"Planlama üzerinden bir imkân vardı ama maalesef bunu kullanamadık; keşke kullanabilmiş olsaydık"

-
Aa
+
a
a
a

Altın Saatler'de Gürhan Ertür, Nuray Aydınoğlu ve Elvan Cantekin, 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle dört haftalık serinin ikinci programda Mimarlar Odası Hatay Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Özçelik ve akademisyen Tuğçe Tezer ile bir araya gelerek planlama ve yeniden inşa konusunu ele alıyorlar.

""
6 Şubat 2023 Depremleri Özel: Planlama ve Yeniden İnşa
 

6 Şubat 2023 Depremleri Özel: Planlama ve Yeniden İnşa

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür: Apaçık Radyo’da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin ve ben, Gürhan Ertür birlikte sunuyoruz. Teknik masada ise Salih Işıker sesimizi size ulaştırıyor. Bugünkü programımızın destekçisi Ozan Erözden’e çok teşekkür ediyoruz.

Evet, bugünkü programda 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle - geçen hafta da belirtmiştik - dört haftalık bir seri planladık. Geçen programda bunun ilkini gerçekleştirdik; hukuk ve deprem davaları üzerineydi. Bugünkü programımızın başlığı ise '6 Şubat 2023 Depremleri: Özel Planlama ve “Yeniden İnşa”.' Konuklarımız mimar Mustafa Özçelik ve akademisyen Tuğçe Tezer. Mustafa Bey, Tuğçe Hanım programımıza hoşgeldiniz, merhabalar.

Tuğçe Tezer: Merhabalar.

Mustafa Özçelik: Hoşbulduk, teşekkür ederiz davetiniz için.

G.E.: Evet, ben kısaca konuklarımızı tanıtmak istiyorum; Mustafa Özçelik, Mimarlar Odası Hatay Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı. Kentle ilgili imar planları, deprem sonrası yapılaşma ve mesleki konulara ilişkin açıklamalarıyla çok yakından bildiğimiz bir dostumuz. Tuğçe Tezer ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi. Şubat 2023’ten bu yana Antakya’nın deprem sonrası iyileşme süreci üzerine çalışıyor.

Nuray Hocam, Elvan Cantekin, siz de programa hoşgeldiniz.

Nuray Aydınoğlu: Merhabalar.

Elvan Cantekin: Merhabalar.

G.E.: Evet Elvan, ilk soruyu senden rica ediyoruz.

E.C.: Peki, teşekkür ederim. Mustafa Bey, hoşgeldiniz tekrardan. Gürhan’ın da açılışta söylediği gibi, bir toparlanma ve yeniden inşa süreci devam ediyor ve 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılını gördüğümüz bu günlerdeyiz. Ben esasında programa biraz genel bir soruyla başlamak istiyorum; afet yönetimi açısından bu tür afetler zaman zaman bir fırsat olarak da görülür. Bunun nedeni, büyük bir yıkım yaşanmış olmasıdır. Bu yıkımdan sonra gerek kamuoyunda, gerek yöneticilerde ve karar vericiler arasında ciddi bir afet farkındalığı oluşur; bu farkındalık en yüksek seviyeye çıkar. Bu noktada, afet zararlarının azaltılması konusunda birtakım adımların atılması gerektiği daha net anlaşılır. Öte yandan, afet sonrasında yeniden inşa süreci açısından da bölgeye çok ciddi kaynaklar aktarılır. Böyle bir ortamda, aslında belli bir fırsatın da yaratıldığını kabul etmek gerekir. Genelde bölgesel düzeyden başlayarak il, kent ve köy ölçeğinde gerçekleştirilecek doğru ve sürdürülebilir stratejilerle, planlama ve uygulamalarla sağlıklı bir kalkınma sürecinin yaratılmasına imkân sağlanır. Bu yüzden afetler belli bir noktada 'fırsat' olarak değerlendirilir.

Bu açıdan baktığımızda, 6 Şubat depremlerinden bugüne kadar yapılan çalışmaları da dikkate alarak nasıl bir değerlendirme yapabilirsiniz? Bu soruyla başlayalım dilerseniz, sonra detaylara biraz daha fazla gireriz.

M.Ö.: Teşekkür ediyorum Elvan Bey. Tabii ki siz genel çerçeveyi çizdiniz; ülkemizin coğrafyası içinde yoğun bir depremsellik söz konusu. Mevcut durumların yarattığı, kendiliğinden fiilen oluşan kent ortamlarımızda yapılan pek çok yanlışın ardından, böyle büyük bir afetle, büyük bir acı ve büyük bir yıkım yaşandıktan sonra "Acaba toparlanabilir miyiz, bunları giderebilir miyiz?” diye bir başlangıç oluşuyor.

Genelde şunu söyleyebilirim ki aslında bütün ülkemiz açısından geçerli bu. Bir şekilde yaşadığımız ortamlar, bulunduğumuz kentler bu afetlere yeterince hazırlıklı hâle gelemiyor, gelemedi, hâlâ da gelmiş değil. Hiçbir kent için bundan söz edemeyiz. Biz bunun bedelini Hatay halkı olarak çok acı ödedik. 11 il olarak bütün diğer illerimizle birlikte - Kahramanmaraş merkezli olsa da - 6 Şubat depreminde en büyük yıkımı, farklı sebeplerden dolayı Hatay yaşadı. Ardından iki hafta geçmeden Hatay merkezli iki büyük deprem daha oldu ve bunun bedeli çok ağır oldu.

N.A.: Elbette depremin çok ciddi bir büyüklüğü ve yıkımı var.

M.Ö.: Nuray Hocam, burada, zaten bu konuda benim söyleyeceğim bir şey yok, işin bilimsel tarafı ortada ama aşırı büyük ivme ve onun yarattığı etkiyle oluşan yıkım, bizim deprem öncesinde doğru bir planlamayla bu afete hazır olmayan kentimizi daha da büyük bir hasarla yerle bir etti çünkü gerçekten mevcut planlama anlayışımız, yaklaşımımız ya da afetlere hazırlıklı, dirençli olma durumumuz ne yazık ki olağan süreçlerde hiç dikkate alınan bir şey değil.

Biz meslek odaları olarak ve farklı kurumlar aracılığıyla deprem öncesinde, mesela Hatay’la ilgili, çok uzun yıllardır bu uyarıları yapıyorduk, bu hazırlığın yapılması gerektiğini ve bununla ilgili atılacak adımları sürekli gündeme taşıyorduk.

Bu fırsat/imkân meselesine gelirsek; biz açıkçası buna daha çok 'imkân' diyoruz çünkü böyle bir imkân tekrar elimize geçiyor. Neden? Aslında bütün hatalarımızı ortaya koyan, yüzümüze vuran ve bedelini ağır ödediğimiz bir ortamdan sonra, bu hataları giderme yaklaşımı olmasını bekliyoruz genel olarak ancak maalesef şunu söyleyebilirim; Hatay’da 6 Şubat depreminden sonra üç yıl geçti. İlk birkaç ay burada yaşayan, sağ kalan, bu acıyı yaşayan insanların hepsinde inanılmaz bir psikolojik dönüşüm vardı. Burada ilk üç aydan söz edebilirim, bundan sonra kesinlikle farklı bir anlayışla, farklı yaşam alışkanlıklarıyla ve ona göre değerlerle hareket edilmesi gerektiği düşünülüyordu. Bununla birlikte devletin bakış açısında da farklı bir yaklaşım gelişmişti ama bunu sadece ilk iki–üç ay için söyleyebiliriz.

Hatırlarsanız örnek verebilirim; Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nde ilk aylarda bazı kısıtlamalar ve sınırlamalar getirildi. Deprem yönetmeliğiyle ilgili yeni düzenlemeler yapılacağı söylendi. Kapalı çıkmalarla ilgili sınırlamalar geldi, konutlara dair bazı düzenlemeler yapıldı. Sonra birinci yıl geçince bunlar gevşetildi, ikinci yıla geldiğimizde ise tamamen kaldırıldı. Yani bizim 'imkân ve fırsat' diye tarif ettiğimiz şey, yaşam koşullarımızı, çevremizi ve yapılarımızı oluşturan mevzuatı sadece belli bir süre o bakış açısıyla değerlendirmemizi sağlıyor. Sonrasında ise güncel durumlar, güncel politikalar, acil ihtiyaçlar ve bunların doğru organize edilememesinin yarattığı baskı bu fırsatı kullanılamaz hâle getiriyor maalesef.

Bizim açımızdan çok ciddi pek çok şeyi düzeltebilme imkânı doğmuşken, bunları iyi kullandığımızı söyleyemeyeceğim Elvan Bey - üzülerek söylüyorum bunu. Örnekleri artırabiliriz ama geldiğimiz noktada, aslında bütün kentimizin ve yaşam alanlarımızın yarattığı sorunları bir kenara bırakmış durumdayız. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın da açıkladığı gibi, sadece bedeller üzerinden, barınma sorununu çözmeye odaklanmış bir noktaya geldik. Bir arada yaşamla ilgili koşulları ise henüz oluşturabilmiş değiliz açıkçası.

E.C.: Anlıyorum yani zaman geçtikçe iyice de gevşemeye başladı.

M.Ö.: Evet, maalesef yani önceden ortaya konan kriterler de zaman geçtikçe unutuluyor. Dediğim gibi, depremden sonra üçüncü ayda yönetmelikte kapalı çıkmalarla, konsollarla ilgili birtakım sınırlamalar getirildi, ama 1 – 1,5 yıl sonra bunlar tekrar kaldırıldı. Yani ne değişti? Aynı koşullar devam ediyor, farklı bir pozisyon oluşmadı, farklı bir şey olmadı; sadece insanlar yavaş yavaş tekrar unutup güncel yaşam durumuna dönmeye başladıkları için maalesef yeniden eskiye döndük.

N.A.: Mustafa Bey, pardon, araya giriyorum.

M.Ö.: Buyurun hocam.

N.A.: Bu kapalı çıkmayla ilgili hükümleri Bakanlık mı gevşetti?

M.Ö.: Evet, Nuray Hocam. Depremden hemen sonra Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikte, konutlar için konsol ve kapalı çıkmalar sınırlandırılmıştı; o sınırlama dört kata kadar yapılabiliyordu. Bir yıl sonra bunu konutlar için yedi kat üzerine çıkardılar. Konut dışındaki yapılarda ise zaten yapılabiliyordu ve şu an hâlâ durum bu şekilde devam ediyor.

E.C.:Ben yanlış mı hatırlıyorum? 99 depreminden sonra da benzer bir kısıtlama getirilmişti ve sonra o da gevşetilmişti. 

M.Ö.:Evet. Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim; biz hiçbir zaman bazı konuları bütünsel olarak, kendi dinamikleriyle birlikte ele alamıyoruz. Bu sadece Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’yle ilgili bir mesele değil; planlamayla da ilgili, oradaki parselasyonla da ilgili, komşuluk ilişkileriyle, kentle ve sokakla kurduğunuz ilişkiyle de ilgili, mülkiyet hakkıyla da ilgili. Yani hepsi bir arada, gerçekten birlikte değerlendirilerek yeni bir anlayışla ele alınmayınca, sadece gelen tepki ya da oluşan durum nedeniyle hızlıca bir revizyon yapılıyor; ardından da belli bir süre sonra yavaş yavaş yeniden olağan duruma dönüyoruz.



E.C.: Tuğçe Hanım’a şunu sormak istiyorum ki biraz önce üzerinde konuşmaya başlamıştık; yeni yapılaşmaya açılan alanlar ya da yeni yapılaşma süreci içinde sosyal donatılar, altyapı ve benzeri konularda bütüncül bir planlama söz konusu olmadı galiba. Ben böyle anlıyorum, doğru mudur?

T.T.:Maalesef doğru. Ben izninizle az önce Mustafa Bey’in açtığı yerden sizin sorunuzu yanıtlamak istiyorum. Şimdi hocamın söylediği gibi, 6 Şubat ve 20 Şubat’ta depremler oldu. 6 Şubat depremleri Kahramanmaraş merkezli olduğu hâlde en büyük yıkımı Antakya’da gösterdi. 20 Şubat depremleri ise zaten Hatay merkezliydi, Defne ve Samandağ merkezliydi ve aslında 6 Şubat’tan sonra toparlanma imkânı bulamamış kent dokusunu bir kez daha yıktı, hem de daha kötü şekilde yıktı. Hemen ardından bir OHAL ilanı geldi; 6 Şubat depremlerinden sonra zaten 10 Şubat’ta gelmişti.

OHAL’i takiben 126 No’lu bir kararname çıktı biliyorsunuz; OHAL dönemi deprem bölgesi yapılaşma koşullarını tanımlayan, içeren bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiydi. Zaten orada planlama, bildiğiniz gibi, çok atıl bir yere indirgenmişti. Özellikle doğal alanlar - tarım, mera ve orman alanları - yapılaşmaya açılabilir alanlar hâline geldi. Aynı zamanda planlama şu şekilde atıllaştırıldı; hem bir yerleşebilirlik analizi, hem de bir vaziyet planı ile uygulama yapılabilir duruma gelindi deprem bölgesinde. Buna çok sayıda itiraz geldi fakat OHAL’in bitimine yakın, 126 No’lu kararname 7452 sayılı yasaya dönüştü yani kalıcılaştı. OHAL döneminin yapılaşma koşulları deprem bölgesinde kalıcı hâle gelmiş oldu.

Bu sırada çok farklı uygulamalar gördük; mesela yerinde dönüşüm. Hatırlarsanız, o dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı tarafından açıklanan bir uygulamaydı. Neydi yerinde dönüşüm? Deprem bölgesinde eğer bir yapınız yıkıldıysa, bir konutunuz yıkıldıysa önceki dönemin planlama ve imar kararlarına göre yeniden yapılaşma yapabilir durumdaydınız ve devlet belli bir teşvik, belli bir hibe ve geri ödemeli, faizsiz bir kredi vadediyordu. Önce 500 bin artı 500 bin, ardından 750 bin artı 750 bin TL olarak açıklandı bu. Bir taraftan bu sürerken, aslında deprem olduğunda - OHAL dönemi başlamadan hemen önce - deprem bölgesindeki Antakya, Defne, İskenderun gibi bazı il ve ilçeler için planlar yapılmış ve askıya çıkarılmıştı. Bu planların askı süresi de OHAL ile birlikte, bütün yasal işlemler gibi, donmuştu tabii ki. Fakat üç ay sonra OHAL bittiğinde, bu planlar; bütün meslek odalarının - Mustafa Bey’in de dâhil olduğu, Mimarlar Odası Hatay Şubesi başta olmak üzere - itirazlarına rağmen, belediyeler tarafından oy birliğiyle kabul edildi. Bu ne demekti? Depremden önce o koşullara göre yapılmış bütün planlar onaylandı ve uygulamaya konuldu ve yerinde dönüşüm uygulamaları da aslında buna göre başladı.

E.C.: Yani bu arada depremden alınan dersler uygulanmadı.

T.T.: Kesinlikle. Hatta plan raporlarında “7.2 büyüklüğünde deprem gerçekleşebilir” gibi ifadeler de kaldı yani bu plan raporları depremden önceki öngörüleriyle birlikte onaylandı. Ardından biz 6306 sayılı yasa kapsamında, 5 Nisan 2023’te tarihi bölgede riskli alan ilanını gördük. Aslında 6306 sayılı yasa, kentleri afetlere hazırlamayı vaat eder ama burada deprem gerçekleşmiş, bütün yıkımlar yaşanmış, enkaz kaldırma çalışmaları belli bir aşamaya gelmişken riskli alan ilanı görüyoruz ve üstelik de tarihi bölgede. Dolayısıyla burada Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkili oldu ve ardından bir protokolle Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte koruma amaçlı imar planı revizyonu çalışmalarına başladılar.

Bu sefer de aylardır konuştuğumuz rezerv yapı alanı ilanları geldi ve bu ilan Antakya’nın ve çevresinin bütününe parça parça yayıldı. Aynı zamanda 2023 yılının Mart ayında Hatay Master Planı çalışmaları zaten DB Mimarlık tarafından, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın koordinasyonunda başlatılmıştı. Bu sırada Koruma Amaçlı İmar Planı revizyonu da Türkiye Tasarım Vakfı (TTV), DB Mimarlık ve KEM tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın iradesiyle başlatıldı.

OHAL dönemi tamamlandıktan sonra bu kez TOKİ konutlarını gördük. Önce bir pilot konut proje alanı vardı - hatırlarsanız aylarca bütün mimarlık ve planlama camiası altı bin konutun projesini, mimarlık ofislerini konuştu. O mimarlık ofislerinin belli bir çabayla, adeta bir atölye düzeninde geliştirmeye çalıştığı bu konut projeleri çok eleştirildi ancak tasarım sürecinin ardından birdenbire öğrendik ki Hatay bütünü için 140 bin kalıcı konutun TOKİ ihalesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından zaten yapılmaya başlanmış. Bu 140 bin konut, o 6 bin konut kadar konuşulmadı doğrusu. Bugün kentin çevresine bakarsanız - Habib-i Neccar Dağı’na çıkıp baktığınızda - Antakya ile hiçbir ilişkisi olmayan TOKİ konutlarının çevreyi sardığını görebilirsiniz. Oysa bundan sadece 2 - 3 yıl önce o alanların tamamı zeytinlikti, tarım alanıydı.

Bu kadar çok kalıcı konutu yapabilmek için ne oldu? Hatay’da yüzün üzerinde taş ocağı ruhsatı verildi. Bu ruhsatlar, dağları delik deşik ederken, “ÇED gerekli değildir” kararıyla açıldı. Aynı zamanda çok sayıda beton santrali kuruldu ve bunların kentte yaşamayı ne kadar zorlaştırdığını tahmin edersiniz.

Buna ek olarak belki en başta söylememiz gereken ama sona kalan bir mesele var; Mart 2023’ten beri ısrarla söylediğimiz nitelikli geçici barınma ve yaşam alanları hiçbir zaman oluşmadı, hâlâ da oluşmuş değil. Az önce sözünü ettiğiniz sosyal tesisler, hastaneler, eğitim yapıları hâlâ büyük ölçüde konteynerlerde. Eğer okullar sağlam kaldıysa, onlar da idari tesis olarak kullanılmaya devam ediyor.

Belki Mustafa Bey’in daha güncel bilgisi vardır; Orhanlı, Dikmece gibi bazı bölgelerde yani ilk inşaatı başlayan alanlarda yerleşimin başladığını duyuyorum ancak bu alanlar kent merkezinden çok uzakta olduğu için işe gidiş geliş, okula gidiş geliş oldukça problemli. Ulaşım sistemi şu anda zaten çok sorunlu. TOKİ konutları açısından altyapı da epey yetersiz durumda.

E.C.: Bu 99 depreminden sonra yaşadığımızın çok çok benzeri değil mi?

T.T.: Yalova’da, Düzce’de, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ harabeye dönmüş birtakım alanlar, oluşumlar var. Uzun yıllar boyunca çoğu kullanılamadı, çok kötü hâldeydi. Ben Yalova’dakileri biliyorum mesela ve aynı şeyi demek ki burada da yaşayacağımızı söyleyebiliriz.

G.E.: Güncel durumu Mustafa Bey'den rica edebilir miyiz?

M.Ö.: Tabii ki hocam, tabii ki. Şöyle, teşekkür ediyorum ki Tuğçe Hocam zaten süreci çok hızlı ve çok iyi özetledi. Biz de böyle bir süreçle ilerledik.

Şimdi güncel durumda şöyle bir tablo var; yeni yapılaşma üzerinden Hatay’da, özellikle Antakya ve Defne ilçeleri açısından söylüyorum, diğer ilçelerde de benzer durumlar var, yeniden inşa süreci aslında dört farklı kategoride yürüyor. Birincisi; depremden hemen sonra, Tuğçe Hocam’ın da söylediği gibi, kentin dışındaki dağ eteklerinde bulunan hazine arazileri, zeytinlikler ve tarım arazileri üzerinde başlayan süreç. Önce hazine arazileriyle başladı, sonra kamulaştırmalar devam etti. Kentin dışında yaklaşık 7 ile 11–12 kilometre mesafedeki alanlarda, depremden hemen sonra, mesela üçüncü haftada ihaleler verilmeye başlandı. Bunlar herhangi bir planlama yapılmadan, sadece uygunluk raporu ve vaziyet planı hazırlanarak ihaleye çıkarıldı ve hızlıca yapım sürecine girildi. Kent dışındaki afet konutlarımız bu şekilde oluştu. Bu kent dışındaki afet konutları, depremden hemen sonra başlaması nedeniyle inşai olarak büyük ölçüde tamamlandı. Sosyal ya da teknik altyapıda hâlâ ciddi eksiklikler var ama belli bir şekilde iskânlar yavaş yavaş başladı; taşınıldıktan sonra eksiklikleri tamamlamaya çalışıyorlar ancak hâlâ sosyal altyapı yok yani okul, ticari alan ya da gündelik ihtiyaçlara ilişkin altyapı tamamlanmış değil.

Bunun dışında kent merkezinde, Tuğçe Hocam’ın da söylediği gibi, önce çok küçük bir alan rezerv alan ilan edilmişti yani 6 bin konutluk dediğimiz bölge. Sonradan buna eklemlenerek, kent merkezinin çok büyük bir bölümü rezerv alan ilan edildi ve bu alanlardaki inşaatlar başladı. Kent içinde devam eden rezerv alanlarda ise şu anda herhangi bir iskân söz konusu değil; bunlar hâlâ tamamlanmış değil yani kuraları çekildi, dağıtımlar yapıldı ama bazılarında bitime yaklaşılmışken, bazılarında ise inşaat daha yeni başlamış durumda. 

E.C: Bu rezerv alanların olduğu yerlerde herhangi bir plan değişikliği, bir şey yapıldı mı? Şehircilik açısından herhangi bir gelişme söz konusu oldu mu?

M.Ö.: Maalesef bazı şeyleri belki çok üzerinde durarak vurgulamamız gerekiyor. Rezerv alanlarla ilgili herhangi bir planlama yapılmadı. Bırakın bütüncül bir planlamanın parçası olmasını, kendi içlerinde bile bir planlamadan söz edemiyorum.

Peki neden söz edemiyoruz? Çok somut bir örnek vereyim; geçen hafta Millî Eğitim ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı üzerinden ilgili belediyelere, Defne Belediyesi ve Antakya Belediyesi’ne bu rezerv alanlarda okul alanı ayrılmadığı, mevcut okullar yıkıldıktan sonra bile bu alanların konut alanı olarak kullanıldığı gerekçesiyle yer tahsisi talep edildi. Düşünebiliyor musunuz? Geçen hafta böyle bir yazı geldi belediyelere.

Yani süreç o kadar kendi içinde bile plansız, programsız yürüdü ki… Normalde bizim deprem sonrasında ısrarla vurguladığımız şey şuydu; Hatay genelinde bütüncül bir plan hazırlanmalı, ondan sonra buralarda ne olacağına karar verilmeliydi.

Demin fırsat dediniz, ben imkân diye tanımladım. Zaten planlaması sorunlu, problemlerle dolu bir geçmiş dönem vardı. Yeniden inşa ederken bu planlamanın en azından bütünsel ve doğru yapılması gerekiyordu ama bırakın bütünsel olmayı; çalışmalara başlanmışken, yerinde dönüşüm kavramı ortaya çıktıktan sonra “Mevcut planların devam etmesi vatandaşın lehinedir” denildi. Dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, bunu bizzat kendisi ifade etti, "Vatandaşımız konutunu istiyor, bir an önce istiyor; onun için yerinde dönüşümle birlikte mevcut planlarımızın devam etmesi gerekiyor,” dedi.

Bir yandan planlamayla ilgili hiçbir değişiklik yapılmadı, diğer yandan rezerv alan ilan edilen yerlerde sadece vaziyet planları üzerinden ne kadar konut sığdırabiliriz, ne kadar sıkıştırabiliriz anlayışıyla, tamamen sayılara indirgenmiş, oradaki yaşamı ve sonrasında oluşacak sorunları göz ardı eden bir yaklaşımla süreç yürütülmeye çalışıldı. Biz o dönem bu kadar uyarımıza rağmen döndük geldik; bugün sosyal altyapıyla, teknik altyapıyla ilgili hiçbir şey hazır değil ve bunları çözmekle uğraşıyoruz.

Kent dışı afet konutlarından bahsettim, rezerv alanlardan söz ettim ama bir de kentin içindeki yerinde dönüşüm sürecinden bahsetmek gerekiyor ki Tuğçe Hocam da ifade etti; yerinde dönüşümle ilgili olarak, ağır hasarlı ya da yıkılmış yapılar için verilen hibe ve kredi destek programı, bakanlıktaki idari değişiklikten sonra - Mehmet Özhaseki’nin görevini Murat Kurum’a devretmesiyle - belli bir noktada sınırlandırıldı ve tamamlandı. Bu da insanların kendi yaşam alanlarına dönebilmesi için gösterdiği çabayı büyük ölçüde sekteye uğrattı. Zaten insanlar deprem öncesindeki ekonomik koşullara, sosyal imkânlara ve psikolojik duruma sahip değildi. Bir tarih belirlendi: 2025, 30 Haziran. 30 Haziran’a kadar herkesin anlaşması ve başvurması gerekiyordu. Resmî rakamlara göre yerinde dönüşüm için yapılan başvuru sayısı 87 bin iken, bunun yalnızca 8 bini karşılık bulabildi. Sürecin Hatay açısından zamansız biçimde tamamlanmasıyla burada da gereken destek sağlanamamış oldu.

Şu anda kentin büyük bir bölümünde uzlaşma sağlayanların inşaatları yavaş yavaş başlarken, birçok yerde de yıkılmış binaların boşluklarıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla insanlar yerinde, kendi mahallelerinde, sokaklarında, eski konumlarında evlerini yapmakta ciddi sıkıntılar yaşadı.

Peki neden sonlandırıldı bu süreç? “Biz zaten çok konut ürettik, size oradan verelim; sizi kent dışına taşıyalım. Buradaki parselleriniz sizde kalsın,” denildi ama kent yaşamı, rezerv alan meselesi ve riskli alan uygulamalarıyla birlikte; yerinde dönüşümle tamamen birbirinden kopuk, bağımsız, kendi içinde bile doğru şekilde organize edilememiş, planlanamamış ve bütüncül bir bakış açısı olmayan bir karmaşa içinde devam ediyor.

G.E.: Evet Mustafa Bey, bir söyleşinizde “Hatay, yapanların bile sonucunu bilmediği şekilde inşa ediliyor” diyorsunuz. Ben bunun ne anlama geldiğini soracaktım ama anlattıklarınız bu cümlenin bile ötesine geçmiş vaziyette; insanın gerçekten nutku tutuluyor.

Apaçık Radyo’da Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz ve bugün konuklarımız Mimarlar Odası Hatay Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Özçelik ve akademisyen Tuğçe Tezer.

Kısa bir duyurum var: İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 50. Dönem Genel Kurulu bu hafta sonu başlıyor. Genel Kurul, 14 Şubat Cumartesi günü saat 10:00–17:00 arasında yapılacak; seçimler ise 15 Şubat Pazar günü 09:00–17:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek. İnşaat mühendislerine duyurulur.

Evet, konuklarımızla 6 Şubat 2023 depremleri özelinde, planlama ve tırnak içinde 'yeniden inşa' başlıklı programımıza devam ediyoruz. Söz Elvan’da.



E.C.: Evet, kaldığımız yerden devam edelim. Mustafa Bey, siz son cümle olarak şunu söylemiştiniz: Yerinde dönüşüm süreci Haziran sonu itibarıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından durduruldu ve gerekçe olarak da, “Yeterince konut yaptık, gidin oralarda oturun” şeklinde bir yaklaşım benimsendiğini ifade ettiniz. P
eki, bu alanlar ne olacak? Boş kalan, yeniden inşa edilmeyen alanlar ne olacak? Onlarla ilgili bir tasarruf söz konusu mu, bir planlama var mı? 

M.Ö.: Şimdi şöyle Elvan Bey; bu alanlarla ilgili aslında mevcut mülkiyetler devam ediyor ancak hak sahibi olanlara kent dışındaki afet konutlarında, hak sahipliğinden kaynaklı konutları verildiği zaman insanlar oraya da gitmek istemiyor tabii ki ama resmî irade şuna bakıyor: “Devlet olarak görevimizi Afet Kanunu çerçevesinde yerine getirmiş oluruz, kimseyi boşta bırakmamış oluruz.” Ancak şunu söyleyeyim; kentin büyük bir kısmında yıkılan binalar, yerinde dönüşüm kapsamında yapılan yasal düzenlemelerle aslında yerinde yapmayı ciddi anlamda kolaylaştırmasına rağmen, HİBV kredi destekleri her ne kadar artırılmış olsa da hâlâ düşük kaldı. Demin Tuğçe Hocam da söyledi, en son güncellenen rakamlarla HİBV 750 bin TL kredi veriliyordu bu alanlarda. Biz bunların zaten yetersiz olduğunu, güncel inşaat maliyetlerini karşılamadığını ve sürenin de süresiz olarak uzatılması gerektiğini ifade ederek talepte bulunmuştuk.

Şu an çok büyük bir kısmı, bakın yasal düzenlemede %50+1 sağlandığında bile buralarda inşaatın başlaması mümkün görünürken, artık bu kapsam dışında kalmaları sebebiyle herhangi bir destek olmadan kalmış durumda. Bu da şu anlama geliyor; çoklu mülkiyetlerin yoğun olduğu bu alanlarda, bu koşullara rağmen anlaşamayan insanların eğer farklı çözümler geliştirilmezse ya da yeni öneriler gelip uygulamaya girmezse bundan sonra da kolay kolay anlaşabilmesi ya da kendi imkânlarıyla bu yapıları gerçekleştirebilmesi çok zor yani uzun yıllar muhtemelen boş kalacak bu alanlar. Merkezde birçok yerde boşluklarla birlikte, bir kısmı tamamlanan ama geri kalanı boş kalan alanlarla karşı karşıya kalacağız. Bu da insanların zaten mevcut yerlerine dönememesi sonucunu doğuruyor.

İzin verirseniz, bu 'yerine dönememe' meselesini riskli alan kapsamıyla birlikte ele almak isterim. Tuğçe Hocam da söylemişti, depremden sonra risk oluşmuş, yıkım yaşanmış ama sonrasında ilan edilen bir riskli alanımız var. Müsaade ederseniz bundan da bahsetmek isterim Elvan Bey.

E.C.: Tabii ama burada ufak bir soru sormak istiyorum. Şimdi bu %50+1 burada işlemiyor mu?

M.Ö.: 30 Haziran 2025’te son başvuru alma süreci tamamlanmış oldu. O tarihe kadar ruhsat aldıysanız zaten o koşullara tabisiniz; o tarihten sonra alınan ruhsatlarda ise %50+1 ile birlikte herhangi bir destek söz konusu değil.

E.C.: Peki, sadece merakımdan soruyorum; bu %50+1’i, 30 Haziran’a kadar ruhsat almış olanlara da uygulanacak şekilde yönetmeliğe koymak mümkün değil miydi?

M.Ö.: Zaten '30 Haziran 2025’e kadar bunu almanız gerekiyordu' deniyor ancak birçok insan neden başvuramadı? Çünkü kent merkezinde bulunduğunuz yerin rezerv alana girip girmediğini, buna bağlı olarak yerinde dönüşüm sürecinizi başlatıp başlatamayacağınızı bilemediğiniz belirsiz bir süreç yaşandı. Neden? Çünkü önce merkezde belli bir pilot bölge rezerv alan ilan edildi, sonra haftalık olarak "Şurası da rezerv alana katıldı, orası da katıldı, burası girdi, üç ay sonra burası çıktı” gibi yaklaşık 1,5 – 2 yıl süren bir belirsizlik ortamı oluştu ve bu belirsizliğin yarattığı sıkıntıyla insanların anlaşması da kolay olmadı çünkü sonuçta yerinde dönüşüme başvurmanız için bir müteahhitle anlaşmış olmanız gerekiyor. Verilen destek de inşaat maliyetlerini karşılamadığı için ortaya çıkan ilave maliyetlerin mal sahipleri tarafından karşılanması gerekiyor. Şimdi ise ne zaman rezerv alana girip çıkacağınızın belli olmadığı, sürecin netleşmediği bir ortamda insanlar da bu konuda hareket edemediler. Biz bu nedenle sürenin uzatılmasını istemiştik.

Bakanlığa çok sayıda başvuru yapıldı. Hatay’daki tüm meslek odalarıyla birlikte, Mimarlar Odası Genel Merkezimiz ve diğer meslek odalarının genel merkezleri Bakanlığa başvurdu. Ortak toplantılar yaptık, valilikle görüştük, belediye başkanıyla görüştük, milletvekilleriyle görüştük ve hepsine bunun uzaması gerektiğini ifade ettik ama bakın, imar affı gibi konuları üçer, dörder kez uzatan bir anlayış; insanların hayatı açısından bu kadar önemli bir konuda, aslında süresiz olması gereken bir destek mekanizmasına süre koydu ve o süreyi de uzatmadı. Yerinde dönüşüm desteği özünde süresiz olması gereken bir şeydi fakat maalesef süre belirlediler ve sonra da uzatmadılar. Peki tekrar gündeme gelebilir mi? Tabii ki gelmesi gereken bir şey. Hibe ve kredi desteğinin artırılmasıyla bu süreç daha sağlıklı hâle getirilebilir. En azından insanlar kendi yaşam alanlarını yeniden oluşturabilir, daha önce yaşadıkları yerde yeniden yaşama koşullarını kurabilir diye düşünüyoruz ama şu anki yasal durum bu.

E.C.: Aynı şeyi Tuğçe Hanım’a da sormak istiyorum, onun da görüşünü almak isterim. Bir de aklıma gelen bir başka soru daha var; bu kentsel dönüşümde hâlâ hibe ve kredi desteği devam ediyor mu? Bildiğim kadarıyla İstanbul’da örneğin 850 bin + 850 bin TL olarak devam ediyor. Peki, deprem bölgesinde bu iş neden kapandı?

T.T.: Bu hakikaten anlaması da zor ki üstelik deprem bölgesi için çıkarılmış bir uygulamadan bahsediyoruz ilk olarak. Zaten Mustafa Bey konuyu çok güzel açıkladı, birkaç noktayı daha ekleyip biraz derinleştirmek istiyorum aslında. Şimdi, az önce geçici dönemde nitelikli yaşam alanlarının, barınma alanlarının oluşturulmamasının pek çok şeye yol açtığını söylemiştik. Bunlardan biri de maalesef kalıcı konut alanları için bir 'rıza üretme süreci' olarak işlemesi oldu yani depremin ilk aylarında - Mustafa Bey de çok yakından hatırlayacaktır - Antakya’daki insanların, Hatay’da yaşayanların çoğu TOKİ tarafından yapılan kalıcı konut alanlarına gitmeyi aklından bile geçirmiyordu fakat üç yıl boyunca, en iyi ihtimalle 21 metrekarelik alanlarda, üç–dört kişilik, bazen altı kişilik aileler hâlinde yaşadıktan sonra bu konutlar aslında çok tercih edilir hâle geldi. Biz bunların hepsini çok plansız gibi görürken, aksine hiç istemediğimiz anlamda çok planlı olduğu gibi bir düşüncem var benim.

Burada kalıcı konutların teslim edilme koşullarına dair bir iki şey ekleyip, sonra Mustafa Bey herhalde kültürel miras alanından bahsetmek isteyecek çünkü orada da apayrı ve çok önemli bir süreç var ki özellikle kendi yerinde yaşayabilme meselesiyle ilgili kendi tanıklığımı anlatmak istiyorum.

Şimdi bir 'hak sahipliği' dediğimiz kategori var yani bir kura çekme var, kuraya dâhil edilme, kuranın çıkması. Bir de anahtar teslimi var. Bunlar birbirine çok benzer gibi görünürken aslında hiçbiri diğerinin anlamına gelmiyor ve hiçbiri de doğrudan o eve sahip olmak anlamına gelmiyor. O zaman dördüncü bir kategori ortaya çıkıyor: Eve girme, iskân etme. Yani benim bildiğim kadarıyla - Mustafa Bey lütfen yanlışsa düzeltsin - bunların hiçbiri doğrudan o evde yaşamaya başlamak anlamına gelmiyor maalesef. 

M.Ö.: Aynen öyle hocam. Zaten hepsinde ciddi eksiklikler var; siz de çok sık geliyorsunuz hocam, birlikte de gördük. Bunların hiçbiri orada ikametin başlaması anlamına gelmiyor.

M.Ö.: Kura çekimi, dediğim gibi, temelde sadece yerle ilgili yapılıyor. Rezerv alanlarda da böyle bir süreç yaşandı. 27 Aralık’ta Sayın Cumhurbaşkanımız bölgeye geldiği zaman, “Bütün kura çekimlerini tamamladık” dediler ama o konutların anahtar teslimi belki daha beş - altı ay yapılmayacak. Anahtar teslimi yapıldıktan sonra bile siz gidip eksiklikleri tespit ederek giderilmesini talep ediyorsunuz çünkü şunu söyleyeyim: Herhâlde TOKİ’nin Türkiye’deki en kötü imalatları, en kötü işçilikleri ve en sorunlu yapılaşmaları deprem bölgesinde oldu - özellikle Hatay’dan bahsedebiliriz. Bu da ayrı bir konu tabii; detayları çok fazla, başlı başına bir söz konusu ama…

E.C.: Vallahi Mustafa Bey, bunları söyledikten sonra ben en baştaki o 'fırsat' sorusunu tamamen geri alıyorum artık, tamamen kaçmış bir fırsat gibi görünüyor. TOKİ inşaatlarının kalitesinden bile şikâyet eder hâle geldik.

M.Ö.: Evet. Şimdi Elvan Bey, şöyle: Hatırlarsanız depremin üçüncü günüydü, ben bunu her zaman özellikle ifade ediyorum, bizim açımızdan en ciddi problem, Sayın Cumhurbaşkanı’nın üçüncü gün yaptığı “Kalıcı konutları bir yıl içinde teslim edeceğiz” açıklamasıydı. Bir yıl içinde teslim edeceğiz demek şuydu: Her şeyi süreye ve sayıya indirgeyerek, ne gerekiyorsa yapıp nitelikten, olması gerekenden vazgeçmek anlamına geliyordu. Bu kent üç yıldır, bu sayısal hedef uğruna bu sözü yerine getirmek için bu eziyeti çekiyor.

T.T.: Mustafa Bey, orada bir şey daha söylemek istiyorum izninizle. Ben iki tanıklığımdan bahsetmek istiyorum; birincisi, geçtiğimiz hafta Antakya’dayken öğrendim. Çok sevdiğim bir arkadaşım; dört kardeşler ve depremden önce bir aile apartmanları var, hep birlikte orada yaşıyorlar. Depremden sonra hak sahipliği üzerinden iki kardeş aynı yerleşkede, bir TOKİ kalıcı konut sitesinde ki aslında site demek bile zor, orası bir mahalle değil, zaten Bakan da, Belediye Başkanı da artık Hatay’da kapalı siteler düzenine geçtiklerini söyledi; iyi anlamda söyledi ama ona birazdan geliriz vaktimiz olursa. Üçüncü kardeş başka bir TOKİ konutunda, dördüncü kardeş ise bambaşka bir TOKİ konutunda. Aralarındaki mesafe 20'şer kilometre. Oysa depremden önce aynı apartmanda yaşıyorlardı. Birinci örnek bu. İkincisi de şu; evi ağır hasar gördüğü için konteyner alanına geçmek zorunda kalmış yaşlı bir tanıdığımız, konteynerde aynı mahalleden olan komşularından ayrılmamak için hak sahipliğinden vazgeçmiş, kalıcı konut alanına geçmekten vazgeçmiş.

Şimdi böyle bir tablo varken, aslında ya kura dediğimiz şeyin hiç yapılmaması gereken ya da en azından kendi mahallesi içinde yapılması gereken bir yerde biz neleri konuşuyoruz, değil mi? Tam da söylediğiniz gibi, başlangıçta afete dirençli bir kent oluşturma imkânı Hatay’da, Antakya’da, deprem bölgesinde varken, ben geçtiğimiz üç seneye çok üzülerek 'kırılganlığın yeniden inşası' diyorum.

G.E.: Sosyal kırılganlık yaratılıyor esasında değil mi?

E.C.: Bu şekilde; sosyal, kültürel, ekonomik… Her açıdan aileyi dağıtıyorsunuz, bir şekilde aileyi dağıtıyorsunuz.

T.T.: Evet yani belki sosyal açıdan bazı tedbirlerle bu iyileşme sürecinin hızlanması mümkün olabilecekken, bütün yapısal zorluklara bir de sosyal kırılganlık ekleniyor ki hem de çok hoyrat bir şekilde. Daha doğal yapıdan bile bahsetmedik.

E.C.: Evet. Tabii burada bahsetmemiz gereken kültürel mirasla ilgili şeyler de var. Bilmiyorum, süremiz bayağı kısaldı ama —

G.E.: Evet, son dört dakikamız.

E.C.: Bu konuda Mustafa Bey’in söylemek isteyecekleri vardır herhâlde.

M.Ö.: Evet, teşekkür ediyorum. Mutlaka tabii ki aslında anlatacak o kadar çok şeyimiz var ki… Yani daha bu konuyu kapatırken bile sadece…

G.E.: Kalanlar için ayrı bir program yapacağız Mustafa Bey, hiç merak etmeyin.

M.Ö.: Çok sağolun çünkü gerçekten çok fazla problem var. Artık bir TOKİ kenti hâline geldik. Mesela Antakya için kullanılan ifadeler şuna döndü: “AnTOKİ” Kentin merkezi tamamen TOKİ’leşince, TOKİ meselesinin yarattığı sıkıntılar, tek tipleşme, bunun üzerinden belleğinizi yitirmeniz, hafızanızın ortadan kaybolması, sosyal ilişkilerinizin kopması…



Bunu bir kenara bırakıp, zamansızlık sebebiyle hızlıca riskli alan konusuna değineyim. Bu riskli alan ilanından sonra, demin Tuğçe Hocam da ifade etti, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkiyi aldıktan sonra burası riskli alan ilan edildi. Oysa burası, koruma amaçlı imar planı sınırları içinde kalan, tescilli/tescilsiz bütün tarihi dokunun bulunduğu, hem kentsel sit, hem de yer altı kaynakları nedeniyle arkeolojik sit özelliği taşıyan bir bölge.

Burada üçüncü kez askıya çıkarılan bir plan söz konusu ve biz 2,5 yılı aşkın, neredeyse üç yıla yakındır, çünkü üçüncü ayda başladı bu plan çalışmaları, burada olan biteni anlatmaya çalışıyoruz. Tuğçe Hocam da çok yakından takip etmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ve planlamayı yapan diğer paydaşlara, buradaki yaşamın ve sosyal-kültürel varlığın ancak insanların aynı yerde yaşamaya devam etmesiyle mümkün olabileceğini ve dolayısıyla bu alanda yapılacak planlamanın, insanların geri dönüşünü sağlayacak bir yaklaşım içermesi gerektiğini özellikle ifade ettik ama buradaki süreç çok daha acı çünkü bu riskli alan dediğimiz yerde, üç yıl geçmiş olmasına rağmen şu an hiçbir şey yok. Sadece tescilli yapılarla ilgili Bakanlığın yürüttüğü bir hibe ve destek süreci var.

Bildiğimiz simgesel yapılar hızlıca ayağa kaldırılmaya çalışılıyor: Meclis binası, Habib-i Neccar Camii, Valiliğin eski tescilli yapısı gibi…Tabii bunlar da bizim için çok önemli; moral ve motivasyon açısından da kıymetli ama ben hep şunu söylüyorum; biz bu yapıların içinde yaşamıyoruz, çevresinde yaşıyoruz. Çevresinde yaşadığımız bütün alanlar, depremden sonra enkazlar kaldırıldıktan sonraki hâliyle bugün de aynı durumda duruyor. Burada yaşayan insanlar hâlâ bu alanın dışında ve hâlâ ne yapacakları belli değil. Bu planlarla ilgili üç kez itiraz ettik, iki dava açtık. Mimarlar Odası olarak şunu söylüyoruz: Burada yapılacak yapılaşma, mevcut durum göz önüne alınarak, insanların geri dönüşüyle birlikte iyileşme sürecini programlayacak şekilde olmalı.

Çok hızlı şunu da ifade edeyim; üç yıl sonra yapılan planda, depremden sonra ayakta kalan yapıların bulunduğu alanlar yeşil alan ilan edildi. Evet, gerekiyorsa zaten yapılmalı ama Asi’nin eski yatağı olan dolgu arazisiyle birlikte güncel aktif yeşil alanı da imara açtık bu planla yani üç yıl sonra böyle bir süreçle karşı karşıyayız, geldiğimiz nokta bu. En başa dönersek, Elvan Bey’in söylediği gibi, planlama üzerinden bir imkân, bir fırsat vardı ama maalesef Hatay açısından bunu kullanamadık, keşke kullanabilmiş olsaydık.

G.E.: Mustafa Bey, size çok teşekkür ederiz. Tuğçe Tezer, sana da çok teşekkür ederiz.

T.T.: Biz çok teşekkür ederiz.

G.E.: Bu konu burada bitmedi ama bir program daha sözü verebiliriz hemen. Mustafa Bey, sizden de böyle bir söz alırsak ne mutlu bize.

M.Ö.: Tabii ki, o sözü bizim sizden almamız gerekiyor, anlatacak çok şeyimiz var. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.

G.E.: Sağolun efendim, çok çok teşekkürler. Evet, bu hafta konuklarımız mimar Mustafa Özçelik ve akademisyen Tuğçe Tezer idi. Konu başlığımız ise 'Planlama ve '"Yeniden inşa". idi. Gelecek hafta, 18 Şubat'ta yeni bir programda buluşacağız ve 'Halk Sağlığı ve Çevre' konusunu ele alacağız. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz, gelecek hafta tekrar sizleri bekleriz.