"Şam ile SDG arasındaki anlaşma pek çok kazanımın yitmesi anlamına geliyor"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Suriye’de Şara yönetiminin aldığı kararlar ve SDG’ye dayatılan anlaşma üzerinden Rojova Kürtlerinin son on yılda elde ettiği kazanımların nasıl geri alındığını; Türkiye, ABD ve İsrail’in garantörlüğünde şekillenen yeni dengeyi, petrol–su kaynakları eksenindeki çıkar çatışmalarını ve bunun Türkiye’deki “çözüm süreci”ne olası etkilerini değerlendiriyor.

""
Ekonomi Politik: 19 Ocak 2026
 

Ekonomi Politik: 19 Ocak 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Programımızın gündeminde öne çıkan Suriye herhalde değil mi? Suriye’deki gelişmeleri ele alalım.

A.B.: Suriye geçici Cumhurbaşkanı Şara’nın yayınladığı kararnameyi ve sonrasındaki gelişmeleri hepimiz izliyoruz. Tüm olan bitene, alınan kararlara baktığımızda; Suriye Kürtlerinin 2012’den itibaren Rojova bölgesindeki elde ettikleri kazanımların, çok önemli bir bölümünün, neredeyse tamamının kaybedildiğine tanık oluyoruz. Şam’la SDG arasındaki anlaşma pek çok kazanımın yitmesi anlamına geliyor. Nitekim BBC Türkçe’de sabah gördüm; SDG lideri Mazlum Abdi de, “Bu anlaşma bir dayatma sonucu elde edilen bir durumdur” tespitini yapıyor.

Yayınlanan kararnameyi incelediğinizde, adeta Türkiye’de yazılmış bir kararname izlenimi ediniyorsunuz. Kararnamede Kürtçe’ye resmi dil statüsü verilecek deniyor - zaten 12 yıldır orada eğitim Kürtçe yapılıyor, Nevruz bayram ilan edilecek deniyor - zaten yıllardır kutlanıyor, kazanılmış hususlar tekrar ediliyor. Mazlum Abdi, varılan anlaşmanın daha geniş çaplı bir savaşı önlemek için yapıldığını, anlaşmanın "dayatıldığını" söylüyor. Suriye Kürtlerinin önceden elde ettikleri kazanımların pek çoğunun ortadan kalktığını görüyorsunuz. 10 yıldır hakimiyeti olan bölgelerden çıkıyor Kürtler, petrol ve doğal gaz sahalarını devrediyor.

Sonuçta, Esad’ın Baas Rejimi yerini; Türkiye, İsrail ve ABD garantörlüğünde Colani’nin HTŞ’sinin Baas Rejimi’ne bıraktı. Ayrıca sadece ortada bir kararname var, anayasal bir garanti de verilmiyor.

Federasyon mevzuu ortadan kalkıyor; federalizm, özerklik gibi yaklaşımları Suriye Enformasyon Bakanı birkaç gün önce geçici bir moda olarak değerlendirildiğini söylemişti. Ayrıca Suriye’de yaşanan fiili durum, dayatılan anlaşma, Türkiye içi devam eden süreci de ilgilendiren bir durum, birbiriyle ilişkili ikili bir süreçti. Türkiye’de Ekim 2025’ten itibaren devam eden, adına “Barış süreci, terörün sona erdirilmesi” denen süreci de etkileyecek gelişmeler. Gerçi iktidar ağzından, “Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’deki gelişmeleri etkilemez” laflarını geçen hafta duyduk ama bunun böyle olmadığı ortada, tatmin edici bir tablo yok.

Suriyeli Kürtlerin önemli liderlerinden Salih Müslim, itirazını önceden açıklamıştı. Müslim, "10 Mart Anlaşması onların gönlüne göre değildi, ondan kurtulmak istiyorlar - özellikle de Türkiye. O yüzden anlaşmayı bitirmek istiyorlar. 10 Mart Anlaşması, 1Nisan Anlaşması var. Görünüşe göre, bunlar sözlerinde durmayacaklar ve belli ki anlaşmayı da uygulamayacaklar. Güvenilmez bunlara. Fırsat buldukları an saldırıyorlar,” demişti.

Suriye Kürtlerine yönelik son gelişmeler ve alınan kararlar, Suriye’nin geçici Şara yönetiminin tek başına yapabileceği ve hatta bunu ısrarla istediği kanaatinde de değilim, daha çok Türkiye’nin bastırmasıyla gerçekleştiği görülüyor. ABD ve İsrail’in desteğiyle -son Paris toplantısında da bu durum gündeme gelmişti - ortaklaşa bir şekilde Şara’ya kararların dikte edildiği, uygulatıldığı anlaşılıyor. Elbette onun da “canına minnet” bir durum. Suriye’de etnik varlıkların demokratik katılımına dayanan bir devlet kurma anlaşması değil; yapılan anlaşmayı Rojova Kürtlerinin kazanımlarını teslim etme anlaşması olarak algılamak mümkün. Şu anda görünen tablo bunu gösteriyor.

Kürtler için devletsiz halklar tanımı yapılır; dörtülkede ve Fransa büyüklüğünde bir coğrafyada ve neredeyse 35-45 milyonluk bir nüfusa sahip devletsiz halklar kategorisindeler. Kürtler, 100-150 yıldır sınırları içinde bulundukları devletler tarafından ve yapılan anlaşmalarla verilen sözlerin yerine getirilmediği, aldatılan halklar kategorisinde de değerlendirilir. Günümüzde yaşananlar da tarihsel süreçte karşılaştığımız duruma benziyor.

Rojova Suriye Kürtlerinin Esad döneminde elde etmeye başladıkları kazanımların çok önemli bir bölümünü teslim ettikleri anlaşılıyor.

Garantör devlet pozisyonunda ABD, İsrail Türkiye’nin bastırmasıyla, yeni tablonun belirlendiği anlaşılıyor. Bu kabullenilir bir durum mu? Sular durulur mu? Hiç sanmıyorum. Çünkü 2025 Mart ayındaki anlaşmanın, 2025 Nisan’da ENKS yani Suriye Kürt Ulusal Konseyi toplantısında alınan kararların gerisinde fiili durum yaşanıyor. Nisan 2025’te Suriye Kürt Ulusal Konseyi toplanmıştı, SDG dahil bütün Kürt gruplar toplanmıştı, bir kongre düzenlemişti, bu ender görülen bir durumdu. Şimdi tüm bunların gerisine düşen bir anlaşmayla karşı karşıyayız.

Türkiye’deki süreçte de benzer durumu yaşamaktayız. Türkiye’de Ekim 25’ten beri devam eden sürecin kazanımları var mı? Kürtler ne kazandı? Neler ortaya kondu? Ortada süresi uzatılan bir komisyon var ve komisyonun raporları var. Bunlar dışında neler var? Devlet ne koydu ortaya? Görülen nedir? Sürekli adım atan kesim PKK ve Kürt tarafı oldu. Somut bir şekilde iktidarın ortaya koyduğu bir tablo görmüyoruz, hapishanelerde yıllardır siyasi kararla yatan insanların biri bile dışarı çıkmış değil! Selahattin Demirtaş yurt içi ve dışı kararlarına rağmen pek çok tutsakla birlikte içeride bulunuyor.

SDG’ye dayatılan anlaşma ile Türkiye’nin istekleri yerine gelmiş durumda, Doğrusu Türkiye’nin bu bastırması olmasaydı, Şara yönetiminin bu kadar ileri gideceğini düşünmüyordum. Dışişleri bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı’nın açıklamaları da bu doğrultuda oldu. 10 küsur yıldır biliyoruz ki Türkiye HTŞ-Özgür Suriye Ordusu gibi yapıların sürekli içinde yer aldı ve destekledi.

Paris toplantısı ve sonrasında ABD’nin Suriye Kürtlerini yalnız bıraktığı, satmış olduğu anlaşılıyor. Güvenilmeyecek bir unsur olduğunu hep söylüyorduk, bu ilişki bana başından beri inandırıcı gelmedi, hiçbir zaman samimi bulmadım.

Osmanlı Devletini sona erdiren belgeler olarak Mondros ve Sevr Anlaşmalarından sıkça söz edilir. Suriye Kürtlerine dayatılan bu anlaşma, Rojova’nın Mondros’u ve Sevr’i gibi bir anlaşma olmuş. SDG lideri Mazlum Abdi, “Baskılar karşısında savaşın genişlememesi için kabul etmek durumunda kaldık,” diyor. Kürtler; Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren tarif ettikleri statüyü yok sayan, iç özerkliği kabul edilmeyen, demokratik bir entegrasyonun olmadığı, otokratik bir entegrasyonla karşı karşıya.

Suriye Kürtlerinin, Suriye Kürt konseyinin ve bölgedeki Kürtlerin bu anlaşmayı nasıl karşılayacağını merak ediyoruz, gelişmeleri izleyeceğiz. Bu iş zaten zordu ancak daha zorlu ve tehlikeli sürece evrildi. Kangrenleşen, yıllarca kanayan bir durumla umarım karşı karşıya kalmayız. Değerlendirmem bu.

Ö.M.: Ahmet El Şara’nın sözünü ettiği bir görüşme daha yani zaman kalmadığı için, hava şartları müsaade etmediği için, “Pazartesi bir görüşme daha yapacağız,” demiş. Bugün sabah Özdeş’le beraber bizim de anlatmaya çalıştığımız yani detaylarda önemli bir yeni gelişme, değişiklik olması beklenmiyor herhalde? Burada ilgi çekici noktalardan bir tanesi de petrol bölgelerinin tamamı üzerinde büyük bir kavganın olması.

A.B.: Bir de su ve baraj var.

Ö.M.: Evet, çok doğru. Buna ilave edilecek ilginç bir haber, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın 16 Ocak tarihli yeni yaptığı açıklaması Halk TV’de vardı ve yeni keşif sondajlarının başlayacağını duyurmuştu. Petrol ve doğal gaz aramalarına ilişkin bilgi verip, Karadeniz’de, Rize açıklarında keşif sondajı yaptıklarını açıklıyor, ağırlıklı olarak Diyarbakır’da olmak üzere yeni petrol yataklarının da keşfedildiğini açıklıyor Bayraktar. Yeni petrol sahasının Gabar’da bulunandan katbekat büyük olduğunu duyuruyor ve, “Başarırsak oyun değiştirici etkisi olabilir,” demiş.

A.B.: Zaten bunlar açık açık söyleniyor. Türkiye‘nin Suriye’deki nüfuzu ile neler kazanabileceği dile getirilen bir durumdur. Petrol, doğal gaz, fosil yakıtlara çok ihtiyacı olduğu, yerli imkanların kıtlığı bilinir. Suriye’nin Rojova bölgesinde, SDG’nin kontrol ettiği bölgede petrol vardı. Şimdi bu bölgeyi teslim ettiler, Tişrin Barajı’nı ve dolayısıyla suyu da teslim ettiler. Ciddi kayıplar bunlar.

Suriye yönetiminde üç ülkenin ağırlığı bulunuyor ve Türkiye de önemli ağırlığı olan bir ülke, belirleyici bir ülke olduğunu bu olayda ispat etti. ABD ve İsrail ile birlikte Şara yönetiminin garantör devletleri yani HTŞ devşirmesi olan Suriye geçici yönetimin garantör devletleri. Şimdi bu garantör devletler, Kürtlerin aleyhine bir tasarrufta bulundular. İşin bu şekilde olacağını bekleyen bir taraftaydım.

Ne Netanyahu’nun, ne Trump’ın, ne de Türkiye’deki iktidarın ipiyle; her iki ülkede Kürt sorununun sahici bir şekilde çözülmesi mümkün değildi ki ben bu iplere Öcalan’ı da ekliyorum. Geçen 1,5 yıllık sürede Öcalan’ın Kürtler lehine katkısı ne oldu? Yanıtı tartışma götürür. Demokrasi tabanlı olmayan, demokrasiye inanmayan liderlerin inisiyatifinde etnik bir sorununun çözülmesi inandırıcı değildi.

Yaşanan gelişmeler nedeniyle yakın gelecekte sorunların katmerleştirmesi beklenebilir. Yaşanan fiili durum Suriye Kürtleri için geri bir pozisyondur. Suriye Rojova Kürtlerinin içinde yaşamıyorum ama Apaçık Radyo’da yıllardır Kürt sorunu üzerine hem bölgesel ve ülke içi değerlendirmeler yapıyoruz. Lise yıllarımızdan bu yana yaklaşık 50 yıldır da bu sorunla ilgileniyoruz, meselenin tarihini de biraz biliyoruz, tarih boyunca verilen ve yerine getirilmeyen sözleri de biliyoruz. Birinci Meclis’te de Türkiye Kürtlerine özerklik verilmesi gündeme gelmişti, sonra vazgeçildi, 100 yıldır kan akmaya devam etti. Verilen sözler bugünde yerine getirilmedi.

ABD ve İsrail’in, Türkiye’nin bastırmasıyla bu pozisyonu dikte ettirdiklerini açık bir şekilde görüyoruz. İktidar ortağı Bahçeli de dün gece bir yol haritası açıkladı, o yol haritasıyla Kürt sorunun çözülmesi, ne Suriye’de, ne de Türkiye’de pek mümkün değil. Kürt sorunu çözümünde yeniden geri bir noktaya dönülmüş olunuyor. Umarım dayatılan anlaşma bölgedeki Kürtleri tatmin edici biçimde rehabilite edilir. Hep kanın durmasını istedik, umarım bu anlaşma kanın daha da fazla artmasına yol açmaz.

Ö.M.: Ben bu duruma ilave olarak ve yan bir mesele olarak da Bakan Bayraktar’ın yaptığı açıklamaya bir kez daha dönmek istiyorum izninizle: Yeni petrol sahasının Gabar petrolünün katbekat büyük olduğunu duyurmuştu, “Başarırsak oyun değiştirici etkisi olabilir,” diyor. Ne demek istediğini tam yorumlamak çok kolay değil tabii. “Diyarbakır’da yapmayı planladıkları petrol araması başarılı olursa, oyun değiştirici etkisi olabilir,” demiş. Dikey sondajdan sonra bir de yatay sondaj yapacaklarını ve kayaların içine sıkıştığını düşündükleri kaya petrolünü çıkaracaklarını söylemiş.

Ö.Ö.: Hidrolik kırılmayı kastediyor, kaya gazı çıkaracaklar yani.

Ö.M.: Evet, kaya gazı.

Ö.Ö.: Çevre açısından da en sakıncalı olan yöntemlerden bir tanesi.

Ö.M.: Aynen öyle. Bu oyun değiştirici fikrine de katılmamak mümkün değil çünkü Donald Trump’ın, ABD yönetiminin de başından beri bütün petrol kaynaklarını kullanarak hükmetme esprisi var. Gabar’ı da kaya gazı çıkararak filan üçe katlayacak ise bir tek soru var: Kasım ayında COP31 İklim Konferansı’na ev sahipliği yapacak olan ülkenin başkanı olduğunu da kendisi açıkladı, o konuda tereddüt olmasına rağmen Avustralya’nın da kendi başkanlık sözcülüğü var. Bütün bunları nasıl yalanlayacaklar? Çünkü COP’larda hükümetler arası iklim değişikliği görüşmelerinin, toplantılarının temel konularından bir tanesi fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmak, hızla demeyeyim ama çeşitli terimler kullanılıyor. Müjdeler içinde üçe katlayacak, daha önceki bulgulardan vs. bahseden bir Enerji Bakanı’nın başında bulunduğu bir toplantıda nasıl olacak bütün bunlar? Bu herhalde iyi bir tartışma konusu.

A.B.: ABD yönetimi böyle bir sorun olduğuna inanmıyor, iklim sorununu tanımıyor ve hatta Birleşmiş Milletler’i tanımıyor. Geçen sefer COP nerede oldu? Fosil yakıt ülkesi Azerbaycan’da oldu değil mi?

Ö.M.: Bir önceki.

A.B.: Evet. Ömer Bey, sorunun cevabını siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. İktidarın fosil yakıt müjdelerine yönelik zaman zaman kamuoyuna yönelik alevlendirmeleri oluyor, “Yeni rezerv bulduk, şunu katladık, yakında şu olacak” vs. Başta Rusya olmak üzere milyarlarca dolarlık fosil yakıt faturası ödüyoruz. Suriye Kürt bölgesindeki petrollerin işletilmesi hususunda iktidarın yaklaşımları biliniyor. 2025 Eylül ayından itibaren Yumurtalık-Kerkük boru hattı da işlemeye başladı, o da işlevsel oldu, öncesinde sorunluydu, tahkime gidilmişti. Suriye petrolleri, Irak petrolleri gibi çok fazla değil ama petrol çoğunlukla Kürt bölgesinde bulunuyor. Bildiğim kadarıyla Amerikan Hazine Bakanlığı’ndan izinli bir Amerikan şirketiyle Rojova Kürtleri işletiyordu, oradan gelir sağlanıyordu.

Türkiye, bölgedeki Kürtlerin varlığına ve statülerine ilişkin problemleri olan bir ülke, aynı zamanda petrolü de olmayan bir ülke! Lozan’dan beri konuşulan Musul-Kerkük meselesini hatırlayalım. Türkiye’nin ağırlıklı Kürtlerin yaşadığı topraklarda bulunan neftle/petrolle ilgili 100 yıldır arayışları ve istekleri vardır, sonuçta Türkiye petrol ithalatçısı ülke.

Harran Üniversitesi’nde bazı toplantılar düzenlemiştim, 10 seneden önceydi, o zamanlarda kaya petrolü için arama yapılıyordu, izin verilen şirket de yanılmıyorsam Shell idi. Bu aramalar devam edip bir sonuç elde edildiyse onu bilemem ancak iktidar bu tür müjdeleri hep vere geldi.

Genelde bu müjdeler, anonslar ya Kürt haklarının geriletilmesiyle örtüşen kahramanlıklarla tamamlanıyor ya da seçim zamanı yapılıyor. Ne Erdoğan’ın, ne Bahçeli’nin, ne Trump’ın, ne de Netanyahu’nun fosil yakıtlarla ilgili bir problemi yok. Dolayısıyla doğru ya da yanlış yeni rezervlerin anons edilmesi, topluma müjdeler veren bir siyasi hayat tarzı sürdürülmesi otokratik iktidarların doğal bir refleksi.

Ö.M.: Birleşmiş Milletler sekreterinin de söylediği gibi başka bir seçenek de olmadığı apaçık ortada ama böyle bir gidişat var.

A.B.: Birleşmiş Milletler’e kilit vuracaklar neredeyse! Dünyanın hali ortada; Grönland’ı işgal etme aşamasına gelmiş bir ABD var, “Oradaki nadir elementler benim, orası benim,” diyor. Dünya silahlanma yarışı içinde, herkes silahlanıyor. Hem fiili savaşlar var, hem silahlanma savaşı var, bir de gümrük savaşları var. Böyle bir ortamda Orta Doğu’ya yeni bir format atıldı. Suriye’nin Kürt Rojova bölgesi de bu şekilde formatlanmış oluyor. Umarım bu format yangını daha da büyütmez çünkü Kürtler kazanımların gerisinde bir pozisyona gelmiş durumdalar. Yeni geri pozisyon hem bölgedeki Türkleri, hem de Türkiye’deki Kürtleri etkileyecektir ve sanıyorum bu tartışmalar daha derinleşecektir.

Ö.M.: Evet ve hatta Avrupa Birliği, Trump’ın Grönland üzerine gümrük tarifeleri konusunda ‘şantaj’ lafını da kullanmışlar. Fransa’dan Emmanuel Macron da Avrupa liderlerine, “Güçlü bir karşı harekât başlatalım, araç olarak kullanalım ve misilleme koyalım,” diyor. Bakalım ne olacak? Ciddi bir girişim bu, The Guardian gazetesinin manşet haberlerinden bir tanesiydi.

A.B.: İş Grönland’a gelince bazı Avrupa Birliği ülkeleri karşı hamle yapacaklarını söyledi. Peki, bu durum nereye varacak? Avrupa Birliği kendi içinde ciddi problemleri olan bir yapı halinde, temel varlığı tehlikede ve aynı zamanda NATO varlığı da tehlikede. Dünya hali işte böyle; ‘deliler boşandı’.

Bugüne kadar Kürtlerin yeniden aldatılmasına işaret eden, aldatılan halklar statüsünü korumamaları gerektiğini belirten bir yayın çizgisinde oldum ancak şu anki durum Kürtler açısından depresif bir duruma işaret ediyor.

Ö.M.: Evet, süreyi de bitirdik.

A.B.: Bugün Suriye Kürtlerini ele almak durumundaydık. Ekim 25’ten beri daha da yakın takip ediyorduk. Umarım, Türkiye’deki Kürt sorunu, çözüm süreci, “iktidarın değimiyle etkilenmez” ama hiç zannetmiyorum.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz Ali Bey, görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.