Altın Saatler’de, İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi Yürütme Kurulu Sekreteri Avukat Seher Eriş ve olası kast kararı çıkan Adana Alpargün Apartmanı davası avukatlarından Sergen Nisanoğlu ile bir araya gelerek, 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılına girerken deprem davalarının seyrini; adalete erişimdeki gecikmeleri, kamu görevlilerine ilişkin soruşturma izinleri engelini ve olası kast–bilinçli taksir ayrımının yargılamalara etkisini konuşuyoruz.
Gürhan Ertür: Bugünkü Altın Saatler programında 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümüne ilişkin ilk yayınımızı sunuyoruz. Bu kapsamda dört haftalık bir seri planladık ve serinin ilk programında konumuz ‘Hukuk ve Deprem Davaları’. Konuklarımız İstanbul Barosu Afet Hukuku ve Koordinasyon Merkezi Yürütme Kurulu Sekreteri Avukat Seher Eriş ile Adana Alpargün Apartmanı davası avukatlarından Sergen Nisanoğlu. Seher Hanım ve Sergen Bey, programımıza hoşgeldiniz, katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Seher Eriş: Merhaba, hoşbulduk.
Sergen Nisanoğlu: Merhaba, hoşbulduk.
G.E.: Ben kısaca sizleri tanıtmak istiyorum. Bu arada Nuray Hocam, Muzaffer Tunca, Elvan Cantekin, sizler de programa hoş geldiniz.
Avukat Seher Eriş, Antakya Samandağ’da doğdu. 2016 yılında Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Barosu’na kayıtlı olarak halen avukatlık faaliyetlerini yürütüyor. Kurucusu olduğu hukuk bürosunda ceza, gayrimenkul, aile, iş ve ticaret hukuku alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yönetici ve üye olarak görev alıyor, toplumsal davaların takibini gerçekleştiriyor.
6 Şubat 2023 depremlerinden sonra deprem bölgesinde ortaya çıkan hukuksuzluklara karşı idare, ceza ve hukuk disiplinleri kapsamında çeşitli davaları takip etmekte ve Adalet Peşinde Aileler platformu bünyesinde çalışmalar yürütmektedir. www.adaletpesindeaileleri.org sitesinden bu ekibin, ailelerin ve onlara destek veren avukatlar ile uzmanların yürüttüğü çalışmaları takip etmek mümkün.
Avukat Sergen Nisanoğlu ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu ve Adana Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapıyor. Çağdaş Hukukçular Derneği Adana Şubesi üyesi. Ağırlıklı olarak toplumsal davaları takip ediyor. Deprem sonrasında Adana Şubesi olarak Deprem Hukuku Komisyonu oluşturdular ve burada hem bilgilendirme çalışmaları yapıyorlar, hem de ceza davalarını takip ediyorlar. Avukat Sergen Bey, Adana ve Antakya’da deprem davalarını ve depreme ilişkin diğer hukuki süreçleri yürütüyor.

Değerli konuklarımız, tekrar programımıza hoşgeldiniz. İlk sorunun yanıtını hemen Seher Hanım’dan rica edeceğim. Davalara ilişkin, bölgedeki davalara dair genel bir değerlendirme alabilir miyiz Seher Hanım?
S.E.: Teşekkür ediyoruz. Hem bu yayını yaptığınız için, hem de depremin üçüncü yılına girerken deprem bölgelerine ve hukuka ilişkin bu mecrayı bize sunduğunuz için teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Deprem bölgelerinde hukuk ve ceza yargılamalarında çok çeşitli süreçlerle karşı karşıya kaldık, hâlen de kalmaya devam ediyoruz. Biliyorsunuz, depremin olduğu ilk anlardan itibaren deprem bölgelerindeki adliye binaları da hasarlı yapılar olduğu için ve aynı zamanda adliyelerde görev yapan memurlar, hâkimler, savcılar gibi pek çok kişi de deprem mağduru olduğu için yargılamalarda çok uzun sürelere yayılan bir gecikme söz konusu oldu ancak ilk dönemler için makul sayılabilecek bu durum, sonrasında da benzer bir yavaşlıkla devam edince, artık burada adalete erişim hakkının ihlalinden söz etmemiz mümkün hâle geldi.
Deprem yargılamaları kapsamında hem yapının tasarımında, hem inşa sürecinde sorumluluğu bulunan kişiler, hem de kamu personeli olarak tarif edilen kişiler bir sorumluluk zinciri içinde hukuk karşısında yargılamaların parçası hâline getiriliyor. Normalde birlikte değerlendirilmeleri, illiyet bağının koparılmaması son derece önemli çünkü bir yapının yapılmasından önceki hazırlık süreci, yapım aşaması ve yapıldıktan sonraki onay ile imza süreçlerinin tamamı bir bütünü ifade ediyor. Dolayısıyla yargılamalar da bu bütünlük içinde ilerlediğinde gerçek hakikat ortaya çıkarılabilir ancak ne yazık ki deprem bölgelerinde süreç bu şekilde ilerlemiyor.
Kamu personelleri hakkında cezai işlem yapılabilmesi için öncelikle soruşturma izinlerinin alınması gerekiyor; usulen bu bir zorunluluk. Soruşturma izinleri alındıktan sonra bu kişiler hakkında iddianame düzenleniyor ve ceza davasının sanığı hâline geliyorlar fakat üç yıl geçmiş olmasına rağmen pek çok dosyada hâlâ soruşturma izni verilebilmiş değil; bazı dosyalarda kamu personelleri için izinler verilmiş olsa bile iddianameler henüz hazırlanamadı.
Bu nedenle yapının inşasında sorumluluğu bulunan yapı müteahhidi, şantiye şefi, yapı denetim şirketi çalışanları gibi kişilerin dava süreçleriyle kamu personellerinin süreçleri birbirinden ayrı ilerliyor. Bu durum, hakikatin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılama yapılması konusunda bizi ciddi bir tereddütte bırakıyor çünkü ifade ettiğim gibi, yapım müteahhitlerinin yer aldığı ceza davaları birçok şehirde nispeten daha hızlı ilerledi. Hızlı dediğime bakmayın; bize kalırsa bu hızın içinde ne yazık ki adalet yok. Zira bu davalar bilinçli taksirle insan öldürme ve yaralama suçlarından açılıyor. Dolayısıyla kişilerin yargılandıkları suçun niteliği gereği, bu yargılamalardan adil bir karar çıkacağına inanmıyoruz. Suç vasfının taksir düzeyinde kalması, gerçek bir yargılamanın önüne geçiyor diyebiliriz.
G.E.: Burada hemen sormak istediğim bir diğer soru da şu Seher Hanım; elbette 6 Şubat depremlerini yaşayan her kentte davalar sürüyor. Avukatlar olarak farklı şehirlerdeki davalara giren meslektaşlarınızla ortak çalışmalar yürütebiliyor musunuz? Bu konudaki durum nedir? Birbirinizden faydalanabiliyor musunuz ve buna ilişkin platformlar var mı? Bu konuda da kısaca bilgi rica edebilir miyiz?
S.E.: Evet, ne yazık ki çok genel bir çerçeveden söz edemiyoruz ancak Adalet Peşinde Aileler Platformu adı altında, yakınlarını kaybeden ailelerin bir araya geldiği bu yapı içerisinde yer alan dosyaların takibini birlikte yürütmemiz, en azından diğer dosyalarda süreçlerin nasıl ilerlediğini öğrenmemiz açısından fayda sağlayan bir zemin oluşturuyor. Adalet Peşinde Aileler platformunda, yanlış hatırlamıyorsam 76 ailenin yer aldığı dava süreçleri takip ediliyor. Elbette deprem bölgelerinde bunun çok daha üzerinde sayıda dava ve soruşturma var. Genel çerçeveye dair kapsamlı ve detaylı bir çalışma ne yazık ki yürütülemiyor. Bizim takibimiz daha çok Adalet Peşinde Aileler ile sınırlı kalıyor ve basına yansıdığı kadarıyla bilgi sahibi olabiliyoruz.
Öte yandan, Adalet Peşinde Aileler Platformu'nun yürüttüğü çalışmalara istinaden zaman zaman bakanlık tarafından açıklamalar yapıldığını görüyoruz. Özellikle yıl dönümlerine yaklaşıldığında buna sıkça tanık olduk; ikinci yılda da bunu yaşamıştık, şimdi üçüncü yıla giriyoruz. Yine Adalet Bakanı’nın deprem bölgesi değerlendirme toplantısında yaptığı bir açıklamayla karşılaştık. Bu açıklamaların zorunlu kılındığını düşünüyoruz çünkü Adalet Peşinde Aileler Platformu, deprem davaları sürecinde yaşanan hukuksuzlukları bütünlüklü bir çerçevede basınla paylaşıyor. Keşke buna gerek kalmadan, Adalet Bakanlığı doğrudan şeffaf bir şekilde deprem bölgelerindeki yargılamaların nasıl ilerlediğini kamuoyuyla paylaşabilseydi ancak ne yazık ki biraz mecburiyetten paylaşıldığını düşünüyoruz çünkü hâlâ kaç kişinin hayatını kaybettiğini bile net olarak bilmiyoruz. Bu kişilerle ilgili yürütülen soruşturmaların detaylarına dair bütünlüklü bir bakanlık raporu - en azından benim görebildiğim kadarıyla - bulunmuyor.
Ben en son Maraş’ta yapılan bir deprem bölgesi değerlendirme toplantısında Adalet Bakanı’nın bir demecine rastladım. Bu demeç bizi endişelendiriyor çünkü içeriğinde “yıllar önce, hatta yarım asır önce yapılmış binalar”, “depremin şiddeti”, “depremin tekrarı” ve “o günkü yönetmelik şartları” gibi vurgular vardı. Oysa biz duruşma salonlarında sanıklardan sıklıkla bu tür savunmaları duyuyoruz. Deprem şiddetinin Adalet Bakanı tarafından yapılan değerlendirmede öne çıkarılmasını son derece kaygı verici buluyoruz. Bunun bir yöntem hâline getirildiğini düşünüyoruz ve bundan kaçınılması gerektiğinin altını özellikle çizmek istiyorum.
G.E.: Elvan?

Elvan Cantekin: Seher Hanım, şunu sormak istiyorum; az önce bahsettiğiniz Adalet Bakanı’nın Kasım ayındaki toplantıda yaptığı açıklamaya göre, 11 ilde toplam 2 bin 591 ceza davası açılmış durumda. Peki bölgedeki hukuk altyapısı, adalet altyapısı böyle bir yoğunluğu kaldırabilecek düzeyde mi? Yeterli takviye yapıldı mı? Anladığımız kadarıyla hâlâ ilk derece yargılamalar çok yoğun şekilde devam ediyor; istinafa giden dosya sayısı oldukça sınırlı yani pek çok dava hâlâ sürecin başında. Bu konuda değerlendirmeniz nedir?
S.E.: Uygulamadan ve sahadan bir deneyim paylaşmak istiyorum sizinle: Ne yazık ki ilk derece mahkemelerine bile gelemeyen yani hâlâ soruşturma aşamasında olan çok sayıda dosya var ve hatta bazı soruşturma dosyalarımızda şüpheli sıfatına sahip kişiler dahi tespit edilmedi; sadece hayatını kaybeden insanların bilgileri mevcut, hangi binada yaşamlarını yitirdiklerine dair veriler var ancak o binanın yapı müteahhidinin, şantiye şefinin ya da yapının denetiminden sorumlu kişilerin kim olduğunun tespit edilmediği, şüpheli sıfatıyla ifadelerinin bile alınmadığı dosyalar bulunuyor.
Depremden sonra deprem bölgelerinde “deprem soruşturma büroları” kuruldu ve soruşturmalar bu bürolar aracılığıyla yürütüldü. Bu süreçte sık sık savcı değişiklikleriyle karşılaştık ancak kişisel olarak bu altyapının yeterli olduğunu düşünmüyorum. Hâlâ, ifade ettiğim gibi, soruşturma aşamasında kalan ve iddianamesi düzenlenmemiş çok sayıda ceza dosyası var. Depremin üçüncü yılına giriyoruz.
E.C.: Evet, bu 2 bin 591 dava fiilen açılmış olan davalar ancak dediğiniz gibi, bunun dışında da çok sayıda soruşturma dosyası bulunuyor. Öyle anlıyorum, doğru mudur?
S.E.: Evet yani savcının önünde soruşturma dosyası olarak duran pek çok dosya var ancak bu dosyalarda ya şüpheli tespiti yapılmamış durumda ya da şüpheli tespitleri olsa bile süreç ilerlemiyor. Vefat eden kişilerin bilgileri ve verileri mevcut ancak savcılık henüz iddianame hazırlayıp bunu mahkemeye sunamamış çok sayıda dosya bulunuyor. Hatta bazı dosyalara bilirkişi raporu bile çok geç girdi yani iki yıl sonra raporun dosyaya eklendiği örnekler var. Buna rağmen savcılık tarafından iddianame düzenlenememiş, dolayısıyla dava açılamamış pek çok dosya mevcut.
Bunlardan biri de meslektaşımız Hatice Can’ın hayatını kaybettiği bina olan Rana Apartmanı dosyası. Depremin üçüncü yılına girilmiş olmasına rağmen, Rana Apartmanı ile ilgili hâlâ bir iddianame hazırlanabilmiş değil.
G.E.: Sergen Beyi bu genel değerlendirme konusunda sizin söyleyeceklerinizi de alabilir miyiz lütfen?
S.N.: Tabii, merhabalar öncelikle. Öncelikle depremin yıl dönümünde bu meselenin hukuki boyutlarının kamusal alanda, herkesin huzurunda, gerçek adalet mücadeleleri bağlamında tartışılmasını çok kıymetli buluyoruz. Seher’in az önce soru olarak tarif ettiği başlıkların tamamı, bu meselenin adalet mücadeleleri çerçevesinde ele alınırken karşımıza çıkan gerçek, fiilî ve hukuki engellerin büyük bölümünü ortaya koyuyor.
Biz en azından Çağdaş Hukukçular Derneği Adana Şubesi olarak, gücümüz yettiğince, arkadaşlarımızın sayısına bağlı olarak çok sayıda ceza davasını takip etmeye çalışıyoruz. Ceza davalarının nasıl ilerlemesi gerektiğine dair önemli tespitlerimiz var. Çok kötü yürüyen davalarla, gerçekten iyi yargılama yapabilen mahkemeler arasında son derece farklı örnekler gördük. Açılan davalar, açılmayan davalar, davaların süresi bir yana; bundan bağımsız olarak nitelikli yargılamaların yapılmadığını öncelikle tespit etmek gerekiyor.
Bana göre, Seher’in söylediklerine katkı olarak sunabileceğim temel nokta, yargılamaların nasıl yürütüldüğü meselesi. Alpargün davasını konuşabiliriz; sonuçları itibarıyla önemli bir dava ancak bana göre asıl önemli olan, detayları. Alpargün davası, iyi bir yargılamanın kısa sürede - yaklaşık bir yıl içinde - karara bağlandığı bir dosya oldu. Bir yılın sonunda üç ayda istinaftan geçti, ardından üç ya da dört ay içinde tekrar ikinci kez istinafa gönderildi.
Bu dava, delillerini kendisi toplayan, bilirkişilerini kendisi belirleyen, o ana kadar sorulan soruların yanlış olduğunu ortaya koyan ve bir binanın yıkılma nedenlerini nitelikli ve gerçekçi biçimde tespit edebilen bir yargılama örneğiydi. Bu nedenle biz, en azından temel ceza davalarında, bir yargılamanın gerçekten nasıl yürütülmesi gerektiği sorusunun ceza yargılamalarının merkezinde duran temel mesele olduğunu düşünüyoruz. Nitelikli yargılamaların yürütülmediğine dair tespitimizle bu soruya yanıt vermiş olayım.

G.E.: Evet, bu konuda bir noktayı daha aydınlatmanızı rica edeceğim; İstanbul’da birçok davada, duruşmalarda oldukça genç, yeni hâkimlerle karşılaşıyoruz. Bölgedeki durum açısından, özellikle Adana’daki davaların hâkimleri üzerinden bir değerlendirme ya da karşılaştırma yapmak mümkün mü? Yani bu bir yetkinlik ve tecrübe meselesi mi? Neden Adana’da böyle özel bir örnek ortaya çıktı da başka bölgelerdeki davalarda aynı hassasiyet görülmedi?
S.N.: Adana’da da aslında tek bir mahkemede elde edilmiş bir sonuçtan söz ediyoruz. Dolayısıyla yaşlı ya da genç hâkim, tecrübeli ya da tecrübesiz hâkim meselesi sorunun unsurlarından biri olabilir ancak ben genel olarak yargının kendi içinde geliştirdiği muhakemenin, meseleleri ele alış biçimine dair yerleşik alışkanlıkların ve davranış kalıplarının daha belirleyici olduğunu düşünüyorum.
Biz bunu bir sosyal cinayet olarak ele alıyoruz. Sosyal cinayetlere, katliam davalarına, kitlesel ölümlere yol açan vakalarda, yargının meseleyi daha önce tartışılageldiği biçimde tartışmaya yönelik dirençli ve ısrarlı bir tutum sergilediğini görüyoruz. Oysa her bir olayın, her bir katliamın kendi unsurları ve özgül koşulları içinde ele alınması, mutlaka yeni bir tartışma penceresi açması gerekir.
Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Alpargün davası kapsamında olası kast kararı veren mahkeme heyeti bu açıdan gerçekten açık fikirliydi. Ancak şunu özellikle vurgulamak isterim: Bu açık fikirlilik sadece kararın verildiği son celsede ortaya çıkmadı; mahkeme, yargılamanın en başından, ilk celseden itibaren olası kast kapsamında ek savunma alarak bu tartışmanın yürütülmesine alan açtı; bize, müştekilere ve bilirkişilere bu konuda söz söyleme imkânı tanıdı. Bu nüans çok önemli.
Biz genellikle toplumsal davalarda, katliam dosyalarında - Soma’da, Amasra’da, Bolu Kartalkaya’da - şunu görüyoruz; muhakemenin olası kast üzerinden de tartışılması gerekiyor. Bu sadece hangi cezayı vereceğinizle ilgili değil; delilleri nasıl topladığınız, fiili nasıl tartıştığınız ve kişilerin sorumluluğunu nasıl ortaya koyduğunuzla doğrudan bağlantılı. Bu nedenle mahkemenin ilk celseden itibaren bu tartışmayı açması son derece kıymetliydi.
Bugüne kadar bu mahkeme dışında hiçbir mahkeme ilk celsede olası kasttan ek savunma dahi talep etmedi. Bırakın ceza vermeyi, yargılamaları bu ihtimale açmadılar bile. Temelde bunun bir yargısal direnç meselesi olduğunu ve bu tür olaylara bakıştaki ciddi bir eksiklikten kaynaklandığını düşünüyoruz.
G.E.: Sergen Bey, bildiğimiz kadarıyla birçok dava bilinçli taksir üzerinden açıldı. Bize olası kast ile bilinçli taksir arasındaki farkı kısaca özetleyebilir misiniz? Aralarındaki temel fark nedir?
S.N.: Hukuki ve teknik bir tartışma bu. Temelde sonucundan başlayayım; bilinçli taksirden bir ya da birden fazla kişinin ölümüne sebep olduğunuzda, hiçbir indirim uygulanmadan ve üst hadden ceza verildiğinde kaç kişi hayatını kaybetmiş olursa olsun, kaç kişi yaralanmış olursa olsun, tayin edilebilecek azami ceza 22,5 yıldır.
Alpargün Apartmanı davasında, o anda apartmanda 97 kişi bulunuyordu. Bir kişi ağır yaralı olarak kurtuldu, 96 kişi hayatını kaybetti. Tüm bu ölümlerden sorumlu tutulan kişi eğer bilinçli taksir kapsamında cezalandırılmış olsaydı, yalnızca 22,5 yıl hapis cezası alacaktı.
Olası kasttan ceza tayinine gidildiğinde ise her bir kişiye yönelik eylem ayrı ayrı değerlendirildi. Netice itibarıyla 22,5 yıl yerine 62 kez müebbet ve 865 yıl hapis cezası verildi. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, gerçek ve adil bir ceza talebi açısından ortaya çıkan temel ayrımdır.
G.E.: Araya bir soru sorabilir miyim, Sergen Bey? Bu cezayı alan kişi müteahhit mi, kimdir?
S.N.: Evet, bu cezayı alan kişi Alpargün Apartmanı’nın yalnızca müteahhidi değil; aynı zamanda hem fenni mesulü yani teknik uygulama sorumlusu, hem de statik proje müellifiydi. Dolayısıyla olası kasttan ceza verilmesine sebep olan sorumluluk biçimini tartışırken şunu da vurgulamak gerekiyor; kişiyi sorumlu tuttuğumuz fiiller bakımından, denetim mekanizmasının fiilen ortadan kalktığı bir durum söz konusuydu.
Birden fazla kişinin denetimine açık olması gereken inşa sürecini tamamen uhdesinde toplamış, süreci kendi kişiliğiyle özdeşleştirmiş ve sonuçların gerçekleşmesine kayıtsız kalan tek bir kişiden söz ediyoruz. Sanığımız Hasan Alpargün, hem müteahhit, hem fenni mesul ve hem de statik proje müellifiydi.
G.E.: Bu davada karar alındı. Peki, şu anda hangi aşamada?
S.N.: Bu davada öncelikle Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 2024’ün Eylül ayında olası kasttan cezalandırma kararı verdi. Ardından istinaf mahkemesi, teknik olarak suç vasfının yanlış tayin edildiği, olası kast değil bilinçli taksir olması gerektiği gerekçesiyle dosyayı bozdu ve ilk derece mahkemesine geri gönderdi.
Az önce söylediğim gibi, Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesi ilk yargılamayı ne kadar nitelikli yürüttüyse, kendisine bozularak gönderilen dosyada da aynı özenle, aynı ısrarla ve aynı nitelikte bir değerlendirme yaparak kararında direndi ve ikinci kez olası kast kararı verdi.
Dosya tekrar istinafa gitti. 20 Nisan’da Bölge Adliye Mahkemesi’nde bu kez duruşma açılarak istinaf sebepleri değerlendirilecek. Dolayısıyla dosya iki kez ilk derece mahkemesinden geçmiş, aynı zamanda iki kez istinafa gitmiş durumda ve şu anda istinaftaki duruşmasını bekliyor.
G.E.: Sergen Bey bununla ilgili kamu görevlilerine de dava açıldı mı?
S.N.: Evet, bununla ilgili kamu görevlilerine yönelik bir dava da açıldı. Az önce Seher’in söylediği gibi, yargılamalar gerçekten çok yavaş ilerliyor; delil toplanmasından imtina edilen pek çok dosya var. Alpargün Apartmanı dosyasında kamu görevlileri hakkında dava açılmış olmasına rağmen, henüz sanık savunmalarının dahi alınamadığı bir aşamadayız.
Şöyle gelişti: Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu görevlileri hakkında bir dava açıldı. Aynı dönemde Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesi istinaftan bozma kararı almıştı ve bozma gerekçeleriyle sınırlı olarak, belki bir ya da iki celse içinde yeniden karar vermek üzere yargılamayı sürdürüyordu. Bu sırada kamu görevlilerinin davasının açıldığı Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi, dosyaların birleştirilmesi gerektiğini belirtti.
Adana 12. Ağır Ceza Mahkemesi ise, “Ben sadece kendi yargılamamı yaptım, istinaf bozmasının sebepleriyle sınırlı olarak ikinci yargılamayı sürdürüyorum; bu aşamada birleştirme mümkün değil," diyerek karşı yetkisizlik kararı verdi. Bunun üzerine Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi davayı görmekten imtina etti ve dosyayı uyuşmazlık merciine gönderdi. Aylar boyunca dosyaların birleştirilip birleştirilmeyeceğine ilişkin üst mercilerin kararını bekledik. En sonunda dosyaların birleştirilmesine gerek olmadığına karar verildi ve dosya tekrar Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Yaklaşık bir–bir buçuk yıllık sürecin ardından hâlâ, 17 Nisan’da yapılacak ve ilk sanık sorgularının gerçekleştirileceği celseyi bekliyoruz.

Bunun tam karşısında bir başka dosyadan söz edeyim: Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Zeray Apartmanı davasında, hem müteahhitler, hem fenni mesuller, hem de kamu görevlileri birlikte yargılandı ve kamu görevlileri hakkında yargılama tamamlanarak cezalar tayin edildi. Bizce Alpargün kararı kadar önemli olan bu dosyada, sorumluluğu tespit edilen iki kamu görevlisine bilinçli taksirin üst haddinden 22,5 yıl hapis cezası verildi; hükümle birlikte tutuklama kararı çıktı ve hiçbir şekilde iyi hâl indirimi uygulanmadı.
Kamu görevlilerinin yargılandığı dosyalar çok önemli ancak diğer pek çok davada verilen cezalar oldukça düşük kalıyor. Bu nedenle, Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu kararı bu yönüyle de bilinmeli ve tartışılmalı diye düşünüyoruz. Hiçbir indirim uygulanmaksızın, her katta yaklaşık 40 metrekare fazladan kullanım alanı sağlayan bir yapıya iskan komisyonunda izin veren, gerekli tespitleri yapmaktan imtina eden iki kamu görevlisine 22,5 yıl hapis cezası verilmiş oldu.
G.E.: Yani kamu görevlileriyle diğer sanıklar aynı davada yargılanabiliyor.
Evet, olabiliyor ancak Alpargün Apartmanı bağlamında bu gerçekleşmedi. Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi örneğini, hızlı sonuçlanan bir yargılama örneği olduğu için verdim. Buna karşılık, Alpargün Apartmanı dosyasında kamu görevlilerine ilişkin süreç son derece yavaş ilerliyor.
Dolayısıyla burada yeknesak bir uygulama olmadığını vurgulamak istiyorum. Müteahhidin yargılandığı dosya iki kez ilk derece mahkemesinden geçmiş, iki kez de istinaf görmüşken; aynı apartmana ilişkin kamu görevlileri dosyası hâlâ sanık sorgularının bile yapılmadığı bir aşamada. Aradaki fark çok büyük. Her bir dava kendi bağlamında değerlendirildiğinde bu uçurum açıkça görülüyor.
G.E.: Mağdurlar açısından bakıldığında, aslında bu iki grubun aynı davada yargılanması daha olumlu ya da daha uygun olmaz mı?
S.N.: Alpargün Apartmanı bağlamında sorarsak, Hasan Alpargün hakkında verilecek cezayı geciktirecek bir sonuca yol açabilirdi. O nedenle en azından o davada birlikte görülmesi çok da talep ettiğimiz bir şey değildi. Nihayetinde istinaf, yalnızca suç vasfının yeniden tartışılması gerektiği gerekçesiyle dosyayı bozmuştu.
Ancak şunu da söylemek gerekir; bu davalar ilk açıldığı andan itibaren kamu görevlilerinin sorumluluğu da ortadaydı. Kamu görevlilerinin yargılanmasını geciktiren temel unsur, idarenin bu konudaki direnci oldu. Soruşturma izinleri verilmedi ya da çok geç verildi. Kamuoyundaki toplumsal adalet mücadelelerinin etkisiyle ancak belli bir aşamada “Evet, kamu görevlilerinin de sorumluluğu varmış” denilen noktaya gelinebildi.
Davaların geç açılması, birleştirilmesi gereken dosyaların artık birleştirilemeyecek aşamaya gelmesi gibi gecikmelerin temel nedeni idareydi. İdare bu konuda ciddi bir direnç ortaya koydu ve kamu görevlilerinin yargılanması uzun süre fiilen engellenmiş oldu.

G.E.: Sergen Bey, sanık halen tutuklu mu yoksa tutuksuz mu yargılanıyor?
S.N.: Sanık tutuklu, bu çok önemli bir nokta. Buradan hareketle, belki bu yargılamalarda tartışılması gereken başka bir bağlama da kapı aralamış olayım. Hasan Alpargün, depremin hemen ardından - kendi ifadesine göre - deprem sabahı haberdar olur olmaz apartmana geliyor, yıkımı görüyor ve ardından Kıbrıs’a kaçıyor. Kıbrıs’ta yakalandığında üzerinde yüksek miktarda para tespit ediliyor. Hakkında yakalama kararı çıkarıldıktan sonra Kıbrıs’ta teslim oluyor, hemen ardından Türkiye’ye getiriliyor ve tutuklanmasına karar veriliyor. O günden bu yana yaklaşık üç yıldır Hasan Alpargün tutuklu.
Hasan Alpargün’ün tutuklandığı ilk gün kendisine yöneltilen suçlama, olası kastla insan öldürme suçlamasıydı. Bu çok önemli. Türkiye’de uzun zamandır katliam dosyalarında ve toplumsal davalarda, bu tür sosyal cinayetlerin yalnızca gerçek ve adil bir ceza bağlamında değil, muhakemenin yöntemi olarak da olası kast üzerinden tartışılması gerektiğini savunuyoruz. Soma’da, Amasra’da, Aladağ’da, yurt yangınlarında, Bolu’da, Kartalkaya’da yürütülen bu uzun soluklu olası kast talepli mücadelenin ilk somut sonuçlarından biri de buydu.
O dönem soruşturmayı yürüten savcılarla konuştuğumuzda, “Müsterih olun, olası kast kapsamında değerlendiriyoruz. Bakın, olası kast kapsamında tutukladık. Suçlamanın vasfına bağlı olarak mal varlığına el koyduk. Tutukluluğun devamına ilişkin kararların tamamını olası kast bağlamında veriyoruz,” deniliyordu ancak gözümüzü buradan ilk ayırdığımız anda davalar bilinçli taksirden açıldı.
Biz burada muhakemenin neden olası kast bağlamında yürütülmesi gerektiğine ilişkin tartışmayı çok değerli buluyoruz. Bu, yalnızca gerçek ve adil bir ceza meselesi değil. Sosyal cinayetlerde ihmali bulunan kişilerin davranışlarının, çoğu zaman ölümü gözeterek gerçekleştiğine dair temel bir tespitimiz var. Şöyle ki; inşaat hukukunun kendisi, bir binanın insan öldürmeyecek şekilde yapılmasını esas alan normlardan oluşur; adeta “mükemmel sanat kuralları”dır bunlar. Alanın uzmanı değiliz, bir hukukçu olarak konuşuyoruz ancak bugüne kadar bu konuda görüş aldığımız tüm teknik uzmanlar, bir binanın en azından deprem anında insanları yaşatabilecek düzeyde hasar almasının temel hedef olduğunu söylüyor.
Dolayısıyla bu derece ağır teknik hatalar yapan kişiler, en başından itibaren bu ihmallerin ölüme yol açabileceğini öngörmektedir. Bu nedenle gerçek bir muhakemenin de böyle kurulması gerekir. Yargısal direncin, Türkiye’de uzun süredir hem ilk derece hem üst derece mahkemelerinde ortaya çıktığı yer tam da burası. Olası kast son derece dar yorumlanıyor; neredeyse hiçbir katliam dosyasında uygulanmıyor, delil yok denilerek bu tartışmalara alan açılmıyor.
Biz en azından bunun tartışılma biçiminin organizasyonel bir bakış açısıyla da ele alınabileceğini düşünüyoruz yani bir inşaat süreci, daha ilk andan itibaren, depremde yıkılmaya ve bunun sonucunda gerçekleşebilecek ölümlere kayıtsız kalınarak yürütülebilir. Alpargün Apartmanı’nda sonuç veren bakış açısı da tam olarak buydu.
G.E.: Evet, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler Sergen Bey. Şimdi Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz ve iki duyurumuz var; 6 Şubat Cuma günü Açık Gazete programında, saat 08:30–09.00 arasında, Doç. Dr. Tuğçe Tezer ve öğretmen Eda Dinçmen ile birlikte 6 Şubat depremlerinin yıl dönümüne ilişkin bir program yapılacak.

Şimdi hemen Seher Hanım, size danışmak istiyorum. 6 Şubat depremlerinin ardından mevzuatta ve yasalarda bazı değişiklikler yapıldı. Bunlar nelerdir? Kısaca bilgi verebilir misiniz lütfen?
S.E.: Tabii, şöyle; deprem risklerinin azaltılması ve deprem anında ihtiyaç hiyerarşisi gözetildiğinde ki en başta yaşam hakkı olmak üzere barınma, güvenlik gibi başlıklar var, tüm bunlar aslında hukukla çok iç içe ancak depremden çok kısa bir süre sonra, 6 Şubat 2023’te depremin yaşanmasının ardından, 24 Şubat 2023 tarihinde bir Cumhurbaşkanı kararnamesiyle karşı karşıya kaldık. Bu da gösteriyor ki depremin olduğu ay içinde temel yaşamsal ihtiyaçlar henüz giderilmemişken, biz bir “belirsizlik hukuku”yla karşı karşıya bırakıldık.
Bu tarihten itibaren olağanüstü hâl ve Cumhurbaşkanı kararnameleri yoluyla pek çok mevzuatta değişiklik yapıldı. O güne kadar süregelen uygulamalar terk edildi, yeni uygulamalar getirildi; disiplin ve teamüller bırakıldı. Hukuki anlamda usulün tamamen terk edildiği, güvencesiz ve öngörülemez bir süreç yaşandı.
24 Şubat’taki 126 sayılı kararname hukukçular arasında da çok konuşuldu çünkü vatandaşlar açısından etkisi son derece büyüktü. Bu kararnameyle birlikte, anayasal sınırların ötesine geçilerek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı deprem bölgelerinde adeta “olağanüstü hâl bakanlığı” gibi yetkilendirildi. Bakanlığa altyapı ve üstyapı dâhil her türlü inşaatı yapma ve yaptırma, arsa paylarını belirleme, cins değişikliği yapma, kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurma yetkileri verildi. Böylece şehirlerin yeniden inşası sürecinde iskâna ilişkin düzenlemelerde, mekânsal alan kullanımlarında, kamu mallarının mülkiyet rejiminde ve temel hak ve özgürlükler üzerinde geri dönüşü olmayacak değişikliklerin önü açıldı. Deprem bölgelerinde kalıcı yapılaşma ve iskân konusunda tek yetkili makam bakanlık hâline getirildi.
Normal şartlarda şehir planlama hiyerarşisinde mekânsal strateji planı, çevre düzeni planı, nazım imar planı ve uygulama imar planı şeklinde ilerlemesi gereken süreç, örneğin Hatay özelinde yalnızca çevre düzeni planına denk düşecek sınırlılıkta, 15 Mayıs 2023’te Türkiye Tasarım Vakfı tarafından tasarlanmaya başlandı. Bunun yanı sıra, yaşam hakkı gerekçesiyle insanların özel mülkiyetlerine el koymalar gördük. Bu el koymalara karşı davalar açıldı.
Ayrıca 9 Kasım 2023 tarihinde, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında rezerv yapı alanı tanımı değiştirildi. Daha önce uygulanmayan şekilde, yeni yerleşim alanları da rezerv yapı alanı olarak tanımlanabilir hâle getirildi. Bunun somuttaki karşılığı şuydu: İdare, “acele etmeliyiz, insanların barınmaya ihtiyacı var” diyerek kamu yararı gerekçesiyle acele kamulaştırmalara yöneldi ve bunu mevzuat değişiklikleriyle hukuki zemine oturttu.
Normalde usulde en son yapılması gereken tapudan terkin işlemleri en başta yapıldı; insanlar telefonlarına gelen SMS’lerle ya da kimi zaman habersiz biçimde tapularının terkin edildiğini öğrendi. Ardından idare hızla taşınmazların üzerindeki muhdesatları kaldırdı. Örneğin, zeytinliklerde zeytin ağaçları söküldü ve alanlar imara açıldı yani fiilen bu alanlar hızla ranta açıldı.
Burada tarif ettiğimiz temel sorun şu; bir yandan, depremin üçüncü yılına girilmiş olmasına rağmen sorumluluk zincirindeki pek çok kişi hakkında soruşturmalar açılmadı ya da çok geç ilerledi, ceza davaları ağır aksak yürütülüyor. Öte yandan idarenin son derece seri davrandığı alan kamulaştırmalar, rezerv yapı alanları ve rant süreçleri oldu. Bu nedenle mülkiyet hakkı ihlali kapsamında çok sayıda dava açıldı.
Aynı hız, idare mahkemelerinde görülen iptal davalarında da karşımıza çıktı. Ceza yargılamalarında görülmeyen hız, idari yargıda vardı. Biz bunu, hızla imara açılan alanlarda yapılan inşaatların hukuken engellenebilirliğinin ortadan kaldırılmak istenmesi olarak yorumluyoruz çünkü taşınmazlar üzerindeki muhdesatlar kaldırıldı, TOKİ projeleri hızla hayata geçirildi.
İdare mahkemeleri şu soruların yanıtlarını almadan karar verdi: Hazineye ait taşınmazlar varken neden kamulaştırmaya gidildi? Bu alanlar ihtiyacı karşılamıyor muydu, yoksa yapılaşmaya uygun değil miydi? Bu soruların cevapları verilmedi; mahkemeler bunlarla ilgilenmedi ve süreci kamu yararı kisvesi altında değerlendirdi.
Dolayısıyla depremden sonra özellikle yapılaşma konusunda, daha önce uygulanmayan usullerin terk edildiği bu süreçte yargı da aynı hukuka aykırılıkları sürdürmüş oldu diyebiliriz.
G.E.: Bu kapsamdaki davalardan hâlâ devam edenler var mı? Belirttiğiniz gibi, idare mahkemeleri karşı oyları dikkate almadan iptal yoluna gitti ama peki bunların içinde farklı bir yaklaşım sergileyen, istisna sayılabilecek bir idare mahkemesi oldu mu acaba?
S.E.: Bildiğimiz kadarıyla burada 'lehe karar' diye tarif edebileceğimiz bir örnek yok yani ceza yargılamasında Hasan Alpargün dosyası ne ise idare mahkemeleri bakımından da benzer nitelikte, emsal teşkil edebilecek bir dosya ne yazık ki ortaya çıkmadı.
Üstelik buradaki sorunlar yalnızca idare mahkemelerinin verdiği ret kararlarıyla sınırlı değil. Davaya bile dönüşmeyen pek çok ihlal yaşandı; rezerv yapı alanlarında sağlam ya da az hasarlı olduğu tespit edilen yapılar vardı ancak 'burası rezerv bölge' denilerek bu yapılar yıkıldı, alanlar yeniden imara açıldı ve yeniden inşaatlar yapıldı. O bölgelerdeki hak sahiplerine yani mülkiyeti kendilerine ait olan kişilere aynı yerden taşınmaz verilmedi; bunun yerine bambaşka mahallelerden, bambaşka bölgelerden, şerefiyesi çok düşük, metrekareleri çok küçük daireler teklif edildi. İdare ise “İsterseniz vatandaşlar kendi aranızda takas yapın” dedi. Bunu muhatap bulabildikleri yerlerde öğrenebildiler, çoğu zaman ise vatandaşlar tamamen muhatapsız kaldı. Dolayısıyla burada aynı zamanda çok ciddi bir mülkiyet hakkı ihlali söz konusu.
G.E.: Bir de şunu sormak istiyorum; Adalet Bakanlığı’nın açıklamasına göre 2 bin 591 davadan söz ediliyor ancak 50 bini aşkın can kaybının ve ciddi mal kayıplarının yaşandığı 6 Şubat depremleri gibi bir olayda bu sayı az değil mi? Elbette soruşturma aşamasında olan dosyaların sayısını bilmiyoruz, onları bir kenara bırakarak sorarsak, bu tabloya dair nasıl bir yorum yaparsınız?
S.E.: Tabii ki çok az. Adalet Bakanlığı tarafından paylaşılan dava sayısının son derece düşük olduğunu düşünüyoruz. Burada iki ihtimal var; ya veriler henüz derli toplu hâle getirilmedi ya da eğer bu veriler doğru ise çok sayıda dava açılmamış ya da şikâyetler muhatap alınmamış olabilir. Bu noktada “Yapılan şikâyetlere ne oldu?” sorusu da bizim açımızdan önem taşıyor çünkü biz can kaybının 53 binden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyoruz. Bu tahminin nedeni de şu; ölüm belgesini çok daha sonra alan insanlar oldu. Dolayısıyla bu kişiler resmî kayıtlarda depremde ölmüş kabul edilmedi. Bu durumda, “deprem nedeniyle açılan soruşturma sayısı bu kadar” denildiğinde, sonradan ölüm belgesi düzenlenen kişilerin süreçlerinin deprem davası kapsamında değerlendirilmediğini görüyoruz. Dolayısıyla nereden bakarsanız bakın, bu eksik bir değerlendirme, böyle bir veri gerçeği yansıtmaz.
G.E.: Bir başka programımızda kayıplar konusuna da girmek istiyoruz ama açılmış davalar var mı, sizin bu konudaki bilgilerinizi de rica edebilir miyim?
S.E.: Depremden çok kısa bir süre sonra Çağdaş Hukukçular Derneği’ne kayıp çocuklarla ilgili bir başvuru geldiğini anımsıyorum. Bu konuyla ilgili savcılık tarafından bir soruşturma yürütüldü ve akabinde de Aile Bakanlığı’nın bir açıklaması oldu ancak soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını öğrendik.
Başvuruda, çocukların velileri tarafından Hatay’dan Ankara’ya ya da İstanbul’a kaçırıldıklarına dair iddialar vardı ancak yürütülen soruşturma sonucunda, bu çocukların velileri tarafından İstanbul’a getirildikleri ve yanlarında bulunan kişilerin de velileri olduğu gerekçesiyle dosya kapatıldı fakat burada gerekli incelemelerin gerçekten yapılıp yapılmadığı bizim açımızdan hâlâ soru işareti olarak duran konulardan biri.

G.E.: Evet, dün itibarıyla T24’te Cengiz Anıl Bölükbaş’ın bir haberi yayımland ve kısaca ona da değinmek istiyorum. Başlığı şöyle: “Mahkeme, 26’sı çocuk 72 kişinin öldüğü İsias Otel davasında düşük cezayı böyle açıkladı: “Daha önce deprem olmadı, şanslarına güvendiler”.
Kahramanmaraş merkezli depremlerde yerle bir olan, Kıbrıs’tan voleybol turnuvası için gelen 26 çocuk da dâhil olmak üzere 72 kişinin hayatını kaybettiği Adıyaman’daki Grand İsias Otel’in yıkılmasına ilişkin kamu görevlilerinin yargılandığı davada gerekçeli karar açıklandı. Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların olası kast kapsamında yani öldürme suçu çerçevesinde cezalandırılmaları yerine, en fazla 22,5 yıl hapis cezası öngören bilinçli taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan cezalandırılmalarının gerekçesini 'şans faktörü' ile açıkladı. Gerekçeli kararda, 6 Şubat depremlerinin büyüklüğü ve Adıyaman’da daha önce böyle bir depremin yaşanmamış olması sanık lehine değerlendirilerek, mahkeme depremin öngörülebilir olmasına rağmen sanıkların depremin gerçekleşmeyeceğini düşündüklerini ve şanslarına güvendiklerini ifade etti. Bu nedenle sanıkların eylemlerinin bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.
Şaşırtıcı bir karar; doğrusu anlamakta çok zorlandığımız bir karar ancak bu tür gerekçelerin, bundan sonra yaşanabilecek depremlerde de kolaylıkla emsal gösterilebileceği anlaşılıyor. Zira ağırlık, bilinçli taksir yönünde verilen kararlarda. Ne dersiniz Seher Hanım?
S.E.: Evet, ne yazık ki bu ve benzeri gerekçeli kararları görmeye başladık. Burada birkaç noktaya değinmekte fayda var; öncelikle pek çok şehirde İl Afet Risk Azaltma Planı yani İRAP raporları bulunuyor. Bu raporlarda şehirlerde gerçekleşmesi muhtemel afetlere ilişkin değerlendirmeler yer alıyor. Örneğin, deprem muhtemel afet olarak ele alındığında, bir deprem senaryosu üzerinden o şehirde beklenen azami şiddet ve bu depremin olası sonuçları idare tarafından raporlanmış durumda. Dolayısıyla burada 'şans faktörü'nü tartışmak son derece sakıncalı çünkü bu sonuç üzerinden yapılan bir değerlendirme oluyor.
Biraz önce Sergen’in de bahsettiği gibi, Hasan Alpargün dosyası bu anlamda önemli. Bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde, sanığın gerçekleştirdiği eylemi öngördüğünü, bu fiili işlerken sonucu kabullendiğini, göze aldığını ve buna rağmen umursamadığını gösteren çok sayıda eylem, belge ve veri dosyada mevcut.
İsias özelinde de, bizim takip edebildiğimiz ve basına yansıdığı kadarıyla, dosyada delil niteliğinde pek çok unsur bulunmasına rağmen bunlar tartışılmadan böyle bir karar verilmiş olması dikkat çekici. Bu da yargının, bilinçli taksir ile olası kast ayrımında sıklıkla başvurduğu bir değerlendirme biçimi.
G.E.: Evet, programımızın sonuna geldik. Aslında konuşulacak başka konularımız da vardı ama onları bir başka programda ele alırız diye düşünüyoruz.
Başta iki duyurudan bahsetmiştim, birini paylaştık. Diğeri ise İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin 50. Dönem Genel Kurulu. Genel Kurul, 14 Şubat Cumartesi günü saat 10:00–17:00 arasında gerçekleşecek. Seçimler ise bir gün sonra yani 15 Şubat Pazar günü saat 09:00–17:00 arasında yapılacak.
Ayrıca 6 Şubat Cuma günü Açık Gazete programında, Doç. Dr. Tuğçe Tezer ve öğretmen Eda Dinçmen’i dinleyebilirsiniz. 6 Şubat depremlerinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle bölgeden konuklarla yapılacak bir program olacak.
Seher Hanım ve Sergen Bey, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz, sağolun, sizlere kolaylıklar ve iyi günler diliyoruz. Programımızı da burada noktalıyoruz. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle hoşçakalın.


