Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı

-
Aa
+
a
a
a

Hüsnükabul'de Waseem Ahmad Siddiqui ve Ferhat Kentel, Göçmen Mülteci Ağı'nın “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı raporunu 0 yıldır aile hekimliği uzmanı Dr. Fatma Örgel ve Avukat, insan hakları savunucusu Gülseren Yoleri ile ele alıyorlar.

""
Clash of the Titans / İllustrasyon: Mr Fish
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı
 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı

podcast servisi: iTunes / RSS

Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba herkes, Apaçık Radyo burası. Ferhat Kentel ve ben Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.

Ferhat Kentel: Merhaba, günaydın. 

W.A.S.: 28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı tarafından “Gölgede Kalan Yaşamlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Hakkına Erişim Engelleri ve Yaşanan Hak İhlalleri” başlıklı, oldukça kapsamlı ve hayati bir rapor yayımlandı.

Bu vesileyle, bu sabah bizlerle birlikte bu raporu ve daha fazlasını konuşmak üzere insan hakları savunucusu, Avukat Gülseren Yoleri bizlere katılıyor. Hoşgeldiniz Gülseren Hanım.

Gülseren Yoleri: Hoşbulduk, teşekkür ederim.

W.A.S.: Selamlar ve biraz gecikmeli olarak Fatma Hanım da burada.

Fatma Örgel: Buradayım, evet. 

W.A.S.: Fatma Hanım, siz de hoşgeldiniz.

F.Ö.: Teşekkürler, sağolun.

W.A.S.: Fatma Örgel de 20 yıldır hekimlik yapan bir aile hekimliği uzmanı. Fatma Hanım ile ayrıca Filistin Özgürlük Platformu aracılığıyla da tanışıyoruz.

Bugünkü yayında amacım, hem sahadaki deneyimlerini, hem de güncel gelişmelere dair değerlendirmelerini her iki konuğumdan da dinlemek. Ayrıca bu raporu da elimizden gelince açmaya çalışacağız. Dolayısıyla bu kısa zaman diliminde yayını üç soruyla sınırlı tutmaya çalıştım. Sorularımı madde madde paylaşayım:

  1. Bu raporun ele alınmasının en hayati nedeni nedir? Ayrıca 2011 yılından bu yana Türkiye’deki sağlık politikalarının tarihsel dönüşümü nasıl bir seyir izledi?
  2. Sığınma rejimindeki hukuki statüler, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki kişilerin durumu. Çünkü mevcut yapı, hakların kâğıt üzerinde kalmasına ve en acil insani ihtiyaçların bile belirsiz, koşullu ve güvencesiz hâle gelmesine yol açıyor.
  3. Yapısal çöküşün özü ve raporun son sayfalarında yer alan örnek olay incelemeleri yani sistemik ihmalin yüzlerinden birine ışık tutmak ve bu hikâyeyi görünür kılmak.

Arada dilerseniz siz de Ferhat, Özdeş ve Ömer Abi, zihninizden geçen soruları ekleyebilirsiniz.

Gölgede Kalan Yaşamlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Hakkına Erişim Engelleri ve Yaşanan Hak İhlalleri” başlıklı rapor, kendi ifadesiyle şunu söylüyor; alıntılıyorum:

Sistemin sessizce yok ettiği binlerce hayatın ardında yükselen bir adalet çağrısıdır bu. Göçmen sağlığını bir güvenlik ya da parasal kazanç meselesi olarak gören yaklaşımlar, toplumun tamamını kapsayan bir halk sağlığı krizine ve vicdani bir çöküşe yol açmıştır. Bu yıkımı durdurmak için adımların atılması artık anayasal ve insani bir zorunluluktur.

Bu noktada ilk sorumu yöneltmek isterim; özellikle bu raporun neden şimdi ve neden bu kadar hayati olduğunu soracağım. Ayrıca Türkiye’de sağlık politikalarının tarihsel dönüşümünün mülteciler üzerindeki etkisine dair bir çerçeve çizebilir miyiz? İsterseniz ilk sözü size bırakayım Fatma Hanım, teşekkür ederim.

F.Ö.: Ben de program için teşekkür ederim. Biz bu konuda sesimizi duyurmaya çalışıyoruz; raporu da bunun için hazırlamıştık. Bu arada sesim geliyor mu? Çok uygun olmayan bir yerden konuşuyorum ama…

W.A.S.: Gayet iyi geliyor.

F:Ö.: Tarihsel sürece bakarsak; Suriyeli sığınmacılar öncesinde de Türkiye bir geçiş noktasıydı. Kim olursa olsun - pasaportu olsun ya da olmasın, kimliği ya da kaydı bulunsun ya da bulunmasın - herkesin temel hakları vardı, aslında şu anda da hâlâ var. Hastanelerin acil servislerinden yararlanma hakları, enfeksiyon hastalıklarında toplumsal sağlığı gözeterek bağışıklama hizmetlerinden yararlanma hakları ve ciddi hastalıklarda destek alma hakları mevcut - bunlar hâlâ geçerli.

Ben 2010’dan sonra sağlık sisteminde çalışmaya başladım, o yüzden öncesini pratikte çok bilmiyorum ama 2011’de Suriyeli sığınmacılarla birlikte büyük bir göçmen nüfusuyla karşı karşıya kaldık. İlk dönemde “misafir” olarak algılandılar ve hem toplumun, hem de bizim gibi gönüllü çalışan sağlık emekçilerinin desteğiyle, özellikle ilk üç-dört yılda - acil karşılama döneminde, mülteci kamplarında - dünyadaki en iyi örneklerden biri sayılabilecek bir süreç yaşandı. Bu aslında başarılı bir dönemdi, yapılabilecek şeyler yapılmıştı ama sonrasında entegrasyon aşamasında, hem sağlık sistemine entegrasyon , hem de toplumsal entegrasyon açısından Türkiye ciddi sıkıntılar yaşadı.

Bugün, özellikle 2019–2020 sonrasında artan ırkçılık ve göçmen karşıtlığı, bu politikanın başarısızlığının bir sonucu. Ben bunu sahada gördükçe 2016–2017 yıllarında dile getiriyordum.

Suriyeli sığınmacılar için sağlık sistemi birinci ve ikinci basamak olarak açıldı - burada 99 kimliği olan Suriyelilerden söz ediyorum. 2012–2013’ten sonra AFAD ve Avrupa Birliği desteğiyle aile hekimlerinden ve hastanelerden hizmet almaya başladılar. Dil bariyeri ciddi bir sorun oldu. Resmî olarak hakları vardı ama pratikte iletişim zordu. Bu noktada hem Avrupa Birliği projeleri, hem de sivil toplum kuruluşları devreye girdi; bizim de çalıştığımız STK’lar aracılığıyla yoğun bölgelerde tercüman desteği sağlandı.

Zamanla birinci ve ikinci basamak hizmetlerine erişim oturdu. 2019’a kadar süreç epey yol almıştı. Bu dönemde göçmen sağlığı merkezleri de Avrupa Birliği projeleriyle kurulmaya başladı. İstanbul en yoğun bölgelerden biriydi - buna bizzat şahidim. Merkezler açıldı ama ne yazık ki aktif ve yeterli şekilde kullanılamadı. Aile hekimliği tarafında ise hakları olduğu için özellikle birinci basamakta çok sayıda Suriyeli hastaya baktım. Suriyeliler birinci basamak hizmetlerini çok iyi kullanıyorlar. Aşı konusunda neredeyse hiç direnç yok; çağırmadan geliyorlar, çocuklarının aşılarını yaptırıyorlar. Hemşire arkadaşlarımızla birlikte çok düzenli bir şekilde hizmet verdik. Dil bariyeri dışında ciddi bir sorun da yaşanmadı. 2019’da ikametle ilgili değişiklikler oldu ve bu daha çok ikinci basamağı etkiledi. Biz birinci basamakta temel hizmetleri vermeye devam ettik. Zamanla Suriyeli hastalar, hatta çağırmadan gelen, en düzenli nüfuslarımızdan biri hâline gelmişti.

Ancak 2024’te aile hekimliği yönetmeliği çıktı. Bu düzenlemeyle, 99 kimliği olan Suriyeli sığınmacıların aile hekimlerinden hizmet alması kesildi. Biz buna karşı yazılar yazdık, kampanyalar yaptık; Aralık’ta başlayan uygulama geri çekildi ama Mayıs ayında yeniden yürürlüğe girdi. Şu an, Türkiye vatandaşı olanlar dışında, aile hekimliğimde hiçbir Suriyeli hastam kalmadı.

Bu insanlar artık birinci basamak hizmetlerinden yararlanamıyor: aşı yaptıramıyorlar, gebe-bebek-lohusa takipleri yapılamıyor. Raporda da ayrıntılı şekilde gösteriliyor; anne ve bebek ölümlerinin yerel nüfusa göre ne kadar yüksek olduğu ortada. Bu Türkiye’nin sorunudur. Bu insanlar burada yaşıyorlar, bizimle birlikte yaşıyorlar.

Birinci basamaktan koruyucu hizmet alma hakları hem hukuken var, hem de insani ve vicdani olarak olması gereken bir şey. Peki nereye yönlendirildiler? Göçmen Sağlığı Merkezlerine. Oysa bu merkezler zaten yeterince yaygın değil. Benim mahallemden bir merkeze gitmek için en az bir-iki dolmuş değiştirmek gerekiyor.

Son 6–7 yılda artan ırkçılık ve son iki yıldaki geri gönderme politikalarıyla birlikte artık erkekler bile polis korkusuyla dışarı çıkamıyor. Kadınlar eskiden en azından en yakın aile sağlığı merkezine gelebiliyordu, şimdi ise bu da mümkün değil. Ekonomik koşullar zaten çok ağır, insanlar geçinmeye çalışıyor. Böyle bir ortamda kalkıp uzak bir merkeze gidip aşı yaptırmak, bebek takibi yaptırmak pratikte neredeyse imkânsız.

Bizim talebimiz çok net: Suriyeli sığınmacıların yeniden aile hekimliklerine alınması, acil durumlarda geri gönderme tehdidiyle karşılaşmamaları. Acilde polis beklemesi kabul edilemez; bu hem uluslararası hukuka, hem Türkiye’nin kendi hukukuna aykırı - acil hizmet vermek zorundasınız, bulaşıcı hastalıklarda, koruyucu hekimlikte hizmet vermek zorundasınız. Bu sadece insani bir mesele değil; toplum sağlığı meselesi. Koruyucu hekimlik, içeride yaşayan herkesin sağlığını ilgilendirir.

Sahada bire bir gördüğüm için söylüyorum: durum artık felaket üstüne felaket hâline gelmiş durumda ve nereye gideceğini de gerçekten bilmiyoruz.

W.A.S.: Evet, durum bu maalesef. Hakikaten Fatma Hanım, bunu konuşurken de çok hayati bir mesele olarak dile getirmiştiniz. Bu hayati başlık içinde hem çok ciddi yapısal sorunlar var, hem de ahlaki ve vicdani meseleler var. Şimdi ikinci soruyu Gülseren Hanım’a yöneltmek istiyorum.

Göçmenlere verilen hukuki statüler ve bu statülere göre şekillenen sağlık hizmetlerine erişim hakları raporda ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Sizin de belirttiğiniz üzere rapor, Türkiye’deki karmaşık sığınma rejimini ve bu rejim içinde kişilerin sahip olduğu ya da kâğıt üzerinde kalan hakları farklı başlıklar altında tanımlıyor. Bu kavramlardan kısaca, tek tek üzerinden geçebilir miyiz? Özellikle en hayati ayrım olan uluslararası koruma altındaki kişiler ile geçici koruma kapsamındaki mülteciler arasındaki fark nedir? Bugün itibarıyla en acil durum hangi grubu ilgilendiriyor?

G.Y.: Ben de teşekkür ediyorum bize bu programa katılma imkânı sağladığınız için çünkü gerçekten sesimizin daha fazla duyurulmasına ihtiyaç var. Çok can alıcı bir meseleyi konuşuyoruz ama biliyorsunuz, hazırlanan raporlar ya da yapılan çalışmalar genellikle sınırlı bir alana ulaşabiliyor. Oysa bu tür programlar, meselenin toplumsal destek ve dayanışmaya ihtiyaç duyduğunu da görünür kılıyor.

Biz aslında uzun yıllardır mülteci alanında çalışıyoruz. 2013 öncesinde en büyük ihtiyaç, mevzuat eksikliğinin giderilmesiydi. Türkiye’de yabancılarla ilgili bir kanun yoktu. Bu da her yerde farklı uygulamaların ortaya çıkmasına, ortak bir sistemin kurulamamasına yol açıyordu.

2013’te Yabancılar Yasası çıktı. İlk hâliyle birçok ihtiyaca cevap verecek gibi görünüyordu ama yine de sorunları vardı. Daha sonra yapılan değişikliklerle bu sorunlar büyüdü. Özellikle 2017’de yapılan kapsamlı değişiklikle, kayıtsız göçmenlerle dayanışmayı ve onlara destek vermeyi suç haline getiren maddeler eklendi. Sağlık alanında bile, tedaviye ihtiyacı olan kayıtsız göçmenlere yardım edilmesini fiilen suç kapsamına sokan düzenlemeler yapıldı. Bu da insani ve vicdani yaklaşımları ciddi biçimde sınırladı.

Türkiye’nin yabancılar mevzuatında mültecilerle ilgili “şartlı mülteci”, “ikincil koruma”, “geçici koruma” gibi kavramlar var ve bunların hepsi uluslararası koruma başlığı altında tanımlanıyor. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne coğrafi çekince koymuş olması. Türkiye yalnızca Avrupa’dan gelenlere mülteci statüsü tanıyor; doğu ve güneyden gelenlere bu statüyü vermiyor. Bu da iltica hakkını fiilen ortadan kaldırıyor.

Türkiye’deki yabancı nüfusun neredeyse tamamı bu coğrafi sınırlamanın dışında kalan ülkelerden geliyor. Örneğin, İstanbul’da 100'den fazla farklı ülke vatandaşının yaşadığı biliniyor ve bunların büyük bölümü Türkiye’de mültecilik statüsü kazanma imkânı olmayan coğrafyalardan geliyor. Bu neden önemli? Çünkü bu kişiler uluslararası koruma başvurusu yapıp bir statü elde edemezlerse - öğrenci ikameti, çalışma izni ya da insani ikamet gibi özel durumlar dışında - hiçbir temel haktan, sağlık hizmetleri dahil, yararlanamıyorlar. Bugün tartıştığımız mesele de tam olarak bu.

Acil sağlık hizmetleri teoride herkese açık gibi görünse de pratikte kayıtsız bir kişi hastaneye gittiğinde kelepçelenip geri gönderme merkezine götürülebiliyor ve ardından deport ediliyor yani tedavi yerine sunulan “çözüm” bu oluyor.

Şartlı mülteci kavramı, Avrupa dışından gelip mülteci kriterlerini karşılayan ama üçüncü bir ülkeye yerleştirilene kadar Türkiye’de kalmasına izin verilen kişileri kapsıyor. İkincil koruma, mülteci kriterlerini tam karşılamayan ama ülkesine gönderildiğinde işkence, ölüm cezası ya da yaygın şiddet riski olan kişilere tanınıyor ancak bu statünün alınması oldukça zor. Geçici koruma ise yalnızca Suriyelileri kapsıyor. Bu statü, 2014’te çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği ile düzenlendi. Başlangıçta Suriyelilere bazı temel hizmetlere erişim sağlandı ancak zaman içinde özellikle sağlık başta olmak üzere bu hakları daraltan yeni uygulamalar getirildi. Uluslararası koruma süreci ise Avrupa dışından gelen kişilerin iltica taleplerinin üçüncü ülkelere yönlendirilmesi esasına dayanıyor. Kişi, Türkiye’de başvuru yapıyor, dosyası değerlendiriliyor ve uygun görülürse başka bir ülkeye yerleştiriliyor ancak bu ülkelerin kotaları çok düşük. Bazı ülkeler yılda yalnızca 50–100 kişiyi kabul ediyor. Milyonlarca insanın iltica hakkı aradığı bir dünyada, bu sayılar son derece sınırlı kalıyor ve çok az kişi bu imkâna erişebiliyor.

W.A.S.: Yani hem nitelik, hem de nicelik açısından kabulü ve kavranması son derece zor, neredeyse imkânsız bir durumdan söz ediyoruz.

G.Y.: Evet, burada bir başka önemli sorun daha ortaya çıktı. Normal koşullarda Türkiye’de bu süreci Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin ofisleri yürütüyordu yani Birleşmiş Milletler'e bağlı bu birim, iltica başvurularını takip ediyor, karar altına alıyor ve süreci sonuna kadar götürüyordu. Ancak 2018 yılında Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği, Türkiye’deki faaliyetini durdurdu ve bu görev Göç İdaresi’ne devredildi. Bu devrin ardından Türkiye’de bulunan kişiler çok zor bir durumla karşı karşıya kaldılar ve özellikle de Suriyeliler açısından bu çok büyük bir probleme dönüştü, LGBTİ bireyler için de çok büyük sorunlar yarattı ve İslami kurallarla yaşamak istemediği için geleneksel yapının dışına çıkmak isteyen kadınlar bakımından da ciddi sonuçlar doğurdu.

Şöyle bir noktaya geldiler: Türk yetkililere gidip, “Ben başka bir ülkeye gitmek istiyorum çünkü ailem İslami kurallarla yaşıyor, ben bu yaşam biçimini kabul etmiyorum. Bu nedenle beni başka bir ülkeye yerleştirin,” demek zorunda kaldılar - bunu somut vakalar üzerinden söylüyorum.

Aynı durum LGBTİ bireyler için de geçerli: Devletin bu konudaki resmi yaklaşımı ortadayken, bir kamu görevlisine gidip, “Ben LGBTİ bireyim, burada baskı görüyorum, güvende değilim, bana uluslararası koruma sağlayın,” demek zorunda kalıyorlar. 

Ama pratikte olan şu oldu; bu talepleri duymak dahi istemeyen görevliler - bize gelen başvurulardan biliyoruz -  pek çok kişinin başvurusunu hiç almadan, hatta kimi zaman şiddet uygulayarak bu insanları başvuru yapmaktan alıkoydu. Başvurusu alınabilenlerin ise dosya takiplerinde ciddi sorunlar çıktı. Sonuç olarak, bugün Türkiye’de uluslararası koruma başvurularının sağlıklı biçimde değerlendirilmediği, hatta insanların bu mekanizmalara erişiminin fiilen engellendiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla burada “uluslararası koruma”dan söz ederken, aslında bir bütün olarak sığınma hakkının ihlal edilmesinden bahsediyoruz.

Burada özellikle bir noktayı tek bir cümle ile vurgulamak istiyorum.

W.A.S.: Süreyi de bitirmek üzereyiz, az kaldı. 

G.Y.: Evet, burada şunun altını çizmek istiyorum: Sorun sadece Türkiye’nin politikası değil; aslında Avrupa’nın politikalarının da bu tabloda ciddi bir etkisi var. Uluslararası koruma hakkına erişememe meselesinde, Avrupa’nın göçmen politikalarının özel bir rolü bulunuyor. Bu ülkeler arasındaki anlaşmalara dayanan düzenlemeler de bugün yaşanan sorunların önemli bir parçasını oluşturuyor.

W.A.S.: Bunun da altını çizmiş olayım. Belli ki bu konu üzerine daha çok konuşacağız. Ferhat, sen bir cümleyle bir şey söylemek ister misin? Biraz sessiz kaldın, kusura bakma.

F.K.: Çok acı… diyecek bir şey bulamıyorum.

W.A.S.: Evet, şimdi son olarak rapordaki vakalara giremedik ama adını en azından analım. Raporda, Micheal ve onun gibi sessizce hayatını kaybeden tüm göçmenlerin sağlık ve yaşam haklarını savunmak amacıyla kamuoyuna ve ilgili kurumlara sunulduğu belirtiliyor.

Belki raporun nereden temin edilebileceğine dair küçük bir bilgi de paylaşabiliriz: Raporun bağlantısı ve PDF’i bende. Ayrıca Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’nın internet sitesinde de bulunabileceğini umuyorum.

G.Y.: Evet, rapor İnsan Hakları Derneği’nin internet sitesinde de mevcut. Ayrıca İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin ve İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’nin sitelerinde de yayımlandı. Dolayısıyla oralardan da tamamen erişilebilir.

W.A.S.: Çok teşekkür ediyorum Fatma Hanım. Fatma Örgel ve Gülseren Yoleri, çok teşekkürler. Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.