Demokrasi Direnişi Zorunlu Kılar

-
Aa
+
a
a
a

Extinction Rebellion’dan Roger Hallam, yeni kitabında baskıcı sistemler altında iklim çöküşüne karşı etkili bir direniş için gerekli araçları sunuyor.

""

Extinction Rebellion’ın Birleşik Krallık’taki kurucularından Roger Hallam, The Chris Hedges Report’un bu bölümünde, büyük olasılıkla kitlesel yerinden edilmelere ve ölümlere yol açacak bir iklim çöküşü çağında yaşadığımız konusunda uyarıyor. Bu gerçeği kabullenmek zor olsa da Hallam’ın insanlığın “en karanlık saati” olarak adlandırdığı bu dönemde nasıl bir yol izleyeceğimize karar verirken, bizi bekleyenlerle dürüstçe yüzleşmemiz gerekiyor. Hallam, iklim eylemleri nedeniyle cezaevindeyken kaleme aldığı Suicide: The Political and Legal Implications of Creating Endless Mass Death” (İntihar: Sonsuz Kitlesel Ölümler Yaratmanın Siyasi ve Hukuki Sonuçları) adlı yeni kitabında, akademik sosyoloji geçmişinden ve toplumsal değişim için yürüttüğü örgütlenme çalışmalarından yararlanarak mevcut baskıcı hukuk ve siyaset sistemleri altında direnmenin araçlarını sunuyor.

İnsanlar baskıya çoğu zaman daha büyük bir cesaret ve direnme kararlılığıyla karşılık verir. Hallam’ın cezaevinde ve başka yerlerde yaşadığı deneyimler ona şunu öğretmiştir: “İktidar sahiplerinin bize dayattığı, kendi irademiz dışında sürüklendiğimiz cehennem karşısında nasıl tepki vereceğimizi ve hayatlarımızı nasıl yaşayacağımızı seçme fırsatına her zaman sahibiz.”

Hedges ve Hallam, toplumların çöküş sürecinde nasıl parçalanabileceğini ve şiddete ya da hazcılığa yönelebileceğini ele alıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde Hristiyan sağının yükselişinde görüldüğü üzere, bazı insanlar “kriz kültlerine sığınabilir.” Hedges ve Hallam, bireyi aşan; aramızdaki bağa, kendimizden daha büyük bir bütünün parçası olduğumuza dair bilincimizi uyandıran ve bizi zor sorular sormaya, fedakârlıkta bulunmaya yönelten manevi ya da ahlaki bir temelin gerekliliğini vurguluyor. İnsanlar ancak örgütlenme ve kolektif eylem yoluyla iktidar yapısıyla etkili biçimde yüzleşebilir ve farklı bir toplum inşa edebilir.

Son olarak Hedges ve Hallam, toplumsal hareketlerin mevcut durumunu ve bir halk devrimi yaratmak için nelerin gerektiğini inceliyor. Ana akım iklim örgütleri de dâhil olmak üzere liberal sınıfı, “günümüzde stratejik ve etik açıdan tartışmasız biçimde gerekli olan nesnel devrimci koşulların oluşmasını sağlama kapasitesini sürekli baltalamakla” eleştiriyorlar. Toplumsal hareketlere yön verecek devrimci taleplere ve öngörülü liderlere duyulan acil ihtiyaca dikkat çekiyorlar. Ancak sonuçta Hallam, toplumsal dönüşümün mahallelerimizde kapı kapı dolaşarak örgütlenmenin, dayanışma ağları kurmanın ve sokaklarda iktidara meydan okumanın ürünü olduğunu vurguluyor.


Chris Hedges: Extinction Rebellion ve Just Stop Oil’ın kurucularından Roger Hallam, beş yıllık hapis cezasını çekerken Wayland Cezaevi’ndeki hücresinde “Suicide: The Political and Legal Implications of Creating Endless Mass Death” adlı kitabını yazdı. Kitap, bizi kitlesel yok oluşa sürükleyenleri korurken buna direnenleri cezalandırmak üzere tasarlanmış hukuk ve siyaset sistemine yönelik sarsıcı bir suçlama niteliğinde.

İklim çöküşü çağında gerçeği söylemek suç hâline geldi. Roger ve her biri dört yıl hapis cezasına çarptırılan diğer dört sanık, Büyük Londra’yı çevreleyen ana otoyol M25 üzerindeki köprülere tırmanacak aktivistleri örgütlemek amacıyla 2022’de bir Zoom görüşmesi düzenledikleri için mahkûm edildi. Kısa vadede amaç trafiği durdurmaktı. Uzun vadede amaç ise hükümeti yeni petrol ve gaz ruhsatları vermekten vazgeçmeye zorlamaktı. Bu, Londra’daki National Gallery’de koruyucu camın ardında muhafaza edilen Van Gogh’un Ayçiçekleri tablosuna domates çorbası fırlatan eylemcilerin protestosunda olduğu gibi sembolik bir eylem değildi. Amaç, ticari faaliyetleri ve devlet mekanizmasının işleyişini sekteye uğratmaktı ve bunu da başardı. Gerçi zarar görmeyen tabloya çorba fırlatan eylemciler bile yaklaşık üç yıllık ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Roger ise hor görülen bir Kitab-ı Mukaddes peygamberi gibi, insan toplumunun temellerini yok eden köklü iklim değişimlerini şimdiden yaşadığımız konusunda uyarıyor. Altyapımız ve toplumsal yapılarımız, artık geçerliliğini yitirmiş iklim modellerine giderek daha fazla dayanıyor. Deniz seviyeleri hızla yükseliyor; bir zamanlar kıyı taşkınlarına karşı güvende olduğu düşünülen on milyonlarca insan artık risk altında kabul ediliyor. Küresel ısınma yalnızca on yıl içinde neredeyse iki katına çıktı. Okyanusların aşırı ısınması hızlanıyor. İki yıllık bir dönemde, sıcaklıkların normalin üç ila beş santigrat derece üzerine çıktığı okyanus sıcak hava dalgaları, dünya okyanuslarının yüzde 96’sını kaplayarak kesintisiz 500 gün sürdü. Antarktika, şimdiye kadar kaydedilen en hızlı buzul çöküşünü yaşıyor. Çözülen permafrost, atmosfere sera gazları püskürtüyor.

Roger şöyle yazıyor: “Sera gazı emisyonları önümüzdeki altı yıl içinde, yani 2030’a kadar yüzde 50 azaltılmazsa, küresel ortalama sıcaklıklar 2 santigrat dereceyi aşacak ve tahminen 1 milyar insan yerinden edilecek. Bu sayı, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda evsiz kalanların 20 katına, başka bir deyişle dünyadaki her sekiz kişiden birine denk geliyor. Atlantik Meridyonel Devrilme Dolaşımı’nın 2050 yılına kadar çökme olasılığı yüzde 50; bu da Avrupa’da sıcaklıkların 10 ila 30 santigrat derece düşmesine yol açacak. Kuzey Kutbu’nun 2030 ile 2035 yılları arasında yaz aylarında buzsuz kalması bekleniyor; 2040’a gelindiğinde ise orman yangınları her yıl ormanlık alanların yüzde 20’sini yok edebilir. Bu daha yalnızca başlangıç.”

İklim krizini ve Suicide: The Political and Legal Implications of Creating Endless Mass Death adlı kitabını konuşmak üzere Roger Hallam bizlerle. Roger, bildiğin gibi bu kitabın önsözünü ben yazdım. Dolayısıyla bunu en baştan açıkça belirtmem gerekiyor. Harika bir kitap. Öyle olmasaydı önsözünü yazmazdım. Elbette Londra’dayken seni cezaevinde ziyaret etmiştim. Cezaevinde geçirdiğin o uzun dönemin, eğer değiştirdiyse, yalnızca toplumsal rolüne değil, Britanya toplumuna ilişkin bakış açını da nasıl değiştirdiğini merak ediyorum.

Roger Hallam: Evet, yaklaşık on dört-on beş ay cezaevinde kaldım; ayrıca yaklaşık dört ay da tutuklu yargılandım. Yani çeşitli meseleler nedeniyle üç-dört yıldır cezaevine girip çıkıyorum. Bunun beni nasıl etkilediğine gelince, artık çok daha güçlüyüm. İnsanlar bunu tuhaf ya da sıra dışı bulabilir ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Yakın zamanda cezaevine giren kişilerle ilgili bir araştırma yayınlandı. Birleşik Krallık’ta yaklaşık 250 kişi cezaevine kapatıldı; nüfus farkını hesaba kattığınızda bu, Amerika’da 1.500’den fazla kişiye karşılık geliyor. Araştırma, insanların cezaevinden davalarına daha fazla adanarak çıktığını gösterdi. Bunun neden böyle olduğunu konuşabiliriz. Ancak cezaevi, otoriter bir devletin bugün nasıl göründüğünü size kesinlikle iliklerinize kadar hissettiriyor. Karşı karşıya olduğumuz kitlesel ölüm projelerine karşı eyleme geçmek söz konusu olduğunda, Birleşik Krallık’ta zaten otoriter bir devlet düzeni içinde yaşıyoruz; elbette Amerika’da da durum benzer.

C.H.: Craig Murray’yi hatırlıyorum; cezaevinde senden çok daha kısa bir süre kalmıştı. Tahliye edildiğinde bana, içerideki pek çok insanın sürdürmek zorunda kaldığı hayatların ne denli yoksunluklarla kuşatılmış olduğunu görünce —doğru ifade buysa— sarsılıp kaldığını söylemişti: önlerinde hiçbir fırsat olmayışı, yoksulluk, hatta okuma yazma bilmemeleri… Bunlar senin için şaşırtıcı olmayabilir. Yine de cezaevi deneyiminin, hem Amerika Birleşik Devletleri’ni hem de Birleşik Krallık’ı belirleyen ve hızla büyüyen toplumsal eşitsizliği daha yakından görmeni sağlayıp sağlamadığını merak ediyorum.

R.H.: Evet, bence sağladı. Ancak bu kez beni özellikle şaşırtan ya da afallatan bir durum olmadı. Bu, cezaevine yedinci girişimdi. İlk kez 1980’lerde, 19-20 yaşlarındayken barış hareketine katıldığım için cezaevine girdim. Dolayısıyla İngiliz sınıf sistemi konusunda epey deneyim sahibiyim diyelim. Britanya toplumu yüzyıllardır aşırı eşitsizlikle şekilleniyor. Sanırım bu durum toplumun dokusuna işlemiş durumda. Ancak anlamamız gereken şu: İnsanlar içinde bulundukları koşullarla başa çıkabilecek imkâna ve cesarete sahipler. Elbette her zaman değil; cezaevlerinde sık sık korkunç trajediler ve büyük adaletsizlikler yaşanıyor ki bunu herkesten iyi sen biliyorsun, Chris. Fakat insanlar aynı zamanda hayatlarına devam ediyor; en ağır baskı ve yoksunluk ortamlarında bile kendilerine hâkim olabiliyor ve belirli bir onurla yaşayabiliyorlar. Bence anlamamız gereken şey bu.

Bildiğin gibi, insana dair genel olarak olumlu bir bakışa sahibim. Bizler güç ve irade sahibiyiz. Başına vurulunca öylece kalan cansız madde parçalarından ibaret değiliz. Hem iç dünyamızda hem de dışarıda mücadele etme konusunda son derece yetenekliyiz; aksi takdirde bildiğimiz anlamıyla tarih de var olmazdı. Dolayısıyla cezaevi benim için bir düşünme ve birlikte hapsedildiğim bazı kişilere hayranlık duyma yeriydi.

Birleşik Krallık’ta “müebbetlikler” denilen mahkûmlarla aynı koridordaydım. Başka yerlerde de bu sözcük kullanılıyor mu bilmiyorum ama sözünü ettiğim kişiler 25 yıl veya daha uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmış insanlardı. Bu insanların birçoğu korkunç şeyler yapmıştı; buna hiç şüphe yok. Ancak çoğu, her şeye rağmen hayatını yaşamaya karar vermişti. Manevi açıdan son derece sağlam insanlardı. Elbette hepsi değil ama büyük bir kısmı öyleydi. Bu benim için taşıdığı ders kötü insanlar bize ne yaparsa yapsın, iktidar sahiplerinin irademiz dışında bize dayattığı cehennem karşısında nasıl tepki vereceğimizi ve hayatımızı nasıl yaşayacağımızı seçme fırsatına her zaman sahip olduğumuzdu. 

C.H.: Uzun zamandır siyasi düzenin liberal kanadının, iklim krizinin gerçekliğini kabul ettiği ancak özünde hiçbir şey yapmadığı ya da sembolik jestlerle yetindiğine dikkat çekiyorsun ve haklısın.. Diğer tarafta ise Trump benzeri iklim inkârcıları var. Fakat bu siyasi denklemin her iki tarafı da tehlikeli. Açıklar mısın?

R.H.: Ben Martin Luther King’in görüşüne katılıyorum, biliyorsun Chris. Birmingham cezaevinden yazdığı mektubunda ifade ettiği gibi, asıl düşman Ku Klux Klan değil, liberal ılımlılardır. Bunu sırf dikkat çekmek için kışkırtıcı bir söz olarak söylemiyorum. Bütün benliğimle söylüyorum: Beni kelimelerle anlatılamayacak kadar öfkelendirenler dünyadaki kötü insanlar değil. Çeşitli kişilerin de söylediği gibi, dünyada her zaman kötü insanlar olmuştur. Asıl sorun, yapılanın kötü olduğunu bile bile bu kötülüğe zemin hazırlayan ve bunu yaparken iyiymiş gibi davrananlardır, değil mi? İşte liberal sınıf budur. İçinde bulunduğumuz koşullarda stratejik ve etik açıdan tartışmasız biçimde gerekli olan nesnel devrimci koşulların oluşmasını sürekli baltalayan sınıf da budur. Çünkü bizi bekleyen ve bu programı dinleyen herkesin haberdar olduğu bütün bu felaketler nedeniyle önümüzdeki 20-30 yıl içinde ölecek insan sayısı, inkâr edilemez nesnel bir gerçekliktir, değil mi?

Sorun, liderliğin; insanlara hayatta kalmak istiyorlarsa bir araya gelerek devrimci bir hareket yaratmaları gerektiğini açıkça anlatacak ve liberal sınıfa meydan okuyacak devrimci bir liderliğin bulunmamasıdır. Bunu da romantik bir biçimde, duvarınıza poster asmak gibi söylemiyorum. Yirminci yüzyılın klasik sivil direniş anlayışından söz ediyorum: Bir liderlik yapısına, kitlesel bir örgüte, açık bir rejim değişikliği stratejisine ve öfke ile kararlılığı yansıtan bir söyleme sahip olmaktan. Bunları hayata geçirene kadar, benim yönetici sınıf olarak adlandırdığım kesim tarafından sürekli sabote edileceğiz. Son zamanlarda Londra’nın merkezindeki mahallelerde örgütlenme çalışmaları yürütüyorum ve sorun tam olarak bu. Konuştuğunuz hemen herkes gibi öfkeden deliye dönmüş o kadar çok insan var ki… Son sekiz ayda binlerce insanın kapısını çaldım. Sorun şu ki kampanya alanlarının ve müzakere ortamlarının büyük çoğunluğu, direnişin kolektifleşmesini engellemek için var olan bu yönetici sınıfın denetiminde. Direnişi kolektif hâle getirmeye başladığınız anda üzerinize çullanıyorlar, değil mi? Başarılı olmanızı engellemek için türlü yöntemlere başvuruyorlar. Sorun da bu.

Bildiğin gibi podcast’lere çıkıp Donald Trump’ın ne kadar kötü olduğunu anlatmakla ilgilenmiyorum. Bunu zaten yaptık, o aşamalardan geçtik. Şimdi yapmamız gereken örgütlenmek. Ayrıca nasıl örgütlenileceğini de anlamamız gerekiyor. Fransız Devrimi’nden bu yana uzanan 200 yıllık bir örgütlenme geleneğine sahibiz. Geçmişteki insanların bu işi bizden çok daha iyi yaptığını kavrayacak kadar alçakgönüllü olmamız gerekiyor; sosyal medyada oyalanarak benzer şeyler yapabileceğimizi düşünmek yerine. Her neyse, sanırım burada ele alınması gereken pek çok konu var.

C.H.: Örgütlenmenin sahada bulunmayı, çeşitli gruplarla konuşmaya ve eğitim programlarına ciddi ölçüde zaman ayırmayı gerektirdiğini oldukça isabetli biçimde vurguladığını düşünüyorum. Bu iş internet üzerinden değil, kişisel bağlar kurularak yapılır; yoğun emek ve zaman gerektirir.

R.H.: Öyle ve bunun neden böyle olduğuna dair ortada herhangi bir gizem yok. İnsanlar temelde, herhangi bir anda çevrelerindeki yaklaşık beş metrelik alanda olup bitenler tarafından şekillenir. Başka bir deyişle, belirleyici olan yakın çevrenizdeki diğer insanların ne yaptığıdır. Extinction Rebellion’ın kurucularından biri olmadan önce akademide bu konu üzerine yıllarca araştırma yaptım. Üstelik sıra dışı bir şey söylemiyorum; bu alanda 40-50 yıllık psikoloji araştırmaları var. İnsanlar kitap okuyup ardından A’yı yapmaya karar vermez. Saygı duydukları kişilerle konuşurlar; onlar X’i yapıyorsa kendileri de X’i, Y’yi yapıyorsa Y’yi yapar. Dolayısıyla insanlar, çevrelerinde olup bitenlere bağlı olarak olağanüstü cesur ya da son derece kötü olabilir. Bu nedenle devrimcinin görevi, bu ortamları tasarlamaktır. Bireylerden değil, ortamlar ve dinamiklerden söz etmemiz gerekiyor.

Bu ortamların farklı ölçekleri vardır: İnsanlara kapılarında ne söylediğiniz, toplantılarda ne söylediğiniz, bunun gibi röportajlarda ne söylediğiniz… Bunların hepsinin bir bütün oluşturması gerekir. Verilmesi gereken temel mesaj bir araya gelmezsek öleceğizdir. Bunu kelimenin tam anlamıyla söylüyorum, tamam mı? Bir araya gelip “Arkadaşlar, bazı sorunlarımız var, Trump berbat biri” demekten ve türlü soyut kavramlardan söz etmekten bahsetmiyorum. Şunu söylememiz gerekiyor: “Öleceksiniz ve ölümünüz korkunç olacak. Ruhunuzun karanlık gecesinden geçmeli, o karanlığın öteki tarafından çıkmalı ve geçmişte aynı durumla yüzleşmiş milyonlarca, hatta milyarlarca insan gibi olgun birer insan hâline gelmelisiniz.” Bildiğin gibi bu, insanlık deneyiminde sıra dışı bir durum değildir.

Sıra dışı olan, kitlesel ölüm gerçeğiyle yüzleşmemek için kendimizi kandırarak geçirdiğimiz 30 yıldır. Ama artık 2025 yılındayız ve bu gerçekle karşı karşıyayız. Dolayısıyla kendi benliğimizi aşmamız gerekiyor. Öngörülü liderliğin rolü de budur. Ancak bu işleve değer verilmediği için yeterince öngörülü lider yok. Herkesin kendiliğinden bir araya geleceğine dair bir düşünce var; ne yazık ki gelmeyecekler. Bununla ataerkil, geleneksel, tepeden inmeci ve berbat bir liderlik modelini savunduğumu söylemiyorum. İşaret ettiğim kişiler, bildiğimiz üzere ayağa kalkarak davaları uğruna ölen geçmişin büyük liderleridir; genellikle olan da budur. Fakat yine söylüyorum, bu bir sorun değildir.

Otuz yıldır “Lider istemiyoruz, çünkü sonunda vuruluyorlar” deniyor. Elbette sonunda vuruluyorlar. İnsan hayatı fedakârlığı gerektirir. Tarihi sona erdirmedik; hâlâ tam ortasındayız ve son bölümüne yaklaşmak üzereyiz. Başarısızlığa uğrayacak olmamızın nedenlerinden biri, eski kurallar artık geçerli değilmiş gibi davranmamızdır. Oysa mesele onurlu bir hayat yaşarsınız; vurulursanız da varsın olsun. Geleceğe böyle yaklaşmamız gerekiyor.

İnsanlar senin ve benim gibi davranmadıkça bu gerçekleşmeyecek, Chris. Batı dünyasında ayağa kalkıp insanlara gerçeği söyleyen birkaç kişiden biriyiz. Son yüz yılın en önemli Amerikalısının Martin Luther King değil, Larry Kramer olduğunu düşünüyorum. Kramer ayağa kalkıp şöyle dedi: “Sokaklara çıkın, yoksa geberip gideceksiniz.” Bunu tekrar tekrar söyledi. Bildiğin gibi, AIDS’e karşı yürütülen mücadelenin ve 1980’lerin sonlarında eşcinsel erkeklerin koridorlarda ölüme terk edildiği o insanlık dışı tablonun seyrini değiştirdi. Peki bunu nasıl yaptı? Öfkelenerek, hem de öfkeden deliye dönerek. Mesele karmaşık değil. İnsanların kendilerine gelip gerçekten yapılması gerekeni yapmaları gerekiyor.

C.H.: Ekolojik yıkıma doğru ilerleyişimiz hızlandıkça baskının da sertleşmesi arasında bir paralellik var mı? En azından senin yaşadıkların bunu açıkça gösteriyor.

R.H.: Evet, var; ancak biz bundan yanlış bir sonuç çıkarıyoruz. Hayatı bir muhasebe sistemi gibi gören materyalist kapitalist anlayışı benimsiyoruz: Senin on doların var, Chris; ben bunun beş dolarını alıyorum ve geriye yalnızca beş doların kalıyor. Solun, neoliberal kapitalist mantık tarafından sömürgeleştirilerek sürekli düştüğü hata budur. Cezaevine konulmanız, beş dolar kaybettiğiniz ve elinizde yalnızca beş dolar kaldığı anlamına gelmez. Bu deneyim, siz ona hangi anlamı vermek istiyorsanız o anlama gelir. Ne demek istediğimi anlıyor musun? İnsanlar birer hesap cetveli değildir. Neoliberal liberal sol, “Baskı çok kötüdür, çünkü insanların isyan etmesini engeller” dediğinde yalnızca insan olmanın özüne ihanet etmekle kalmıyor; bildiğin gibi, ampirik açıdan da düpedüz saçmalıyor. Tarih, giderek otoriterleşen toplumların örnekleriyle doludur. İnsanlar da bu toplumlar daha otoriter hâle geldikleri için isyan eder; baskıya rağmen değil, baskının yarattığı rezalet yüzünden. Amerika’da Trump var ve kaç kişi sokaklara çıktı? Beş, on milyon insan mı? Neden? Kesinlikle baskıya rağmen değil, baskı yüzünden, öyle değil mi? Minnesota’daki insanlar “Aman, özgürlüğümü falan kaybetme ihtimalim var” diyerek evlerine koşmadı. “Canı cehenneme, hadi gidelim” dediler; çünkü insanın özsaygısı ve beraberindeki diğer değerler gibi bazı şeyler daha önemlidir, değil mi?

C.H.: Hareketin gidişatını nasıl görüyorsun? Bu tür radikal ve çatışmacı bir tutumu benimseyen hareketlerin zamanla sistem tarafından evcilleştirildiğine tanık olduk. Sierra Club ve benzeri ana akım çevre hareketlerinin çoğu zaten bu hâle geldi. Peki iktidarla yüzleşme kapasiteleri bakımından radikal hareketlerimizin mevcut durumunu nasıl değerlendirir ya da açıklarsın?

R.H.: Bence şafaktan önceki en karanlık saatin içindeyiz. Benim değerlendirmem bu. Radikal hareketlerin, karşı karşıya olduğumuz nesnel gerçeklik karşısında son derece olgunlaşmamış durumda olduğunu düşünüyorum. Ancak anlaşılması gereken en önemli şey, bunun yeni bir durum olmadığıdır.

Baskıya karşı gelişen bir direniş döngüsü vardır. Bir direniş dalgası ortaya çıkabilir, ancak bu düzeyde bir enerjiyi uzun süre koruyamadığınız için ardından her şey çökebilir. Bugün yaşadığımız şey de pek çok açıdan, olup bitenler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmadan önce inkârın son çırpınışına benziyor, değil mi? Adını unuttuğum bir üniversite profesörü geçen hafta sosyal medyada şöyle yazmıştı: “Beyazlar ölmeye başlamadan hiçbir şey değişmeyecek.” Üstelik bunu söyleyen seçkin bir üniversiteden profesördü. Elbette emekliydi; hâlâ görevde olsaydı bunu söyleyemezdi. Ama bildiğimiz gibi asıl kırılma noktası bu. Beyazlar ölmeye başlayacak. Burada elbette zengin beyazlardan da söz ediyorum. Onlar da ölmeye başlayacak, çünkü iklim krizi bir intihar sürecidir; kitabımın adının “İntihar” olmasının nedeni de budur. Kitabımın adı egemen sınıf bizi yok edecek, kendisi kurtulacak değil.

C.H.: Kendilerinin kurtulacağını sanıyorlar, değil mi?

R.H.: Bu, insanlık tarihinde benzersiz bir an; çünkü 1945’ten bu yana gezegendeki bütün insanları yok etme kapasitesine sahibiz. Önceki egemen sınıfların bugünkünden daha iyi olması gibi bir durum söz konusu değil. Böyle bir güce sahip olsalardı elbette kendilerini de yok ederlerdi. Mesele şu ki bugünkü egemen sınıf hepimizi yok ederken kendisini de yok edecek. “Yok etmek” derken insanlığın soyunun tükenmesini kastediyorum; onların da soyu tükenecek. İçlerinden birkaçının bir sığınakta birkaç on yıl daha hayatta kalıp kalamayacağı üzerine müstehcen tartışmalar yürütebiliriz ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, uygarlığımızın gerçekliği algılama biçiminin, soyumuzun tükenmesine yol açan nedenlerle ayrılmaz biçimde bağlantılı olmasıdır.

İhtiyacımız olan şey, bir insan hayatı yaşamanın ne anlama geldiğine dair kökten yeni bir bakış açısıdır. Şafaktan önceki en karanlık saatte bulunduğumuz için bu düşünce şu anda kulağa gülünç gelebilir. Ancak yüzde yüz garanti edebilirim ki on yıl içinde, insanlık tarihinin büyük sıkıntı dönemlerinde ortaya çıkan peygamberane uyanışlara benzer biçimde, uygarlığımızın doğasını algılama şeklimizde bir devrim yaşanacak. Bunda sıra dışı hiçbir şey yok. Şu anda yaşananlar, Ruslar gelmeden önce Hitler’in sığınağında son dansın yapılmasına benziyor, ne demek istediğimi anlıyor musun? Liberal solun ve muhafazakâr çevrelerin dayattığı mantık gerçekliği bir on yıl daha unutalım, hiçbir şey olmuyormuş gibi davranalım; sonra ölümle yüzleşmek zorunda kalırız.

C.H.: Öte yandan, Hayalet Dansı gibi, yaklaşan ölümle karşı karşıya kalan toplumlarda insanların kriz kültlerine sığındığı hareketler de var. Hristiyan sağına bir kriz kültü olarak bakıyorum. Gerçeklikle bağınızı koparıyor ve büyülü düşünceyi benimsiyorsunuz. Bu da ezici bir varoluşsal krizin yol açtığı olgulardan biri.

R.H.: Evet. Bildiğin gibi ben bir deli değilim, Chris. Bunlar yaşanacak ve aslında her şey son derece açık. Bildiğin üzere ben bir sosyoloğum. Mesele karmaşık değil. Duygusal açıdan dehşet verici olsa da analitik bakımdan karmaşık değil. Büyük sıkıntı dönemlerinde toplum birkaç temel hat boyunca parçalanır. Bunlardan biri içe yönelik yıkımdır: intihar, sinir krizi ve aile içi şiddet. Bir diğer parçalanma dışa dönük hazcılığa yönelir: Şimdiyi yaşa, geleceği unut. Başka bir kesim ise kolektif ve kült benzeri davranışlara ya da faşizmin özünde olduğu gibi, faşizan bir ölüm tapıncına yönelecektir. Son kesim de yaşama ve insana duyulan öngörülü sevgiye yönelecektir. Biz de elbette umudumuzu bu sonuncusuna bağlıyoruz, değil mi? Ancak diğerlerinin ortaya çıkmayacağını düşünmek saflık olur. Mesele şu ki her şey mücadeleye açık hâle gelecek.

Bu parçalanma hatlarından herhangi biri hegemonik hâle gelebilir. Ancak sürecin nasıl ilerleyeceğini hiç kimse önceden kestiremez. Mesele de bu. Fakat kesin olarak öngörebileceğimiz bir şey var: Merkez çökecek. Zaten çöküyor. Bildiğimiz gibi merkez şimdiden bir zombi alanına dönüşmüş durumda; yalnızca kurumsal destek sayesinde ayakta kalıyor. Önümüzdeki yirmi yılda bizi bekleyen tablo bu.

C.H.: İklim krizinin kendisi hakkında biraz soru sormak istiyorum. Kriz hızlandıkça, elbette “iklim kalelerinin” giderek güçlendiğini görüyoruz. Avrupa’nın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı tam olarak bu: Kuzeye kaçan insanlara kapılarını kapatmak. Krizin kendisinden ve insan toplumları üzerinde yarattığı giderek artan baskıdan biraz söz eder misin?

R.H.: Öncelikle liberal solun iklim krizinin karmaşık olduğu yönündeki düşüncesini ele almamız gerekiyor, değil mi? İklim krizi üzerine sayısız tartışma programı ve podcast yapılıyor; ancak aktarılan mesaj, bunun belirsiz bir mesele olduğu yönünde. Oysa atmosfere karbondioksit salmanın belirsiz hiçbir yanı yok. Yalnızca üç temel gerçeği ortaya koymamız gerekiyor; ardından insan ölçeğinde neler yaşanacağına geçebiliriz, değil mi? Şu anda 1,5 derecelik ısınma seviyesindeyiz. Buna kimse itiraz edemez. Her on yılda 0,4 derece yükseliyoruz. Dolayısıyla 2035 civarında 2 dereceye ulaşacağız; belki biraz önce, belki biraz sonra.

Sıcaklık artışı 2 dereceye ulaştığında, Dünya sistemindeki bütün kritik eşikleri tetikleyeceğiz. Yine, bunlardan biri ya da ikisi daha erken, biri ya da ikisi daha geç aşılabilir. Bu da kontrolden çıkan bir iklim çöküşüne yol açacak. Bunu herkes biliyor. Ardından sıcaklık artışı 2,5 - 3 - 3,5 dereceye ve daha da ötesine ulaşacak. 2 derece eşiğini geçtiğimizde dünya nüfusunun dörtte biri göç etmek zorunda kalacak. Elbette bu hemen gerçekleşmeyecek ve herkes aynı anda harekete geçmeyecek; ama bunun hesabını kim tutuyor, değil mi?

Girişte de söylediğin gibi bu, iki milyar insan demek. Yollara düşmüş iki milyar insan. Bu sayı ilerleyen on yıllarda daha da artacak. Bir çıkış yolu var, o da karbon emisyonlarını çökerten bir devrim. Devrimci olmamın nedeni de bu; çünkü tek çıkış yolu bu. Bir de teknolojik çözüm seçeneği, yani jeomühendislik ve benzeri yöntemler var. Dolayısıyla soyumuzun tükeneceği yüzde yüz kesin değil. Ancak artık bunun başlıca senaryo olduğunu kabul etmeliyiz; çünkü devrim yapmak oldukça zor ve jeomühendisliğin işe yarayacağının da hiçbir garantisi yok. Fakat gerçekçi olduğunuzu düşünüyorsanız, bunu dinleyen biri “Tamam, ben gerçekçiyim” diyorsa, devrimci olmak ve jeomühendisliği değerlendirmek zorundasınız. Mesele bu kadar. Elbette bunlara ek olarak yapay zekâ, nükleer savaş ve çeşitli öngörülemez etkenler de var. Ancak iklim krizi öngörülemez bir etken değil; fiziğin sonucu. Bir topu bıraktığınızda yere düşmesi gibi. Atmosfere karbondioksit salarsanız sıcaklık yükselir. Şu anda 1,5 derecedeyiz ve 2 dereceye ulaşacağız.

Bunu ortaya koyduktan sonra, bir milyar insanın göç hâlinde olmasının ne anlama geldiğine bakabiliriz. Bunun nasıl bir tablo yaratacağını biliyoruz; çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasında 50 ila 100 milyon insan yollara düşmüştü. Bu durum, temelde dünya ekonomisini yok eder. Söylenmesi gereken ilk şey bu. Emeklilik maaşları diye bir şey kalmayacak. İkinci olarak, devrimci bir dinî dönüşüm yaşanmadığı takdirde, 20. yüzyılda yaşananlardan katbekat büyük soykırımlar gerçekleşecek. Çünkü faşistlerin ne yaptığını biliyoruz: Dışarıdan gördükleri insanları öldürürler. Bizi bekleyen de bu. Üstelik bunu engellemeye çalışanları da öldürecekler.

Dolayısıyla, hem kendimizde hem de toplumumuzda köklü bir değişim yaratmadığımız takdirde, hepimizin insanlığın bugüne kadar yaşadığı en büyük dehşet sarsıntısına sürükleneceği bir tarihsel döneme giriyoruz. İnsanların bundan kaçmaması son derece önemli; çünkü bunu önlemenin tek yolu onunla yüzleşmek, yani ölüm gerçeğiyle karşı karşıya gelmektir. Bu nedenle zamanımın giderek daha büyük bir bölümünü, sözcüğün en geniş anlamıyla dinsellik üzerine konuşmaya ayırıyorum. İnsan olmanın ne anlama geldiğiyle, yani öleceğinin bilincinde olan bir varlık olduğunuz gerçeğiyle, yüzleşmedikçe ve ölümün ne zaman gelirse gelsin kaçınılmaz olduğunu kabullenmedikçe, asla olgunlaşamaz ve dehşet karşısında insanlığınızı bütünüyle ortaya koyamazsınız. Oysa bunu yapmak kesinlikle mümkün. Ancak karşı karşıya olduğumuz gerçeklerden kaçarak gerçekleşmeyecek. Hafif bir ifadeyle bunun zor olduğu söylenebilir; fakat imkânsız değil.

C.H.: Tüketim toplumu bütünüyle ebedî gençlik fantezisine odaklanmış durumda. Yani kendi ölümlülüğümüz gerçeğini örtmek ya da gizlemek için elinden gelen her şeyi yapan bir kültüre karşı mücadele ediyoruz.

R.H.: İşte bu yüzden büyük bir ruh sağlığı krizi yaşıyoruz; çünkü ana akım kültür bize “Sonsuza kadar yaşayabilirsiniz” diyor. Bilinçaltına verilen mesaj bu. Gerçekte durumun böyle olmadığını bir ölçüde biliyoruz ama aktarılan mesaj yine de bu: gençliğin ve ölümün olmadığı bir hayatın yüceltilmesi. Elbette “ölümsüz hayat” kendi içinde çelişkili bir kavram. Öte yandan gerçek şu ki 30 yaşın altındaki insanlar açlıktan yavaş yavaş ölme, toplumsal çöküşün ortasında can verme ve beraberindeki diğer tüm felaketlerle karşı karşıya. Bunun çözümü ise geçmişte her zaman olduğu gibi, hakikate peygamberane biçimde tanıklık etmektir. Açık konuşmak gerekirse Chris, krizle hem maddi hem de manevi düzeyde somut biçimde mücadele edebilecek yeni hareketler henüz doğmadı. Bu hareketler toplumsal alanın kıyılarından doğacak.

Bu tür programlara çıkmamın nedeni yüzde 90’a seslenmek değil. Zihninin bir köşesinde hakikate peygamberane biçimde tanıklık edecek kişilerden biri olacağını hisseden yüzde 1’e sesleniyorum. Bunda çılgınca ya da tuhaf hiçbir şey yok. Amerika’daki en yetkin hareket örgütleyicilerinden biri olan ve senin de tanıyor olabileceğin Paul Engler’la konuşmuştum. Ben de Avrupa’da benzer çalışmalar yürüttüğüm için zaman zaman deneyimlerimizi karşılaştırıyoruz. İkimiz de şu konuda hemfikiriz: Bir hareketin büyümesini belirleyen en önemli etken, hakikati haykıran bir liderliktir. Ortalıkta dolaşıp “Gebereceksiniz. Çıkın sokağa!” diyecek birine ihtiyacınız var. İnsanların size olgular ve rakamlar sıralamasını istemezsiniz. Ben konuşmalarımda az önce yaptığım şeyi yapıyorum. İçinde bulunduğumuz durumu herkese anlatmak iki dakika sürüyor. Bundan sonra temel soru hayatınızı nasıl yaşamak istiyorsunuz? Temel soru şimdi ne yapacağız değildir. Bu, bir makineye ilişkin sorudur, değil mi? Lenin de mekanik bir devrim anlayışına sahipti. Ama hayır, soru “Ne yapacağız?” değil. Burada bozuk bir otomobil motoruyla uğraşmıyoruz. “İnsan” denilen manevi bir varlıkla ilgileniyoruz ve asıl soru şu: Hayatınızı nasıl yaşayacaksınız? Bu sorunun en güzel yanı, sonucun ne olacağının önem taşımamasıdır; çünkü hepimizin bildiği gibi sonuç, bizim yetki alanımızı aşar. Bu dünyayı kontrol ettiğimizi sanmak, hümanist kibrinden başka bir şey değildir. Bu dünyayı kesinlikle kontrol etmiyoruz. Ancak bu, iyi bir hayat sürmekten vazgeçmemiz gerektiği anlamına da gelmez. İyi bir hayat yaşamamızın nedeni, iyiliğe inanmamızdır. İyiliğe inanmazsanız ruhsal olarak hastalanırsınız.

Hayatınızı düzene koymanız çok uzun sürmez. Bunun neye benzediğini biliyorsun, Chris, değil mi? İzleyicilerinin ve dinleyicilerinin çoğu da manevi dünyalarını düzene koymanın ne anlama geldiğini biliyor. Ancak birilerinin çıkıp zenginlerin ne kadar berbat olduğunu ve benzeri şeyleri anlatmak yerine bunlardan söz etmesi gerekiyor. Zenginlerin berbat olduğu zaten ortada. İnsanlara bunu söylemeye gerek yok; bunu 5.000 yıldır biliyorlar. Asıl bilmeleri gereken, iyi bir hayat yaşamanın ne anlama geldiğidir.

C.H.: Dinsellik sözcüğünden söz ettin; bunun benim için olduğu kadar senin için de önemli olduğunu biliyorum. Ortodoks ya da dogmatik anlamda değil elbette. Ancak başarılı bir hareket için bunun hayati önem taşıdığını düşünüyorum; çünkü insan nihai sonuca göre değil, dürüstlüğüne ve adalete bağlılığına göre değerlendirilir. Bunu biraz daha ayrıntılı biçimde açıklayabilir misin?

R.H.: Evet, öncelikle ortaya koymamız gereken şu: Senin “ortodoksi” olarak adlandırdığın şey, sekülerliğin bize dayattığı çerçevedir. Bildiğini düşündüğüm ve dinleyicilerinin çoğunun da bilebileceği üzere, “din” fikrinin kendisi modern bir kavramdır. “Din” sözcüğü modern döneme kadar kullanılmıyordu. Modern dönemden önce dinsellik olarak adlandırabileceğimiz anlayış, hayatın her yönüne nüfuz etmişti. Modernitenin, sekülerliğin ve kapitalist düzenin yaptığı ise dini ayrı bir isim ve kategori hâline getirerek onu pazar günleri yapılan bir şeye ve “Tanrı” denilen somut bir ötekinin varlığına yönelik tuhaf bir inanca indirgemek oldu. Bunun dinle hiçbir ilgisi yok. Bu, sekülerliğin dine yaptığı şeydir. Sekülerliğin trajedisi ve korkunç suçu, insanların aşkınlık duygusuyla ve hayatın büyüleyiciliği ile bağ kurmasını engellemesidir. Çünkü insanlara bunların çocukça şeyler ve tuhaf inançlar olduğu söyleniyor; sanki sekülerlik ve modernitenin kendisi birer inanç değilmiş gibi. Asıl istisna modernitedir. İnsanlık tarihinin yüzde 99’u boyunca insanlar aşkın olgulara, maddi olanın içindeki aşkınlığa ve bunlarla bağlantılı düşüncelere inandı. Bugünün dünyasında bile, varsayalım ki dünya nüfusunun yüzde 80’i hayatta para kazanmaktan başka şeyler de olduğunun farkında. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Emperyalizmin ve sıradan insanların ezilmesinin bir tarihi olduğu gibi, aşkınlık duygusunun kültürden sökülüp atılmasının da bir tarihi olduğunu anlamamız gerekiyor. Dirençli olamayışımızın ve insanların tükenmesinin başlıca nedeni budur; çünkü insanlar yalnızca kendi başlarına var olduklarını sanıyor. Oysa yalnızca kendinden ibaret olma düşüncesi, Newtoncu fizikçilerin tuhaf bir kült fikrinden başka bir şey değildir. Tek başımıza olmadığımız açıktır. Sözcüklerle ifade edilemeyen evrensel bir bütünün parçasıyız. Bir şeyin sözcüklerle anlatılamaması, onun var olmadığı anlamına gelmez. Allah aşkına, gidip biraz kuantum fiziği okuyun. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Dolayısıyla karşı mücadeleye başlamamız gerekiyor ve bu büyük bir mücadele alanı. Kim olduğumuzu anlamaya başlamanın açık, doğal ve kesinlikle gerekli olduğunu söylemeliyiz. Biz, kendimizden daha büyük bir bütünün parçasıyız; çünkü nesnel olarak varoluşumuzun gerçeği budur. Bu, postmodern bir heves değil, gerçekliğin ta kendisidir. Nesnel olarak daha büyük bir şeyin parçasıyız; her zaman öyleydik ve her zaman öyle olacağız. Bununla bağ kurmaya başladığımızda, ki 30 yaş altındaki genç kuşağın buna hazır olduğuna dair büyük umutlar besliyorum, bir dönüşüm yaşanabilir. Çünkü insanın yalnızca kendi başına var olduğu bir dünyada yaşaması dayanılmazdır. Bu yüzden insanlar aşkınlığı arayacak. Eğer aşkınlığın ilerici ve toplumsal dayanışmayı gözeten bir yorumunu sunamazsak ne olacağını biliyoruz: Nietzscheci Nazi alanı gelip herkesi yutacak ve insanlara aşkınlığın sapkın bir biçimi olarak ölüm ile yıkıma tapınmayı dayatacaktır.

Dolayısıyla zamana karşı yarış başladı. Ancak seküler solun meselenin yalnızca eşitsizlikten ibaret olduğu düşüncesi, korkunç ölçüde kendini sabote eden bir yaklaşımdır. İnsanların kendilerinden daha büyük bir şeye inanmaları gerekiyor. Üstelik o şey zaten var. Kuşkusuz benden daha yetkin insanlar, önümüzdeki 20 yıl içinde bunun nasıl bir biçim alacağını ortaya koyacaktır. Fakat kendimizi cansız maddeden ibaretmişiz gibi göstererek kazanamayacağımız kesin; çünkü öyle değiliz.

C.H.: Son olarak, ideal koşullarda bu devrim nasıl bir görünüme sahip olacak? Nasıl inşa edilecek? Nasıl gerçekleşecek? Küresel egemen seçkinler iktidardan nasıl indirilecek?

R.H.: Her şeyden önce bu soruyu sormayarak. Demek istediğim şu, Chris: Bu soruyu sormadan önce gerekli manevi çalışmayı yapmazsan altı ay içinde tükenirsin. Gandhi’nin mücadeleye atılmadan önce insanın kendini arındırması gerektiğini söylemesinin nedeni buydu. İnsanlar son 2.000 yıldır bunu yapıyor. Askerlerinizi, önce sol kanada, sonra sağ kanada saldıracaklarını ve ardından X, Y ve Z’yi yapacaklarını düşünerek savaşa gönderemezsiniz. Her şeyden önce Tanrı’ya dua etmeniz gerekir. Asıl önemli olan Tanrı’ya dua etmektir. Çünkü diğer her şeyi yapabilmeniz için gereken cesareti size bu verir. Böylece kaybediyormuş gibi göründüğünüzde arkanızı dönüp kaçmazsınız; çünkü kaçarsanız herkes ölür. Elbette bu, meselenin askerî anlatımı. Ancak bunun şiddetsiz ve Gandici bir biçimi de var. Dolayısıyla söylediğim gibi ilk adım, bir topluluk içinde, bir mecliste diğer insanlarla birlikte şu soruları sormaktır: Hayatlarımızı nasıl yaşamak istiyoruz? Anne babalarımıza ve çocuklarımıza karşı sorumluluklarımız neler? Ülkelerimize karşı sorumluluğumuz nedir? İyi olmak ne anlama gelir? Asıl sorular bunlardır. Ancak bu sorular üzerinde yeterince zaman harcadıktan ve sizi düzenli olarak onlarla yeniden buluşturan bir pratiğe sahip olduktan sonra mücadeleye atılabilirsiniz.

Mücadeleye atıldığınızda ise birkaç temel kural vardır, değil mi? Bunlardan biri, bütün kaynaklarınızı tek bir zamanda ve mekânda yoğunlaştırmaktır. Başka bir deyişle, kitlesel bir birliktelik yaratmanız gerekir. Liderlerinizin, yani komutanlarınızın kim olacağını seçmeniz gerekir. Bu kişiler şöyle demelidir: “Oraya gidin. 2 Ekim’de Washington’a gideceğiz. Eylül’de biraz, kasımda biraz, aralıkta da biraz Washington’a gitmeyeceğiz.”

Birilerinin büyük stratejik kararları alması gerekir ve elbette bu görevi üstlenecek bilge kişileri seçmelisiniz. Bundan kaçamazsınız. İktidar sahipleri ile mücadeleye girdikten sonra ise, zaferin ardından ne yapacağınıza dair olumlu bir mesaj sunmanız gerekir. Son 20 yılın neoliberal sivil direniş hareketleri gibi davranamazsınız; Mısır’da ya da Ukrayna’da bir diktatörlüğü devirip ardından tekelci kapitalizme dönüşen liberal kapitalizmi yeniden kuramazsınız. Kökten devrimci bir talebe sahip olmanız gerekir. Bu devrimci talep, demokrasinin özgün anlamı olan kurayla belirleme sistemidir: Toplumsal kararları almak üzere halkın içinden rastgele seçilen insanlar. Atina’da ve Floransa’da uygulanan sistem buydu.

Seçimlerde oy kullanmanın demokrasi olduğuna dair bu çarpık düşünce yalnızca son 200 yıldır var. Oysa bu demokrasi değil; aristokrasi ve oligarşidir. Nasıl sonuçlandığını görmek için Amerika’ya bakmanız yeterli. Bize demokrasiye sahip olduğumuza dair büyük bir yalan söylendi; oysa değiliz. Ancak şikâyet etmenin ve oy verme sistemini iyileştirmeye çalışmanın bir anlamı yok. İnsanların kura yoluyla rastgele seçildiği, bütünüyle yeni bir sisteme ihtiyacınız var. Böylece karar alma meclislerindeki insanların yüzde 70’i işçi sınıfından gelir; çünkü nüfusun yüzde 70’i işçi sınıfına mensuptur ya da hangi ölçütü esas almak istiyorsanız ona göre bir dağılım oluşur. Elbette bu, başlı başına bambaşka bir tartışma, Chris. Ancak asıl mesele; 21. yüzyılın devrimi budur. Bu talebi açıkça ortaya koymazsanız insanlar yeniden liberal mantığa savrulur ve sonuçta faşizmle karşılaşırsınız. Çünkü Demokratlara ya da İşçi Partisi’ne oy vermenin hiçbir anlamı yoktur. Bu, bir sonraki seçimde daha büyük bir faşist yükselişe zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz. İşte bu yüzden stratejik ve hakikati haykıran bir liderliğe ihtiyacınız var. Aksi takdirde insanlar “Evet, Demokratlara bir şans daha verelim” diyecektir. O günler geride kaldı.

C.H.: Evet. Aslında o günler çok uzun zaman önce geride kaldı. Ancak liberal sınıf, her seçim döneminde insanları yeniden siyasi sistemin ölü kollarına sürüklemekte oldukça başarılı. Zaten muhtemelen varlık nedeni de bu.

R.H.: Evet, tam da bu yüzden somut konuşmak gerekirse, manevi hazırlıklarını tamamladıktan sonra insanlar ne yapmalı? Kendi mahallelerinde örgütlenmeliler. Bu kadar basit. Herkes bunun meşakkatli bir iş olduğunu düşünüyor. Elbette öyle. Ancak belli bir noktadan sonra süreç doğrusal olmaktan çıkıp katlanarak büyüyor. Örneğin benim örgütlenme çalışması yürüttüğüm mahallede beş-altı kişi, haftada üç-dört gece çalışarak bir araya geldik. Ardından yerel bir kampanya başlattık ve altı ay içinde yüzde 20-30 oranında tanınırlığa ulaştık. Bu benim mesleğim. Bunları kafamdan uydurmuyorum. Benim işim, kitlesel seferberliklerin nasıl örgütleneceğini ortaya koymak. Yapılması gereken de bu. Konferanslara gitmenin ya da sosyal medyada oturmanın bir anlamı yok. Bunlar yalnızca faşistlerin kazanmasına yol açar; çünkü faşistlerin stratejisi mahallelere girerek oradaki toplulukları örgütlemektir. Siz onları örgütlemezseniz faşistler örgütler. Seküler solun en büyük sorunlarından biri de insanları gerçekten sevmemesidir, değil mi? Ne demek istediğimi anlıyor musun? Demokrat olup olmadığınıza karar vermeniz gerekiyor. Seçkinci ve insan karşıtı bir solcuysanız, peki; ama en azından bu konuda dürüst olun. Sıradan insanları gerçekten seviyorsanız dışarı çıkıp onlarla konuşmanız gerekir. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Amerika’da yüz bin gencin büyük bir “Özgürlük Yaz”ı düzenlemesine ihtiyacınız var: Yaz boyunca işçi sınıfı mahallelerinde kapı kapı dolaşmalı, insanları dinlemeli, onları halk meclislerinde bir araya getirmeli ve Paulo Freire’nin Brezilya’da yaptığı gibi kendi siyasi gerçekliklerini yaratmalarına imkân tanımalılar. Ardından kendi adaylarını çıkarmalı, karşılıklı yardımlaşma projeleri ve yerel kampanyalar örgütlemeli, bunları birleştirerek kitlesel bir hareket kurmalı ve harekete geçmeliler. Bu gerçekten roket bilimi değil. Oturup yakınmak ise bildiğimiz gibi düpedüz bir intihar stratejisidir.

C.H.: Evet. Teşekkürler Roger. Programın yapımını üstlenen Max, Thomas ve Nawelle’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.Substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.


* Chris Hedges'ın Roger Hallam ile gerçekleştirdiği 'Democracy Necessitates Resistance' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.