kullanılan beyaz fosfor, kontrolsüz yangınlara ve yeraltı suyu rezervuarlarında neredeyse geri dönüşsüz kirlenmeye yol açtı.
7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye 70 bin ton bomba atıldı. Bu, altı Hiroşima’ya eşdeğer bir yıkım anlamına geliyordu. Bombalar yirmi ay boyunca Manhattan’ın iki katı büyüklüğünde bir alana yağdırıldı ve kırk iki milyon metrik tondan fazla moloz üretti. Bu molozların içinde patlamamış mühimmat, ağır metaller ve zehirli kimyasallar bulunuyordu. Bunlar Filistinlilerin boğazına ve akciğerlerine yerleşerek onları kronik hastalıklara ve erken ölüme mahkûm ediyordu. Bu nedenle soykırımın gerçek ölüm bilançosu bugün bilinemiyor; çünkü bu yıkımın yol açacağı ölümlerin birçoğu, bombalar sustuktan yıllar sonra ortaya çıkacak.
Bu arada çok yeni tanıştığım bir kurumdan bahsetmek istiyorum size; Filistin İklim Enstitüsü, iklim ve ekolojik adaletin tüm halkların özgürlük ve egemenlik mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini savunan bir oluşum. Onlara göre iklim adaleti mücadelesi, sömürgeciliğe, kapitalizme ve militarizme karşı verilen mücadele ile doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bu sistemlerin özü, doğanın ve insanların sömürülmesine, kaynakların yağmalanmasına dayanmakta. Filistin İklim Enstitüsü , çalışmalarında iklim krizine karşı direnişi özgürlük, eşitlik ve adalet arayışıyla birleştirerek daha adil ve yaşanabilir bir dünya hedefliyor.
Filistin İklim Enstitüsü yaptığı bir araştırmada ise bölgenin öneminden şu şekilde bahsediyor internet sitelerinde; “Filistin, hem pratik hem de teorik bir örnek olarak, küresel iklim ve özgürlük mücadelelerinin kesişim noktasını temsil etmektedir. Enerji ve fosil yakıtlar, doğal kaynakların sömürülmesi, çevresel yıkım ve küresel yönetişim yapıları; İsrail ve müttefikleri tarafından Filistin’de ve dünya genelinde iktidarı ve kontrolü sürdürmenin araçları olarak kullanılmaktadır.”
Filistin için açıklanan “kıtlık” açıklaması bence çok geç geldi. Dikkatinizi çekmek isterim bu kıtlık bir lojistik rizi sonucu değil, İsrail’in politikaları sonucu yaşanıyor. Soykırımın gizli bedellerinden biri de sonraki nesillere miras kalan sağlık sorunlarıdır. Irak’ın Felluce kentinde, ABD işgalinin üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen halkın kemiklerinde o kadar zaman sonra kurşun ve nüfusun neredeyse üçte birinde uranyum saptandı. Toplumdaki sağlık anomalilerinde yüzde bin yediyüzlük bir artış kaydedildi. Bu örnek, Gazze’deki yıkımın da kuşaklar boyu süreceğinin habercisidir.
Defalarca görüldüğü gibi, günümüz dünyasında en büyük çevresel tahribatın kaynağı çoğu zaman büyük ekonomik ve siyasi çıkarlar oluyor. Bu durum hem doğal yaşamı hem de insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını elinden alıyor. İklim adaletini konuşurken, savaşların ve kontrolsüz kâr arayışının yarattığı yıkımı da göz ardı edemeyiz. Çünkü yaşanabilir bir gezegen için verilen mücadele, aynı zamanda adil ve barışçıl bir dünya için verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçası. Birinin geleceği diğerine bağlı.
Ve her iki gerçeklik bize şunu hatırlatıyor: Eğer bizler çaba gösterirsek, daha adil ve daha yaşanabilir bir dünyanın mümkün olduğunu unutmamalıyız.
Ayrıca bu hafta sonu iklim adaleti aktivisti, Filistin dayanışmasının önde gelen ismi ve Apaçık Radyo dostumuz Greta Thunberg’in de katılacağı Küresel Sumud Filosu İspanya’dan Gazze’ye doğru yola çıkacak. Yalnızca deniz yoluyla değil, aynı zamanda onlarca ülkede gerçekleştirilecek dayanışma eylemleri ve diplomatik baskılarla desteklenmekte. Bu ortak hareket, İsrail’in ablukasını zor durumda bırakmayı ve nihayetinde kırmayı hedefliyor.
Filo, farklı halkların ve ülkelerin cesur desteğiyle Gazze’ye ulaşmayı amaçlarken, karadaki eylemler ve uluslararası kamuoyunun baskısı bu sürecin ayrılmaz bir parçası olacak. Konuyla ilgili Sumud Filosundan gelen bir talep var ayrıca; “Gündemi saptırmaya yönelik her girişime karşı dikkatli olunmalı ve odağımız insanlığın ortak mücadelesi olan Sumud Filosunda kalmalıdır.” diyorlar.
Programımın sonunda çalmak için Aurora’dan “Apple Tree”yi seçtim.
Aurora bu şarkısı için şöyle bir açıklama yapmış; “Apple Tree", hepimizin içinde saklı duran potansiyeli anlatıyor. Eğer gerçekten istersek, hepimiz dünyayı kurtarabiliriz. Dünya, yok oluşa sürüklendiğini kanıtlayan bilimsel gerçeklere kulak asmıyor; belki de hayalperestlere, çocuklara kulak verir. Kanayan bir dünyada bireyin gücü tek umudumuz. Bırakın bir kız çocuğu dünyayı kurtarsın. Bırakın bir oğlan herkesi kurtarsın. Bize inanın; belki de biz, dünyayı öldüren değil, onu kurtaran nesil olacağız.”
İşte bu yüzden gelecek Cuma Apaçık Radyo’da tekrar buluşana dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen çok iyi bakın!