Aktivistlerin Gazze ablukasını kırmak için filolarla yaptığı sayısız girişim, umudun direnişten doğduğunu ve mevcut düzeni asla kabullenmememiz gerektiğini çarpıcı biçimde hatırlatıyor.
ROMA, İtalya — Nisan 2026’da Gazze’ye yönelik 18 yıllık İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir filo yola çıkacak. Bu misyonun, şimdiye kadar Filistin için düzenlenen en büyük deniz eylemi olması bekleniyor. 100 ülkeden 3.000’den fazla aktivistin 100 tekneyle katılacağı filoda, İsrail’in Gazze’ye girişini engellediği 500 ton hayat kurtarıcı yardım, ekipman ve tıbbi malzemeyi ulaştırmak üzere 1.000 sağlık çalışanından oluşan bir tıbbi filo da yer alacak.

Bir kez daha, dünyanın dört bir yanından aktivistler, gezegenin en ağır insani krizlerinden birini sona erdirmek amacıyla Gazze’ye doğru yelken açacak. Bir kez daha, yolculukları sosyal medyada anbean takip edilecek. Bir kez daha, İsrail’e ait insansız hava araçları uluslararası sularda tekneleri durdurmak ve saldırmak üzere gönderilecek. Bir kez daha, maskeli ve ağır silahlı İsrail askerleri teknelere baskın düzenleyecek. Bir kez daha, aktivistler gözaltına alınacak. Bir kez daha, yüksek güvenlikli hapishanelere gönderilecekler. Bir kez daha, fiziksel şiddete maruz kalacak, hücre hapsine konulacak, hakarete ve aşağılamaya uğrayacak, 7 Ekim’e ilişkin İsrail propaganda videolarını izlemeye zorlanacak ya da İsrailli cezaevi görevlileri tarafından cinsel saldırıya uğrayacaklar. Bir kez daha, aralarında sahilde filonun gelmesini umutla bekleyenlerin de bulunduğu Filistinliler, yalnız olmadıklarını görecek. Ve bir kez daha, dünya, Soykırım Sözleşmesi’nin 1. maddesi uyarınca soykırımı durdurmak için müdahale etme yönündeki hukuki yükümlülüğünü görmezden gelerek başını başka yöne çevirecek.
Ve yine de, neredeyse sonucu baştan belli olmasına rağmen, filolar İsrail’in Gazze üzerindeki boğucu kuşatmasını fark edilir olmadan aşındırmaya devam ediyor. Dünyaya, müdahale etmenin hem ahlaki hem de hukuki bir görev olduğunu hatırlatıyorlar. Yalnızca İsrail’i değil, soykırımı sürdüren suç ortaklığıyla Batılı hükümetleri de utandırıyorlar. Güçsüz olmadığımızı gösteriyorlar. Harekete geçebileceğimizi.
Kasım 2025’in sonunda Cenova’da İtalyan liman işçilerinin grevine ve Roma’daki ulusal Filistin gösterisine katıldığım sırada, İtalya’daki Filistin Büyükelçisi Mona Abuamara’ya “Filoyu izlerken ne hissettiniz?” diye sordum.
“Bir çocuk gibi,” diye yanıtladı. “Hani bir filmin sonunu bilirsin ama yine de farklı olmasını istersin ya. Sürekli ‘Geçsinler. Geçsinler.’ diye düşündüm. Sanki geçebilirmiş gibi. Geçemeyeceğini biliyorduk. Ama işte o teknelerdeki insanların güzelliği de burada. Geçmelerine izin verilmeyeceğini biliyorlardı ama mevcut durumu kabullenmeyi reddettiler.”
Sabahın erken saatlerinde, Roma’daki MAAM Müzesi’nde Brezilyalı aktivist Thiago Ávila ve İsveçli aktivist Greta Thunberg ile buluştum. Sokak sanatıyla dolu, koridorlar, salonlar ve odalardan oluşan labirent gibi bu mekânda, üzerinde “Spoiler YOU WILL DIE” (Sonunu söyleyeyim ÖLECEKSİN) yazan bir tabela da vardı. Terk edilmiş mezbaha ve müze binasında, farklı ülkelerden yaklaşık 200 göçmen işgalci olarak yaşıyor. İtalya’nın en iyi sanatçılarından bazılarının imzasını taşıyan, büyük ve çarpıcı duvar resimleri de dâhil olmak üzere pek çok eser, eski et fabrikasının beton duvarlarını kaplıyor. Girişte ise, Los Angeles’taki Hollywood yazısını hicvedercesine, dev harflerle “FART”(OSURUK) kelimesi yer alıyor.
“Aktivist olduğum tüm yıllar boyunca, eğer başta biraz umudum vardıysa bile, her geçen gün kurumlara ve sözde liderlerimize — şirketlere, seçilmiş yetkililere, bankalara, her neyse — bizi kurtaracaklarına dair umudumu biraz daha yitirdim,” diyordu Thunberg. “Bizi bu duruma getirenler zaten onlar. Sistem kusurlu değil. Yıkıcı olacak şekilde tasarlanmış. Bana göre, eşitsiz güç yapılarını sürdürmek üzere tasarlanmış. Bazı insanları baskı altında tutmak için tasarlanmış. Doğayı bizden uzak, ayrı bir varlıkmış gibi göstererek sömürmek için tasarlanmış. İnsanları baskı altına alabilmek için onları insanlıktan çıkarmamız gerekir.
Bundan çıkışın tek yolu gücü geri almaktır; burada olmamın temel nedenlerinden biri de İtalya’daki grevdeki işçileri desteklemek. Bu, insanların gücü geri aldığında ve gerçek gücün nerede olduğunu gösterdiğinde bunun neye benzediğine dair son derece net, adeta ders kitabı niteliğinde bir örnek.”

Ávila, Freedom Flotilla Coalition’ı ve yeni kurulan Global Sumud Flotilla’yı örgütledi. Haziran 2025’te yola çıkan Madleen adlı teknenin mürettebatında yer aldı; bu teknede, Thunberg’in yanı sıra, İsrail cezaevi görevlileri tarafından gözaltında darp edilen Fransız-Filistinli Avrupa Parlamentosu üyesi Rima Hassan da bulunuyordu.

Madleen, uluslararası sularda İsrail donanması tarafından durduruldu ve İsrail’in Aşdod Limanı’na çekildi. Ávila, Ayalon Hapishanesi’nde hücre hapsinde tutuldu; burada sınır dışı edilene kadar kuru açlık grevine katıldı.
“Sayısını bile hatırlayamayacağım kadar çok başarısız girişimde bulundum,” dedi Ávila. “Ne yazık ki bombalanan teknelerde bulundum. Sabote edilen teknelerde yer aldım. İsrail’in baskı uyguladığı ülkeler tarafından bürokratik yollarla durdurulan teknelerdeydim. O korkunç ablukayı yıllardır kırmaya çalışıyoruz. On sekiz yıldır. Son iki girişimde Greta’yla birlikteydim. İki kez Gazze’ye çok yaklaştım.”
Hapishanedeyken, İsrailli gardiyanların kendisini tekmelediğini ve başını asfalt zemine vurduklarını anlattı. Filolarla ilgili bilgi koparmaya çalışmak için saatlerce sorguladılar; bu sırada bir gardiyan ona pompalı tüfek doğrulttu. Hücresine hırlayan bekçi köpekleri saldılar. Sürekli olarak bir hücreden diğerine naklettiler. Gece boyunca defalarca uyandırdılar.
“Kaç ülkeyi harekete geçirmeyi başardınız?” diye sordu İsrailli sorgucular Ávila’ya. “Ülkelerdeki temsilciler kimler?” diye üstelediler.
“Kimseyi tehlikeye atacak herhangi bir bilgi vermeyeceğim,” diye yanıtladı Ávila. “Ama kamuya açık olan her şeyi internet sitemizden kontrol edebilirsiniz. Son derece şeffafız.”
“Bakın, insanlarınıza neler yaşatıyorsunuz,” diye alay ettiler sorgucular. “Harcanan, boşa giden onca paraya bakın. Bu parayla neler yapabilirdiniz, bir düşünün.”
Ordu sorgucuları, istihbarat görevlileri ve İsrailli yargıçlar her defasında “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordular.
Ávila her defasında “Çünkü sekiz on yıldır soykırım ve etnik temizlik uyguluyorsunuz,” diye yanıtladı. “Apartheid ve sömürgeci bir devlet inşa ettiniz. Bu toprakları bir din adına değil, Siyonizm olan ırkçı ve üstünlükçü bir ideolojiyle yönetiyorsunuz.”
“Tepkileri ne oluyor?” diye sordum Ávila’ya.
“Nefret ediyorlar,” dedi.
“Son gözaltımızda İsrail hükümetinin büyük bir kısmı bizi mümkün olan en kısa sürede oradan çıkarmak istiyordu,” dedi Ávila. “Bu, korkunç bir halkla ilişkiler felaketiydi. Ama İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı — İsrail hapishane sistemini yöneten — Itamar Ben-Gvir bizi serbest bırakmak istemedi. Bizi cezalandırmak istiyordu. Siyasi bir mesaj vermek istiyordu. İçeride bir güç mücadelesi vardı. Sonunda insanlardan kurtulmaya çalıştılar.”
“Uluslararası dayanışmanın Filistin davası için daha işlevsel olma sorumluluğu var,” dedi Ávila. “Daha büyük bir etki yaratmamız gerekiyor. Bu kez başardık. Madleen’le yola çıktığımızda, önceki beş ay boyunca denemeler yapıyorduk. Üç farklı görev başarısız oldu. Ve dürüst olmak gerekirse, dünya bunlardan neredeyse hiç haberdar olmadı.”
Başarısız girişimlerden birinde, 1 Mayıs 2025’i 2 Mayıs’a bağlayan gece yarısından kısa bir süre sonra, Malta kıyılarından 20 mil açıkta, filoya ait Palau bayraklı Conscience adlı tekne, iki insansız hava aracından fırlatılan füzelerle vuruldu. Füzelerin geminin jeneratörlerini hedef aldığı anlaşılıyordu. Saldırılar yangına ve gövdede bir yarılmaya yol açtı. Gemiyle iletişim kesildi. Tekne insani yardım malzemeleriyle yüklüydü.
“Avrupa Birliği bu saldırıyı kınamadı,” dedi Ávila. “Bu bizim için ağır bir yenilgiydi. Ama denemeye devam etmemiz gerektiğini biliyorduk. Artık büyük teknelerimiz kalmamıştı. Elimizde sadece 12 kişilik küçük bir tekne vardı. Sadece sembolik bir yardım yükü taşıyabiliyordu. Ama dünya tam da o zaman dikkat kesildi. Bize destek olmak için büyük bir seferberlik oluştu.”
İsrail saldırılarının ölümcül sonuçlar doğurması ihtimali her zaman var.
Mayıs 2010’da, aktivistler ve insani yardım taşıyan Mavi Marmara, Gazze’ye doğru ilerlerken uluslararası sularda İsrail deniz komandoları tarafından basıldı. İsrailliler, sopa ve bıçaklarla silahlanmış aktivistlerin kendilerine saldırdığını öne sürerken, saldırı sırasında sekizi Türkiye vatandaşı, biri ise çifte Türk-Amerikan vatandaşlığına sahip olmak üzere dokuz kişi İsrail askerleri tarafından öldürüldü. İsrail güçlerinin açtığı gerçek mermilerle 24 kişi de ağır şekilde yaralandı.
“39 yaşındayım ve 21 yıldır bir enternasyonalist olarak toplumsal mücadelelere adanmış bir hayat yaşıyorum,” dedi Ávila. “Filistin her zaman bunun bir parçasıydı. Daha önce Filistin’e gittim. Filistin, bizim kuşağımızın en önemli davasıdır. Her şeyi simgeliyor — sömürüye, baskıya, doğanın tahribine karşı mücadeleyi. Filistin’de soykırımı mümkün kılan sistem, Sudan’da ve Kongo’da da soykırımlar yürütüyor. Aynı sistem, Brezilya’da ve bu gezegendeki biyomlara karşı bir ekokırım gerçekleştiriyor. Eğer Filistin’de emperyalizmi ve Siyonizmi yenebilirsek, bunu her yerde yenebiliriz.”
Konuşmamızdan bir önceki gece saat 21.00 sularında, Ávila otel odasındayken kapısı çalınmış.
“Yemeğimi getiren Greta sandım,” dedi. “Polisti. Şiddet uygulamadılar. Daha önce burada bana karşı çok daha sert davrandıkları olmuştu. İçeri girdiler. Odayı, dolapları, her yeri aradılar. Planlarımı sormaya başladılar. Grevle ya da seferberlikle pek ilgilenmiyorlardı. Filoları sordular. Teknelerle ilgileniyorlardı. Ne zaman İtalya’da olsam, polis ve güvenlik birimleri sürekli şunu soruyor: ‘Buraya tekneler geliyor mu? Buraya tekneler geliyor mu?’ Şu anda devam eden bir görevimiz yok. Sanırım bunu anladılar. İtalya’da büyük bir gösterinin arifesindeyiz; bu da gözdağı vermenin, varlıklarını hissettirmenin bir yolu. Açık konuşmak gerekirse, ne kadar şeffaf olduğumuzu biliyorlar. Biz görevlerimizi her zaman kamuoyuna açık yürütürüz. Eğer bir görevimiz olsaydı, zaten bilirlerdi. Gece yarısı gelip odamda belirmelerine gerek yoktu.”
“Sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist mücadeleler söz konusu olduğunda, nihai zafer bir düğmeye basmakla gelmez,” diye sürdürdü Ávila. “Bu bir süreçtir. Sistemin ne zaman çökeceğini asla bilemeyiz. Ama çöktüğünde, durdurulmayacağız. Siyonizm var olmadığı ana kadar gelmeye devam etmesi gerekenler biziz; o zaman geçebileceğiz. Ya da en azından yeterince zayıfladığında ve geçebildiğimizde. İşte o zaman bittiğini anlayacağız. Onları durdurmanın siyasi bedelinin ödeyemeyecekleri kadar yükseldiği güne kadar devam etmemiz gerekiyor; o noktada yolumuzdan çekilmek zorunda kalacaklar.”
Ona siyasi kahramanları olup olmadığını sordum.
“Marksist bir eğitimden geliyorum,” dedi Ávila. “Devrimler tarihinden öğrenecek çok şeyimiz var. Elbette Che Guevara. Rosa Luxemburg. Marx. Engels. İtalya’dayız; Antonio Gramsci. Sömürgecilik karşıtı mücadelelerde çok sayıda güzel insan var: Thomas Sankara. Frantz Fanon. Nelson Mandela. Şiddetsiz doğrudan eyleme öncülük edenler de var — son derece ilham verici örnekler: Mahatma Gandhi. Martin Luther King Jr. Rosa Parks. Bunların hepsi birer referans. Bunlar araçtır. Bize zaman kazandırırlar. Onların yaptığı hataları tekrar etmek zorunda kalmayız. Bir bayrağı taşıdılar ve devrettiler. Deneyimlerle dolu bu bayrağı devralmazsak, bu büyük bir hatadır. Tembel olamayız. Çalışmamız, öğrenmemiz gerekiyor.”
İtalya’daki liman işçileri, İsrail’e, ablukayı delmeye çalışan 42 teknedeki 462 aktivist, parlamenter ve avukata zarar verilmesi hâlinde ticareti tamamen durdurmakla tehdit etti. Thunberg, filo üzerindeyken liman işçilerinin bu dayanışma eylemini öğrendiğinde gözyaşlarına boğuldu.
İsrail tüm tekneleri durdurdu ve tüm mürettebatı gözaltına aldı. Aktivistlerin çoğu, Negev Çölü’nde bulunan ve Filistinlilerin — İsrail’in çoğu zaman militan ya da “terör” faaliyetlerine karışmakla suçladığı — tutulduğu yüksek güvenlikli Ktzi’ot Hapishanesi’nde, diğer adıyla Ansar III’te alıkonuldu. Hücrelere çoğu zaman ondan fazla kişi tıkıldı; yerdeki şiltelerde uyudular.
Eski et fabrikasında, küçük bir masada Thunberg’le birlikte oturuyordum. Kışlık montlarımıza sıkıca sarınmıştık.
Thunberg, İsrailli cezaevi görevlilerinin özel hedefi oldu; dövüldü, saçlarından sürüklendi ve aşağılamak amacıyla İsrail bayrağına sarılı hâlde fotoğrafları çekildi. Tahtakurularıyla dolu bir hücrede tutuldu; yeterli yiyecek ve sudan mahrum bırakıldı.
Ona, Extinction Rebellion’ın kurucularından Roger Hallam’ın dile getirdiği gibi, uzun hapis cezaları dâhil daha büyük riskleri kabullenmenin zamanının gelip gelmediğini sordum. Hallam, Londra yakınlarındaki M25 otoyolunun kapatılmasını örgütlemedeki rolü nedeniyle Britanya’da beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
“Kişisel bedeller herkes için farklıdır” dedi Thunberg. “Bazı insanlar için bir pankartla sokağa çıkmak bile hayatlarını riske atmak demektir. Benim için değil. Ben baskıyla, medyada karalanarak ve en kötü ihtimalle hapse atılarak karşılaşıyorum; ancak beyaz, İsveçli biri olarak orada en ağır koşullarla yüzleşmiyorum. Bu yüzden, kişisel fedakârlıklar söz konusu olduğunda herkes kendi risklerini hesaba katmak zorunda; ama bu herkes için aynı değil. Yine de kesinlikle konfor alanlarımızdan çıkmamız, fedakârlıkları kabullenmemiz ve bugüne kadar paha biçilemez bedeller ödemiş sayısız insanı tanımamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar bunları yapmamış olsaydı, bugün içinde bulunduğumuz durum çok daha kötü olurdu.”
Thunberg, İsrail hapishanesinde geçirdiği süreye atıfla, “Biz, Filistinli rehinelerin neler yaşadığına dair yalnızca küçük bir kesit gördük,” diye ekledi. “İsrail zindanlarında mahsur kalan, yüzlercesi çocuk olmak üzere binlerce Filistinli var ve büyük olasılıkla işkence görüyorlar. Buna dair tanıklıklar giderek artıyor. Çoğumuz pasaportlarımızın ayrıcalıklarına sahiptik. Onların sahip olmadığı bir başka büyük ayrıcalığa da sahiptik: medya görünürlüğü ve diplomatik bağlar.”
“Filo bizimle ilgili değildi,” dedi Thunberg. “Filo hem insani bir görevdi hem de siyasi bir duruştu; ama esas olarak siyasi bir duruştu. Ablukayı kırmak için bir başka girişimdi.”
Beatrice Lio, filoda 41 fitlik tek gövdeli bir yelkenliyi kullanan İtalyan bir tekne kaptanı. Onunla İtalya’da tanıştım. Bir sonraki filo için bağış topluyor.
Teknesi, şafaktan yaklaşık bir saat önce, Gazze’den 120 deniz mili açıkta durduruldu. Dolunay henüz batmıştı. Yanıp sönen ışıklarıyla askeri teknelerce çevrelendi. İsrail’e ait teknelerden biri onun teknesine çarptı. Yüzleri kapalı, ağır silahlı askerler tekneye çıkarak kontrolü ele geçirdi. Teknede bulunan dokuz kişiye, elleri havada güvertede oturmalarını bağırarak emrettiler. Filistin bayrağını indirdiler. Teknenin içini talan ettiler ve iletişim ekipmanlarını tahrip ettiler. Gemideki aktivistler bir askeri tekneye aktarılarak İsrail’in Aşdod Limanı’na götürüldü. Tekne, filodaki diğer tüm tekneler gibi, alıkonuldu.
“İsrail’e vardığımızda beton zeminde diz çöktürüldük ve çağrılmayı bekledik,” dedi Lio. “Üst aramasından geçirildik. Tüm eşyalarımıza el konuldu. Pasaportlarımızın, parmak izlerimizin ve yüzlerimizin fotoğraflarını çektiler. Sanırım bir hâkimin karşısına çıkarıldım. Ama emin değilim.”
Aktivistlerin gözleri bağlandı ve kelepçelendi. Her bir kişinin küçük, bireysel metal kafeslere kilitlendiği bir kamyonda Ktzi’ot Hapishanesi’ne götürüldüler. Özellikle herkes tişörtle bırakıldığı için hava çok soğuktu. Yolculuk üç saat sürdü. Ktzi’ot’ta iki gün kaldıktan sonra, Tel Aviv ile Kudüs arasında bulunan Hadarim Gözaltı Merkezi’ne nakledildiler. Burada beş gün tutuldular. Bazıları tecrit hücrelerine konuldu.
“En kötü muameleye maruz kalanlar onlardı” dedi Lio, tecride konulanlar için. “Ben onlardan biri değildim. Tecritte tutulanlara işkence yapıldı. Sopalarla dövüldüler. Gardiyanlar yüzlerinin üzerine oturup gözleri morarana kadar bastırdı. Kelepçeler o kadar sıkıydı ki derileri kanadı. Regl olan kadınlara hijyenik ped, ilaç kullananlara ise ilaçları verilmedi.”
“Bize suçlu olduğumuzu bağırarak söylüyorlardı” dedi. “Bizi kaçırdıklarını kabul etmiyorlardı. ‘İsrail’e gelip ülkemizi yok etmek istiyorsunuz! Bunu hak ediyorsunuz!’ diyorlardı. Sürekli 7 Ekim’den bahsediyorlardı. Bize 7 Ekim’le ilgili propaganda videoları izlettiler.”
O ve gözaltındaki diğer aktivistler sık sık çığlıklar duyuyordu. Bunların sorgulanan ve işkence gören Filistinlilere ait olduğunu varsaydılar. Gece boyunca her saat ya da her bir buçuk saatte bir uyandırılıyorlardı.
“Kapıya vuruyorlardı,” dedi Lio. “Yüksek sesle müzik açıyorlardı. Yüzüne ışık tutuyorlardı. Seni zorla kaldırıp adını söylemeni istiyorlardı. Ben küçük yapılıyım. Bana ekstra büyük kıyafetler verdiler ki yürümem zor olsun.”
“Bize insan olarak bakıyorlardı — suçlu ama insan,” dedi. “Ama Filistinlilerden söz ettiklerinde onları insan olarak görmüyorlardı. ‘Gazze’de o kadar çok insan öldürdüm ki!’ diyorlardı. Bunu mutlulukla ve gururla söylüyorlardı. Hapishanede, yerle bir edilmiş Gazze’nin dev bir fotoğrafı vardı. Yanında ‘Yeni Gazze’ yazıyordu. Bununla övünüyorlardı; sanki çok güzel bir manzaraymış gibi. Oysa kelimenin tam anlamıyla toprak ve molozdan ibaretti.”
Aktivistlerden bazıları açlık grevine başladı.
“En yürek parçalayıcı olan şey, Filistinlilere bu kadar yakın olup aynı zamanda şiddeti bir an bile durduramamak oldu,” dedi Lio.
Yemen dışında hiçbir ülke, soykırımı fiziksel olarak durdurmak için herhangi bir çaba göstermedi. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri, kitlesel katliamı sürdürmesi için İsrail’e milyarlarca dolarlık silah sağladı — yalnızca ABD, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e 21,7 milyar dolar verdi. Bu ülkeler, Palestine Action üyeleri gibi soykırıma karşı çıkanları suçlu ilan etti; bunlardan bazıları, hapishanede sürdürdükleri uzun açlık grevleri nedeniyle hayati tehlike altında. Medyada ve üniversite kampüslerinde ifade özgürlüğünü bastırdılar. Gazze’deki Filistinlilerin kitlesel sürgünle sonuçlanacak soykırımın son aşaması tamamlanana kadar İsrail’i desteklemeyi sürdürecekler. Harekete geçmek bize düşüyor. Eğer başarısız olursak, hukuk düzeni ortadan kalkacak. Soykırım, sanayileşmiş ülkelerin cephaneliğinde sıradan bir araca dönüşecek ve Filistinliler bir kez daha ihanete uğrayacak.
Filolar yalnızca direnişi değil, umudu da ayakta tutuyor.
* Chris Hedges'ın 'The Flotillas to Gaza Are the World’s Conscience' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

