Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, antropolog Tayfun Atay ile yeni kitabı "Şempanzelerden Peygamberlere"den yola çıkarak insanın biyolojik ve kültürel doğasını, antropolojinin “öteki”yle kurduğu ilişkiyi ve Antroposen çağında insan-merkezci düşüncenin yarattığı ekolojik kırılmaları ele alıyor.
Satırbaşları:
- İnsan, yalnızca biyolojik kökenleriyle değil, kültürel yapıp etmeleriyle de anlaşılması gereken biyokültürel bir varlıktır.
- Antropoloji, “öteki”yle karşılaşma yoluyla insanı kendi merkezinden çıkarır; farklı insan olma biçimlerini anlamaya çağırır.
- Antroposen, insanın doğaya aitlikten doğaya sahipliğe geçişinin yarattığı büyük kırılmayı ve yeniden öğrenmemiz gereken tevazuyu görünür kılar.

Bu söyleşide, Prof. Dr. Tayfun Atay’ın son kitabı Şempanzelerden Peygamberlere kitabından hareketle insanı doğa ile kültür arasında yeniden düşünüyoruz. Antropoloji burada yalnızca insanın geçmişine bakan bir bilim değil; insanın kendini merkeze koyma alışkanlığını sorgulayan, “öteki”yle karşılaşma yoluyla bizi kendimizden çıkaran bir düşünme biçimi olarak beliriyor. Söyleşi, şempanzelerden Antroposen’e uzanan hatta, insanın doğaya aitlikten doğaya sahipliğe geçişini ve bugün yeniden öğrenmemiz gereken tevazuyu tartışıyor. İyi dinlemeler ve keyifli okumalar.

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler’e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.
Bugün antropolojiden bahsedeceğiz. Ama antropolojiden bahsederken aslında şöyle bir giriş yapmam gerekecek: İnsanı doğa ve kültür arasında yeniden düşünmeye çağıran; şempanzelerden inanca, ötekiden Antroposen’e uzanan bir antropoloji yolculuğu yapacağız bugün.
Bunu yaparken de Tayfun Atay’ın Şempanzelerden Peygamberlere kitabını özellikle dile getirmek istiyorum. Tayfun Hoca’nın kaleminden çıkmış önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Ben henüz okumaya başladım. Biraz hacimli bir kitap ama çok değerli bilgileri içinde barındırıyor. Evrimden biyolojiye, insanın tarihinden antropolojiye, sosyal evrime, sosyal antropolojiye uzanan; birçok farklı bilgiyi bulabileceğimiz çok önemli bir kaynak.
Bugün de, kitabı söylediğim için anlayacağınız üzere, çok kıymetli bir konuğum var. Benim için de bu anlamda heyecan verici bir gün; heyecan verici bir söyleşi günü esasında. Tayfun Hoca programda konuğum oldu, bana ve programa vakit ayırdı.
Tayfun Hocam hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz, eksik olmayın. Ben size ne kadar teşekkür etsem azdır.
Tayfun Atay: Utku, çok teşekkürler. Esas ben sana teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğin için.
U.P.: Hocam, kitabınız gerçekten çok heyecan vericiydi. Sosyal medyada ve çeşitli internet ortamlarında önüme düşünce hemen edinmek istedim. Hatta ilk gördüğümde sanırım henüz satışa çıkmamıştı; dağıtımı yapılmamıştı diye hatırlıyorum. Neyse, sonra kitabı hızlı bir şekilde alabildim.
Açık söylemek gerekirse benim için çok heyecan verici çünkü ben de birkaç yıldır antropolojiyi biyolojiyle birleştirmeye çalışıyorum. Dolayısıyla kitap çok ilgimi çekti. Başlıkları görünce de size ulaşmaya çalıştım.
Sağolsun, burada Ergi’nin (Ergi Deniz Özsoy) de ismini söylemek isterim. Onunla kesişmemiz, kitabı onun odasında görüyor olmam, sizden bahsetmem derken buluşabildik ve bugün programdayız. Eksik olmayın.
Böyle kısa bir hikâyemiz var; onu söylemek istedim. Eğer sizin izniniz olursa sorulara geçmek isterim ama kitapla ilgili önden söylemek istediğiniz bir şey varsa hocam, sözü size bırakayım; ardından sorularıma geçeyim.
T.A.: Çok uzatmadan şunları söyleyebilirim: Bu kitap, beni var eden bir çalışma alanına bir nebze borcumu ödeme çabam aslında. Sonuçta ne olduysak antropolojiyle olduk diyelim.
1978’de Ankara Üniversitesi Fizik Antropoloji Bölümü’nde başladım antropolojiyle haşır neşir olmaya. Ondan önce de, kitapta da bahsediyorum, zoolog Desmond Morris’in Çıplak Maymun kitabını okumuştum. O kitap biraz ilgimi bu alana yönlendirmiş, beni teşvik etmişti.
Sonrasında bu alana girdim. Tabii o zaman antropolojiyle ilgili çok fazla bilgim yoktu. Her neyse; 70’lerin sonundayız. Antropoloji Türkiye’de daha çok “kafatasçılık” diye kestirilip atılan bir alandı. O kadar biliniyordu diyelim.
1978’den bugüne demek ki neredeyse elli yıla yakın bir süre antropoloji alanında koşturdum durdum. Öğrencilik bitti, akademik kariyer başladı; çalışmalarım, araştırmalarım oldu. Bugün Türkiye’de eğer bir noktaya gelebildiysek —insan olma yolunda diyelim— bunda antropolojinin katkısı benim hayatımda çok büyük.
Ben bu disiplin içerisindeki serüvenime fizik antropolojiyle başlayıp sosyal ve kültürel antropolojiyle devam ettim. Dolayısıyla bu kitap biraz da gecikmiş bir borç aslında. Ancak emeklilikten sonra yazabildim çünkü sen de biliyorsun; akademik çalışma sürecinde derslerle haşır neşir olurken elbette makaleler üretiyoruz ama böyle, senin de bahsettiğin gibi, 800 sayfalık bir tuğla mı dersin, kütük mü dersin…
U.P.: Hocam çok kıymetli, gerçekten çok kıymetli bir kitap olmuş.
Biz kitap yazma üzerine konuştuğumuzda, Suavi Hoca’yı (Suavi Aydın) da burada anmış olayım, öğle yemekleri sırasında konuştuğumuzda kendisi şunu söyler: “Biz makaleleri niye yazıyoruz? Bir gün kitap yazabilmek için.” Galiba burada da çok ciddi bir birikim var hocam. O birikimi görmek ve sizinle burada konuşmak bu anlamda benim için çok büyük, çok kıymetli.
T.A.: Utkucuğum, 1986’da yüksek lisans tezim paleoantropoloji alanındaydı: “Antropogenetik açıdan insan kromozomları üzerine bir inceleme.” Tabii o zaman antropogenetik Türkiye’de çok öne çıkmış bir alt disiplin değildi. Bugün çok daha ileri bir noktada.
Ben o dönemde aslında bir derleme çalışma gerçekleştirdim. İnsan ve insana yakın canlıların — birazdan üzerinde duracağız — kromozom karşılaştırmalarına kendimce gitmeye çalışmıştım. 1986’da, belki bu konuda ilk kayda değer çalışmayı yüksek lisans tezi olarak yaptığımı söyleyebilirim.
Şimdi kitap 2026’da çıktı. Dolayısıyla arada 40 yıllık bir süre var. Buna doktora tezimi de eklemem gerekir. Doktora tezim de din antropolojisi alanında bir çalışmaydı; bir tarikat çevresinin modern Batı dünyasında kendini var etme stratejileri üzerineydi. O da 1996’da kitap olarak yayımlandı.
Aslında tarihler de birbiriyle uyumlu: 1986, 1996 ve şimdi 2026. Böyle kırk yıllık bir yazı serüveni var. Bu kitapta, 1986’da yazdığım yüksek lisans tezinden de, 1996’da kitap olarak yayımlanmış doktora tezimden de yer yer parçalar ve alıntılar bulunmakta.
Bunun yanı sıra antropoloji eğitimimde, antropoloji hocalığım döneminde verdiğim derslerde öğrencilerle paylaştığım çalışma notlarımdan, makalelerden ve kamuoyunda kaleme aldığım; biraz medya ve köşe yazarlığı bünyesinde yaptığım katkılardan da yararlandım.
Sonuçta herkesin anlayabileceği bir şekilde, “meraklısı için antropoloji notları” dedik.

İnsan Ne Kadar Doğal, Ne Kadar Kültürel?
U.P.: Eksik olmayın hocam. Bu anlamda gerçekten çok kıymetli. O zaman ben ilk soruyla başlamak istiyorum. Aslında kitabın arka kapağında da buna biraz değiniyorsunuz. Ben de oradan başlamak istedim:
İnsan dediğimiz şey ne kadar doğal, ne kadar kültürel?
T.A.: Bunu oraya yazmak kolay da, işte böyle oradan beni yakaladın sen. Şimdi tabii “ne kadar” sorusunun cevabını kesin olarak vermek mümkün değil. Oransal olarak da “%30 şu kadar, %70 bu kadar” demek çok mümkün değil ama antropoloji insanı biyokültürel bir varlık olarak ele alır. Yani hem biyolojik varlık insanı hem de kültürel varlık insanı, bu iki varlık alanının etkileşimi çerçevesinde değerlendiren bir bilim dalıdır.
Biyolojik antropoloji, sonuçta antropolojinin biyolojiyle çok büyük yakınlık içinde olan bir alt dalıdır. Sosyal-kültürel antropoloji ise insanı kültürel bir varlık olarak ele alır.
Sorunun cevabı, çok uzatmadan, şöyle verilebilir aslında: Başlangıçta insan çok az kültürel, büyük ölçüde biyolojik bir varlıktı; yani doğal bir varlıktı. Fakat bugün insan alabildiğine kültürel, yok denecek kadar az doğal bir varlık durumunda.
Bu tespit çok büyük bir soruna işaret ediyor. Biraz önce senin de vurguladığın iklim değişikliği meselesiyle bağlantılı olarak düşünürsek, insan biyolojik doğasından alabildiğine kopmuş; kültürel doğasına büyük bir ağırlık vermiş, onu hayatında başat hale getirmiş bir varlık. Bu kültürel doğasıyla, yani kültürel yapıp etmeleriyle, içinde yaşadığımız doğal ve biyolojik varlık alanına da çok büyük zararlar üretir hale gelmiş durumda.
Peki insan niçin başlangıçta çok az kültüreldi? İnsanı antropolojik olarak nasıl başlatıyoruz? Arkeolojik veriler de bunu ortaya koyuyor: Yaklaşık iki buçuk milyon yıl önce, buzul çağı içerisinde — jeologların Pleistosen adını verdikleri çağda — sökün etmiş bir maymun türünden bahsediyoruz. İnsan bu.
Burada Darwin’e yönelik olarak sıkça dile getirilen yanlış bir anlayışı da düzeltmek gerekir. Darwin’in “insan maymundan geldi” dediği şeklindeki yaygın ama yanlış tezviratla değerlendirilmemesi gereken bir varlık insandan söz ediyoruz. İnsan bizatihi maymundur. Sen de ben de biliyoruz ki zoolojik olarak insanı hayvanlar âlemi içerisinde, primatlar denilen maymunlar takımının kuyruksuz büyük maymunlar alt grubu içinde sınıflandırıyoruz.
İnsan bir maymundur. İnsana en yakın olan canlı da diğer kuyruksuz maymunlardan şempanzedir. Şempanzeyle insan arasında %98 oranında genetik malzeme ortaklığı vardır. Uzaydan yabancı bir yaratık gelse ve şempanze ile insanı yan yana koysa, herhalde aralarında büyük bir fark ayırt etmeyebilir.
Ama ne oluyor? İnsan, kültürel yetkinliğine bağlı olarak, varoluşundan itibaren ileri aşamalarda alabildiğine kültürel yapıp etmeleriyle doğaya aitlikten uzaklaşıp doğaya sahipliğe geçiyor. Doğayı sahiplenmeye başlamasıyla birlikte insanın ciddi bir şekilde biyolojik varlık alanından, yani doğallıktan uzaklaştığını söylemek mümkün hale geliyor.
Başlangıçta insanın biyolojik evrimi başat, kültürel evrimi ise ona tabi bir şekilde kendini gösteriyor. Çok az kültürel kazanım var. Çünkü sözünü ettiğimiz buzul devri yaklaşık iki buçuk milyon yıl sürmüş; arkeolojik olarak Paleolitik dönem diye adlandırılan Eski Taş Çağı’nda insan taş alet yapıyor. Bunun yanı sıra kemik, boynuz, fildişi, ağaç gibi başka malzemelerden de alet yapabiliyor. İleri aşamalarda ateşi kontrol edebilir hale geliyor, ok ve yay kullanımının önünü açıyor, dünyanın her tarafına yayılıyor, mağara ve kaya altı sığınaklarını ev haline getiriyor.
Yine bu dönemde birtakım sembolik yaratıcılıkların önü açılıyor. Konuşma dili de bu dönemin sonlarına doğru ortaya çıkıyor. Bunlar elbette kültürel kazanımlar. Ama bu dönem itibarıyla insan ağırlıklı olarak, büyük ölçüde ve büyük oranda biyolojik; daha mütevazı oranda da kültürel bir varlık.
Peki ne zaman önemli bir dönüm noktası oluşuyor? Tarım Devrimi ile. Buzul çağının sonunda iklim koşullarının değişmesi, havaların ısınması, buzulların kutuplara çekilmesi ve yeni bir yeryüzü, yeni bir jeo-iklimsel koşulun oluşmasıyla birlikte tarımsal yaşam biçiminin de önü açılıyor.
10 bin yıl öncesinden itibaren — ki bu, Neolitik dediğimiz ve yaklaşık on iki bin yıl önce başlayan dönemin çanak çömlekli evresine denk gelir — insanlar önce yerleşik avcı-toplayıcılığa geçiyorlar. Paleolitik dönemde ise sürekli göçebe bir yaşam biçimi var. Av hayvanlarının, sürü hayvanlarının peşinde devam eden daha meşakkatli bir yaşam söz konusu.
Neolitik Tarım Devrimi’yle birlikte yiyecek üreticiliğine geçilmesi, insanın doğal çevreyi daha fazla kontrolü altına almasının yolunu açıyor. Kültürel kazanımlar artıyor, kültürel evrim hızlanıyor ve insanın kültürel evrimi biyolojik evrimine başat hale geliyor; onu bir anlamda belirler duruma geliyor. Çok büyük ölçüde olmasa da biyolojik evrim ile kültürel evrim arasındaki etkileşim daha bariz biçimde ortaya çıkıyor.
Sonrasında, çok uzatmadan hızla geçeyim: Endüstri Devrimi ile birlikte, 1750’lerden, yani 18. yüzyılın ortalarından itibaren, insanlık muazzam bir enerji üreticisi haline geliyor. Bugün yaşadığımız tablonun ilk adımlarının atıldığı ve belki de küresel iklim kıyametinin ayak seslerinin ilk duyulmaya başladığı dönem burasıdır.
Elbette Endüstri Devrimi insanlığın kültürel serüveni açısından çok heyecan verici bir aşamadır. Ama bugünden baktığımızda, korkunç bir doğal çevre tahribatının da önünü açmış bir pratik, bir etkinlik olarak karşımıza çıkar. Ardından elektronik devrim gelir; bugün artık buna dijital devrimi ve Android devrimini de ekleyebiliriz. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır ve endüstriyel yaşam biçiminin ileri aşamaları olarak değerlendirilebilir.
Bugün insan sonuçta alabildiğine kültürel; doğal varlık alanına, biyolojik varlık alanına ise alabildiğine yabancılaşmış bir varlık haline gelmiştir. Onu umursamaz hale gelmiştir. Ama bunun bedelini de, doğal ve biyolojik bir varlık olarak, hem içinde yaşadığı doğal-biyolojik çevreye hem de biyoçeşitliliğe verdiği hasarlarla ödemektedir.
Hayvan türleri, bitki türleri, yaşam kaynakları, toprak, su, hava… Bütün bunlara yönelik verdiği zararlar sonucunda insan, yeryüzüne —Nâzım’ın deyişiyle— ölümü indirmiş bir varlık haline gelmiş durumda.
Bu anlamda insanın bugün alabildiğine kültürel ve çok az doğal bir varlık olması; daha doğrusu doğal bir varlık olduğu bilincini kaybetmesi çok kritik. Bu bilinç kaybıyla birlikte insan-merkezci, yani homosentrik bir hayatı, çevresine de kendi varlığına da kıyasıya zarar verecek biçimde sürdürmüş durumda.
Son nokta olarak şunu da eklemek gerekir: Bütün bunlar elbette bir ekonomi-politik sistemin ve onun ideolojik desteğinin eşliğinde gerçekleşiyor. Bu sistem endüstriyel kapitalizmdir. Sonuçta bu kültürel yetkinlik başka bir ekonomi-politik anlayışla değerlendirilebilseydi belki farklı sonuçlar alabilirdik.
Ama sürekli kâr, sürekli büyüme, sürekli kalkınma hırsıyla hareket eden; bu üç kavramı neredeyse sihirli hale getirmiş bir sistemin içinde, Endüstri Devrimi’yle başlayan süreç bugün bizi doğa karşısında çok ciddi bir kriz noktasına taşımış durumda.
Bir başka ekonomi-politik anlayışla değerlendirilebilse belki farklı sonuçlar alabilirdik. Ama sürekli kâr, sürekli büyüme, sürekli kalkınma hırsıyla hareket eden; bu üç kavramı neredeyse sihirli kılmış bir sistemin, insanın kültürel kapasitesini ne yazık ki doğal çevreye zarar verecek mahiyette kullandığını görüyoruz. Dolayısıyla bu kapasitenin, insanın kendisini de yok oluşa götürebilecek bir yönde hâlâ iştahla sürdürüldüğünü söylemek mümkün.
Bu nedenle soruna verdiğim cevabı antropolojiden başlatıp biraz siyaset bilimine, hatta ideolojik motiflere doğru çekmiş oldum.

Ötekinin Bilimi: Antropoloji Bize Kendimizden Çıkmayı Nasıl Öğretir?
U.P.: Çok güzel bir başşlangıç oldu hocam. Çok güzel başlamış olduk, çok sağolun.
O zaman ben hemen şu soruya geçmek istiyorum. Aslında ikinci soruyu biraz yoğurduk gibi; sizin söylediklerinizin içinde de değerlendirmiş olduk. Peki antropoloji bize kendimizden çıkmayı nasıl öğretir?
Biraz sonra, sizin de söylediğiniz gibi, insanın bu dönem içerisinde kendisini merkeze koymasına; ardından her şeyi çekip çevirmesine, gezegeni biraz daha kendi için yaratılmış bir yer gibi görmesine de geleceğim. Ama burada şunu sormak isterim: Antropoloji bize kendimizden çıkmayı nasıl öğretir?
T.A.: Evet, bu sorunun cevabı da aslında biraz güncel çerçevede ve kendi antropolojik yaklaşımım doğrultusunda verilebilir. Çünkü söyleyeceklerime itiraz da edilebilir. Antropoloji tarihine bakıldığında, antropolojinin de pek çok bilim gibi elbette günahları var. O günahlar üzerinden eleştiriye uğratılabilir. Ama onlara da verilecek elbette cevabımız var.
Şöyle söyleyeyim: Antropoloji “ötekinin bilimi” olarak tanımlanır. Buradaki “öteki”, eğer antropolojinin biyolojik antropoloji alt bölümü içerisinde yer alan primatolojiyi düşünecek olursak, insan türünün dışında kalan diğer primatlardır. Yani insana en yakın olanlardan başlayarak şempanze, goril, orangutan, gibon maymunu diye devam eden ve elbette diğer maymunları da içine alan gruplar… Primatolog antropologlar bu canlılar üzerine çalışmalar yürütürler.
Bunun yanı sıra antropoloji içerisinde, kendi kültürünün dışında kalan grupları çalışmak da esastır. Sosyal-kültürel antropoloji sonuçta öteki toplum ve kültürleri tanımak, anlamak ve yaşamak ilkesiyle hareket eden bir bilim dalıdır.
Burada antropolog, insan araştırması yöntemini “katılarak gözlem” tekniğiyle uygular. Yani bir başka insan topluluğunun, kendisine yabancı bir insan topluluğunun hayatına doğrudan katılır; onu içeriden gözlemler, yakın temas gerçekleştirir ve olabildiğince yüksek ölçüde empati kurar.
Antropoloji bu toplumun işleyişini; kadın-erkek ilişkilerinden aile ve akrabalık ilişkilerine, ekonomik geçim biçimlerinden siyasal örgütlenme biçimlerine, gelenek ve göreneklerinden dünya görüşüne ve inançlarına kadar ortaya sermeye çalışan bir bilim dalıdır. Antropologlar da bunu yapmaya soyunurlar.
Tabii bu süreç, ortalama bir yıl, belki dört mevsim boyunca o topluluğun dünyasında vakit geçirmek anlamına gelir. Sonuçta o dünyanın içine girdiğiniz zaman, bir anlamda kendinizden çıkıp ötekinde varlık bulursunuz. Bir şekilde de iki kültürlü hale gelirsiniz.
Yani sadece kendi bildiğiniz insan olma biçimlerinden farklı insan olma biçimlerinin varlığını görürsünüz. Bunları başlangıçta yadırgayabilirsiniz, suçlayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz. Bazı gelenekler, görenekler ya da kültürel pratikler nedeniyle bunu yapmanız çok doğaldır. Mesela yamyamlık gibi; cinsel konukseverlik gibi; kadın sünneti gibi çok uç görünen pratikleri düşünebiliriz. Ama bunların hepsinin o hayatın içerisinde sebepleri vardır. Ve bu sebepler, insanların, bu toplulukların o doğal çevre ortamında hayatta kalmasıyla ilgilidir.
Mesela Narayama Türküsü filmini hatırlarsan, orada çok çarpıcı ve çok dokunaklı bir hikâye vardır. Japonya’nın kuzeyinde, dağlık bir arazide, bir dağ yamacında yer alan Narayama köyünde, yetmiş yaşındaki ihtiyarlar evlatları tarafından dağın tepesine götürülerek ölüme terk edilirler. Film bunu çok dokunaklı bir şekilde anlatır.
Tabii bu sürecin dinsel bir boyutu vardır, inançsal bir boyutu vardır. Bütün bunlar çok duygusal süreçlerdir. İnsanlar elbette annelerini, babalarını o kadar rahat bırakmak, ölüme terk etmek istemezler. Ama öyle bir doğal çevre vardır ki Utku, o doğal çevrede ayakta kalabilmek için yetmiş yaşını aşmış insanlar bir yük oluşturur. Hatta bu yük, topluluğun bütününün yok oluşuna yol açabilecek bir yük olarak ortaya çıkar.
Film bunu bize çok güzel özetler. Bu çerçevede, topluluğun yararına ve topluluğun bekası için bireyin bir anlamda kurban edildiği bir uygulamadan söz ediyoruz. Ama tabii bu uygulamayı gelenek, görenek, din ve inanç sistemleriyle yoğurarak öyle bir hale getirirler ki sonuçta bu, hayatın kültürel olarak doğal akışının bir parçası gibi değerlendirilir.
Şimdi uzaktan baktığında burada korkunç bir barbarlık, korkunç bir acımasızlık, bir katliam olduğunu düşünebilirsin. Ama o yaşam biçiminin doğal çevreyle ilişkisine ve o doğal çevrede ayakta kalma çabasına baktığında, aslında bu olay söz konusu toplumun, doğal çevrenin üzerinde oluşturduğu baskıya verdiği bir yanıttır. Varlığını sürdürebilme yolunda bir ayakta kalma stratejisidir.
Dolayısıyla antropolog başka toplumları bu şekilde çalışıp onların dünyasında uzun zaman vakit geçirdiğinde, an gelir kendi içinden çıktığı kültüre yabancı, içinde uzunca bir süredir yaşadığı kültüre ise aşina hale gelir. Bu, antropoloji alan araştırması pratiğinden geçmiş, bu deneyimi yaşamış antropologların hemen hepsinde hissedilmiş, deneyimlenmiş bir durumdur.
Ben de bunu kendi alan araştırmam sonrasında uzun uzun anlatmıştım: “Kişisel bir deneyimden geriye kalanlar” diye.
Dolayısıyla antropolog, içine girdiği dünyada yeni bir hayatın, yeni bir insan olma biçiminin varlığını keşfettiği noktada önce iki kültürlü hale gelir; kültürel çalışmalarını sürdürdükçe çok kültürlü hale gelir. Bu da onu, insan olmanın farklı seçenekleri olduğu konusunda belirli bir algı ve bilgi düzeyine ulaştırır. Kanımca bu durum onu daha fazla insan kılar.
Bu “daha fazla insan olma” hali de elbette farklı olanı anlama çabasını, yargılama çabasının önüne çıkarır.
U.P.: Ağzınıza sağlık hocam. Program süresi de hızlı akıyor ve yavaş yavaş sona geliyoruz. Ben hemen şu soruya geçmek istiyorum: Antroposen içerisinde, yani içinde olduğumuz bu dönemde, insanın doğaya ve çevreye yaptığı etki artık yadsınamaz bir düzeyde. Görmezden gelebileceğimiz bir durum söz konusu değil.
Bu dönemi krizler çağı olarak tanımlıyoruz. Bir yandan biyoçeşitlilik yok oluyor, bir yandan iklim kriziyle karşı karşıyayız ve bunlar birbirini besliyor. Aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü gibi.
Burada da insanın kendini hep tepede görmesi söz konusu. Peki özellikle Antroposen dediğimiz bu dönemde insan yeniden tevazuyu öğrenebilir mi sizce?

Doğaya Aitlikten Doğaya Sahipliğe: İnsan, Antropoloji ve Antroposen
T.A.: Tevazu… Biliyorsun, zoolog Desmond Morris’i başta zikrettik; şimdi sonda da zikredelim. Onun şahane bir kavramı var. Ben bunu, National Geographic için yaptığı bir konuşmada, bir söyleşide keşfetmiştim: “Hayvani tevazu.”
Yani hayvanlar, bütün canlılar sonuçta doğa karşısında bir tevazu içindedirler. Çünkü ona bağlı olduklarını, onun bir parçası olduklarını ve onun kendilerine sunduklarıyla yetinmeyi bilen bir hayat içindedirler.
İnsan ise biraz önce birinci soruna verdiğim cevapta da söylediğim gibi, bir noktadan sonra doğaya aitlikten doğaya sahipliğe geçmiş ve onu alabildiğine istismara açmış bir varlık. Ne yazık ki böyle. Bunu yapan da onun birtakım motivasyonları; olumsuz yönde değerlendirilebilecek motivasyonları. Hırs gibi, sürekli iktidar kurma arzusu gibi motivasyonları besleyen ekonomi-politik sistem.
Antroposen de aslında tam da insanın kendini her şeyin üstünde görmesi dediğimiz homosentrizmle ilgili. Bizim geleneksel kültürümüzde çok kullanılan “eşref-i mahlûkat” tabiri de tam bunu karşılar. Ama şunun da altını çizmek gerekir: Bu tabir dinle ilişkilendirilir ama sonuçta “eşref-i mahlûkat” İslami kutsal kaynaklarda, ne Kur’an’da ne de hadis külliyatında geçer. İnsan için böyle bir isim kullanılmamıştır. Bu biraz, geleneğin dini kendine benzetmesi olarak değerlendirilebilecek bir tabirdir.
Üstelik bu sadece bizim İslami kültürümüzde de yok. Eski Yunan’dan bu yana var; her dönemde var. Amerika’yı istilaya ve istismara açanlar da Hristiyan misyonerler eşliğinde benzer bir anlayışla hareket ediyorlardı ve öteki insanları, farklı toplulukları insandan saymıyorlardı.
Türcülük dediğimiz şey de budur: İnsanın kendi dışında kalan bütün türleri ve her şeyi kendisinden daha değersiz sayması. İşte bu bizi Antroposen’e çıkardı. Bugün “Antroposen” adını verdiğimiz bu dönemi, biliyorsun, 2000’lerin başından itibaren insanın kültürel kapasitesinin yeryüzünün jeolojik gidişatını belirler hale gelmesi olarak değerlendirmek mümkün. Hem de çok tehditkâr, kötü ve tehlikeli bir şekilde belirler hale gelmesi olarak…
İnsan çağı… Okyanusların ortasında yedinci bir kıta var: Muazzam bir plastik çöp yığını; kıta büyüklüğünde. Su sorunu, ırmakların kuruması, göllerin kuruması, hatta buzulların erimesi… Bütün bunlar Antroposen’i bize gösteriyor.
Antroposen’den çıkış, insan merkezcilikten çevre merkezciliğe geçmekle mümkün. Antroposen’den çıkış, insanın kültürel doğasını, kendi biyolojik doğası karşısında bile isteye ikincilleştirmesiyle mümkün. Yani kültürel olarak her ne yapıp ediyorsak, öncelikle “Bunun doğaya zararı nedir?” diye düşünerek yapmamız lazım. Eğer zararı varsa, bunu zarar vermeyecek şekilde nasıl yapabileceğimizi düşünmemiz lazım.
Tabii kapitalist işleyişin içindeki “sürdürülebilirlik” ya da “geri dönüşüm” gibi, aslında çoğu zaman hiçbir gerçek sonuca gitmeyen, sadece kendini aldatmaktan öteye geçmeyen pratikleri kastetmiyorum. Çok daha büyük ölçekli, çok ciddi bir ekonomi-politik dönüşümden söz ediyorum.
Doğaya sahip olmaktan çıkıp doğaya tabi olmayı bile isteye kabul ederek ancak bundan uzaklaşabiliriz. Önce doğa diyerek; yani homosentrik değil, ekosentrik, çevre merkezli bir yaklaşımla bundan bir çıkış bulabiliriz. Bunun ne kadar mümkün olduğunu bugün sen de ben de herhalde çok iyimser bir şekilde söyleyemeyiz çünkü biliyorsun ki 1950’lerden bu yana, II. Dünya Savaşı sonrasından itibaren yeryüzünde biyologlar da, jeologlar da, klimatologlar yani iklim bilimciler de, antropologlar da bunu zaten söylüyorlar. Dillerinde tüy bitti; kimse bunu tınmadı.
Ne siyasi iktidarlar, ne ekonomik iktidarlar, ne şirketler… Bu yeryüzüne bu cehennemi indirenler bunu tınmadılar; hâlâ da tınmıyorlar. Ne yazık ki Trump’a baktığında da bunu görüyorsun: İklim krizine inanmıyor, iklim anlaşmasından çekiliyor. Dünyanın pek çok yerinde benzeri otokratlar var.
Yeryüzünde ekolojik krizler ekonomik krizleri; ekonomik krizler demografik krizleri, göç hareketlerini; onlara engel olmak için de politik krizleri ve otokratik rejimleri karşımıza çıkarıyor. Bunların hepsi birbirine bağlı. Antroposen de işte bütün bunların toplamından çıkan bir başlık.
Nâzım’ın 1958 yılında yazdığı bir şiir var. Varşova’da kaleme alıyor. II. Dünya Savaşı sonrası atom bombası denemelerinin sonuçlarıyla ilgili bir şiir. Yıl 1958. Biraz önce bilim insanlarının erken uyarılarından bahsettim ya; Nâzım da bunun farkında. "Stronsium 90" şiirinde bak ne diyor:
Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yığılıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz
ya dünyamıza inecek ölüm.
1958’de Nâzım’a kulak verilseydi Antroposen’e gelmezdik. 1958’de bizim hocalarımıza, bilim insanlarına kulak verilseydi Antroposen’e gelmezdik. Ama kahrolası bir kâr, büyüme, kalkınma şeytan üçgeni içinde hareket eden bir sistem, yeryüzünü ne yazık ki Antroposen’e çıkardı ve Nâzım’ın şiirinde olduğu gibi dünyamıza ölümü indirdi.
Elbette bundan sonra… Soruna çok iyimser bir cevap veremediğimin farkındayım ama gerçekçi de olmak zorundayım. Biz yine de bildiğimiz her şeyi söylemeye devam edeceğiz, mücadeleye devam edeceğiz. Yalnız olmadığımızı biliyoruz. Ama yeryüzü için tehlike çanlarının hakikaten çok ciddi şekilde çaldığı bir aşamadayız diyerek noktalayayım istersen.
U.P.: Çok teşekkürler hocam, ağzınıza sağlık. Vallahi nefis bir başlangıç, nefis bir kapanış oldu. Eksik olmayın. Çok güzel bir program oldu. Antropolojiye giriş yapmış gibi olduk ve Antroposen’le sonlandırmak da çok anlamlı oldu. Ben de çok iyimser yaklaşamıyorum. Böyle söyleyince, umudu kaybetmememiz gerektiğine hep inanmışımdır ama ne yazık ki kapitalizmin tetiklediği bu tüketimle insan baş edemiyor herhalde.
Dediğiniz gibi insan doğallığını yitirmiş durumda. Kültürel istekleri ya da arzuları doğallığın çok daha önüne geçmiş durumda. O yüzden de gezegeni ciddi anlamda sıkıntıya sokuyoruz. Ama gezegen bizden büyük ve bu gezegen bundan çıkacaktır da. Artık bizim dışımızdaki canlılar ve bizden sonraki kuşaklar sıkıntı çekecek gibi görünüyor.
Ben size çok teşekkür ederim. Vaktinizi ayırdınız, programa geldiniz. Çok kıymetli hocam. Ağzınıza sağlık. Bu vesileyle dinleyicilerimize de iyi akşamlar diliyorum. Önümüzdeki haftalarda Antroposen Sohbetler’de tekrar buluşmak üzere. Hocam çok teşekkürler.
T.A.: Ben teşekkür ederim davet için. Herkese selam ve sevgiler.
U.P.: Hoşçakalın, iyi akşamlar.


