Kendine Ait Bir Sahne | Tansu Biçer'le Kameranın Gözünden Podcast Dizilerine

Açık Radyo'dan
-
Aa
+
a
a
a

Bu hafta tiyatro, sinema ve ses dünyasının usta ismi Tansu Biçer ile oyunculuğa, sahnenin mahremiyetine ve sınır tanımayan hikâyelere dair ufuk açıcı bir sohbet ediyoruz! İlker Çatak'ın bol ödüllü "Sarı Zarflar" filmiyle Türkiye'den Avrupa'ya uzanan evrensel bir anlatıyı, kariyerinde duraklamak üzereyken kamerayla kendini yeniden keşfetmesini ve Bahçe Galata'da seyirciyle kurduğu o "yalan söyleyemediğin" ham ve sahici ilişkiyi konuşuyor; Biçer'in eski radyo tiyatrolarından Podbee ile kurduğu yepyeni podcast dizilerine, Ahmet Ümit'in "İstanbul Hatırası"ndan J.M. Coetzee uyarlaması "Romancının Romanı"na uzanan heyecan verici yolculuğunu dinliyoruz.

""

İlksen Mavituna: Hepiniz hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bir başka bölümle birlikteyiz. Tansu Biçer ile olacağız bu sefer. Hoş geldin Tansu.

Tansu Biçer: Hoş bulduk.

İ. M: Teşekkürler zaman ayırdığın için.

T. B: Estağfurullah.

İ. M: Evet, Tansu Biçer tiyatro, sinema, televizyon oyuncusu diye Wikipedia girişi yapmayı da bazen zorunluluk olarak görüyorum kendimde. Ama işte oyuncu diyebilir miyiz şöyle rahat rahat?

T. B: Aynen, tabii ki.

İ. M: Evet, oyuncu dostumuz Tansu Biçer. Onunla hem son dönem, son bir yıl içerisinde çok konuşulan Sarı Zarflar'ı konuşacağız, Bahçe Galata, Amadeus, tüm bunlar birkaç sezondur aslında tiyatro camiasında önemli etki etmiş. İki ayrı, nasıl diyeyim, gelenek, çağırış, bütün bunları değerlendireceğiz. Ama biraz işte radyo tiyatrosu da konuşmak istiyorum sizinle. Podcast yayıncılığı da konuşmak istiyorum. Çünkü eliniz kolunuz biraz oralara da uzanıyor. Tüm bunları şöyle bir hep birlikte tek bir yerden görmeye çalışacağız. Ama önce Sarı Zarflar diyelim. Bu yılın en çok konuşulan filmlerinden birisi oldu. En çok etki eden filmlerinden birisi oldu. Türkiye'de de tabii ki Berlin Film Festivali'nde büyük ödülü aldıktan sonra... Radyoda aslında konuşma imkanını bulduk. Hem Enis de hem İlker Bey de burada bulunmuşlardı. Merak edenler o söyleşiye de bakabilirler. Etkisi devam ediyor Sarı Zarflar'ın. Bir yandan Almanya'da da çok büyük bir rağbet gördü. Ben izledikten sonra, bu söyleşiden sonra bir kere daha görme imkanını buldum filmi, yapımcıları sağ olsun. Şeyi merak ettim, yani karakterinizi düşündüğümde... Casting'inde çok başarılı olduğunu düşündüm. Filmin pek çok şeyi çok başarılı. Tabii ki. Yani oyunculuk, reji, görüntü yönetmenliği. Ama casting'de de sizi o karaktere eşleştirmiş olmak gibi bir başarı var. Yıllardır aslında Semaver Kumpanya'dan bu yana tiyatroyu çok farklı şekillerde deneyimliyorsunuz ve ortaya getiriyorsunuz. Nasıl ulaştı size Sarı Zarflar rolü? Bunu bir yerde konuştunuz mu bilmiyorum ama ben denk gelmedim.

T. B: Konuşmadık aslında. Bana normal bir teklif olarak geldi, böyle bir film var; İlker Çatak'ın yeni filmi. Ben de o sırada Arman'ın oynadığı Söz Senettir'i izlemiştim. O sırada izlemedim de, daha önce onu izlemiştim. İlker'i oradan biliyordum. Sonra Öğretmenler Odası gelmişti, onu izlemiştik. Ve tabii ki İlker'in o arada şeyi de yüksekti; Öğretmenler Odası'yla birlikte hem dünya sinemasında da etki etti. Çünkü Almanya'nın Oscar adayı oldu bir anda ve dolayısıyla İlker'den böyle bir teklifin geliyor olması çok mutluluk verici bir şey haline geldi. Cast direktörümüz Ceren'in anlattığına göre aslında onlar bir oyuncu izlemek üzere bir oyun izlemeye geliyorlar Zorlu'da galiba. Biz de o sırada Zorlu'da Nora'yı oynuyoruz ve galiba bir oyuncu rahatsızlanıyor onların izleyeceği oyunda ve oyun iptal oluyor. Onun üzerine "hazır burada Nora varken Nora'yı izleyelim" oluyor. Onun üstüne aslında olaylar gelişiyor gibi bir durum Ceren'in anlattığı. Ve bu da çok heyecan verici tabii. Çünkü biz hani bu şeydir ya... Hani oyun oynarsın ve oyundan seçilirsin falan hani bu... Ne derler?

İ. M: Ya bu sonrası için de anksiyete yol açabilir her performansta.

T. B: Açabilir evet. Ama hani böyle şeyler de pek oluyor mu olmuyor mu emin olamadığımız bir şey ya hani. Çünkü biz mesela gençlere her zaman şunu söylüyoruz: "Ne olursa olsun oyunda her zaman, her akşam ne oynuyorsan aynı performansı koymak için uğraşmalısın çünkü kimin seni ne zaman izleyeceği belli olmaz" diyoruz mesela. Ve bunu da inandıramıyorsun genç oyunculara çünkü "yani kim izliyor olabilir ki? Çoğu oyun izlemiyor zaten yapımcıların."

İ. M: Evet öyle biliyoruz ama bir yandan da bunu iyi yapanlar da var.

T. B: Bir yandan da hani İlker zaten o sırada Türkiye'de oyuncu arıyor ve bir şekilde böyle bir şeye denk geliyor. Biraz öyle başlayan bir serüven oldu. Onun arkasından ben birkaç kere başka kadın oyuncuyla birlikte senaryoyu okuduk, baktık, ettik falan onlara baktık. Sonunda da bu... Özgü ile buluşmuş olduk.

İ. M: Zaten müthiş bir ikili performansınız var Sarı Zarflar'da. Şimdi Almanya'da büyük rağbet gördü dedik, onu da anmak lazım. Bu da çok ilginç aslında. Çok böyle Türkiye'ye ilişkin bir hikayenin bu kadar yankı buluyor olması. Tabii bir yandan şey de var hani İlker Çatak'ın son filmiyle birlikte ulaştığı bir itibar var ve kuvvet var şüphesiz, onun da etkisi var. Ama şeyi de düşündürttü yani. Evet, tüm dünya artık aynı trende gibi bir...

T. B: Aynen. Wim Wenders da onu dedi zaten aslında ödül töreninde verirken. Yani "Avrupa'nın da içinde bulunduğu durumu bize gösterdin aslında ya da bizi bekleyen şeyi bize gösterdin" gibi bir şey söyledi mesela. O anlamda sinema olarak bir şeyi anlatmaya çalışıyor belli ki film Avrupa'ya da. Ve zaten İlker'in amacı da o. Yani burada şey yapmaya çalışmıyor, sadece "böyle olaylar yaşanıyor falan" demeye çalışmıyor yani. Bu tüm dünyada şu an herkesin başına gelebilecek bir şekilde yaşanıyor. Ve bunu tartışmaya açıyor aslında, bunu görünür kılmaya çalışıyor aslında.

İ. M: İşte İstanbul rolünde Hamburg ya da Ankara rolünde Berlin filan hani o geçişkenliği de çok iyi gösteriyor. Bir yandan işte 1933 gibi referanslar var. Volk, halk göndermeleri filan. Ne kadar ilginç aslında hep birlikte aynı hali türlü geçiyor olmak.

T. B: Evet yani şeyde de beni ilk cezbeden şey o olmuştu mesela hani Berlin Ankara olacak, Hamburg İstanbul olacak, bu nasıl olacak? Birkaç kere bana sorulan hani "ya öyle şehirlerin adını bırakıp kendilerini değiştiriyor gibi yapıyorsunuz. Bu ne demek falan" dediler.

İ. M: Çok zor bir iş bu arada.

T. B: Evet ve ben de hani anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Ne kadar açıklasam şey olsun. "Peki hani paralar da mı aynı kalacak mesela?" Evet. "Peki sokağı göreceğiz. Sokaktaki mimari mesela ne olacak mesela? İstiklal mi olacak orası falan?" Yok, orası İstanbul'da bir sokak olacak. Peki ne olacak yani, nasıl olacak? Bunu kırk defa falan sorduk ilk defa. Yani ne olacak abi bunun sonunda? Ama merak ettiğim şey oydu zaten. Ya bu şehirler ne yapacak? Ve yaptı. Hakikaten filmi izlerken ne İstanbul'dayım diyorsun, ne Hamburg'dayım diyorsun. Ne Ankara'dayım diyorsun, ne Berlin'deyim diyorsun. Ama bir yerdesin. Her şey bir şekilde birbiriyle bağlantılı, çağrışıyor. Ve bu filmi bence uluslararası düzeyde bir yere getirdi. Bir anlatım olarak da getirdi. Aslında daha anlaşılır kıldı mesela bence Avrupa için. Bu film Türkiye'de çekilmiş olsaydı, Ankara, İstanbul olarak... Yine Avrupa'dan buraya bakış olacaktı.

İ. M: Doğru.

T. B: Oraya benzemiş olacaktı. Yani o tarz bir film olmuş olacaktı. Şimdi hayır, aslında oradan da buraya bakıyoruz, buradan da oraya bakıyoruz geldi filmin içine. Bu da o filmi uluslararası bir seviyeye çıkardı. O anlamda çok doğru bir tercih bence.

İ. M: Çok doğru.

T. B: Evet, yani anlatımını bir Avrupalı için başka bir seviyeye getirdi. Şimdi mesafelenip de, "aa Türkiye'de, değil mi? Evet haklısınız, hep böyle oluyor oralarda falan" demiyorlar artık. Yani bir şekilde atamadıkları, bizde de olduğunu kabul etmediklerini oraya götüren bir şey haline geldi film. O anlamda bence çok önemli bir tercih o.

İ. M: Çok önemli bir tercih. Bir yandan da hikayenin kuvveti burada tabii. Orada dengeyi mi sağlıyor gibi geliyor. Orada da büyük maharet o hikayeyi tasarlamak.

T. B: Zaten bir filmi evrensel kılmak da ancak böyle araçlarla oluyor. Yoksa hani konu zaten evrensel aslında. Yani politik bir durum var ortada. Siyasi bir durum oluşuyor. Bir çift var. Bunlar sanatçılar ve bunların başına bir olay geliyor. Ondan sonra da bu aile hayatını nasıl sürdürüyor? Ve bu ailenin sonu nereye varıyor? Ya da işte varıyor mu bir yere? Gibi bir şey konuşuyor aslında film. O noktada da bunu Türkiye'deki sanatçılar, Avrupa'daki sanatçılar, Amerika'daki sanatçılar, Uzakdoğu'daki sanatçılar diye değil, yani "konu bu" dediği yerde o şehirlerin yer değiştirmesi bunu çok evrensel kılıyor. Sinema da bir yerde onu yapmak zorunda yani evrensel olmak zorunda, lokal kalmamalı tabii ki yani. Hani bir yerden çıkmış filmler olabilir tabii ki, lokal kodlar olabilir tabii ki ama... Eninde sonunda film evrensel olarak ne anlatıyor'a ulaşmalı veya dünyada nereye hitap ediyor'a ulaşmalı, onu sağladı bu.

İ. M: Nora 2'yi falan da konuşmak istiyorum çünkü çok kıymetli, büyük bir rağbet gördü Bahçe Galata'da. Yani o da galiba istisnasız neredeyse kapalı gişe oynayan oyunlardan birisi. Şunu merak ediyorum, 2010'lar gibi sizin buradaki ulusal çaptaki festivallerde ilk ödülleri ve art arda ödülleri almaya başlamanız... O dönemi hatırlıyor musunuz, o dönemin hissiyatını? Çünkü tiyatrodan gelen birisi evet, sinema perdesinde de ödüllendiriliyor. Yani bu bir şeye de yol açabilir, bir tercih yapmak gibi bir şeyle mi karşı karşıya kaldınız? "Artık ben sinemadayım ve buraya konsantre olmalı mıyım?" Heyecanlandınız mı? Paniklettiniz mi? Nasıl oldu?

T. B: Şöyle anlatayım, o benim hayatımda bir dönüm noktası gibi bir şeydir aslında. Ben Semaver Kumpanya'dan ayrıldım o dönemde.

İ. M: 2010'lar civarı.

T. B: 2010'lar civarı ve benim için aslında durmak gibi bir şeydi o. Durmak istemiştim yani. Böyle ciddi bir ihtiyaç hasıl olmuştu. Ve durmak istemiştim. Durmuştum da... O sırada da ben hiç sinema yapmamıştım. Yani böyle bir tek Gönül Yarası'nda bir küçük sahnem vardı falan gibi bir şeye kadar gelmiştim. Ve durunca o sırada böyle filmler arka arkaya denk gelmeye başladı. Ve sonra bir filmde oynadım. Sonra bir film daha geldi. Sonra bir filmi çekiyorum ama o sırada başka bir filmle konuşuyorum ve onun da olma ihtimali var gibi bir süreç başladı kendi kendine. Ve ben aslında açıkçası biraz oyunculuğa da ara vermek istiyordum. Sadece tiyatroya da değil. Yani oyunculuğu biraz ertelemek, biraz durmak istiyordum. Biraz bir...

İ. M: Niçin? Sadece yorgunlukla açıklanamaz.

T. B: Yorgunluk mudur artık o bilmiyorum ama hani yeniden düşünmem gerekiyordu yani. Biraz öyle bir şeydim yani. Ve o arada filmler geldi ve sonra... "Ya film de hiç yapmadım bir yandan" dedim. Bir kariyer planı olarak düşünmedim sinemayı yani. Hiç yapmadığım bir şey olarak düşündüm ve "ha belki buradan ben oyunculuğun daha başka bir yönünü keşfederim. O zaman belki yapmak için yeniden sebep bulurum" gibi bir cümle geldi aklıma. Çünkü sebebimi biraz kaybediyor gibiydim, yapma sebebimi. Ve orada biraz kafam karışmıştı gerçekten. Ve sinema öğreneceğin bir şey olduğu için, yeniden keşfedeceğin bir şey olduğu için; evet oyunculuk aynı, tamam oyunculuk ama seti bilmiyorum, sektörü bilmiyorum, hiçbir şey yok aklımda, fikir yok. Ve "belki bu yenilenmemi sağlar" gibi bir düşünce gelmişti. Çünkü "ben oyunculuğu bıraktım artık" diyememiştim. Yani bırakmamam gerektiğini biliyordum. Ancak yapacak şeyim çok yoktu. Hissiyatım, arzum çok kalmamıştı. Dolayısıyla da sinemayla bunu tazeler miyim diye düşününce... Filmleri kabul etmeye başladım. Ve çok ilgimi çekti. Çok sevdim. Ve benim için o filmlerin hepsi bir öğrenme alanı haline gelmeye başladı. Oraya gelince de ben oyunculuğa yeniden ısınmaya başladım. Çünkü ayrılıyor. Net bir şekilde ayrılıyor. Yani tiyatro ve sinema aynı şey değil. Aynı şekilde yapılmıyor yani aslında. Çünkü alanlarınız farklı orada. Birinde bir sahnenin üzerindesiniz. Bütün gözler üzerinizde canlı olarak oradasınız. Diğerinde ise çekiliyor, kurgulanıyor. O yönetmen için en iyi tercih neyse ona karar veriliyor. Senin kaç tekte ne oynadığının çok bir önemi yok. O hangisini seçmek istiyorsa onu seçiyor, kurguluyor, ışık yapıyor. Ve sen oynadıktan iki sene sonra gösteriyor. Yani bambaşka bir şey. Ben oynuyorum, oynarken tepkiyi de alıyorum tiyatroda. Anlatabildim mi? Bir espri yapıyorsun, soğuk bir rüzgar esiyor salonda ve anlıyorsun ki sen haddini aşmışsın ya da işin tadını kaçırmışsın. Şimdi bu anlık geri bildirim yok sinemada. Dolayısıyla da... Bambaşka bir mecra.

İ. M: Neye oynuyorsunuz? O sırada biraz kendi içine de kapalı tabii değil mi?

T. B: Evet. Yani şeyler de değişiyor. Kadrajlara göre değişiyor. Açılara göre değişiyor. Yani hep bir cümle vardır. İşte küçük oynamak, büyük oynamak falan. Öyle bir şey yoktur aslında. Sadece oynadığın alan değişir.

İ. M: Doğru.

T. B: Çünkü biri çok yakındır, biri bir mesafededir. Sadece o alanlar değişir. Ama hikayenin başlangıcı farklı, bitişi farklı. Dolayısıyla bu benim bir anda şeyimi açtı. Hem kafam açıldı hem yeni şeyler öğrenmeye başladım. Onun için tazelendim. Oyunculuğun başka bir tarafını görmeye başladım. Ve sinemayla o anlamda ilgilenmeye başladım. Ve bu bana iyi geldi. Dolayısıyla da bunun da bence sonucu da oldu biraz. Ödül kısımları. Yani bence evet, güzel projeler seçtim. Doğru roller seçtim ama bu öğrenme arzusuyla yapıyor olmak. Yani bu anlama çabasıyla yapıyor olmak bence benim enerjimi değiştirdi.

İ. M: Evet.

T. B: Yani oyunculuğu öğrendiğim yerden tekrar ettiğim bir şey olarak yapmadım ben sinemaya başladığımda. Dolayısıyla bence o açlığın getirdiği bir şey kameradan yansıdı yani.

İ. M: Evet. Yeniden türetmiş oldu aslında kendini. Bunun da izleyicide karşılığının olması çok doğal.

T. B: Bence biraz onun etkisi oldu yani.

İ. M: O fark muhakkak ayırt edilmiştir diye düşünüyorum. Peki tiyatro sahnesine geri dönmeye nasıl razı oldunuz? Nasıl razı ettiniz kendinizi? Çünkü Bahçe Galata gibi çok zor bir işin içine girdiniz. Bir oda tiyatrosu Galata'da müthiş bence. Buranın ruhuyla da hala konuşan bir yer. O bildiğimiz eski idealist ruhla yaşamını sürdürüyor.

T. B: Şöyle başladı aslında, bir süre daha yapmadım ben tiyatro. Gelen teklifleri de geri çevirdim. Sonra bir şekilde şeyi düşünmeye başladım. Ben hiç mi yapmayacağım acaba tiyatro? Yani bu böyle mi gidecek? Sonra o arada DasDas'tan işte Mert şey yaptı, beni bir aradı falan ve ben şunu düşündüm. Ben Semaver'de sevdiklerim, yakın olduklarım, çok uzun zaman geçirdiğim insanlarla yaparak bırakmıştım tiyatroyu.

İ. M: On yıla yakın belki biraz daha fazla.

T. B: Evet, yani... Sürekli proje değiştirerek ya da ekip değiştirerek yapmamıştım ben tiyatroyu. Bir sene o ekiple, bir sene bu ekiple yapmamıştım. Bir sene o oyuncuyla, bir sene bu yönetmenle yapmamıştım. Hep aynı yönetmenle neredeyse ve hep aynı oyuncularla yapmıştım. Birbirimizin artık nefesinden anlıyorduk. Dolayısıyla ben böyle bir tiyatrodan geldiğim için dışarıda tiyatro yapmak çok zor geliyordu bana. Yani tanımadığım insanlar, bilmediğim insanlarla nasıl yapacağım diye. O zaman da şunu dedim. "Burada bir korku var benim içimde. Ben bunun üstüne gitmezsem burası komple kapanabilir." Şimdi komple kapansın da istiyor muyum? Hani hakikaten tiyatro komple hayatımdan çıksın. Sadece sinema yapayım. Ve belki sinema bir gün benden vazgeçtiğinde de televizyon yaparak bu işi bitireyim mi yani? Konu bu mu yani? Ve sonra belki bu yıllar geçtikten sonra geri dönmeye çalıştığımda... Tiyatro acaba beni gerçekten geri isteyecek mi? Ve biz aynı o ilişkiyi kurabilecek miyiz?

İ. M: Tabii, nasıl adapte olacaksın?

T. B: Evet, bunlar aklıma gelmeye başladı. Ve ondan sonra dedim ki, hazırdı bu arada. Neden yapmıyorsun diye de soruluyor. O arada da Mert soruyordu yani bunu ve denk geldik aslında ve ben Uyarca'da oynadım ve o benim geri dönüşüm oldu. Güzel de bir oyun oldu, güzel de bir zaman geçirdik ve ben ilk defa hani yıllar sonra... Tanımadığım insanlarla, yani tanıştığım ama birlikte hiç çalışmamış olduğum insanlarla oyun yaptım. Ahmet Mümtaz Taylan yönetti. Onunla da hani tanıştık, evet daha önce bir küçük dizi deneyimimiz olmuştu falan ama çalışmamıştık, çalıştık ve ben "tamam yapabilirim galiba" gibi bir şey düşünmeye başladım. Olabilir galiba demeye başladım. Ondan sonra o aralarda da Kadir Has'ta zaten şeyler yapıyorduk. Birtakım oyunlar çalışıyorduk. Yani Martı'yı çalışıyorduk mesela. Bir iki sene, üç sene falan onun bir provasını yapmıştık. Ama bunu biz zaten kendimiz çalışalım diye yapıyorduk. Orada Saim'le tanıştık. Sonra Saim bize bir şekilde işte 2019-2020 civarı dedi ki "neden kendi yerimiz olmasın?" Ben de ders veriyordum üniversitede. O da ders veriyordu üniversitede. Sonra derslerimizi acaba kendimizin verebileceği bir alan olabilir mi? Acaba provalarımızı yapabileceğimiz ve provaları yaptığımız yerde oynayabileceğimiz bir mekanımız olabilir mi? Bunun büyük olması gerekmez. İlla bir tiyatro salonu olması gerekmez. Bir alan olsa bize yetmez mi? Gibi sorularla bizim kafamızı karıştırdı. Tülin'le benim kafamızı karıştırdı ve biz bunu böyle ciddi ciddi düşünmeye başladık. Sağ olsun gerçekten şu anda da hakikaten çok mutluyum yani orada olduğum için. Sonra bu fikir geldi. Mekan bakmaya başladık. Birkaç yere baktık derken Galata'da burayı bulduk ve bir anda içinde işte kolon yok, hiçbir şey yok.

İ. M: Uygun.

T. B: Bayağı uzun, uygun falan dediğimiz sayılara da uygun. Hani "öyle biz iki yüz kişiler olsun, üç yüz kişiler olsun da biz orayı doldurmaya çalışırken tiyatro ekonomisinin içine boğulmayalım. Onunla uğraşmayalım. Hakikaten kendi istediğimiz oyunu yapalım. İstediğimiz kadar yapalım. Tiyatro bizi zorluyor diye oynamak zorunda kalmayalım. Bitirmek istediğimiz zaman bitirelim. Devam etmek istediğimiz zaman devam edebilelim. İstediğimiz kadar prova yapalım. İstediğimiz saatte girip prova yapalım. Buraya uygun oyun yapalım ve onu oynayalım. Burada da yalnız salon dolmuyor. O bileti satmamız lazım. Oraya falan yapalım, buraya falan yapalım" ile uğraşmayalım. Bize kadar bir yer olsun. Ve Galata da öyle davranıyor şu anda, Bahçe Galata aslında. Kendine kadar bir yer olarak davranıyor ve şu anda da hakikaten aradan geçen onca zaman sonunda... Ayda yirmi farklı tiyatronun oynadığı bir yere dönüşmeye başladı. Hakikaten de şey oldu yani, salonun büyüklüğü değilmiş aslında konu. Ayda otuz gün var, yirmi farklı tiyatro oynuyor. Biz kendi oyunlarımızı oynuyoruz. Dersler yapılmaya devam ediliyor. Yani daha ne olsun gibi bir yere dönüştü. O anlamda da mutluyum şu anda. Böyle bir yerde olduğum için.

İ. M: Evet. Bana Bahçe Galata'da olmak biraz şöyle geliyor. Daha ilk tiyatro deneyimine daha yakınmış gibi geliyor. Gerçekten orada oyuncudan geleni o kadar net bir şekilde almak. Hani göğsünüzden almak, direkt suratınızı almak. Ya da hani o kapalı ve karanlığın içerisinde aslında bir anlama birlikte inşa etmek falan. Hani gösterilerin tadı başka tabii ki büyük prodüksiyonlar, o da şüphesiz. Ama biraz daha böyle şey gibi hani, daha böyle sanki anne rahmine daha yakınmış gibi geliyor. O da bana niyeyse daha böyle "ilk tiyatro" dediğim şeye daha yakın.

T. B: Çok daha içten bir yerden ilişki kuruluyor tabii çünkü... Şimdi ben Amadeus'ta da oynuyorum ya. Orada şimdi iki bin, iki bin beş yüz kişilere, üç bin kişilere, dört bin kişilere falan oynuyorum mesela. Kesinlikle karşılaştırılmaz bir fark var. İkisi bambaşka şeyler. Orası net. Ama Bahçe'de oynamanın ekstra şöyle bir tarafı var. Hiç yalan söyleyemiyorsun. Yani hiç araya oynayamıyorsun. Çünkü zaten kaşın oynasa görüyor. Gerçekten neredeyse bu kadar mesafemiz var bazen seyirciyle. Hakikaten ben hani önlerinden yürüdüğümde ayaklarını çekiyorlar gibi bir yakınlık var yani. Hiç şey yapamıyorsun. Araya bir yere kaçamıyorsun. Hep orada olmak zorundasın. Bunun getirdiği çok ciddi bir ilişkilenme gücü oluyor seyirciyle arada. Yani sen orada araya düştüğünde... Bunu da rahatça ifade edersen seyirci onu da görüyor ve o da yaşanıyor, o da oyunun parçası oluyor. Anlatabildim mi? Ama İtalyan sahne oyunlarda genelde bizim boyutumuz azalır ya, hani yüzümüzü dönmek zorundayızdır mesela. Şimdi ben arkam dönük de oynasam, sen benim nefesimi verişimi duysan şu anda Bahçe Galata'da başka bir etki haline getiriyor onu. Ama diğer tarafta daha boyutumuzun azaldığı bir şey haline geliyor, daha düz, daha ekrana yakın bir şey haline geliyor. Onların farkları oluyor.

İ. M: Çok tabii ki.

T. B: Oralarda evet, başka bir hissiyat oluşuyor. O yüzden demek istediğin şeyi anlıyorum. Yani böyle daha ilk tiyatro dediğin şeyin ne demek olduğunu anlayabiliyorum.

İ. M: Anti tiyatro falan geliyor. Hatta şöyle, adını da tiyatro demeden önce. Belki bir ayin gibi yani.

T. B: Bir şey konuşmak, biri bir şey anlatıyor, ben de onu dinliyorum gibi. Aslında gene biz oyunun kurallarını uyguluyoruz. Hani kapılar açılıyor, içeri giriliyor, kostüm giyiliyor, ışık yapılıyor. Gene onlar var ama daha ham... Ham bir ilişkilenme gibi oluyor. Oyuncu açısından da öyle, gerçekten de öyle yani.

İ. M: Evet, yani gösteriden daha farklı bir şeye dönüştü.

T. B: Kesinlikle.

İ. M: Gerçek bir buluşma alanına dönüşüyor. O manada umarım uzun süre Bahçe de öyle bir nefes alanı olmaya devam eder.

T. B: Elimizden geleni yapıyoruz hep beraber.

İ. M: Evet, büyük zorluklar olduğuna da hiç şüphe yok. Tansu, bu söyleşiye hazırlanırken bir hani ilk araştırma... 2010'lar gibi bir radyo tiyatrosu yaptığımızı hatırlattı bana. Filifu'dan Sesler, o dönem Altıdan Sonra Tiyatro ekibiyle Yiğit Sertdemir'in rejisiyle bir Nazım Hikmet'imiz olmuş bizim. Yolcu seslendirmişiz. Tabii çok şey oluyor arada 2012'den bu yana neler değişti yani bir yandan. Bunu da hatırlamışken ve sen hazır 2019, 2020'ler demişken... Siz o dönem başka bir şey daha yapmaya başladınız. Benim pandemi zamanında aslında epey bir hayatımı da kurtaran bir şey oldu. Hepimizin. Evet hepimizin yani bir yandan. Ama çok iyi bir radyo tiyatrosu uygulaması oldu. Podbee'yle beraber. Sen de zaten Podbee'nin kurucularından birisin. Bir yandan işte bu tiyatro... Oda tiyatrosundaki o yakın, mahrem artık ne diyeceksek ilişkiyi konuşurken radyo tiyatrosu onun o kadar iyi de bir örneği ki bir yandan. Biraz burayı konuşalım. Ama şuradan sormak istiyorum. Bir podcast platformu... Bizim de çok kıymet verdiğimiz bir platform. Onu da söyleyelim. Ama... Nasıl? Neden Tansu nerede? Evet, Podbee'nin içine giriyor. Ben ilk başta şöyle yorumlamıştım. Hı, radyo tiyatrosu sevdalısı belki, sevdalısılar. Belki de hani bir yerden bir başka kaynak yaratıp esas yapmak istedikleri şeyi yapmak istiyorlar gibi uydurmalarım olmuştu. Sen düzelt beni, nasıl oluyor?

T. B: Tamam. Şöyle oldu aslında podcast platformu kurmak ya da podcast şirketi kurmak, podcast yapmak Candost Bayraktar'ın fikri.

İ. M: Evet, Candost'a da selam ederim.

T. B: Evet, Candost'un fikri ve Candost bunu Türkiye'de kesinlikle karşılığı olacağından çok emin olarak kurmak üzere yola çıkıyor. Bu esnada da aklında da şöyle bir fikir var. Biz onlara artık radyo tiyatrosu demiyoruz tabii yani. "Podcast dizisi" diye bir isim bulduk aslında. Çünkü bir arkası yarın şeyi artık kalmadı.

İ. M: Doğru, sezonları var.

T. B: Evet, sezonları var. Daha böyle efektler artık çok daha maharetli.

İ. M: Çok etkili.

T. B: Evet o eski bizim de dinlediğimiz hani aynı stüdyodalar şu anda, biri gerçekten uzakta durarak konuşuyorlar falan filan onlar yok artık onlar bitti yani. Biz arada reel kayıtlar almaya çalışıyoruz başka bir derinlik kazandırmak için projelere ama artık o eski bildiğimiz radyo tiyatrosu fikri kalmadı. Gerçekten masada birçok şeyle, efektle, şununla, bununla, her şeyle yapılıyor yani. Biz radyo tiyatrosu seviyorduk ama hani "düzenli mi dinliyorsunuz, takipçisi misiniz" dersen... Çok da yok zaten. Nasıl olsun ki? Öyle bir şeyimiz yoktu.

İ. M: Evet.

T. B: Sonra Candost geldi dedi ki, "kuracağım podcast şirketini de, bir de ben podcast diziler olsun istiyorum. Sizin de bunun başında olmanızı istiyorum. Tülin'le bana. Bu anlamda da bir ortaklığımız olsun. Hani siz şirketin ortağı olun ama bu dizilere de siz bakın. Yani siz karar verin, siz bu dünyadasınız, siz tanıyorsunuz herkesi. Bu iş nasıl yapılır siz biliyorsunuz. Siz ilgilenin" gibi bir şeyler söyledi.

İ. M: Çok iyi.

T. B: Ve bize de ilk "bununla başlamak istiyoruz" diye Karanlık Bölge senaryosunu getirdi.

İ. M: Evet.

T. B: Ve biz Tülin'le tabii çok heyecanlandık. Çünkü Karanlık Bölge bir kere ütopik bir proje.

İ. M: Evet.

T. B: Gelecekte geçiyor. Ve yani ben gelecekte geçecek bir şey çekemem yani şu anda. Anlatabiliyor muyum?

İ. M: Hani... O dönem bir de pandemiydi.

T. B: Evet. Hayır hayır şey yani ekonomik olarak çekemem. Hiçbir şekilde bunu bir araya getiremem. Bunun senaryosunu yazamam. Hiçbir şey yapamam.

İ. M: Ama ses işte.

T. B: Evet. Yani şimdi öyle bir dünya vadediyor ki bir anda. "Ha bir dakika ya" diyorsun. "Bir hayallerin bir şekilde gerçek olma ihtimali var burada" diyorsun. Hakikaten de öyle oldu yani biz açılıp kapanan kapılar, uçan gemiler falanlar her şeyi yapabilir hale geldik yani. Bu da "ulan yapılıyor gerçekten" olduk. Hepsi yapılabiliyor gerçekten şu anda. Dolayısıyla podcast bizi bir anda "evet ya burada bir şey var" gibi bir yere getirdi. Zaten sonraki projemiz Denge'm oldu. Seren'in yazdığı, yönettiği. Orada da hani çekilemez bir şeydi aslında bir film olarak ya da dizi olarak o dönemde. Çünkü birinin aklına bir ses yerleştiriliyor ve onunla konuşuyor gibi bir şey. Şimdi bunun filmini yapmaya kalksan zor bir şey. Ama şimdi podcast olunca... Bu canlanabiliyor. Bize bu olanağı verdi aslında podcast. Bizim ilgimizi oradan çekti. Yani birçok şeyi görselin sıkıştırmalarıyla değil, dinleyerek yapacağız. Ve bu bize başka bir dünya açacak gibi bir yerden geldi ve biz şu an herhalde sekizinci ya da dokuzuncu projemizdeyiz. Tam sayıyı veremedim ama konuştuğumuz projeler var, şu an kaydına gireceğimiz proje var. İleride yapmayı düşündüğümüz ve senaryosu üzerine çalışacağımız projeler de var. Öyle bir tempoya da girdi burası.

İ. M: Müthiş. Bu arada galiba ilk siz yaptınız bu dizi formatını.

T. B: Aslında ilk değiliz biz.

İ. M: Öyle mi?

T. B: Evet. Daha önce yapıldı ama biz gerçekten bütün imkanları sonuna kadar kullanarak ve profesyonelce yaptık.

İ. M: Evet, o manada.

T. B: Yani o manada gerçekten iyiyiz. Orada gerçekten bütün o pandemiye girmiş olmamıza rağmen o ekonomik şey zorlandı. Yani hayat zorlandı. Hala da öyle. Yani o bizim kar ettiğimiz bir yer değil. Orası gerçekten para harcadığımız bir yer aslında. Anlatabildim mi? O bir bütçe gerçekten de. Ama sıkıntı değil çünkü çok güzel ve tabii ki Podbee'ye bir ekstra faydası var. Sadece maddi anlamda değil, manevi anlamda çok büyük faydası var. O anlamda da hala önemli, çok önemli bir yer tutuyor.

İ. M: Evet, estetik olarak da çok kuvvetli çünkü.

T. B: Evet, yani ve şimdi de biz artık bir platform olduk. Yani biz Spotify'da, Google Podcast'te, Apple Podcast'te vardık. Şimdi kendimiz bir platform haline geldik. Biz kendimiz bir app haline geldik daha doğrusu.

İ. M: Hiç kolay bir iş olmadığını gayet net biliyorum.

T. B: Evet, Podbee'nin app'i var artık. İndirebilirler bütün store'lardan insanlar ve orada gerçekten bizim bütün dizilerimizden, bütün şovlarımıza en güncel haliyle onlara ulaşabilirler. Ve biz bir platforma dönüşünce, bir app olunca şimdi videoya dönmeye başladık ve videocast'ler olmaya başladı. Sadece podcast... Tür değişmek zorunda kalıyor. Çünkü aslında podcast tabii bir yere kadar geldi. Ve o da kendini değiştirmek zorunda. Ve biz bir app'e dönüşünce buralara girmek durumunda kaldık. Dolayısıyla dizilerimiz de bir şeylere dönüşmek zorunda şu anda.

İ. M: Evet.

T. B: Şimdi de onun yolunu aradığımız, onun şeklini bulduğumuz, bulmaya çalıştığımız bir yerdeyiz. Ve buranın ilk projesi olarak da gelecek bakalım. Diamond Glass Hotel diye bir projemiz var. Şu anlık kod adı o diyelim. Adı böyle mi kalacak bilmiyorum. Ama hazırlığındayız. O gelecek şimdi. Ve orada bakalım ne yapacağız.

İ. M: Evet, takip edeceğiz, izlemeye çalışacağız. Bir yandan da çok hoş aslında. Yani kendiniz bir platforma dönüştünüz. Bu yüzden formatların da dönüşmesi gerekiyor diyorsunuz. Bunu da Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında konuşuyoruz. Gayet net aslında bu kanalın dinleyicisi. Meramın ne olduğunu çok çok iyi anlatıyor. Evet, yavaş yavaş sonlandırmak durumundayız. Söyleşiyi yani... Temel aslında benim işaret etmek istediklerim bunlardı. Fakat şunu da merak ediyorum. Başka neler var? Yeni neler var? Bir yandan çekimler olduğunu biliyorum, başka projeler olduğunu biliyorum. Almak istediğin, belki bugünden not düşmek isteyeceğin, kaydetmek isteyeceğin neler olabilir?

T. B: Şu anda Netflix'te İstanbul Hatırası isimli dizideyim. Nevzat Komiser'in bir hikayesi.

İ. M: Ahmet Ümit, evet.

T. B: Ahmet Ümit. Onda bir rolüm var. Onun çekimleri devam etmekte şu anda. Bir başka heyecanımız tabii ki şey, İstanbul Tiyatro Festivali'ne oyun çıkaracağız. Romancının Romanı, J.M. Coetzee. Oradan hareketle bir oyun yapacağız. Onu heyecanla bekliyoruz aslında. Onun böyle... Aslında evet, temel hazırlıklarına başladık. Tekstine de başladık. Tekstini de çıkarmaya çalışıyoruz şu sıra. Onun biraz daha vakti var. Sonra provası, sonra da işte 4-5 Kasım'da.

İ. M: Harika.

T. B: Paribu Art'ta oynayacağız. Bakalım. En heyecanlı şeyler şu anda bunlar. Bir de bir film görüşmem var. Bakalım.

İ. M: Takipteyiz hep Tansu. Teşekkür ederim bunları da paylaştığın için.

T. B: Ben teşekkür ederim.

İ. M: Yakın zamanda görüşmek üzere diye diliyorum. Gözümüz kulağımız sizde yani anlayacağız. Teşekkürler.

T. B: Çok sağ ol.

İ. M: Evet Apaçık Radyo'nun Youtube yayınında Tansu Biçer ile birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için.