Apaçık Radyo

Paniğe gerek yok, şair çalışıyor.

28 Ekim 2026

Bu hafta usta yazar Murat Uyurkulak'la son romanı "Dipte"nin karanlık ve otobiyografik dehlizlerinden yola çıkıyor, Türkiye'de hayatta kalmanın ve "kirlenmenin" yazarın kalemine nasıl yansıdığını konuşuyoruz.

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Murat Uyurkulak'la beraberiz. Murat hoş geldiniz.

Murat Uyurkulak: Hoş bulduk İlksen.

İ. M: Teşekkür ederiz burada olduğunuz için, zaman ayırdığınız için. Seyahatten hemen döner dönmez yakaladık sizi. Konuşacağız, bir Karadeniz maceranız oldu arada. Ama sadece onu değil son kitabınızı da konuşacağız, konuşmak istiyorum. Yani tabii Murat Uyurkulak edebiyatı üzerine yazılanlar, çizilenler o kadar çok ki bu YouTube portre serimizi biraz da aşar ama Dipte'yi kaçırmayalım istiyorum en azından. Bu söyleşi içinde benim tutunacağım birkaç tutamaç burada var yani. E Dipte yani, akla ilk tabii ki herkesin sorduğu soru, "acaba otobiyografik mi" sorusu gelmiyor değil, pek çok şey de zaten... Daha en başında zaten bu soruyu ekarte ederek başlıyorsunuz, eğer hani o akıllı şeyinize, yapay zekanıza sorarsanız muhtemelen bir yerlerden bu figürler çıkacak ortaya diye. Evet, ama sahiden, Dipte. Şimdi gerçekten ne kadar dipteyiz Murat? Onu bir sormak istiyorum sana. Yani hem birkaç manasıyla dipte. Benim için sizin seslenişiniz, edebiyattaki sesiniz aslında hep bir... Dipten sesleniş, bir tür böyle nasıl söyleyeyim, kendini belki o eski dostlarda yankısını bulan duyguların da ifadesi oldu ama bugünü her zaman çok yansıtması ve bugünü tercüme etmesiyle ben ilk Tol'la vurulmuştum mesela zamanında. Dipte'de de o karakter devam ediyor, yani bugün ve buradan konuşuyor. Nasıl konumladınız hikayeyi, biraz onu konuşmak isterim yani, böyle bir... Yüzyıllık zaten şeyi var, hesabı var konuşmak istediği ama bir yandan da bugünü ve sizin dertlerinizi çok iyi anlatıyormuş gibi hissediyorum. O yüzden bu soru geçerli bir soru. Ne kadar otobiyografik bu roman? Biraz böyle etrafından dolanarak cevaplayabilirsek çok sevinirim.

M. U: Ya şey, her metinde öyle ya da böyle otobiyografik bir şey oluyor, yani oluyor. Aslında çok. Tol'da da vardı. Tabii ki Har'da da vardı. Merhume'de de vardı. Şey, ağır otobiyografik izler taşıyan romanım aslında şeydir, Delibo'dur dördüncüsü. Orada zaten Bornova'da geçer, benim yetiştiğim yerde. Oradaki lise Bornova Anadolu Lisesi'dir işte, mezun olduğum lise. Ama tek başına... Yani yüzde yüz ben değilim tabii ki. Bir sürü başka şeyle birlikte o karakter ortaya çıkıyor. İşte orada bir baba vardır. Biraz benim babam, biraz başkalarının babası. Biraz hani Türk babası. Türkiye babası. Ondan sonra...

İ. M: Temsili tabii ki.

M. U: Dipte'de de var otobiyografik unsurlar, ögeler var. Oradaki yazarın ismini unuttum ya.

İ. M: Yazarın ismi?

M. U: Can.

İ. M: Can karakteri. Muzaffer diye isim geldi, o yayıncımız. Evet.

M. U: Can Vardar.

İ. M: Can Vardar.

M. U: Tabii ben varım. Çünkü affedersiniz, affedersiniz lütfen. Yani ona buna şey atarken... Çamur atarken diyorsun. Ben B ile başlayanı söyleyecektim de neyse. Ondan sonra... Şey... Tepeden bir yargı dağıtmak, anlatabildim mi, yani ahkam kesmek ayıp kaçacaktı. Bunun içinde benim de olmam gerekiyordu. Çünkü... Hayat işte, yani Türkiye'de yaşamak çok zor. Yaşlanmak zor, genç olmak zor, kadın olmak çok zor zaten biliyorsunuz. Ve insanların hayatı savrulmalarla geçiyor. Yani bir sürü şeye karşı savunma mekanizmaları üretmekle geçiyor. Survivor yani, hayatta kalma stratejileri bulmakla geçiyor. Bir sürü de günaha giriyorsunuz.

İ. M: Tabii ki.

M. U: Dini anlamda demiyorum yani. Kirleniyorsunuz yani.

İ. M: Masumane değil yani.

M. U: Evet. Yani farkında bile olmadan birilerine madik atıyorsunuz. Bazı yerlerde çürüyorsunuz. Hayatta kalmak, geçinmek diye bir dert var mesela.

İ. M: Tabii ki.

M. U: Para kazanmak diye bir dert var. Yani ciğeri beş para etmez adamların emrinde onlara gülerek çalışmak, mesai yapmak zorunda kalıyorsunuz falan. Dolayısıyla bunlar bir birikim demek. O birikim de pek hoş bir birikim değil. Yani bir nevi kurum gibi, is gibi, böyle insanın ruhunu karartan. Dolayısıyla bu aynı zamanda bende de olduğu için içinde olmam gerekiyordu. O masada benim de olmam gerekiyordu.

İ. M: Payını aldın aslında.

M. U: Yine başta dediğim gibi tamamen ben değilim elbette. Bir sürü başka şeyle birlikte yoğrulmuş bir karakter o. Ama evet otobiyografik özelliği var.

İ. M: Evet. Yani ben de ne kadar dipteyiz diye sorarken nasıl sen kendine pay biçiyorsan ben de okuduğum yerde bir okur olarak kendime pay biçiyorum. O yüzden Dipte'yi sorusu biraz benim de nasıl diyeyim, paydaşı olduğum o kötülük mü diyeceğiz artık, hani o masumluktan çok uzak hal, hayatın kendisi bir yandan da. Şimdi şey çoğu zaman yok yani, ahlaki yargı vermekten uzaksınız. Yani en azından aforizmalar düzeyinde bir iletişimi yok romanlarınızın. Ama ortaya koyduğu metin ve tasvir ettiği dünya... İnsana diyor ki, "Bu çok gerçek ve bu kötülük de işte ben, parçasıyım bu kötülüğün" diyor. Bu bana şunu hep düşündürmüştür; yani sizin yazınınızla ilgili, aslında sizin döneminizde... Yani ben 2010'lardan önce biliyorum sizi. Yakalamak çok kıymetliydi, sizin yazınızın da parçası olduğu bir grupla. Ama şimdi yıllar geçtikçe de şunu düşündüm; tamam öfkeyi ifade ettik, acaba öfkeyi pasifize etmeye mi yarar bu ya diye. Yani hiç böyle bir çuvaldızı buradan kendinize batırdığınız oldu mu? Bu kötülüğü tasvir ederek aslında belki de sönümlemiş olduk oradaki isyan fikrini ya da enerjisini. Düşündünüz mü hiç buraları, muhakkak düşündünüz?

M. U: Bazen bir şeyler yazıyorsunuz, yapıyorsunuz, sonra biraz ileri gittiğinizi fark ediyorsunuz. Süreyya Evren'in çok güzel bir tweet'i vardı. Bir yerde de yazı olarak yazmış sanırım ama ona ulaşamadım. Yazar-okur arasındaki hiyerarşiyi diyor, yazar-sanatçı daha genel anlamda sanırım konuşuyor. O kadar şey yaptık ki, bu hiyerarşiyi o kadar tanımadık ki, o kadar sanatçıyı hemzemin hale getirdik ki, sonunda korkunç bir şey ortaya çıktı diyor. Sanatçıya kasteden, sanatçının yaratıcılığına kasteden bir kaos ortaya çıktı diyor. Biraz gözetmeliymişiz diyor sanatçıyı. Biraz yani, tabii konjonktürel bir şey bu aynı zamanda. O kadar dibe vurduk ve hani o kadar utanç verici bir ahlaksızlık deryasında, bataklığında yaşıyoruz ki burada kendi adıma bir özeleştirim var. Bu kadar karanlık ve... Bu kadar nasıl diyeyim, umuda daha fazla yer açmalıydım belki. Mücadele azmini tahrik edecek, kışkırtacak, provoke edecek daha fazla metinler üretmeliydim belki. Gerçi nasıl diyeyim...

İ. M: Bu bugünden bakınca tabii.

M. U: Evet, bugünden bakınca. Ama yani ne işe yaradı? Anlatabildim mi? Yani tabii yaş almanın da bunda etkisi var. Yani şey nasıl diyeyim, şu an umutlu olmak, iyimser olmak dışında... Gündüz Bey'le de bunu konuştuk. Onu da dinledim, çok da güzel bir söyleşi. Teşekkür ederiz. Çok katılıyorum. İyimser olmak dışında bir şansımız yok. İyimser olmak zorundayız. Ve dolayısıyla daha dayanışmacı, daha çoğul, daha insanların birbirleriyle paylaşabileceği alanlar açmak, buraya da edebiyattan bir müdahalede bulunmak gerekiyor artık bana kalırsa. Tamam, şey yaptık, yenilginin muhasebesini yaptık, karanlık taraflarımızla yüzleştik, günahlarımızla şey yaptık falan filan. Bundan sonra artık biraz... Silahı ele almak gerekiyor diye düşünüyorum.

İ. M: Evet yani bunu geçen de yine konuşmuştuk galiba, değil mi? "Ütopya kurmak için yan yana gelmek" demişti çok kıymetli bir konuğumuz, Kemal Gökhan, Kemal Gökhan Gürses. Şimdi evet yani bu da çok büyük bir tasarı tabii ki. Bunu söylediğin anda kaçacak insanlar biliyorum, hem de çok sayıda insan biliyorum ama... İşte o irade kısmı galiba değil mi? Yani bir yandan da ayırmak da gerekiyor galiba yazıyla o insanların bir araya gelişini. Ama evet, edebiyatı mobilize etmek, etmemek bunlar çok büyük sorular yani.

M. U: Kendi yatağını buluyor zaten. Yani neticede geleceğe kalan metin bir şekilde kalıyor. Yani o kendini zamana bir şekilde teyelliyor.

İ. M: Evet.

M. U: Güçlü ise... Direniyor, kalıyor. Bu metinlerin, yani edebiyatın sırtına elbette dünyayı değiştirme yükünü vurmak imkansız. Yani bir sürü edebiyat var, bir sürü metin var, bir sürü yazar var. Ama ben bulunduğum noktadan artık daha kavgacı, daha nasıl diyeyim, daha muktedirin gözünün içine bakarak, daha özgüvenli... Bir şekilde dayanışma ağları kurarak, bir kişiyi bile muhtaç ve kötü durumda bırakmayarak bu örgütlülüğü, bu dayanışmayı acilen inşa etmemiz icap ediyor. Bir de geçen şeyi izledim, Onur Ünsal'ı. Böylece İzmirli olduğunu öğrendim. O Atatürk Lisesi mezunuymuş, ben Bornova Lisesi mezunuyum. Nefret ederdik birbirimizden (gülüşmeler). O tabii benden genç. Yani bir 10 yaş falan var aramızda. Onun söyleşisinde mevzi inşa etmek, mevzi kazanmaktan bahsediyor. Bir araya gelmek, kalabalık olmak... Hiç enseyi karartmaya gerek yok. Kötümser olmaya gerek yok. Elbette çok güçlüler, elbette çok karanlık ve kötü niyetliler. Ama bunun karşısında bizim elimiz armut toplamıyor. Yani bu ülkenin çok ciddi bir insan birikimi var. İşte kaç? 30 yılı buldu mu Açık Radyo?

İ. M: Geçti biraz.

M. U: Ne kadar oldu?

İ. M: Valla 32'ye gidiyor.

M. U: Maşallah. Mesela bu tür kurumlar yaratabilmemiz icap ediyor. Yani 32 senelik, üstelik alternatif, muhalif bir müessesenin bir sürü baskıya, hatta kapatma teşebbüslerine rağmen 32 senedir ayakta kalması bir örnek.

İ. M: Kesinlikle, dinleyicilerin sayesinde, sizin sayenizde hep birlikte.

M. U: İşte bu tür müesseseleri inşa edebilmemiz icap ediyor. Yani fedakarlıkla, biraz şeyle bilmem neyle, bunun maddi kısmını da üretebilmemiz gerekiyor. Ekonomisini de yaratabilmemiz gerekiyor. Bunun için de kafayı biraz yormak gerekiyor. Biraz düşünmek, biraz yaratıcı olmak gerekiyor. Ne kadar dolmuşum!

İ. M: Evet ama çok doğru yani, o kadar haklısın ki. Yani bizi seninle şu anda bıraksan valla şey... Sabahlara kadar, buradan kurtuluşa kadar yolumuz var yani.

M. U: Yani sabah tabii, ne zaman yayınlanacak bilmiyorum. Şunu söylememde sakınca...

İ. M: Olsun tamam. Malum zamanlarda yayınlanacak.

M. U: Sabah sabah yani, ülkede araştırmacı gazeteciliğin...

İ. M: Gazeteciliğin yüz aklarından, yani müthiş bir gazeteci, çok zeki, çok sarih bir gazeteciyi haksızca gözaltına aldılar. Yani artık söz bitti, sözün tükendiği yer değil, evet bu çok zor ama bu çok doğru bir teşhis. Yani söz bitti, belki eleştiri de bitti, artık eleştirinin de dışındayız, ötesine geçtik. Yani sözü de geçtik geçmesine ama yine de üretmeye ve konuşmaya devam ediyoruz bir yandan. Şu söylediğin çok önemliydi, yani bu mecradan bahsederken; buranın sürmesi de aslında o insan malzemesiyle alakalı. Yani o hikayeleri anlatmakla bu bütünlük devam edebiliyor bir şekilde. Ben buradan aslında şeye geçmek istiyorum. İnsan malzemesi deyince demin de çağrıştırdı. Söyledim ya söyleşinin başında, "Karadeniz'den geldin Murat" diye. Kazım Koyuncu aklıma ister istemez geldi. Bu sezonun ilk konuklarından birinin başrolünde olduğu ve umuyoruz ki yönetmeninin de yakın zamanda konuğumuz olacağı bir yapım olduğu için ne olur onun rahatlığıyla konuş, hepsinin söz hakkı var burada. Bir Kazım Koyuncu biyografisiyle müşerref olacağız. Yıllarca beklenmiş diye düşünüyorum. Çok şey yazıldı, çok şey çizildi. Çok emblematik bir figür bizim için. Sembolizmi olarak da öyle. Sen de senaryosunu yazdın filmin. Biraz belki evet, senaryoları da konuşuruz ilerleyen dakikalarda. Karadeniz nasıldı, film nasıl oldu? Bize biraz tüyo verir misin?

M. U: Utanarak söylüyorum, Bolu'dan öteye geçmemiştim. Yani olmadı, fırsat olmadı yani hayatımda. Kürt illerinde yaşadım, gittim. Akdeniz'i bilirim. Egeliyim zaten. Ondan sonra şey... Ekleyebilirim ama Karadeniz hiç kısmet olmamıştı.

İ. M: Kısmet olmamıştı. Kazım çağırdı.

M. U: Az bile anlatılıyor bence. Yani gider gitmez büyülendim. İnanılmaz bir tabiat. Neden o tabiatı savunanların bu kadar öfkeli olduğunu da anladım. Çünkü kıyılan şey çok özel bir şey.

İ. M: Tabii.

M. U: Çok güzel bir şey. O yeşil, o hayatın iştahı, o canlılık. Ve üstelik şey dediler, bunlar bir şey değil, sen daha yaylaya da çık. Çünkü sette olduğumuz için... Bir sahil şeridi düşün. Bir kere Kazım'ın evinde geçen sahneler için yukarılara doğru çıktık Arhavi'de. İnanılmaz. Yani çok büyülenerek döndüm. Ve hani aklımdan çıkmıyor böyle bir fırsat bulsam da tekrar gitsem diye.

İ. M: Muhakkak olur o fırsat, umuyorum. Evet çok ilginç ama değil mi? Karadeniz üzerine çok bilmiyoruz. Yani Karadenizliler anlat anlat anlat bitiremiyorlar şüphesiz. Yani bu çok kişisel şeylerle de açıklanamıyor. Stereotiplere de çok böyle galiba mahkum vaziyetteyiz Karadeniz deyince. Pek çoğumuz bilmiyoruz. İşte Kazım biraz bunu anlatmaya aday figürlerden birisiydi. Kazım Koyuncu. Siz nereden gördünüz Kazım'ın yaşamını?

M. U: Yani biraz böyle tam ifade etmiyor ama inançlarından gördük. İnandığı şeylerden gördük. En önemlisi de müzik, doğa, tabiat. Eşitlikle, barışla, özgürlükle ilgili dertleri... Ama politik bir film değil bununla birlikte. Yani politik unsurlar içeren, Kazım'ın politik tarafını da yansıtan ama bir insanın, genç yaşta hayata veda etmiş trajik bir karakterin duygularını ifade eden, duygularını yansıtmaya çalışan bir film. Kazım'ı insan olarak anlatmaya çalışan bir senaryo yazmaya çalıştık. Üç sene uğraştık, iki buçuk üç sene.

İ. M: Öyle kolay değil tabii.

M. U: Ben dahil olduğumda Erman Bostan'la, Özcan zaten, Özcan Alper, inanılmaz bir kaynak araştırması yapmışlardı tanıdıklarıyla, yakınlarıyla. Röportajlar yapmışlardı. Yine çok iyi bir arşiv çalışması yapmışlardı. Ben dahil olduğumda zaten malzeme hazırdı. Birkaç röportaja, işte son sevgilisiyle falan, ben de şey yaptım, dahil oldum. O iyi çalışmayı ve şeyi de görünce açıkçası... "Açıkçası" Özcan'ın çok sevdiği bir laftır.

İ. M: Açıkçası.

M. U: Ödül konuşmasında bile "açıkçası" dedi.

İ. M: Keşke hep açıkçası olsa.

M. U: Ondan bana geçti o yüzden söylüyorum. Ne güzel... Kazım'ın ne kadar iyi bir insan olduğunu da görünce, yani bütün o malzemeden, hikayeden... Yazması daha da nasıl diyeyim, büyük sorumluluk haline geldi.

İ. M: Tabii ya. Tabii ki.

M. U: Çünkü sırat köprüsü gibi bir şey yani. Her an istismar tuzağına düşebilirsiniz. Çok dikkatli olmaya çalıştık. Ama bunun mümkün olduğu kadar çok izlenmesini istediğimiz bir film olduğunu da unutmadan... İşte o çok önemli... Çalıştık. Bakalım 1 Ocak'ta vizyona girecek. 2027'yi Kazım'la karşılayacağız. O zaman göreceğiz ne yaptığımızı bakalım.

İ. M: Evet ne güzel. Valla ben de heyecanla bekliyorum. Hepimiz heyecanla bekliyoruz. Özcan'ın yaptığı, Özcan Alper'in yaptığı arşiv çalışmalarını da duymuştuk. Çünkü şimdi tam yıllarını hatırlamıyorum ama yani bunu çok iyi arşivciler ancak bilirler. Eski Açık Radyo dediğimiz radyomuzda Kazım'ın yaptığı programlar, o süreçten de haberdardı, geldi onu da istedi falan. Çok muazzam bir araştırma olmuş vaziyette. Heyecanla bekliyoruz. 2027'de vizyona girmiş olacak. Sonra da umarım izleyicisi çok olur inşallah, farklı platformlarda da görülür. Şimdi şuraya da girmek istiyorum. Yani biraz güncellik de bizi getirdi ama senaryo yazma meselesi... Şimdi hayatın gerçeklerini hiçbir zaman unutmuyoruz. Evet hayatta kalmak çok zor diye sen söyledin zaten. Şüphesiz böyle bir boyutu da var. Yani tırnak içinde piyasaya iş yapıp yapmamak gibi bir seçeneğin bile olmadığı bir dünyadayız. Artık bunu baştan konuşmaya da çok gerek yok ama ben daha çok oradaki zanaat kısmında Murat Uyurkulak'ın ne yaşadığını konuşabilirsek mutlu olurum diye düşünüyorum. Yani çünkü romanların daha birebir seslenme alanları, daha kontrolünde olan alanlar. Az evvel mesela "Daha geniş bir izleyici Kazım'ın iyiliğini görsün" gibi bir öncelikten bahsettin. Orada tabii hani müelliflik başka bir şeye geliyor, başka bir seviyede artık. Yani kimi işlevlerle bu işi yapıyorsun. Çok zorluyor mu seni? Yıllar içinde zorladı mı? İlk senaryo işin bu değil çünkü, gayet iyi biliyordur seni yakından da takip edenler. Hani romancılığına ne katmıştır, ne götürmüştür falan... Muhasebeleri nasıl yaptın yıllar içerisinde? Şimdi Kazım Koyuncu biyografisi tabii bambaşka bir örnek olmakla birlikte daha piyasaya yönelik işler de var. Bütün hepsini düşünerek sordum bu soruyu.

M. U: Aileden zengin olup, senaryo yazmadan... Yani Özcan'la yazdıklarımız, o arthouse diye tarif edilen filmler ayrı. İnsan onu biraz da keyif için yazıyor, biraz kendi hazzı, kendi tatmini için yazıyor. Ama hani geçimi sağlamak açısından yazdığım senaryolar... Yani yazmak istemezdim. Ne bileyim işte, Boğaz'a karşı viskimi yudumlayıp, güzel müzikler dinleyip, güzel filmler izleyip... Dünyada iyi bir filmin, iyi bir romanın, iyi bir edebiyat metninin verdiği hazzı hiçbir şey vermez bana kalırsa. Öyle bir hayat isterdim tabii ki. Şaka bir yana.

İ. M: Ömür geçirmek, kaliteli zaman geçirmek yani. Katılıyorum sana.

M. U: Şaka bir yana, yani şöyle teknik bir şey oldu aslında götürdüğü nokta. O da yazmak ve düşünmekle, yaratmakla ilgili bir mesai olduğu için romanla ilgili, edebiyatla ilgili mesailerimi bir arada götüremedim. Yani bunu yapabilen var, çok takdir ediyorum. Sabah kalkıyor mesela romanını yazıyor, sonra öğleden sonra da senaryo yazıyor. İkisini bir arada götürebiliyor. Ben bunu yapamıyorum. Yani çok yorulmuş oluyorum. Kafam yorulmuş oluyor. Ve ondan sonra artık senaryoya geçtiğimde yeterince yaratıcı olamayacağımı hissediyorum. Ya da ne bileyim, senaryo yazıp romana, edebiyata geçemiyorum. Ya bu bana "too much" geliyor. Yani ağır bir mesai oluyor benim için. O yüzden ya senaryoyu yazmam gerekiyor ya kitabıma çalışmam gerekiyor. Dolayısıyla öyle bir şey yarattı bende. Öyle bir yorgunluk yarattı. Onun dışında, yani dün, geçen gün seller... O emekçilerin, çalışan insanların halini görünce, sürekli görüyoruz da yani, sellerin içinde eve dönmek için mücadele eden insanları görünce, "Ya ben senarist olmaktan çok memnun değilim" demek büyük bir şımarıklık. Yani büyük bir şımarıklık. Sıcak evimde oturuyorum, kahvemi koyuyorum ve işimi yapıyorum. Para kazandığım işimi yapıyorum. Bu büyük bir lüks ve şans. Şey de bir haz doğrusu, yazdığınız şeyleri... Diyalogların, iyi oyuncular tarafından söylendiğini izlemek, duymak, görmek çok büyük bir haz diyeyim. Yani bir şeyler yazıyorsunuz ve Kıvanç Tatlıtuğ onu söylüyor mesela. Bu çok güzel bir şey tabii. Ama dediğim gibi yani...

İ. M: Romancılığa ara vermiş gibi oluyorsun.

M. U: Gibi, oldu. Gibi oldu. Şey açısından da etkisi oldu. Deformasyon mu, yani mesleki deformasyon mu yoksa iyi bir şey mi, bunu kestiremiyorum. Yani bu konuda hüküm veremiyorum. Romanlarım biraz senaryoya benzemeye başladı. Yani zaten hızlı tempolu metinler yazan birisiydim.

İ. M: O iyice... Daha kontrollü tempolara dönüyor.

M. U: Evet, evet. Daha böyle diyalogların daha bol olduğu, ondan sonra, böyle adeta sahne sahne, sekans sekans akan... Mesela Dipte öyle. Bu bir roman için iyi mi kötü mü kestiremiyorum. Ama zamanın bu kadar işgal edildiği, dikkatin bu kadar dağıldığı, görüntünün metin karşısında, okumak karşısında bu kadar galebe çaldığı bir dönemde, bir devirde de böyle metinler üretmek sanırım bir tür refleks. Buna verilen bir refleks gibi sanırım. Böyle şeyler yazmak istiyorum. Yani anlatabildim mi?

İ. M: Çok güzel. Ne olur yaz. Dipte'nin devamı... Ben ilk bölümünü bitirip karşına çıktığımı da itiraf edeyim. Olayın esas ayan beyan olduğu yere henüz gelmiş değilim ama bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bir yandan da şeyden çok farklı gelmiyor Murat, okur gözüyle söylüyorum, asla eleştirmen sıfatını zaten yakınıma yöreme yanaştıramam, ama diyorsun ya hani "dikkatin bu kadar dağıldığı dönemde evet böyle bir refleks", yine aslında o kademedesin, yine gözünün içine bakıyorsun. Yine hani o yakınlıktan konuşma ihtiyacı gibi. Çünkü 2010'lardaki üretimler de... Yani bırakamazdın ki Murat Uyurkulak romanlarını. Çünkü sürekli seninle konuşan ve sürekli bir sonraki cümle temposunda seni kenetleyen... Hani sürükleyici deyip geçebiliriz belki bunu ama şimdi oradaki zanaatla buradaki zanaat arasında aslında amaç olarak çok da fark yok yani. Göstermek, duyurmak ihtiyacı baki yani bu arada.

M. U: Evet doğru. Doğru. Senaryo en ağır hikayelerde, en yavaş hikayelerde bile hız ve tempo demek, kurgu demek. Yani sanırım o hız ve tempo alışkanlığı, edindiğim alışkanlık daha da beni hızlı metinler, daha tempolu metinler, ritimli metinler üretmeye sevk ediyor diye tahmin ediyorum.

İ. M: Müzikle aran nasıl? Belki bundan sonra da böyle bir... Başka bir opusla çıkarsın karşımıza diye baktım.

M. U: Konuşmuştuk ya dışarıda. Hani Tomris Uyar, darlarmış Turgut Uyar'ı: "Tomris çok sıkıldım bir Bebek'e inelim de Boğaz'da hava alalım." Sonra da gidermiş Bebek Kahve'de sırtını denize, Boğaz'a dönüp otururmuş. Tomris sebebini sorarmış. "İşte sıkıldım dedin geldik, o kadar güzel ki panik oluyorum" dermiş Turgut Uyar. Ondan sonra şey, müzikle ilişkim biraz böyle. Yani çok iyi, çok derin, etkileyici bir şey dinlediğimde hemen kapatasım geliyor. Bir daha dinleyemiyorum. Yani nasıl diyeyim, iyi metinler gibi, iyi kitaplar, iyi filmler gibi, iyi müzik de... Yani onlara devam ediyorum, o müdavimliğim devam ediyor sinema ve edebiyatla ilgili ama müzik çok etkiliyor beni. Yani nasıl diyeyim, yarama mı dokunuyor artık ne yapıyor falan... Sesini kısıyorum mesela. Mesela Mohsen Namjoo dinleyemez hale geldim. Örnek vermek için söylüyorum. Anlatabildim mi? Yani ciğerim pare pare oluyor ve hani günüm geçmiyor, moralim bozuluyor. Bir çeşit acı çekiyorum. O yüzden bildiğim şeyleri döne döne dinliyorum. İşte playlist dedikleri şeyi yapıyorum. Bol bol Gipsy Kings dinliyorum. Gençliğimden beri çok severim, dinlerim.

İ. M: Güvenli bir müzik.

M. U: Aynen. Sirtolar, longalar dinliyorum. İşte Göksel Baktagir'i... Ondan sonra neşeli, işte Sting dinliyorum. Çok neşeli değil ama işte yani risksiz.

İ. M: Evet. Ne dediğini, yani nereye götüreceğini biliyorsun.

M. U: Ezberlediğim şeyleri dinliyorum.

İ. M: Diğerinde böyle bir sürükleniyormuşsun korkusu var, "şimdi ne hissedeceğim, şimdi ne kadar müşerref olacağız acaba" diye.

M. U: Çok kafam iyi olursa açabiliyorum onları. Mesela Rembetiko... Bilhassa Costas Ferris'in filminin... 1983'te çektiği inanılmaz bir film var Rembetiko diye, bilirsin. Tabii ki... Onun şey, Stavros Xarchakos, sanırım doğru şeyi yani telaffuzu o, onun bestelerinden soundtrack'i vardır. Nikos Gatsos sözlerde. Ben önce bunları klasik Rembetiko şarkıları sanıyordum. Sonradan öğrendim bunların sözlerinin ve bestelerinin film için yapıldığını. Mesela onu da çok kafam iyiyken dinleyebiliyorum. Bana o kadar çok şey hatırlatıyor ki çünkü gençliğimden, hayatımdan. Ayıkken açmıyorum.

İ. M: Mümkün olmuyor.

M. U: O riske girmiyorum.

İ. M: Bu Rembetikolarla bu ilişkinin tabii İzmirlilikle de ilişkisi var diye düşünüyorum.

M. U: Evet. Aynı zamanda mübadil baba tarafım, Kavala'dan gelmişler. Oradan...

İ. M: Bir yerden bir sesleniş oluyor yani.

M. U: Tabii ama 80'lerin sonunda falan kitaplar yayınlandı, mübadeleye dair romanlar yayınlandı. Sanırım Kemal Anadol'un bir mübadele romanı var. Şeyler falan tabii, Dido Sotiriou falan, Benden Selam Söyle Anadolu'ya falan o dönem çevrildi Belge Yayınları'ndan. 80'lerde keşfettik yani böyle bir şey olduğunu, böyle bir mübadele olduğunu, halkların yer değiştirdiğini, büyük bir trajedi olduğunu ve bunun da Pire Limanı merkezli Rembetiko diye çok baharatlı, olumlu anlamda söylüyorum, bir müziğe yol açtığını falan sonradan öğrendik. Öğrenince çok etkilendik tabii.

İ. M: Tabii ki bu 80'ler ama değil mi?

M. U: 80'ler tabii. 80'lerin ikinci yarısı.

İ. M: Evet. Yani evet, o zaman İzmirlilik kimliğinde mübadillik hep var.

M. U: Var.

İ. M: Bu müthiş bir özellik bu arada, hani İzmirliler affetsinler ama çok genel paylaşılan bir hassasiyet değil. Bir de tabii yani şey, orada da basmakalıplar var, orada da hani hep belli duygularla tabii ki eşleştirilmiş vaziyette. Oranın hikayesini daha başka katmanlarla anlatmak falan da bakalım kimlere kısmet olacak.

M. U: Mutlaka anlatan olacaktır. Muhakkak. Ben söz gelimi önümüzdeki 15-20, 10 yıl içerisinde diyeyim, gençlerin çok kuvvetli metinler üreteceğini düşünüyorum. Üretiliyor zaten.

İ. M: Tabii tabii.

M. U: Yazılıyor. Ama daha da bunun güçleneceğini düşünüyorum. Böyle bir tahminim var. Mesela 120 sayfalık bir roman okudum, çarpıldım; uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir metin olmamıştı. Ahmet Ersin'in Şehrin Köpeklerinden Müjdeler romanı, çok başka, çok değişik, çok güçlü bir metin. Böyle metinlerin artacağını tahmin ediyorum. Çünkü bu kadar derdin, acının, ızdırabın, bu kadar fazla mevzunun olduğu bir dönem kendi metinlerini üretecektir. Biraz gecikmeli olur bu her zaman, tabii. Yani Kazım'ın hayatının 20 yıl sonra çekilmesi gibi. Çünkü o tazeyken olmaz yani.

İ. M: Tabii bir muhasebe lazım.

M. U: Evet biraz zaman geçmesi... Biraz çökmesi, oturması duyguların gerekiyor.

İ. M: Evet. Yani tabii genel kanının çok aksine bir şey söylediğini itiraf etmeliyiz çünkü. Genel kanı şey diyor ya; tembelleşildi işte artık, her şey otomatik olarak yapılıyor vesaire, yani oradaki o zanaati sanki kaybedecekmişiz. Hani bence tamamen bu arada büyük şirketlerin pompaladığı bir şey, yapay zeka her şeyi ele geçirecek, onlar zaten öyle olmasını istiyor da, gerçek bence de öyle olmayacak ama yine de şöyle bir şey var tabii ki; yani nereden el alacak, yani ortamlar da azalmış vaziyette. Evet, ne mutlu ki devam ediyorsun kitaplarını basmaya ve yaymaya. Çok da azaldı ama o temas alanları. Yani hani şeyden falan bahsetmenin imkanı da yok. Hani o usta-çırak falan, onları geçtik zaten ama orijinalin ne olduğunu bile kaybettiğimiz zamanlardayız. Hani insanlar nereye bakıp da feyz alacaklar diye düşünmeden edemiyorum. Bu da beni, bu soruyu işte sormazsam sonra kendimi çok kötü hissederim diyeceğim yere getiriyor. Şimdi ben az evvel söyledim, 2010'lar benim senin metinlerinle karşılaşmam, biraz daha öncesi belki. Bambaşka bir jenerasyon. Sonra zaten Gezi, bence senin hani edebiyattaki seslenişinin vardığı yerdi, toplumsal olarak orasıydı. Şimdi bunun bir neredeyse 15 sene sonrasındayız. 20 sene sonrasındayız. Yeni nesiller artık metinlerinle muhatap oluyorlar, onları okuyorlar. O dönemki sesleniş, bana seslenişi çok farklıydı. Acaba yeni nesil bunu nasıl görüyor? Sana yansıması nasıl oluyor bunun? Yani şimdi artık metinlerini başka türlü zamanlamalarla yazıyorsun ama bir de eskiden yazdıkların var. İşte onları da toplatmayacaksın herhalde. Okunmaya devam edecekler. Nasıl hayal ediyorsun senin metinlerini, o dönemki metinlerini, işte Tol'ları, Har'ları okuyan nesil nasıl ilişkileniyor sence?

M. U: Yani bu cevabı vermek aslında edebiyat tarihçilerinin, akademisyenlerin işi... Yoksa kibirle karşılanıp suistimal edilebilir. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim: Geçen gün, belki ismini söylememden hoşlanmaz ama, üniversitede okuyan genç bir arkadaş Paris'e okumaya gitti. Hani bir değişim programıyla sanırım. Ve bana mesaj attı. WhatsApp mesajı attı. "Abi devrim hâlâ bir ihtimal, burada sokaklardayız!" diye.

İ. M: Eyvallah, tamam anladım. Yapar istediğini.

M. U: Şey, çok hoşuma gitti tabii. Birazcık gözlemleyebiliyorum yani naçizane, gençlerde de bir karşılığı hâlâ var sanırım. Yani o anlamda biraz diri kaldı metinlerim, romanlarım gibi gözlemliyorum ya da hissedebiliyorum.

İ. M: Katılıyorum. Yani bundan bir iki yıl önce Türkiye'de İstanbul'da yaşananlarda, Saraçhane'de başlayan falan da yine aslında aynı, benzer bir isyanın hani sesi, şüphesiz ona eşlik etmek sizin muradınızdır diye düşünüyorum yani çok temelde.

M. U: Ya görüntünün çok baskın olduğu, yapay zekanın nereye gideceğinin bilinemediği... Bu adamların, Trump'ların bilmem nelerin elinde iyi bir yere gitmesi beklenemez. Bu yüzden de örgütlenmemiz ve dünyanın bu kaderini değiştirmemiz icap ediyor, her zamankinden daha fazla. Çünkü çok tehlikeli ellerde bu mesele. Yapay zeka, şu bu falan filan tamam, okey. Ama bir yerlerde gençler çoğalıyor. Öfkelerini de çoğaltıyorlar, fikirlerini de çoğaltıyorlar. Bir tane şiir dergisi vardı, Fransızcasına dilim dönmez ama adı "Şair Çalışıyor"du. Şair çalışıyor. Yani dünya akıyor, bir sürü şey oluyor, şair orada çalışıyor. Evet, birileri çalışıyor. Yani bundan hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü aksi mümkün değil.

İ. M: Tabii.

M. U: Bir yerlerde birtakım yazarlar, birtakım romancılar, genç şairler çalışıyorlar. Çalışıyorlar. Şey yapmaya gerek yok. Umutsuzluğa yer yok.

İ. M: Evet, umutsuzluğa gerek yok. Galiba paniklemeye de gerek yok. Murat çok teşekkür ediyorum burada olduğun için, sözünü paylaştığın için bizimle.

M. U: Eyvallah. Burada olmak beni çok mutlu etti. Sağ olun.

İ. M: Her zaman, yani bu YouTube kaydından da ayrı umarım Kazım'ın hikayesi etrafında da yeniden belki radyoyla buluşuruz. Muhakkak yaparız bunu. Vesilelerimiz bol. Söyleyecek, anlatacak çok şeyimiz var çünkü. Çok teşekkür ediyorum. Eyvallah. Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Murat Uyurkulak'la beraberdik. Çok teşekkür ediyoruz bizi izlediğiniz için.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki