Sıcak Dalgaları, İklim Adaleti ve Adil Geçiş

-
Aa
+
a
a
a

Bu hafta Altın Saatler'in konuğu iklim aktivisti ve araştırmacısı Onur Akgül. Dünyanın birçok bölgesini etkisi altına alan sıcak dalgalarını, yerel direnişlerden adil geçişe uzanan iklim adaleti mücadelesini, Türkiye'nin iklim ve enerji politikalarındaki güncel gelişmeleri ele alıyoruz.

""
Sıcak Dalgaları, İklim Adaleti ve Adil Geçiş
 

Sıcak Dalgaları, İklim Adaleti ve Adil Geçiş

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür:Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Tuğçe Tezer ve ben Gürhan Ertür birlikte sunacağız. Teknik masada ise Dila Yılmaz sesimizi sizlere ulaştıracak. Telefon numaramız alan koduyla 212-343-4040, elektronik posta adresimiz acikradyo.com.tr. Altın Saatler programlarının ses kayıtlarını Apaçık Radyo'nun internet adresinde podcast bölümünde dinleyebilirsiniz. Bugünkü programımızın destekçisi Emin Yaşacan'a teşekkürlerimizi iletiyoruz. Efendim bugün konuğumuz iklim aktivisti ve araştırmacısı Onur Akgül arkadaşımız. Onur Bey hoş geldiniz programımıza.

Onur Akgül: Hoş bulduk Gürhan Bey. Merhabalar, sağ olun. Nasılsınız?

G. E: Sağ olun. Çok teşekkürler. Siz de iyisinizdir inşallah.

O. A: İyice, iyice diyelim.

G. E: Evet. Tuğçe, sen de hoş geldin.

Tuğçe Tezer: Hoş bulduk. Çok teşekkür ederim. Onur, hoş geldin.

O. A: Hoş bulduk Tuğçe. Merhabalar.

G. E: Evet, bugün Onur Akgül ile dünyanın önemli bir kısmını etkisi altına alan sıcak hava dalgasını, yerel direnişlerden adil geçişe, iklim adaleti ve hak mücadelesini, Türkiye'nin iklim ve enerji gündemini konuşacağız. Tam da bir yandan orman yangınlarının başladığı günlerdeyiz. Onur Akgül'ü kısaca tanıtmak gerekirse, 10 yılı aşkın bir süredir iklim değişikliği, çevre koruma, hava kirliliği, sağlık etki değerlendirme, iklim ve enerji politikaları, demokratik katılım ve adil geçiş üzerine araştırma ve analiz projeleri yürütüyor. Bu alanlarda politika önerileri geliştirme üzerine akademi ve sivil toplum ile birlikte çalışıyor. Greenpeace ve 350.org gibi kurumlarda iklim değişikliği, yerel hareketler, adil geçiş, enerji politikaları ve kömürden çıkış alanları üzerine kampanya stratejileri, demokratik katılım programları, araştırma projeleri ve atölyeler, çalıştaylar geliştirip uygulamış bugüne kadar. Temiz Hava Hakkı Platformu gibi yapılarla da birlikte olmak üzere çok sayıda bilimsel analizin ve araştırma projesinin yürütücülüğünü yapmış. Onur Akgül, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nde araştırmacı olarak çalışıyor ve enerjide karbonsuzlaşma ve adil geçiş başta olmak üzere iklim değişikliğinin çeşitli alanlarında araştırmalar yürütüyor. Evet, Tuğçe, söz sende.

T. T: Teşekkürler, hem giriş hem de tanıtım için. Ben Onur'u bulmuşken hızlıca bir soruyla başlamak istiyorum. Son dönemde küresel ölçekte özellikle iklim krizinin etkilerini çok daha sert hissettiğimiz bir dönemden geçiyoruz ve senin de belirttiğin gibi Türkiye'de de orman yangını haberlerinin sıklaştığı bir dönemdeyiz. Şimdi Türkiye özelinde baktığımızda iklim ve enerji politikalarında en sıcak, en kritik, mutlaka konuşmamız gereken, yoğunlaşmamız gereken konular nelerdir diye başlayabilir miyiz Onur?

O. A: Tabii başlayalım. Yani tabii iklim ve enerji politikalarının bir politika, geliştirme politika uygulama boyutu var. Bir de zaten malum yani iklim ve enerji dediğimiz zaman Türkiye'de şu anda en önemli konumuz, gündemimiz COP 31. Türkiye'de Antalya'da gerçekleşecek, ona gireriz zaten. Orada gerek Türkiye'nin kendi ulusal iklim politikaları ve iklim eylemi ve uygulamaları, gerekse küresel hedeflerdeki iyileştirmelere, iyileşmelere dair oyun kuruculuğu da önemli olacak. Türkiye'nin dolayısıyla bizim iklim camiasının da çok uzun zamandır aslında gündeminde olan bir konuydu. Hükümetin de gündeminde olan bir konuydu. Daha doğrusu talep ediyordu zaten. Ve bizim de gündemimizdeydi. Bu sene itibariyle, sene başında kesinleşti, COP'un Türkiye'de organize edileceği, yapılacağı. O yüzden tabii başka bir paradigmadan bahsediyoruz artık şu anda Türkiye'nin iklim politikaları içinde. Ama bir yandan da hani bununla beraber Türkiye'nin iklim politikalarının çok uzun bir zamandır, yani ilk beşi diyecek olsak yani değişmeyen gündemlerinden bir tanesi aslında temel olarak emisyon azaltımı ve bütüncül bir iklim politikası olduğunu söyleyebiliriz. Bir iklim yasası, yine uzun zamandır hazırlığı yapılan iklim yasası da çıktı, yasalaştı. Bir yandan da bu da genel olarak tabii ki olumlu bir konu Türkiye'nin iklim politikaları, iklim ve enerji politikaları bağlamında. Yasa çeşitli konuları düzenledi. Daha çok böyle yani iklim eyleminin emisyon azaltımı, uyumun geliştirilmesi konusunda eksikleri bulunsa da bir enerji emisyon ticaret sisteminin tanımlandığı, adil geçişin yasaya girdiği özelliklere de sahip ki emisyon ticaret sistemi de biraz daha tartışılıyor. Bir yandan da genel kanı burada da, yani ben de öyle düşünüyorum, emisyon azaltımının hedeflenmesine yönelik olmaktan daha ziyade şirketlerin yani emisyon kaynaklarının bu süreci daha kolay atlatabilmesine daha yönelik gibi olduğu görünüyor. Fakat burada tabii iyileşmeler olacağını, olması gerektiğini de söylemek lazım yani. Diğer gündemlerimizden, değişmeyen gündemlerimizden bir tanesi yine emisyon azaltımının yani sera gazları, iklim değişikliğinin sebebi olan sera gazlarının azaltımı konusunda tabii enerjiden kaynaklı emisyonlar en büyük aslan payına sahip. Bunda da yüzde yetmişe kadar varan bir pay görüyoruz orada. Burada da tabii kömür ön planda. Burada yine bir kömür tartışması devam ediyor. Bunun da yine zaten Adil Geçiş tarafını konuşurken de gireriz oraya. Farklı toplumsal rahatsızlıklarla, derinleşen toplumsal rahatsızlıklarla ve kayıplarla ilerlediğini görüyoruz bir yandan da kömür meselesinin. Türkiye'nin güncel olarak bir kömürden çıkış politikası ya da bir hedeflemesi yok. Dolayısıyla emisyon azaltımları gerçekleşemiyor. Ve de kömürden çıkışın, kömüre dayalı enerji ve elektrik üretiminin sebep olduğu iktisadi ve toplumsal krizler de, krize varan sorunlar da iyileştirilme yoluna giremiyor bu yüzden de. Bir diğer gündemi ama tabii yenilenebilir enerji hedefleri. Burada kömürden çıkışta problem, çok ciddi bir problem yaşıyor olmamızın yanı sıra Türkiye'nin çok ciddi yenilenebilir hedefleri var, yenilenebilir enerji hedefleri var. Gerek kurulumda, gerekse kurulumun artış hızında. Burada da çok etkili, ihtiraslı hedefler görüyoruz. Uygulamada da, yenilenebilir enerji kurulumu uygulamasında da Türkiye böyle son birkaç senedir özellikle el yükseltmiş durumda. Burada da bakanın açıklamalarının da altını çizdiği senelik 8-9 gigavatlık kurulum hedefleri gerçekçi bir şekilde gündemde Türkiye'de. Dolayısıyla biraz böyle COP'un da azaltım odaklı olarak sıcak tuttuğu gündemler herhalde bu şekilde özetlenebilir. Yenilenebilir enerji hedefleri, COP düzlemindeki tartışmalar ve adil geçiş tartışmaları herhalde bu genel gündemlerin başrollerine oturduğunu söyleyebiliriz. Bir de tabii sıcak dalgası meselemiz var, onu zaten belki yine konuşmaya devam ederiz. En büyük gündemlerimizden bir tanesi de tabii ki gerek Avrupa'da gerek Türkiye'de. Sıcak dalgası çünkü krizin, iklim değişikliğinin kendisini en yoğun şekilde gösterdiği en büyük konunun herhalde aşırı sıcaklar olduğunu söylemek isabetli olur. O açıdan da sıcak dalgası açısından da ciddi sorunlar yaşadığımız çok ortada.

G. E: Ben bu noktada bir soru sorabilir miyim? Şimdi COP 31'den bahsettik. Ancak geçtiğimiz dönemde COP 30 iklim zirvesi gerçekleşti ve birtakım taahhütler ortaya kondu. Biraz önceki sözlerinizden Türkiye'nin COP 30'da alınan kararlar doğrultusunda bazı olumlu gelişmeler kaydettiği gibi bir izlenim edindim. Bu doğru mu? Yani Türkiye COP 30'da alınan kararlardan hareketle biraz kendi tutumunda değişiklik göstermeye başladı mı? Bu konuda yorumunuz ve tespitiniz nedir Onur Bey?

O. A: Şimdi orada tabii Türkiye'nin kendi ulusal iklim programları, iklim politikaları ve eylemleriyle bu sene COP 31'de direksiyon başına geçtiği COP'un küresel hedefleri iyileştirmesi konusunda ikili bir pozisyonu var Türkiye'nin. Türkiye'nin mevcut iklim hedeflerine baktığımızda maalesef elimizde bir azaltım projeksiyonu yok. Yani bir kömürden çıkış konusunun, yani enerjide karbonsuzlaşmanın yani belki de mütemmim cüzü denebilecek kömürden çıkış üzerine bir pozisyonumuz yok. Bununla paralel olarak işte Paris Anlaşması'ndan beri bütün ülkelerin, taraf ülkelerin sunduğu yani emisyon azaltımı perspektifine sunduğu NDC'ler yani ulusal katkı beyanlarında da emisyon azaltımı projeksiyonu hedefi görmüyoruz. Yani bir artıştan azaltımı söz konusu. Fakat pratikte bir emisyon azaltımı projeksiyonunda değiliz. Dolayısıyla bu, yani yenilenebilir hedeflerinin yükseltilmesi hızlı bir şekilde yükseltiliyor. Yine elektrifikasyon konusu, Enerji Bakanlığı'nın da beyan ettiği "Türkiye'yi elektriklendireceğiz" diye beyan ettiği, bunlar da olumlu gelişmeler. Fakat Türkiye'nin kendi iklim eylemine baktığımızda bir azaltım konusunu göremiyoruz. Bu çok farklı kulvarlarda iklim eylemini ve tabii iktisadi olarak da... Türkiye'nin bu biliyorsunuz bir yandan da 2053'te net sıfır karbon hedefi var. Buradaki gerek sanayideki gerek ekonominin genelindeki gerekse enerji piyasasındaki, enerji sistemlerindeki dönüşümü net okuyamıyoruz elimizde bir emisyon azaltımı ve kömürden çıkış hedefi olmadığı için. Öbür taraftaysa Türkiye'nin COP 31'le beraber bu işin yani global iklim politikalarının ve iyileştirilecek, iyileştirilmesini istediğimiz global iklim hedeflerinin tırmandırılması ile ilgili bir sorumluluğu var COP başkanı olarak. Geçtiğimiz haftalarda Bonn'da eylem ajandasını açıkladı. Türkiye, Avustralya'yla beraber düzenliyor. Müzakerelerden sorumlu olan taraf Avustralya'yken, Türkiye COP 31 başkanı, organizasyonun başkanı, aynı zamanda da action ajanda, yani eylem ajandasının da yöneticiliği yine Türkiye'de olacak. Tabii bu şu açıdan da kritik. Yani COP 31, sonuçta bir COP'un başkanlığını yürütmek tarihi bir sorumluluk. Hem ulusal anlamda hem de uluslararası anlamda. Dolayısıyla bunun sadece bir organizasyon yürütme sürecinden, bir organizasyon yürütme fonksiyonundan çıkıp, hem ülkenin, Türkiye'nin hem de global anlamda küresel hedeflerin iyileştirilmesi gibi bir sorumluluğu var. Ki, Bonn'da COP 31 Başkanı Murat Kurum'un açıkladığı eylem ajandasında da bunun emarelerini gördük aslında.

T. T: Evet.

O. A: Dubai'de düzenlenen COP 28'de bir "transition away from fossil fuels", fosil yakıtlardan çıkış, fosil yakıtlardan uzaklaşma ajandası küresel gündeme girmişti. Ve Murat Kurum'un da Bonn'da açıkladığı eylem ajandasının birinci maddesi temiz enerji dönüşümü oldu. Elektrifikasyonun da içinde bulunduğu temiz enerji dönüşümü oldu. Yani aslında o dönemlerden itibaren gelen, COP 28'den itibaren gelen ve yine sene içinde Kolombiya ve Hollanda'nın da birlikte düzenlediği Santa Marta Konferansı'nda da... Yine Santa Marta Konferansı'nda fosil yakıtlardan uzaklaşma gündeminin daha geniş bir uluslararası katılımla tartışıldığı bir konferans oldu. Orada da olumlu mesajlar verdi Türkiye. Eylem ajandasında da elektrifikasyonu ve temiz enerji dönüşümünü birinci madde olarak açıklaması bu anlamda olumlu bir noktada olduğunu gösteriyor gerçekten de. Burada bir de işte yüzde otuz beş gibi bir elektrifikasyon hedefi öngöreceğini açıkladı Murat Kurum. Yani bu küresel anlamda elektrifikasyon hedefinin yüzde otuz beşe getirilmesi için çalışacağını beyan etmiş oldu COP 31 başkanlığı. Dolayısıyla bunlar tabii ki olumlu gelişmeler. Yani şimdiye kadar bu anlamda fosil yakıtta kömürden çıkış hedefi bulunmayan bir ülke olarak fosil yakıtlardan çıkış konusunda çalışacağını beyan etmiş olmasını olumlu bir şekilde değerlendirebiliyoruz.

G. E: Tabii doğru. Evet Tuğçe.

T. T: Burada ben bir şey sormak istiyorum. Şimdi biraz daha böyle yerel ölçeğe çekmek istiyorum Onur iklim konusunu. Yine geçtiğimiz haftalarda Altın Saatler programında kentsel ısı adası etkisini konu etmiştik Remzi Çelik'le beraber ve aslında hem yerel yönetimlerin bu konuda neler yapabileceğini hem bu kentlerde bu aşırı sıcak dalgasını en yoğun hissettiğimiz alanlara baktığımızda ve etkiye baktığımızda bu kentsel ısı adası etkisiyle karşı karşıya kaldığımızı düşününce... Şimdi az önce söylediğin pek çok şey işte bu mesela kömür, fosil yakıtlar ve benzeri konularda aklıma hep kırılganlığı getiriyor aslında. Yoksulluk ve kırılganlığı getiriyor. Böyle bir şeyde bu uluslararası ölçekle işte böyle bir COP 31 zirvesinden hareketle işte Türkiye'nin ulusal hedeflerine geliyoruz. Sonra kentlerle baş başa kalıyoruz aslında. Burada kentlere ve yerel yönetimlere dair bir değerlendirmen olur mu acaba? Yani burada nasıl bir yol haritası uygun görünüyor iklim açısından?

O. A: Eylem ajandasında belirlenen maddelerden bir tanesi de zaten biraz kent odaklıydı. Yani binalardaki, binalar kaynaklı emisyonların azaltılmasına yönelik çalışmalar meselesi, çalışmalar gündemi de eylem ajandasının gündemlerinden bir tanesi olarak beyan edildi Murat Kurum tarafından. Burada tabii yani dünya nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu, giderek artan bir oranı kentlerde yaşıyor. Kentler gerek Türkiye ölçeğinde, ulusal anlamda, gerekse global ölçekte en yüksek emisyonların salındığı, en yüksek sera gazlarının en çok salındığı bölgeler ve bunun artacağı da... Artıyor ve artacak da bugünkü gidişe baktığımızda. Tabii bu kentsel ısı adası meselesi aynı zamanda günümüzün sıcak dalgası etkisiyle beraber bir yandan da yani o bağlama oturuyor aslında. Yine işte sıcak dalgası her sene olduğu gibi Türkiye'de de Avrupa'da da hem can almaya devam ediyor, hem bütün göstergeleriyle artmaya devam ediyor. Haziran 2024, tarihsel olarak en sıcak Haziran ayı olarak ilan edildi, açıklandı. Bu tabii aslında bir yandan da şaşırtıcı değil çünkü Paris Anlaşması'nın 1.5 derece hedefi var bildiğiniz üzere. Paris Anlaşması bu 1.5 derece hedefini koyduğu zamanlarda, 1.5 dereceye tahmini olarak ulaşılabilecek, ulaşabileceğimiz, küresel olarak ulaşabileceğimiz yılı 2045 olarak tahmin ediliyorddu. Copernicus İklim Değişikliği Servisi'nin uygulamaları, çeşitli iklim değişikliği parametrelerini beraber hesaplayarak getirdiği uygulama 2045'i gösteriyordu. Fakat biz 2024 itibariyle aslında 1.5 derece eşiğini aşmış durumdayız. Yani sene boyunca sıcaklık artışlarının ortalama 1.5 derecenin üzerini aşmasını anlıyoruz bundan. 2025'te de aynı şekilde. Yani biz pratik olarak 1.5 derece seviyesini aşmış durumda dünya. Bu tabii resmi olarak 1.5 dereceyi aştığımız anlamına gelmiyor öbür taraftan. Çünkü işte bu Paris Anlaşması'nda da belirtilen daha uzun dönemli, on yıllara yayılan dönemli ölçümlerin bir ortalama sınırı olması gerekiyor. Ama oraya doğru gidiyoruz. Ki Copernicus da bu 2045 olan tahmin zamanlamasını 2029 olarak güncellemiş durumda. Dolayısıyla çok hızlı bir emisyon artışı, çok hızlı bir sıcaklık artışı ve hedeflerin de düştüğünü, projeksiyonlarında daha erken zamanlara alındığını görüyoruz. Burada tabii ki kentler çok büyük bir yer tutuyor burada. Nüfus da bundan çok yoğun bir şekilde etkileniyor. Yakın zamanlarda yayına bağlanmadan önce bir şeylere baktım. Ölüm sayılarına, Avrupa'da ölüm istatistiklerine. Bu sene 14.000 civarında bir ölüm açıklandı, Haziran sonunda yaşanan sıcak dalgası kaynaklı. Yani 14.000 insanın hayatını kaybetmesi... Yani korkunç bir rakam bu. Zaten bir rekor. Ama bir yandan da korkunç bir rakam. İklim değişikliği biliminde, iklim bilimde etkileri istatistiklerden bakarak çalışıyoruz, okuyoruz bir yandan. Ama 14.000 insanın hayatını kaybetmesi muazzam bir şey ve bunun yaşandığı ülkelerde sıcak sağlık eylem planları da var bu arada. Avrupa'nın birçok ülkesinde iklim değişikliği kaynaklı sıcak dalgasının etkilerinin yönetilebilmesi, buna karşı kuvvetli hale gelebilmesi üzerine hazırlanan, bu amaçlarla hazırlanan sıcak dalgası eylem planları var. Sıcak sağlık eylem planları var. Türkiye'de bu yok maalesef. Türkiye'de bunun bir yandan da gerçekten uygulanması, gündeme alınması gerekiyor. İklim değişikliği eylem planlarında, sıcak dalgasına karşı çeşitli önlemlerin sıralandığını görebiliyoruz. Fakat buna sistemli bir şekilde, bütüncül bir şekilde yaklaşan erken uyarı sistemleriyle ki insanların bilinçlendirilmesiyle, ısı adası etkisinin yönetilmesiyle, enerji politikalarının buna göre güncellenmesi, düzenlenmesi gibi bütüncül önlemlerle aslında ancak mücadele edilebilir ki buna rağmen gerçekleşiyor. Avrupa ülkelerinde bu eylem planları var ama buna rağmen bunca insan hayatını kaybettiği muazzam bir etkiyle boğuşuyoruz. Dolayısıyla burada hem ulusal ölçekte hem de yerel ölçekte çalışmalar gerekiyor. Belediyelerin bu konuyla ilgili Türkiye'de çeşitli eylemler aldığını görebiliyoruz. Bunlardan bazıları biraz çalışma saatlerinin düzenlenmesiyle ilgili olduğunu görüyoruz. Biraz böyle serin alanların yaratılmasıyla ilgili çalışmalar olduğunu görüyoruz. Tabii sıcak dalgasından daha çok yaşlı nüfus daha fazla etkileniyor. Yaşlı insanların biraz daha bu konuda izlenmesi gibi aksiyonların alındığını görüyoruz ama dediğim gibi bunlar biraz daha bütüncül, ulusal ölçekli bir sıcak sağlık eylem planlarıyla desteklenerek ancak zaten yerellerde de bunun daha etkisini görebileceğiz. Çünkü hem Avrupa'da hem de Türkiye'de yani ortalama sıcaklıkların 40 dereceyi aştığı bir yaz dönemine girdik. Yani bu ekstrem bir durum ve iklim krizi kaynaklı yeni normallerimizden bir tanesi olmaya geliyor yani bu. Dolayısıyla burada ciddi bir hem yerel ölçekte eylem olanaklarının geliştirildiği hem de ulusal ölçekte bir sıcak sağlık eylem planının ihtiyacını hissediyoruz. Acil olarak bunun gündeme alınması gerekiyor Türkiye'de.

T. T: Şu anda Türkiye için böyle bir şey söz konusu değil değil mi? Hani COP 31 çerçevesinde de.

O. A: Yani şu an gündemde bir sıcak sağlık eylem planı yok. Yani mevcut bir sıcak sağlık eylem planı yok. Bununla ilgili çalışmalar olduğunu, yani sıcak dalgasıyla ilgili çalışmalar olduğunu biliyoruz ama bunun bir... Tabii bu çalışmaların derli toplu bir şekilde bir eylem planına dönmesi gerekiyor. Temel olarak buradaki var olması gereken noktanın bu olduğunu söyleyebiliriz.

T. T: Siz devam edin Tuğçe isterseniz. (G. E: araya giriyor olabilir) Enerji politikalarını konuşurken ekolojik boyutunu konuşuyoruz, temiz enerjiye erişim ama sanıyorum sosyal boyut da bu konuştuklarımıza paralel olarak gittikçe önem kazanıyor. Özellikle iklim dengesizlikleri bunu daha da görünür hale getiriyor. Bu enerjiye erişimdeki sorun özellikle enerji fiyatlamaları ile alakalı. Çünkü enerji fiyatları... Gelmiyor mu sesim?

O. A: Şu an duyabildim yeniden.

T. T: Bir taraftan da enerji piyasasında enerji fiyatlaması ya bölgesel ya küresel boyutta belirleniyor. Yani gittikçe lokal olarak bir ekonomi ve politika uygulamak gittikçe zorlaşıyor. Bu aşırı sıcaklar, aşırı soğuklar biraz evvel bahsettiğimiz bu kırılgan gruplarının durumunu daha da kötüleştirirken ne tür ekonomik araçlarla, ne tür ekonomi politikalarıyla bu dengesizlikler giderilebilir? Bununla ilgili öneriler, çözümler var mı?

O. A: Tam da aslında bu şeye oturdu. Evet, emisyonları azaltmamız gerekiyor fakat bu sadece, hep konuşuyoruz yani iklim değişikliğinin sadece ve sadece bir iklim meselesi, sadece bir çevre meselesi, ekolojik bir mesele olmadığını, bunun ekonomi genelinde, bütün ülke genelinde birçok farklı toplumsal grup dikkate alınarak ve bir adalet ilkesi çerçevesinde çözülmesi gerektiğini hep konuşuyoruz. Bu da işte zaten bütün bu göstergelerin bir arada bir uyum içerisinde tasarlanıp hedeflerle, zamanlamalı takvim hedefleriyle uygulanması diye tarif ettiğimiz adil geçiş meselesine dönüyor aslında. Yani bu sorduğun soruyu aslında iyi işletilen, üzerinde iyi çalışılmış, iyi zamanlanmış, iyi takvimlenmiş gereken hedefleri gündemine alan ve bunların da uygulaması için gerekli finansal araçlar dahil olmak üzere, gerekli araçları planlayıp uygulamaya başlayan adil geçiş politikası olarak görüyoruz aslında biz bunu. Yani iklim çalışan insanlar olarak. Adil geçişten de kastımız tabii aslında yani çok yoğun bir şekilde, geçtiğimiz yıllara kıyasla son 3-4 senede yoğun bir şekilde hükümetin de gündeminde olan bir politika çerçevesi. Temel olarak şunu söylüyor aslında Adil Geçiş: iklim değişikliğiyle mücadele ederken emisyonların azaltılmasının, emisyon azaltımlarını hedefleyen politikaların, aynı zamanda enerji alanında, başta enerji alanında çalışan işçilerin, bu işçilerin ailelerinin, buradaki toplumsal grupların, yerel grupların, yerel toplulukların ekolojik varlıkların yani insanın, kuşun, hayvanın, börtü böceğin haklarının gözetilerek bir planlamayla emisyonların azaltılması ve buradaki adalet ilişkilerinin korunması, bizden sonra gelecek olan nesillerin haklarının korunması ve şimdiye kadar fosil yakıt ekonomisinden, kömür ekonomisinden zarar görmüş insanların bu zararlarının da giderilmesi. Ve bu yaşadığımız problemlerin müsebbiplerinin bu konuda daha fazla sorumluluk alması şeklinde çerçevelendirdiğimiz bir konu. Politika çerçevesi adil geçiş, tam olarak aslında gerek ekolojik olarak gerekse toplumsal olarak mevcut problemlerin emisyon azaltımı eşliğinde çözülmesi için çok hayati, çok kritik bir politika çerçevesi. Türkiye'de daha çok bunu kömür bölgeleri üzerinden tartışıyoruz, iklim camiası olarak aslına bakarsanız. Neden? Çünkü, işte başta da belirttik, Türkiye'de çok büyük bir emisyon, sera gazı kaynağı kömür ve de tarihsel olarak da zaten gerek iktisadi kayıpların, gerek sosyal kayıpların, gerekse sayısını gerçekten bilemediğimiz can kayıplarının, ormansızlaşmanın, susuzluğun, hayvanların göç etmek zorunda kalmasının, aşırı sıcaklıkların yaratılmasına sebep olan yani bunların sebebi olan bir kömür sektörü problemimiz var. Yani aslında Türkiye'de güncel olarak da iklim krizinin sektörel anlamda vurduğu, yani iklim krizi dediğimiz o büyük dalganın vurduğu ilk sahil aslında kömür sektörü ve kömür bölgeleri. Dolayısıyla kömür bölgelerinde adil geçişe daha odaklı konuşuyoruz. Burada da şu geliyor aslında bu adil geçiş çerçevesiyle. Bölgedeki kömür bölgelerinde, yani bundan kömür santralleri, kömürden elektrik üreten kömür termik santrallerinin ve kömür madenlerinin bulunduğu bölgeleri kastediyoruz, şehirleri kastediyoruz. Bu kömür ekonomisini, bu bölgedeki kömür ekonomilerinin belirli bir plan dahilinde, belirli bir takvim hedefiyle, yurttaş katılımının önceliklendirilmesiyle, şimdiye kadar bu sektörlerden çok zarar görmüş toplumsal grupların ve adalet borçlu olunan grupların aslında adalet haklarının, kendilerine borçlu olunan adaletin tesis edildiği bir sistemde toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek, ekolojik hakları gözeterek bir plan dahilinde kömür sektörünün tasfiyesinin planları aslında adil geçiş. Tam olarak böyle söyleyebiliriz. Bunun içerisine tabii ne giriyor işin içerisine? Sektörün istihdam ilişkilerinin nasıl dönüşeceği konusu giriyor. Burada Türkiye'deki toplam istihdamın, kömür istihdamı, Türkiye'de toplam istihdamın yüzde 0.2'si civarlarında. Yani çok büyük bir şeyden bahsedilmiyor. 40-45 bin civarında bir istihdam söz konusu. Çok küçük bir oran. Ama bir yandan da çok kritik önemde, etkisi bağlamında. Çünkü kömür bölgelerinin istihdam yoğunluğunu çok belirliyor kömür sektörü, kömür ekonomileri. Santrallerde o bölgedeki istihdamın önemli bir kısmı sağlanıyor. Keza madenlerde. Bu da şununla ilişkili: kömür sektörü bulunduğu bölgelerin ekonomik sektörleri arasında çok büyük bir dengesizlik yaratıyor. Kendisi dışında çok fazla bir ekonomik sektörün canlanıp serpilip istihdam potansiyelinin artmasına biraz müsaade etmiyor. Dolayısıyla iklim krizinin çözümü emisyon azaltımı olduğu için emisyon azaltımı aynı zamanda bu bahsettiğimiz iktisadi etki altında, toplumsal etki altında, halk sağlığı etkisi altında ezilen kömür bölgelerinin de iyileşmesi anlamına gelecek. Dolayısıyla buradaki gerek iktisadi bağlamın bu çözüm rayına oturtulması, gerekse bu sektörde çalışan insanların iş kayıplarının, gelir kayıplarının önlenmesi, kadınların ve gençlerin kömür bölgelerinde yaşamaktan ötürü iktisadi hayata katılamamaları, sosyal hayata katılamamaları, geleceklerini planlayamamaları gibi konuların çözüme kavuşturulması, aynı zamanda susuzluğun, kuraklığın bulunduğu bölgeleri yakması, insanların kullanım suyuna erişemiyor olması, hayvanların içecek, hayatlarını sürdürecek su bulamamasıyla sonuçlanan bu sorunların da giderilmesi gibi bir perspektife oturuyor aslında yine adil geçiş. Dolayısıyla sizin sorduğunuz bu sorunun bizim mevcut politika araçları içerisinde en iyi cevap vereni buna adil geçiş. Hükümetin de bununla ilgili çalışmaları var bir yandan da. COP 31 öncesinde Çalışma Bakanlığı'nın uzun zamandır hazırlığını yaptığı bir adil geçiş stratejisinin yayınlanmasını, kamuoyuyla paylaşılmasını bekliyoruz. Orada da tabii ne kadar bu bahsettiğimiz sorunlara karşılık gelebilecek bir strateji olacak bunu göreceğiz. Fakat şimdiye kadarki bu süreci takip etmemizden çıkan sonuçlar henüz orada bütün problemleri olması gerektiği gibi karşılayacak bir adil geçiş politikasının doğmasından çok uzakta olduğunu gösteriyor. Çünkü bunun için bir yandan da genel iklim eyleminin, iklim politikalarının bütünselliğinde bunu görmemiz gerek. Adil geçiş için bir mekanizma, ulusal bir mekanizmanın oluşturulması, bir stratejik çerçevenin oluşturulması ve bir kaynağın buna ayrılması gerekiyor ki biz bu iktisadi ve toplumsal adaletsizlikleri, fosil yakıt kaynaklı bu adaletsizlikleri, ileriye doğru giderelim.

G. E: Evet, şimdi küçük bir ara verelim Onur Bey. Çok teşekkürler verdiğiniz bilgiler için. Bir müzik parçası dinleyeceğiz. Ne dinleteceğiz Tuğçe dinleyicilerimize?

T. T: Hemen paylaşıyorum Gürhan. Didem Gençtürk bizim için çok güzel bir parça seçti bugün de. İtalya'dan, Adriano Celentano'dan gelecek. Un albero di trenta piani. Yani otuz katlı bir ağaç. Küçücük sözlerini okuyacağım sizin için, biraz da konumuzla ilişkili olduğu için. "Biraz boğuluyormuşum gibi hissediyorum. Nefesimin aşağı indiğini hissediyorum. İniyor, iniyor ama bir daha yukarı çıkmıyor. Yalnızca şunu görüyorum, bir şey doğuyor. Belki bir ağaçtır. Evet, bir ağaç. Otuz katlı bir ağaç." Buyurun.

G. E: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz. Konuğumuz iklim aktivisti ve araştırmacısı Onur Akgül arkadaşımız. Evet Tuğçe.

T. T: Ya benim aslında... İklime dair şimdi adil geçişi konuştuk, iklim krizini konuştuk, COP 31'i konuştuk, kentsel ısı adasına biraz değindik. Bu aşamada aslında merak ettiğim şöyle bir şey var, eğer Onur bizimle paylaşabilirse. İklim meselesinin çok da yoğun bir şekilde bir yerel mücadele tarafı var. Ve yerel direniş dediğimiz bir tarafı var. Özellikle Akbelen ve İkizköy ile çok yakın zamanda yerel direnişleri mekansal, ekolojik, toplumsal boyutlarıyla epey bir tartışma imkanı bulduk. Acaba bu yerel direnişler bize iklim adaleti ve yaşam alanı hakkıyla, iklim adaletiyle ilgili acaba neler söylüyor bize? Onları bizimle biraz paylaşır mısın?

O. A: Tabii. Akbelen'de geçtiğimiz neredeyse 7-8 yıla yayılan bir toplumsal itirazı, bir direnişi izliyoruz hep birlikte. Tanıklık ediyoruz, destek oluyoruz, görüyoruz, anlamaya çalışıyoruz bütün başta tartışmaları. Akbelen'deki toplumsal direnişin aslında sadece bir kömür madeni meselesine karşı olmadığını ama aynı zamanda bir bölgenin, bir topluluğun, bir halkın kendi topraklarında yaşama hakkının, kendi topraklarında var olma hakkını savunduğu, aynı zamanda bir ekolojik, çevresel haklar bütününü savunduğu, yani sadece bir ağacın korunmasından çok çok öte bir ekosistemin korunmasının, bir geçim kaynağının korunmasının bir... Sadece insanın da değil, çünkü orada baktığımızda yani yerele indiğinizde şunu görürsünüz: sadece kendi için yaşamaz insan orada. Su için yaşar, temiz havası için yaşar, oradaki hayvan için yaşar, kuşun, börtünün, böceğin hakkı için yaşar bir yandan da. Dolayısıyla buradaki itirazın, buradaki ısrarlı, haklı itirazın bütün bu varlıkların haklarının savunması olduğunu görmemiz gerekli. Bunun doğru yere oturtulması çok önemli. Çünkü bu bir yandan da sadece bir projeye karşı çıkmaktan öte, bir politik pozisyonlanmayla da ilgili. Biz bugün bu tartışmaya, zaten toplumsal tartışmalardan hareket ederek çıkıyoruz bu işin. Genel anlamda bu zeytinlerin köklenmesine izin veren eylemin yasal olup olmadığı ya da yasal olmasının tartışılması, yasal olduğu gerçeğini burada tartışıyoruz. Bu iklim kriziyle böyle ölüm kalım mücadelesi verirken, gerçekten zeytin ağaçlarının, ormansızlaşma getirecek eylemlerin yasal olması ne demek? Bu soruyu sorduruyor aslında bir yandan da bize. Akbelen'de süren mücadele aynı zamanda nesillere yayılan da bir mücadele. Orada gördüğünüz şudur, yani çok farklı yaş gruplarından insanların bu mücadeleyi birlikte verdiğini aslında görüyorsunuz. Bu aynı zamanda şunu söylüyor, yani kadınların çok ön planda olduğu zaten hatta bu konuda bir... Şimdi adını hatırlayamadığım bir ödül de alındı, direniş öyle bir ödül de aldı. Yılın en etkili kadını gibi bir ödüldü, yanlış hatırlamıyorsam. Nejla Demirci'ye verilmişti. Dolayısıyla burada bir toplu, hep böyle bir nesillere yayılan bir adalet mücadelesinin, hak mücadelesinin aynı zamanda kendi kaynaklarıyla, kendi olanaklarıyla ekolojik etkisi olmayan, iklim etkisi olmayan bir geçim kaynağını, bir ekosistem bütünlüğünü korumanın da aslında mücadelesi. Dolayısıyla buna bu boyuttan da bakmak çok önemli. Bulundukları topraklarda var olma hakkını sürdüren, yani bu anlamda mekanın kullanımıyla ilgili bir politika aslında açımlayacağım. Çünkü bu mekanın kullanımı projelere, maden projesi bu mekanın kullanımını bir politik, bir sermaye hareketine veriyor. Sermaye hareketi, fosil yakıt kaynaklı bir sermaye hareketi ve hem bölgenin yoksullaşması, bölgenin kendi doğal varlıklarını kaybetmesi, hem de iklim krizinin sebebi olan bir sektörün kârının artması gibi bir politik tartışmaya götürüyor bizi. Yani mekanın savunması aslında sadece o mekanda kalma hakkından değil, bugünün, geleceğin iklim savunusu anlamına da geliyor. Yani burada verilen mücadelenin aslında bir anlamda Türkiye'nin ulusal ölçekte iklim politikalarında iklimi koruma, iklim değişikliğine karşı mücadele etme düsturunun doğrudan kendisi olduğunu da bir anlamda görmemiz gerekiyor. Burada bir önceki programın ilk yarısında bahsettiğimiz o kömürden çıkış meselesine de geliyoruz. Yani kömürden çıkış meselesi genel olarak hep zaten yerel direnişlerin açtığı tartışmalar ile hep canlanır. Biz bunu Yırca Direnişi'nden de biliyoruz. Biz bunu Gerze'de verilen mücadeleden de, Afşin Elbistan'da verilmeye devam edilen, Çanakkale'de verilen mücadeleden de biliyoruz. Buradaki mücadeleler devam ediyor bir yandan da. Aynı zamanda da işte yine başta saydığım Türkiye'nin emisyon azaltımıyla ilgili, fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda oturduğu olumlu pozisyonları destekleyen bir pozisyon aslında. Yani bunları destekleyen bir mücadele. Bunun aslında görülmesi gerekiyor. Ve yine baktığınızda yerel direnişlerde de hep gençlerin ve kadınların da ön planda olduğunu görüyoruz burada. Çünkü bu tür bir karşı çıkış aynı zamanda toplumsal hayatın dinamiklerinin korunmasıyla ilgili hale geliyor. Kömür sektörü, bulunduğu bölgelerde kadınların... Zaten bir kere kömür madenciliğinde kadınlar çalışamaz. Çünkü yasaca tehlikeli meslekler sınıfına dahil edilen bir meslek kömür madenciliği. Dolayısıyla kömür sektörü zaten kategorik olarak kadınların istihdama katılmasının önünde bir engel teşkil ediyor. Ayrıca zaten çok erkek egemen bir sektör. Yani sadece madencilerin erkek çalışanları olmasından öte, şirketlerin kadrolarına da baktığınızda, santrallerin, madenlerin ve yatırımcı şirketlerin kadrolarına da baktığınızda hep kararların erkekler tarafından, erkekler için, erkeklerin yararına verildiğini görürsünüz toplamda. Dolayısıyla bu kömür bölgelerinde kadınların ve gençlerin toplumsal anlamda kendilerini ifade etme zorluklarını, toplumsal hiyerarşinin baskısı altına alınmaları sonucunu da getirir. Kadınlar gitgide daha az söz alabilme durumunda kalırlar. Gençler başka bir sektörü hiç göremedikleri için geleceklerini planlayamayıp, doğdukları yerde kalmak isteseler bile artık kalamamak zorunda kalırlar. Kendi hayatlarını planlayamazlar, sosyal hayata katılamazlar çünkü kömür sektörünün gelişmesini de engellemiştir. Dolayısıyla buradaki sosyal dinamiklerin de korunması olarak da görülmesi lazım. Buradaki bilhassa Akbelen örneğinden hareketle kömüre karşı oturulan pozisyonun bizi zaten doğrudan iklim adaleti meselesinin içinde tuttuğunu görüyoruz. Kömüre karşı verilen gerek Türkiye'de gerekse dünyada verilen mücadeleler... Çünkü iklim adaleti temel olarak bildiğimiz üzere iklim krizinin ortaya çıkmasına sebebiyet veren grupların bu maliyetlerden, bu sonuçlardan o kadar da etkilenmediği bir durum söz konusuyken; bundan çok daha fazla etkilenen insanların bu konuda neredeyse sorumluluğu olmadığını görüyoruz. İklim adaleti bunu söylüyor. Yani sen yarattın, sen çözmelisin. Sen yarattın, bunun sorununu, onun baskısını, sorunlarını başkaları yaşıyor. Bu başkalarının, bu sorunları yaşayan başkalarının adaletinin tesis edilmesiyle ilgili bir konu nihayetinde baktığımızda. Dolayısıyla iklim adaletinin de en temel ilkelerine oturuyor burada gerek Akbelen mücadelesi, gerekse dünya genelinde iklim mücadelesinin içerisinde bulunan yerel mücadeleler. Bunu biraz aslında global anlamda böyle de görmek lazım. Bunun şununla da ilgisi olduğunu söylemek gerek. Bütün bunlar devam ederken, yani bu yerel direnişler verilmeye devam ederken, biz COP 31 tartışmalarını sürdürürken, fosil yakıtlardan uzaklaşma meselesinin hep söylenegeldiği üzere artık bir planlama meselesi değil, bir uygulama meselesi olduğunu tartışır, söyler, konu ederken emisyonlar artmaya devam ediyor dünyada. Küresel ölçekte biz hâlâ daha sera gazı emisyonlarını artırıyoruz. 2025'te yine yüzde birden biraz daha az olmakla beraber yine bir artış söz konusu global emisyonlarda. Türkiye'nin emisyonları da arttı ve 620 milyon tonu geçtik Türkiye'de de. Dolayısıyla küresel olarak da bir artış söz konusu. Yereldeki bu hak mücadeleleri, bu talepler, aynı zamanda küresel iklim eylemlerinin de geliştirilmesiyle bir yandan da ilgili. Yani aslında buraya doğru da bizi yönelten gerek toplumsal adalet talebiyle, gerekse iktisadi adalet talebiyle çok önemli bir güç aslında yerel direnişler, hem mekansal hak talebi anlamında hem de iklim krizinin karşısına geçmesi gereken politikalar ve iklim eylemleri anlamında.

G. E: Özellikle yerelde yürütülmesi, bu tür mücadelelerin ve yereldeki insanlar tarafından yürütülmesi sanıyorum son yıllarda en önemli gelişme diye kayda geçebiliriz. Hem Türkiye'de hem de dünyada... Çünkü genellikle bir alışkanlığımız var. Direnişler, mücadele hep dışarıdan geliyor. Dışarıdan derken kentlerden geliyor. Fakat çevre mücadelesinde son derece farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu da çok umut veren bir başka nokta. Ben şunu sormak istiyorum. Şimdi hem bir sıcak dalgasından bahsediyoruz hem özellikle diğer ülkelerde önlemler alındığı, uyarılar yapıldığından bahsediyoruz. Fakat Türkiye'de çok sık elektrikler kesilmeye başladı. Bunun sebebi de tabii ki işte klimaların çalıştırılması vesaire. Şöyle birkaç tane önemli önlem belirtebilir misiniz radyoların açıklayabileceği, devletin açıklayabileceği? Çünkü bir yandan da programın başında da belirtmiştik, orman yangınlarının başladığını biliyoruz. Milas'taki yangın nedeniyle bin küsur kişi bulundukları bölgeden tahliye edildiler ve önümüzdeki günlerde yine kötü haberler almamız söz konusu olacaktır diye düşünüyorum. Bir de programımızın son bölümüne girmiş durumdayız. Siz aynı zamanda Yolgezer İklim programının yapımcısınız. Ondan da kısaca bahsedip adreslerini de verirseniz dinleyicilerimiz sizi oradan da izleyebilirler. Dört Ayaklı Şehir sitesi ve YouTube'daki adreslerinize... Evet, buyurun.

O. A: Tabii. Yani bir kere işte başta da belirttiğimiz gibi Türkiye'nin bir sıcak sağlık eylem planına ihtiyacı var. Bu konuyla bu sıcak dalgası meselesiyle mücadele etmenin birinci yolu, bu konuda hangi eylemlerin sistemli ve bütüncül olarak alınacağını belirten bir planımız olması gerekiyor elimizde. Bir yara bandı yöntemlerle bunu geçiştiremeyiz. Çok aşırı sıcaklarda serin alanlar yaratarak, su dağıtımları, insanların dehidrasyona düşmemeleri için su dağıtımı gibi yöntemler elbette ki işe yarayacaktır. Fakat bunlar yara bandı yöntemleri olmaktan öteye gidemez. Elimizde bir plan olmalı. Dolayısıyla giriş herhalde bu olmalı. Bu plan dahilinde bir kere insanların, bir erken uyarı kavramı var bu tür iklim krizi etkilerinde, orman yangınlarından da biliriz bunu. Bir erken uyarı sistematiğinin tabii ki geliştirilmesi gerekiyor. Yani Türkiye toplumunun sıcak dalgası gibi bir problemle karşı karşıya olduğumuz ve bunu daha artan boyutlarda yaşayacağımızı öğrenmemiz gerekiyor. Bu da yine dediğim gibi ulusal ölçekli bir eylemle gelebilecek bir şey. Yani devletin bu konuda aksiyon almasıyla gerçekleşebilecek bir şey. Bu anlamda insanların da davranış sistemlerini, davranışlarını değiştirebilecek yöntemlere yönlendirmesi gerekiyor. Yani aşırı sıcaklara bireysel olarak hazır hale gelmeleri konusunda bilgilendirilmek anlamında davranışları değiştirmek bu anlamda gerekiyor. Mutlaka yani kendi risk altındaki grupları, bireyleri yaratır sıcak dalgası meselesi. Bunun da önceliklendirilmesi gerekiyor. Yani risk gruplarının belirlenmesi ve buna ilişkin yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor. Kentsel önlemlerin çok önemli olduğunu söylemek lazım. Kentlerde yaşıyoruz ağırlıklı olarak. Hem nüfus bağlamında hem de bahsettiğimiz kentsel ısı adası meselesinde. Dolayısıyla kentlerin iklim değişikliğine dirençli hale getirilmesiyle ilişkili nihayetinde sıcak dalgası da. Kentlerdeki yeşil alanların artırılmasından tutun da, binalarda emisyon etkisinin daha düşük olması şeklinde gidecek olan işte bina tasarımlarında değişiklikler de bunun parçaları elbette. Sağlık sisteminin de buna hazır, aksiyon almaya hazır hale getirilmesinin de gerekli olduğunu söylemek lazım. Yani bu tür önlemler alınabilir, alınmalı. Yani aksi takdirde sıcak dalgası, yani Avrupa'daki ülkelerde, Batı Avrupa'nın birçok ülkesinde sıcak sağlık eylem planları mevcut ama buna rağmen çok ciddi kayıplar yaşanıyor. Dolayısıyla biz bu eylem planlarını ne kadar erken ve sistemde bütüncül bir şekilde hazırlayabilirsek o kadar kendimizi iklim krizinin daha ne diyelim, çirkin çehresine hazır hale getirebileceğiz. Bir yandan da şunu da söylemek istiyorum. Yayına bağlanmadan önce biraz şeye baktım. Yani şimdi "biz bunu niye yaşıyoruz?" sorusu var bir de bir yandan. Yani bir sıcak dalgasını her sene her sene giderek artan etkilerde niye yaşıyoruz? Tabii ki emisyonların, yani iklim krizinin sürekli olarak gitgide derinleşen, tırmanan bir mesele, bir olgu olmasından ötürü yaşıyoruz. Bir yandan da emisyonların tabii ki sebeplerinden yaşıyoruz. Ben biraz şeye baktım, bu artan emisyonlardaki global sorumlu şirketlerin durumlarına da biraz baktım yayına bağlanmadan önce, o aklıma geldi. Ve hâlâ daha bir yandan emisyonlar artarken, tırmanırken bütün iklim krizi politikalarına karşı, COP'ta alınan iklim eylemlerine karşı emisyonların arttığını görüyoruz. Bir yandan da tabii ki büyük şirketler bundan kâr elde etmeye devam ediyor. Bilhassa savaşlardan da kâr elde ediliyor burada. Dünyada 1965 ile 2019 yılları arasındaki döneme atfedilen karbon emisyonlarının üçte birinin atfedildiği 20 şirket arasında Saudi Aramco, Gazprom ve ExxonMobil bulunuyor. Bu şirketler aynı zamanda İsrail ve İran savaşlarından kaynaklı olarak petrol fiyatlarının artmasından da en fazla kâr elde eden şirketler. Dolayısıyla bu tür bir gerçekliği de var. Yani bütün yaşadığımız iklim krizinin, yerel mücadeleler sonucunu vermesi, sıcak dalgalarından etkileniyor olmamız, ekosistem kayıpları, ormansızlaşma gibi bütün sebeplerin altında yatan şirketler bu gidişattan aynı zamanda kâr elde etmeye de devam ediyorlar. Dolayısıyla işin adalet kısmında bu tarafın da önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden de ulusal ölçekte iklim eylemlerinin, iklim hedeflerinin geliştirilmesi, iklim eylemlerinin geliştirilmesi bu anlamda kritik bir uluslararası politik gündeme de oturuyor. Belki bunu da ekleyebiliriz.

G. E: Evet, çok kısaca Yolgezer İklim ve Dört Ayaklı Şehir sitesinden bahsedelim ve kapatalım. Çünkü süremizi tamamladık.

O. A: Tabii. Dört Ayaklı Şehir diye bir oluşumumuz var. Dört Ayaklı Şehir'de hayvanların yaşam hakkı siyasetiyle ilgili çalışmalar yapıyoruz.

G. E: O sitede zaten bütün bilgilere ulaşmak mümkün değil mi?

O. A: Evet, Instagram sayfalarından da ulaşılabilir. Ve biraz daha bu hayvanların yaşam hakkı siyasetinin ve hayvanların yaşam hakkı tartışmasını biraz daha böyle farklı insanlara da açabilmek için, farklı erişimlere, daha yüksek erişimlere de ulaşabilmek için bir podcast yayınına başladık Dört Ayaklı Şehir'de. Bir süredir devam ediyor. Herhalde bir altı... Hayır, tabii. Bir seneyi geçti tabii. Geçen birinci yıldönümünü kutladık.

G. E: Onur Bey, size çok çok teşekkür ederiz. Süremizi aşmış vaziyetteyiz. Programı kapatmak zorundayız. Sağ olun. Çok teşekkürler. Bir başka programda tekrar görüşmek üzere diyelim. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz.

O. A: Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun. Kolay gelsin.

G. E: Evet Altın Saatler programında konuğumuz iklim aktivisti ve araştırmacısı Onur Akgül arkadaşımızdı. Gelecek hafta yeni bir programda görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.

T. T: Hoşça kalın.