Bir yol ayrımındayız: Ya tiranlık ya devrim.
MEXICO CITY — Küresel kapitalizmle yüzleşmenin iki yolu vardır. Bunlardan ilki, özellikle grevler aracılığıyla ticareti ve devlet işleyişini aksatan kitlesel hareketlerdir. Bu hareketler, egemen sınıfı adalet ve eşitlik temelinde yeni sistemler kurmaya zorlar; ancak bu sistemlerde kapitalistler önemli ölçüde güç sahibi olmaya devam eder.
Meksika'da Eğitim Emekçileri Ulusal Koordinasyonu (CNTE) — 1979 yılında muhalif öğretmenler tarafından kurulan taban örgütlü bir sendika — şu anda bunu yapmaya çalışıyor. Sendika, maaş artışı ve iş güvencesi talepleri karşılanmadığı takdirde kamusal alanları işgal edeceğini ve bu ayın ilerleyen günlerinde Mexico City'de oynanması planlanan Dünya Kupası futbol maçlarını durduracağını açıkladı.
Öğretmenlerin 2006 yılında Meksika'nın Oaxaca kentinde greve gitmesinin ardından, sendika liderlerinin hapsedilmesi ve kaybedilmesi üzerine polis göstericilere ateş açtı. Bunun üzerine halk ayaklanarak polisi şehirden çıkardı. Oaxaca'da birkaç ay boyunca özerk, anarşist bir komün kuruldu. Her ne kadar bu komün sonunda Meksika hükümeti tarafından dağıtılmış olsa da, ayaklanma halk meclislerinin, bağımsız medyanın ortaya çıkmasına ve yerli toplulukların güçlenmesine zemin hazırladı.
Kapitalizmi ortadan kaldırmanın ikinci yolu ise sanayilerin ve bankaların kamulaştırılması ile kapitalist varlıklara el konulmasıdır. Ancak bu yöntem, aynı derecede zararlı olabilecek bir devlet kapitalizmi biçiminin ortaya çıkmasına da yol açabilir. Rusya ve Küba devrimlerinde olduğu gibi, bu daha radikal yol şiddeti de beraberinde getirir. Kapitalistler servet ve iktidar üzerindeki tekellerinden barışçıl bir şekilde vazgeçmezler. Bunun yerine ağır devlet baskısını ve paramiliter şiddeti devreye sokarlar. Sivil özgürlükleri ortadan kaldıran, kitlesel tutuklamalar gerçekleştiren ve en ılımlı muhalefet biçimlerini bile suç haline getiren diktatörleri ve faşistleri iktidara taşırlar.
Kapitalistlerle ve onların kurumlarıyla, yüksek vergiler, sıkı düzenlemeler, güçlü işçi yasaları ve tekellerin yasaklanması gibi önlemler altında bile uzlaşarak yaşamak, düşmanca bir güçle birlikte yaşamayı kabul etmek anlamına gelir. İsveç'te, Britanya'da ve Salvador Allende dönemindeki Şili'de olduğu gibi, bu düşmanca gücün er ya da geç örgütlenerek sosyal demokrat devleti tasfiye etmeye yönelmesi yalnızca bir zaman meselesidir.
Rosa Luxemburg'un daha uygun bir adlandırmayla ‘fırsatçılık’ olarak tanımladığı liberalizm, kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır. Liberalizm, kapitalizmin aşırılıklarını yumuşatır ve onun en sert etkilerini hafifletir. Ancak Luxemburg'a göre kapitalizm, hiçbir zaman tam anlamıyla uzlaşmaya varılamayacak bir düşmandır. Liberal reformlar direnişi geçici olarak zayıflatır; fakat ortam sakinleştiğinde bu kazanımlar geri alınır. Amerika Birleşik Devletleri'nde son yüzyılda yaşanan işçi mücadeleleri, Luxemburg'un bu tespitinin somut bir örneğini sunmaktadır.
Luxemburg ayrıca sosyalizm ile emperyalizmin bağdaşmaz olduğunu da biliyordu. Silah tüccarlarını ve küresel kapitalistleri zenginleştirmek üzere tasarlanmış savaş aygıtını güçlendiren emperyalizme, zehirli bir ideoloji eşlik eder. Toplum eleştirmeni Dwight Macdonald'ın 1946 tarihli The Root Is Man adlı makalesinde “sürekli savaş psikozu” olarak tanımladığı bu anlayış, sosyalizmin hayata geçirilmesini imkânsız kılar.
Sürekli savaş psikozu, Amerika Birleşik Devletleri örneğinde olduğu gibi, sivil özgürlüklerin kısıtlanmasına ve ağır ekonomik kemer sıkma politikalarının uygulanmasına yol açar. Muhalefet ve itiraz, ihanetle eş tutulur. Devlet iktidarı, demokrasinin gereklerine değil, imparatorluğun çıkarlarına hizmet eder. Demokrasi ise bir maskaralık haline gelir; ya da bizim durumumuzda olduğu gibi, bayağı bir reality şova dönüşür.
Bir sosyal demokrasiye en çok yaklaştığımız dönem olan Yeni Düzeninin tasfiyesi, 1940'ların ortalarında başladı. Soğuk Savaş dönemi antikomünizmi ile şirketlerin muhalefeti birleşerek örgütlü işçi hareketine ve Yeni Düzen soluna karşı bir saldırı başlattı. Bu saldırı, İkinci Kızıl Korku döneminde doruk noktasına ulaştı.
1947 yılında Başkan Harry Truman'ın yayınladığı 9835 sayılı Başkanlık Kararnamesi, kamu çalışanları ve sendika müttefikleri de dahil olmak üzere Sol'u tasfiye eden sadakat soruşturmalarını başlattı. Aynı yıl kabul edilen Taft–Hartley Yasası ise grevleri, ikincil boykotları ve sendikal güvence anlaşmalarını kısıtlayarak, ayrıca sendika yöneticilerini antikomünist bağlılık beyanları imzalamaya zorlayarak doğrudan örgütlü işçi hareketini hedef aldı.
Sol, tarihçi Ellen Schrecker'ın Many Are the Crimes: McCarthyism in America (Nice Suçlar Var: Amerika'da McCarthycilik) adlı eserinde “Amerikan tarihindeki en yaygın ve en uzun süreli siyasi baskı dalgası” olarak tanımladığı sürecin kurbanı oldu.
Schrecker şöyle yazıyor: “Sözde iç komünizm tehdidini ortadan kaldırmak amacıyla siyasetçilerden, bürokratlardan ve diğer antikomünist aktivistlerden oluşan geniş bir koalisyon, bütün bir radikal kuşağı ve onların çevresindekileri hedef aldı; hayatları, kariyerleri ve ana akım siyaset ile kültüre sol bir alternatif sunan tüm kurumları yok etti.”
Devamında Schrecker, bu seferberliğin “muhalefeti sadakatsizlik olarak göstermek için devletin tüm gücünü kullandığını ve bu süreçte kabul edilebilir siyasi tartışma yelpazesini büyük ölçüde daralttığını” yazıyor.
Cadı avları, komünistleri, sosyalistleri, anarşistleri, pasifistleri ve imparatorluğun ve kapitalizmin istismarlarını teşhir eden herkesi susturdu. “Kızıl karşıtı” uygulamalar, ülkenin siyasi sağlığına yıkıcı darbeler vurdu. Radikaller sınıf savaşı dilini konuşuyordu. Wall Street'in ve milyarder sınıfının düşman olduğunu biliyorlardı. Komünist olmayan Sol'un bile kapitalizmin yırtıcı doğasını kavramasına imkân veren geniş bir toplumsal vizyon sunuyorlardı. Ancak radikaller tasfiye edildikten, liberal sınıf hükümet tarafından dayatılan sadakat yeminlerini kabul ettikten ve hayali komünist ajanlara yönelik cadı avlarında işbirliği yaptıktan sonra, mücadelemizi anlamlandırma yeteneğimiz elimizden alındı. Sesimizi kaybettik. Yıkmamız gereken şirket yapılarının içine entegre edildik. Egemen sınıf, yağmasını neoliberalizm ideolojisiyle meşrulaştırıyor. David Harvey'in işaret ettiği gibi neoliberalizm, “ekonomik büyümenin motoru olarak sınırlı bir etkiye sahipti”, ancak “sınıf egemenliğini yeniden tesis etme projesi” olarak başarılı oldu. Serveti yukarıya doğru aktarıyor. Gücü milyarder sınıfın elinde yoğunlaştırıyor. Bu, kralların ilahi hak anlayışının güncellenmiş bir versiyonudur.
Neoliberalizm altında ücretler yerinde saydı. Eğer asgari ücret verimlilik artışıyla aynı hızda yükselmiş olsaydı, bugün saat başına en az 25 dolar düzeyinde olurdu.
Bill Clinton döneminde hız kazanan sanayisizleşme, sanayi üretimini işçilerin kölece ücretlerle çalıştırıldığı ve sosyal haklardan yoksun bırakıldığı ülkelere taşıdı. Labor Institute'un analizine göre, 1996 ile 2023 yılları arasında ABD'de gerçekleşen yaklaşık otuz milyon toplu işten çıkarma, işçi sınıfını ekonomik sefalete sürükledi. Margaret Thatcher ve Tony Blair de Britanya'da benzer saldırıları hayata geçirdi.
Daha da kaygı verici olan ise, bu kötüleşmeye toplumsal değişimin barışçıl yollarının engellenmesinin eşlik etmesidir. Buna, Yüksek Mahkemenin 2010 tarihli Citizens United kararı da dahildir; bu karar fiilen seçimleri milyarder sınıfın kontrolüne bırakmıştır.
Toplumsal eşitsizlik büyüdükçe devlet baskısı da arttı. Tam anlamıyla otoriterlik ve faşizmin eşiğinde duruyoruz. Eğer Trump yönetimi ara seçimleri manipüle etmeyi ya da geçersiz kılmayı başarırsa, siyasi sistem içinde kalan son çıkış kapısı da kapanmış olacak.
Hukukun üstünlüğünün ülke içinde aşındırılmasına, uluslararası alanda da hukukun üstünlüğünün aşındırılması eşlik ediyor. ABD İmparatorluğu bir haydut devlete dönüşmüş durumda. Kendisine meydan okuyan herkese savaşçı tehditler savuruyor, vahşi bir hayvan gibi kükrüyor. ‘Önleyici’ savaşlar yürütüyor ve karşı çıkan ülkelere yaptırımlar uyguluyor. Yabancı liderleri öldürüyor ve kaçırıyor. Yabancı ülke vatandaşlarını kaçırarak işkence gördükleri, hatta kimi zaman öldürüldükleri gizli gözaltı merkezlerine gönderiyor. Donanmasını kullanarak ticaret gemilerine el koyuyor ve yüklerini yeniden satıyor. Uluslararası hukuku açıkça ihlal ederek ülkeleri bombalıyor. İsrail'in soykırım gerçekleştirmesi için onu finanse ediyor ve silahlandırıyor. Müttefiklerini görmezden geliyor, onları aşağılıyor; küresel toplumun büyük bölümünü ise yabancılaştırıyor ve öfkelendiriyor.
Trump tarafından başlatılmamış olsa da onun döneminde daha da ileri taşınan bu giderek yoğunlaşan baskı, bizi iki keskin seçenekle karşı karşıya bırakıyor: Ya tiranlık ya devrim.
Şiddetten nefret ediyorum; haklı görülen bir dava uğruna uygulanıyor olsa bile. Hiç kimse onun zehrinden kaçamaz. Ancak direnişin yöntemlerini belirleyen, ezilenler değil, ezenlerdir.
El Salvador, Guatemala, Cezayir, Bosna, Kosova ve Filistin de dahil olmak üzere haberleştirdiğim sayısız devrim ve isyanda, şiddet içermeyen protestoların devlet tarafından acımasız bir şiddetle bastırıldığına tanık oldum. Direniş hareketlerinin silaha sarılmaktan başka seçeneği kalmamıştı.
Doğu ve Orta Avrupa'da takip ettiğim şiddet içermeyen devrimler, şiddet içermedikleri için değil, kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet ettikleri için başarıya ulaştı. Kapitalistler ve oligarklar, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra yaptıkları gibi, devlet sanayilerini ve kamu varlıklarını gerçek değerlerinin çok altında fiyatlarla satın aldılar.
Küresel kapitalistler, Güney Afrika'da Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) iktidara gelmesine, ANC'nin devlet sanayilerinin kamulaştırılmasını ve toprak reformunu öngören Özgürlük Şartı'ndan vazgeçmesi koşuluyla izin verdiler. Güney Afrika bugün dünyanın en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkesi konumunda.
Kapitalist sınıfın servetini ve gücünü artıran devrimler başarıya ulaşır. Bunu yapmayan devrimlerde ise sokaklarda kan akar.
Ayrıca, önceki kuşakların karşı karşıya kalmadığı bir ikilemle de yüzleşiyoruz: iklim krizi.
Küresel egemen elitler, bizi fosil yakıtlara bağımlı tutmakta kararlı. Kârlarını artırmak için hem doğal dünyayı hem de insanları metalaştırmak ve sömürmek konusunda kararlılar. Toplumlarımızı, işçilerin yoksullaştırıldığı ve tüm güçlerinden mahrum bırakıldığı, buna karşılık efendilerimizin ise eşi benzeri görülmemiş bir lüks ve ihtişam içinde yaşadığı bir düzene göre yeniden şekillendirmekte kararlılar.
İklim sisteminin kaçınılmaz çöküşü, özellikle Küresel Güney'de giderek daha geniş bölgeleri yaşanamaz hale getirecek. İklim mülteci dalgaları zamanla bir sele dönüşecek. Buna karşılık olarak ise, küresel egemen elitlerin kendi çıkarlarını korumak için başvuracağı endüstriyel ölçekteki şiddetin bir sınırı olmayacak.
Gazze'deki soykırım, İsrail'in kitlesel katliamını sürdürmesi için milyarlarca dolar harcayan sanayileşmiş kuzey ülkelerinin, günde yalnızca birkaç dolarla hayatta kalmaya çalışan küresel nüfusa gönderdiği açık ve tartışmasız bir mesajdır:
İnsancıl hukuku umursamıyoruz. İnsan haklarını umursamıyoruz. Hayatlarınızın bizim için hiçbir değeri yok. Servet ve iktidar üzerindeki tekelimizi korumak için soykırım da dahil olmak üzere her türlü aracı kullanırız.
Ne yapacağız? Nasıl direneceğiz? Deliliğe ve kitlesel ölüme doğru bu gidişi durdurabilir miyiz?
İyimser değilim.
Küresel Kuzeydeki iklim kalelerinde yaşayanların, hepimiz yok oluşa doğru sürükleniyor olsak da, bu projede maddi çıkarları bulunuyor. Korkarım ki Küresel Kuzeydekiler, ne kadar geçici olursa olsun bir ölçüde güvenlik ve istikrar karşılığında totaliter kapitalizmin bir türünü kabul edecekler.
Ancak Küresel Güney'de durum böyle olmayacak. Çünkü orada ekolojik kriz ve küresel kapitalist sınıfın egemenliği varoluşsal bir tehdit oluşturuyor. Küresel Güney isyanlara ve devrimlere sahne olacak. Geçmişteki ayaklanmalarını yeniden üretecek; bunların bazıları başarıya ulaşırken, benim Guatemala, El Salvador ve Cezayir'de takip ettiğim isyanlar da dahil olmak üzere bazıları bastırılacak.
Devrim ve küresel kapitalizmin demir yumruğundan kurtulmuş bir dünya ihtimali, bu direniş eylemlerinden doğacaktır. Umalım ki başarılı olsunlar.
* Chris Hedges'in 'Tyranny or Revolution' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

