Ekonomi Politik’te Ali Bilge, iç siyasette CHP’ye yönelik baskıları, iktidarın seçim ve ittifak stratejilerini ve ekonomik krizin derinleşen toplumsal sonuçlarını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.B.: Günaydın!
Ö.M.:Ekonomi Politik’te bugün hem siyasi ve ekonomik gelişmeleri konuşacağız, hem de belki biraz Küba’yı güneş panelleri üzerinden konuşabiliriz.
A.B.: İç siyasetteki manzaraya biraz bakalım. Malum, CHP’li belediye başkanlarıyla ilgili etkin pişmanlık süreçlerinin başlamış olmasıyla birlikte bu iş tam anlamıyla zıvanadan çıktı. İşkencenin psikolojik modelleri uygulanıyor; görüntüler servis ediliyor. Gerçekten genel merkeze kadar tırmandırılacak, ipe sapa gelmeyen iddialar üzerinden, yargı kullanılarak gelinen nokta feci.
Bir taraftan geçen haftadan Halk TV’de yaşanan gelişmeler var. İYİ Parti Genel Başkanı’nın Erdoğan’la teması olduğu iddia edildi. MHP’deki kaos devam ediyor. Varlık barışı uygulamasına geçen hafta biraz değinmiştik; varlık barışı ile seçim ilişkisi önemli.

Türkiye, birike birike gelmiş, irin hâline dönüşmüş ekonomik ve siyasal sorunlarla, dış politika hatalarıyla ve bölgesel liderlik oynama girişimlerinin fiyaskolarıyla birlikte, özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra gerçekten kangrene dönmüş durumda.
25 yıllık bir iktidarsınız; aslında çoğunluğu da gerçekte kaybetmişsiniz. Olası bir iktidar değişikliği sonrasını da düşünüyorsunuz. Böyle bir durumda nasıl bir oyun planı kurardınız? Çoğunluğu yeniden elde etme imkânınız artık yoksa, temel hedefiniz ne şekilde olursa olsun, hangi yolla olursa olsun sürenizi uzatmak olur. Bunun için de çok kaliteli bir oyun planına ihtiyaç yok çünkü elinizde kuvvetler birliği gücü var; ülkede otokrasinin iktidara verdiği bir kuvvetler birliği gücü var.
Kuvvetler birliğiyle oyun planınız her zaman kabaca hazırdır. Basit bir oyun planınız vardır çünkü bu oyun planında gücü muhalifler üzerinde kullanırsınız. Bu şekilde sürenizi uzatmaya çalışırsınız. Burada en önemli dayanağınız dış dinamikler yani müttefiklerinizdir. Dış dünya bu uygulamalarınızdan rahatsız değil. En önemli müttefikiniz ABD. Trump’ı arkanıza almışsınız; hatta neredeyse teslim olmuşsunuz.
Trump’ın görev süresi 20 Ocak 2029’da dolacak. Türkiye’de genel seçimler erkene alınmazsa 14 Mayıs 2028’de yapılacak. Erkene alınsa da çok fark etmiyor; sonuçta Türkiye’de seçimler, Erdoğan iktidarına meşruiyet verdiği düşünülen bir Trump yönetimi döneminde gerçekleşecek. Bir anlamda bugünkü iktidar, Trump güvencesi altında. Erdoğan’a meşruiyet verdiğini iddia eden bir Trump yönetimi var.
Nitekim Trump, Eylül ayında Beyaz Ev’deki görüşmede “Erdoğan’dan Rusya’dan enerji almasını durdurmasını istiyorum” demişti. Bu söz ziyadesiyle dinlenmiş görünüyor. Geçen hafta gelen verilere göre Türkiye, 2025’in son çeyreğinde —Ekim, Kasım ve Aralık aylarında— ve 2026’nın ilk çeyreğinde Avrupa’nın en büyük LNG ithalatçısı oldu. Bunun %60’ı da ABD’den yapıldı. Biz bunun üzerinde çok durduk; üstelik pahalı bir enerji. Avrupa’da da benzer gelişmeler söz konusu ama en büyük ithalatçı Türkiye. Türkiye’nin ABD’den LNG bağımlılığı artıyor. Rusya’ya olan bağımlılığın tamamen bitmesi şu anda söz konusu değil ama azaltılmasına yönelik belirgin bir trend var.
Ö.M.: Ben de hemen ekleyeyim: LNG derken “liquefied natural gas”, yani sıvılaştırılmış doğalgazdan söz ediyoruz.
A.B.: Evet, bu bugünkü ana konumuz değil ama LNG terminallerine ilişkin yatırımların artırılması da söz konusu. Bunu da bir kenara not etmiş olalım.
Peki, 2023-24 manzarası neydi? İki seçim vardı. Burada değişik ittifaklar söz konusuydu; “6’lı masa” deniyordu. Aynı zamanda belediyelerde, bilhassa DEM ve CHP arasında iş birlikleri vardı. İlk etapta ne oldu? DEM belediyeleri kayyumlarla hırpalanmaya başlandı. Özellikle CHP-DEM iş birliğinin olduğu iller hedef alındı. Öncelikle bu ilişki tahrip edildi.
Sonra İYİ Parti Genel Başkanı Akşener denklemden çıkarıldı, İYİ Parti örselendi, Zafer Partisi Genel Başkanı tutuklandı. Zaten AKP’nin içinden çıkan DEVA ve Gelecek gibi partiler de bir varlık gösteremediler. Sonuçta CHP ile muhafazakâr ve milliyetçi partiler arasında kurulan ilişki tahrip edildi. Yerel seçimlerde Kürt oyları üzerinden kurulan CHP-DEM ittifaklarının üzerine gidilmeye başlandı; bu iller hedef alındı.
Sonuçta CHP-DEM ittifakı özellikle İstanbul üzerinde yoğunlaştı, belirgin olarak oradaydı. Ardından da İmralı süreci gelince, bu ilişkinin kökten bozulmasına dönük bir beklenti oluştu. Müzminleşmiş bir İmralı süreci hâlihazırda devam ediyor ve Kürt oyları kazanılmaya çalışılıyor. İmralı süreci de arafta tutularak bir beklenti yönetimi yapılıyor.
Bununla birlikte, tabii ki Mart 2025’ten itibaren gördüğümüz şey CHP üzerine kurulan muazzam baskı oldu. Tam saha pres uygulanıyor; CHP kuşatılmış bir vaziyette ve bölünmeye de sevk edildi. Ne oldu? İmamoğlu cumhurbaşkanı adayıydı. Ardından Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” üzerinden genel kurulun iptaline ilişkin davası gündeme geldi. CHP’nin belediyelerdeki üstünlüğü tasfiye edilmeye, İmamoğlu tasfiye edilmeye başlandı ve nitekim bir yılı aşkın süredir orada.
Mutlak butlan davası da müzminleştiriliyor; dava sürekli arafta tutuluyor çünkü bu belirsizlik iktidarın işine geliyor. Bölmek, yönetmek ve arafta tutarak kronikleştirme politikası uygulanıyor.
Şimdi iş nereye dayandı? Ben bunu Kılıçdaroğlu döneminde de söylüyordum: Pusuda bekleyen tehlike CHP’ye yönelik bir kapatma davasıdır. Bugün mesele genel merkeze kadar tırmandırılıyor; CHP, varlık statüsünden yokluk statüsüne geçirilmeye çalışılıyor. Yani kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyor.
Bu arada seçimler konuşuluyor Türkiye’de. Baskın seçim mi olur, normal bir erken seçim mi olur? Buna birazdan değineceğiz. CHP’nin kapatılması ya da ofsayta düşürülmesi ve bu süreçte bir “yedekleme” mekanizmasının oluşmaması durumunda ancak baskın seçimin mümkün olabileceği konuşuluyor.
Bu arada ilginç gelişmelerden biri de MHP’nin içinin karışması oldu. 15’e yakın il teşkilatı tasfiye edildi ve geçtiğimiz günlerde MHP kongre kararı aldı. Bu karar, Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden sonra açıklandı. MHP, kongresini Mart 2027’de yapacak. Bu da Ankara kulislerinde seçim tarihini belirleyici bir unsur olarak görülüyor. Yani Mart 2027’de MHP kongresini yaptıktan sonra seçimlerin gündeme gelebileceği konuşuluyor. Ama baskın seçim tartışması, CHP’nin kapatılmasına kadar uzanan süreçle bağlantılı ilerliyor.
Bu arada kısaca değinelim: YSK neredeyse tamamen değişti. Geçtiğimiz programlarda bundan söz etmiştik ama şimdilik bunu da bir kenara not edelim.
Öte yandan MHP içerisindeki çatışmalar da Sinan Ateş cinayetinden bu yana dinmiş değil. MHP, “iç cephe tahkimi” söylemini gündeme getirdi ve İmralı sürecinde en aktif rolü oynayan aktör gibi görünüyor. Ancak bu aktif katkısına karşılık ortağından aynı ölçüde destek görmüyor. Çünkü AKP, bu sürecin yıpranma payını MHP’ye bırakıyor; kendisini yine arafta tutuyor ve bunu daha uygun görüyor. İmralı sürecinde farklı bir pozisyon aldığı hissediliyor.
Ayrıca MHP ile AKP arasında yalnızca İmralı sürecine ilişkin değil, “mutlak butlan” davası ve CHP’ye yönelik operasyonlar konusunda da yaklaşım farklılıkları olduğu görülüyor. Nitekim geçen Salı günü MHP Genel Başkanı’nın açıklamalarında bu farklı yaklaşımı görmek mümkündü.
En temel farklılık ise ABD ile ilişkilerde ortaya çıkıyor. Az önce söylediğim gibi Trump’ın sözü dinleniyor ama bu noktada MHP’nin Rusya seyahati dikkat çekiyor. MHP tarafından Çin-Rusya eksenli bir hattın gündeme getirildiği görülüyor yani ABD-İsrail ekseninin dışında bir rota tarif ediliyor.
Dolayısıyla iktidar ortakları arasında çeşitli yaklaşım ve politika farklılıklarını görmek mümkün. Ancak bütün bu farklılıklara rağmen bu ilişki aynı zamanda mecburi bir ilişki. Sonuçta Bahçeli-Erdoğan ilişkisi belli çatışmalar içerse de, son tahlilde bir araya gelip bu ortaklığı sürdürmeleri gerektiği konusunda bir mutabakat barındırıyor. Bir anlamda Trump-Netanyahu ilişkisine benziyor: Zaman zaman görüş ayrılıkları ve çatışmalar yaşansa da birbirlerine mecburlar.
İktidarın ana ortağı AKP’nin, bir anlamda MHP’yi de yedekleme ihtiyacı duyduğunu görüyoruz. Bunu hem belediye başkanlarının devşirilmesinde, hem de milliyetçi-muhafazakâr kesimle kurulan diyaloglarda görmek mümkün. Dolayısıyla MHP’nin yerine geçebilecek alternatif arayışları da söz konusu. Nitekim İYİ Parti Genel Başkanı’yla görüşme iddiaları doğrulanmamış olsa da bu tür temasların bulunduğu biliniyor.

Ö.M.: Bir de CHP’nin dün yaptığı mitingde ki biraz önce birkaç kelimeyle değinmeye çalıştım ama izninizle birkaç ilavede bulunayım; CHP’nin oldukça kalabalık geçen Balıkesir mitinginde konuşan Özgür Özel, “Ekrem İmamoğlu hapiste; bırakmayabilirler. Onun yerine adaylarımız olur, onun yerine elbette mücadelemiz sürer. Herhangi bir CHP’li, CHP’nin adayıdır. Ben Balıkesir’e soruyorum: Seçim sandığı gelene kadar her biriniz sabah yataktan cumhurbaşkanı adayı olarak kalkmaya hazır mısınız?” dedi.
Özgür Özel, İBB davasında etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların ifadelerini geri çektiğini de hatırlatarak, “Hiç merak etmeyin, her gün bir iddia çöküyor. İftiracılar teker teker beyanlarını geri alıyorlar. Örneğin tutuklu Murat Kapki… Aylar önce bir gece mitinginde İstanbul’da söylemiştim, günü geldi kendi söyledi. Diyor ki: ‘Bana avukat geliyor, önüme kâğıt koyuyor; ömrümde görmediğim, duymadığım şeylerin altına imza atmamı istiyor. Ekrem Başkanı, Özgür Başkanı karalamam karşılığında özgürlük teklif ettiler’” ifadelerini kullandı.
Öte yandan Murat Gülibrahimoğlu’nun kendisine “itirafçı olması” yönünde baskı yapıldığını öne süren Özel, “Dört tane araç almışlar. Murat Kurum kampanyasına 50 milyon TL bağış yapılmış. ‘İtirafçı ol’ diye zorlamışlar ama olmamış. Kendi şirketinin çalışanları da ‘Biz CHP’ye bir şey vermedik; ne verdiysek AKP’ye verdik, ne aldıysak AKP’den aldık. Zaten patronun ortağı AKP il başkanıdır’ diyor” şeklinde konuştu.
A.B.: Zaten bütün bu yöneltilen suçlamaların bir mesnedi yok; büyük çoğunluğu herhangi bir mesnet teşkil etmiyor. Soruşturma biçimi zaten böyle olmamalıydı ve iş gerçekten zıvanadan çıkmış durumda. Hukukla ilgisi olmayan bir pozisyonda sürdürülüyor. Özel hayatlar devreye sokuluyor, tehditler ve görüntüler kullanılmaya çalışılıyor. Gelinen noktada adeta bir suç unsuru yaratma, tasfiye etme ve ana muhalefet partisini engellemek için her türlü yöntemin meşru sayıldığı bir tablo var.
CHP’nin Ekrem İmamoğlu konusunda yeni adaylar ve yedek isimler üretme konusunda biraz geç kaldığını düşünüyorum. Çünkü ortada bir gerçek var: Bu iktidarın İmamoğlu’nu çıkarmayacağı açık. Bunun için yapılan mitingler tek başına yeterli değil; daha farklı sahaya inme biçimleri ya da farklı sivil itaatsizlik politikaları ve eylemleri söz konusu olmalı. Geçmişte çok görülmemiş olsa da, ana muhalefet partisinin böylesine otoriter, kuvvetler birliğine dayanan rejimlerde B planı ve C planı üretmesi gerekir. Dolayısıyla bu konuda daha uyanık ve tedbirli olmak gerekiyor.
Ankara kulislerinde de uzun süredir konuşulan bir konu bu. “Böl-yönet” yönteminden hareketle, 2023-24 seçimlerinden sonra iktidar partisi hem ortağına, hem de diğer partilere bu taktikle yaklaşıyor. Aynı zamanda Kürt seçmenine yönelik de benzer bir yaklaşım söz konusu. Muhafazakâr Kürt seçmenlerden AKP’nin önemli ölçüde oy aldığı biliniyor; çözüm süreci ve İmralı süreçleri gibi başlıklarla bunun daha da genişletilmesi hedefleniyor.
Dolayısıyla her şeyin mübah sayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Belden aşağı vurmalardan medet umulan bir tablo var. Erdoğan açısından da “tamam mı devam mı?” meselesinde bir veliaht bulunamadığı görülüyor. Dış destek var ama bunun ekonomik tarafı güçlü değil. Trump’a güveniyor olabilir ancak Türkiye’nin ekonomik problemleri sadece Körfez savaşıyla açıklanamaz. Bu sorunlar, yıllardır uygulanan yanlış politikaların bir sonucu. Sonuçta ortada 24 yıllık bir iktidar var.
Bunu dış açıkta ve cari açıkta görebilirsiniz. Ocak ve Şubat aylarında savaş yoktu ama dış açık yine çok yüksek seviyelere ulaştı. Türkiye zaten kendi içinde ekonomik kriz yaşıyordu. Körfez savaşı bunu daha da derinleştirdi, rezerv kayıplarını artırdı. Ekonomi yönetiminin temel amacı da bu rezerv kayıplarını telafi etmek için yurt dışında kaynak aramak. Hiçbir enflasyon hedefi tutmuyor; kur ve faiz suni biçimde baskılanıyor. Enflasyon rakamları zaten tartışmalı. “İmkânsız üçlü” olarak tarif edilen ekonomik denklemde ciddi problemler yaşanıyor. Türkiye’de kurun bu seviyede tutulabilmesi ancak yoğun müdahalelerle mümkün olabiliyor çünkü içeride para tutabilmek için kuru bu seviyede sabit tutmak zorundalar.
Önlerindeki açmazlardan biri de şu: Erken ya da baskın seçim fark etmeksizin, bir seçimi finanse edebilecek kaynak yaratmak, kredi genişlemesini sağlamak ve seçim öncesinde fakire, fukaraya, emekliye birtakım destekler vererek oy devşirmek. Bu AKP’nin sürekli uyguladığı klasik bir yöntem. Seçimlerden sonra ise genellikle devalüasyon geliyor ve büyük kayıplar yaşanıyor. Seçime kadar kuru baskılayıp kaynak yaratmak, kredi mekanizması üzerinden ekonomiyi geçici olarak canlandırmak ve insanların gözünü boyamak üzerine kurulu bir politika izleniyor. Zaten başka oy alanları da kalmış değil; bunu uygulamaya çalışıyorlar.
Bu arada emeklilerin durumu da çok vahim. Türkiye’de 16,5 milyon emekli var ve bunların büyük çoğunluğu yoksulluk ya da açlık sınırında yaşıyor. Bu konuda Aziz Çelik’in Friedrich Ebert Stiftung koordinasyonunda hazırladığı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu” araştırması önemli bulgular içeriyor. Araştırma, emekli yoksulluğunun artık yapısal bir hale geldiğini ortaya koyuyor. İmkân olursa bunları da ayrıca konuşabiliriz.
Sonuç olarak ülke ciddi bir sefalet yaşıyor. İktidar ise çözüm olarak yine defalarca denenmiş yöntemlere, dış borçlanmaya ve kredi genişlemesine yöneliyor. Bir taraftan ekonomiyi geçici olarak canlandırıp seçim kazanmayı hedeflerken, diğer taraftan partilerin içini ve ittifakları bölmeye çalışıyor. Şu anda kuvvetler birliğiyle yani yargı, emniyet, ordu ve diğer devlet imkânlarının desteğiyle ayakta duran bir iktidar tablosu var. Öte yandan büyük bir bunalmışlık yaşayan, adeta cinnet noktasına gelmiş bir halk söz konusu. Normal koşullarda bu tür toplumsal krizlerin çözümü seçimlerde olur; toplumsal muhalefet seçim yoluyla iktidarı değiştirir ancak buna imkân tanımamak isteyen bir anlayışın hâkim olduğu görülüyor.
Ö.M.: Balıkesir mitinginde CHP Genel Başkanı Özgür Özel, iktidarın devletin yargı ve güvenlik mekanizmalarına dayanarak muhalefeti baskı altına almaya çalıştığını savunurken, buna karşı en büyük gücün halk desteği olduğunu vurguluyor. “Siz neyinize güveniyorsunuz?” sorusuna, Kuvayi Milliye Meydanı’nı dolduran kalabalığı işaret ederek yanıt veriyor ve bu kitlesel katılımın yalnızca CHP’nin değil; cumhuriyete, demokrasiye ve Mustafa Kemal Atatürk’e bağlı geniş bir toplumsal kesimin iradesini temsil ettiğini söylüyor.
Özel, konuşmasının devamında ise siyasetin artık kutuplaşma ve gerilim üzerinden değil, erken seçim talebi ve iktidar değişimi hedefi üzerinden yürütülmesi gerektiğini ifade ediyor. Özellikle ekonomik kriz, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve hukuk alanındaki sorunlara dikkat çekerek, “adaletsizlik” kavramını hem ekonomik, hem siyasal bir çerçevede ele alıyor. Bu söylemle CHP’nin toplumsal muhalefeti ortak bir demokrasi ve seçim talebi etrafında birleştirmeye çalıştığı görülüyor.
A.B.: Bakın, sadece dört ayda devlet bütçesi 760 milyar lira açık verdi. Bu yılın ilk dört ayında faiz ödemelerine 1 trilyon 133 milyar lira aktarıldı; içerideki ve dışarıdaki sermaye çevrelerine, servet sahiplerine ödeme yapıldı. Buna karşılık emeklilere verilen bayram ikramiyesinin toplam maliyeti yalnızca 58 milyar lira. Arada yaklaşık 20 kat fark var. Faize ayrılan bu kaynak emeklilere verilseydi, bugün 4 bin lira olan bayram ikramiyesi 80 bin liraya çıkarılabilirdi.
Gerçekten çok ağır bir tabloyla karşı karşıyayız. ‘Cinnet hali’ derken kastettiğim de bu. İktidar ekonomiyi yönetmekte zorlanıyor. Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon hedefini %16’dan %24’e çıkarması bile başlı başına durumun vahametini gösteriyor; hedef %50 artırılmış durumda. Buna rağmen ekonomi yönetimi yerinde duruyor, Merkez Bankası Başkanı görevde, hükümet görevde. Gerçekten olağanüstü bir tabloyla karşı karşıyayız. Bütün bunlar doğrudan yoksulluğa yansıyor. Toplumun geniş kesimleri her geçen gün daha da yoksullaşıyor.
İsterseniz son dakikalarda biraz da Küba’daki duruma değinebiliriz, vaktimiz kaldı mı?
Ö.M.: 1 dakikamız var.

A.B.: Bu Küba’da yaşanan dramı zaman zaman programlarımızda dile getirdik; siz de getiriyorsunuz, ben de getiriyorum. Gerçekten abluka altındalar. Küba bir ada ülkesi ve dışarıdan enerji desteği büyük ölçüde Meksika ile Venezuela’dan geliyordu. Ancak bunlar da Amerikan ambargoları nedeniyle engellendi ve ülke adeta karanlığa gömüldü. Hastaneler bile çalışamaz hale geliyor. Gerçekten dünyanın bu tarafında yeni bir Gazze yaratılıyor gibi bir tablo var.
Son dönemde yalnızca bir Rus tankerinin ulaştığı söyleniyor, onun dışında ciddi bir engelleme söz konusu. Trump zaten ablukalar üzerinden sonuç almaya çalışan bir siyaset izliyor. İran ambargosunda da tablo ortada; yaklaşık üç aya yaklaşan süreçte alınan sonuç belli. Şimdi de Küba’yı adeta boğmaya çalışıyor. Bir yandan da kiliseler üzerinden 100 milyon dolarlık bir yardım önerisi gündeme geldi. Küba hükümetiyle CIA arasında görüşmeler yapıldığı da konuşuluyor.
Bu nedenle Türkiye’deki Küba Dostluk Derneği bir kampanya başlattı. Bu kampanyaya dikkat çekmek gerekiyor. Hem maddi, hem ayni yardım çağrısı yapılıyor. Özellikle Küba’daki güneş enerjisi sistemlerinin artırılmasına yönelik bir destek kampanyası yürütülüyor; Türkiye’den ve dünyadan destek isteniyor.
Küba, 1962’den bu yana Amerikan ambargolarına ve yaptırımlarına maruz kalan bir ülke. Bunun acısını özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1990-91 döneminde çok ağır yaşadılar. O süreçte en büyük desteği de Venezuela’dan gördüler. Trump’ın bugün Venezuela’yı da hedef alan söylemleri var; Venezuela’yı eyalet yapmak istediğini söylüyor, Küba’yı işgal etmekten söz ediyor, Kanada için “eyalet olsun” diyor, “Grönland da benim” diyor. İran’da da istediği sonucu alamadı. Bu nedenle Küba, gözünün önünde kolay hedef olarak görülen bir ülke gibi değerlendiriliyor. O yüzden Küba halkının yaşadığı drama dikkat çekmek gerekiyor.
Ö.M.: Evet, destek duyurusunu da yapmış olduk bu şekilde.
Ö.Ö.: Kampanyanın adı, ‘Küba’ya Güneş Topluyoruz’. Bu sloganla bir dayanışma kampanyası başlatılmış durumda.
Ö.M.: Peki, bu şekilde de sona erdiriyoruz, süreyi de biraz aştık. Çok teşekkürler Ali Bey.
A.B.: Kolay gelsin.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


