Kargalar Unutmaz
Açık Dergi: Portreler'de bugün çok yönlü sanatçı ve karikatürist Kemal Gökhan Gürses'leyiz! Büyükada Şehir Hatları İskelesi'nden Taş Mektep'e uzanan "Geçmiş Zaman Kargaları" sergisinden ikonik "Karga Kafası" karakterinin Cumhuriyet gazetesindeki doğuş hikayesine, 80 darbesi sonrası politik mizahın dönüşümünden ada hayatındaki karga-martı savaşlarına uzanıyoruz.
İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalından, hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Kemal Gökhan Gürses'le beraberiz. Hoş geldin Kemal.
K. G: Hoş bulduk, merhaba. Ne mutlu burada olmak seninle.
İ. M: Benim için de öyle. YouTube kanalında ilk defa tabii ki buluşuyoruz. Yayında defaatle paylaşmışlığımız muhakkak var yıllar içerisinde. Yüzünü bilmeyenler çoktur ama Karga Kafası olarak aşinadır işlerine diye tahmin ediyorum izleyenler. Ya da az evvel konuştuk belki, sesini bilenler de vardır bir yandan. Çok 360 derece bir insansın diyebilirim yani yapıp ettiklerinde.
K. G: Yani her alanın vasatı diyebilirsiniz.
İ. M: Estağfurullah rica ederim. Her alanın standardı demeyi tercih ederim ben. Teşekkür ederim. Vesilemiz ama Geçmiş Zaman Kargaları. Şu anda önümüzde kitabını da tuttuğumuz sergi. Büyükada'da Şehir Hatları İskelesi'nde başlıyor ve Taş Mektep'e uzanıyor. Karga Kafası'nın bir tür uzantısı gibi görüyorum ben bunu, konuşacağız. Sana söz hakkını vereceğim bu konuda. Ama evet, karga çok mübarek bir hayvan da değil. Karakoyun da sen daha böyle belli bir kültürel, siyasi referansla daha iyi tutardın ama niye karga Kemal abi?
K. G: E şeyi de yani, bu sorunu da taşlayanlar arasında... Eyvallah. Dolayısıyla böyle hani taşlananlara karşı özel bir yakınlık hissi belki bu noktaya getirmiştir beni diye düşünüyorum. Bir tür aslında azınlık kültürünü tarif ediyor. Bir tür sevilmeyeni tarif ediyor. Sevilmeyeni sevmek de herhalde bir karikatürcü için çok beklenmedik bir şey olmasa gerek.
İ. M: Tabii ki, tabii ki.
K. G: Yani karşılıklı beslenen bir mesleki türden bahsediyoruz. Dolayısıyla o karşılıklı durumu en iyi, en gelişkin ve en zeki bir biçimde ortaya koyabilen bir canlı. Bu kimilerinin işte üç dört kelimeye kadar konuştuğu, konuşmamalarında hayır var bence. Daha fazlasını öğrendiklerinde daha da muhalif bir kişiliği temsil edebilecekleri gibi bir hissiyat veriyor bana. Tabii bu bir tür insansılaştırma. Ve o insansılaştırmanın içine de ilk işte Cumhuriyet gazetesinde "Ağaç Yaşken Eğilir" köşesini çizerken kendini göstermeye başlamış olan bir karakter. O karakter sonra giderek köşeyi ele geçiriyor. Kargaca adıyla bir köşeye dönüşüyor. "Ağaç Yaşken Eğilir" durumundayım artık zaten. Epey bir, 16. senesinde ben Cumhuriyet'ten, yani o pratiğimden ayrıldım. 15-16 sene kadar çalıştım orada.
İ. M: Çok uzun bir süre.
K. G: Uzunca bir süre gerçekten ve 15-16 senede "Ağaç Yaşken Eğilir" bandını çizemezdim artık. Yaşım 35'e gelmişti. Oysa gazeteye girdiğimde henüz daha 19-20 yaşındaydım. O yüzden de tam da darbe sonrası bir dönem işte. 84 benim oraya girişim, 85 bandın başlayışı... Ve 85'te Türkiye'nin politik koşulları da oldukça netameli diyebileceğim... Yavaş yavaş böyle bir tüketim toplumuna geçiş, pazara açılış... Duyulması, işte adını söylememem gereken bir sigaranın ülkeye gelişi, o güne kadar işte içinde bol miktarda başka şeylerin de olduğu, sapların vesairelerin olduğu bir takım şeyleri içiyor oluşumuz... Böyle bir tüketim toplumunun yavaş yavaş, böyle upuzun kuyruklardan sonra, yani Sana yağı kuyrukları, yok efendim pirinç kuyruklarından sonra böyle bir dönemin başlangıcı. Bu dönemin gençliği ne yer ne içer, nasıl hisseder, nasıl tartışır, nasıl yaşar gündelik hayatı? Biraz bunu tartışmak üzere kurduğum bir banttı bu. O bandın bir köşesinde benim hafif olgunlaşmamla birlikte karga da boy gösterdi. Ve ahlaki konularda özellikle benimle çatışmaya başladı. Daha doğrusu iç çatışmalarım doğal olarak oraya taşınmaya başladı diyebilirim.
İ. M: Evet, karga o çatışmaları sürdürüyor aslında. Yani çatışma pozisyonunda tutuyor kendini her zaman. Ama şimdi söyleyince de tekrar tasdik ettim. Kafamda 3-4 cümleden öteye de geçmiyor. Bu bir otosansür mü?
K. G: Denemez. Yani başka bir şekilde söyleyebilmeyi denemek. Bu otosansür konusunda epey şerbetli olmam gerekiyor. Çünkü daha önceki dönemlerinde de bir şeyler çizmeye çalıştık. Her fırsatta da anlatmaya özen gösteriyorum. Yani 80 darbesiyle birlikte, 12 Eylül darbesiyle birlikte biz aslında bir anlamda politik portre çizememe nedeniyle başlayan bir gündelik hayatın eleştirisi alanını keşfettik.
İ. M: Portre çizememekten kaynaklı...
K. G: Evet, politik portrenin yasaklanışı bir anlamda. Hani oturup generalleri çizmemiz çok mümkün olmadığı için onların ideolojik sonuçlarını, yani onların ideolojilerinin taşınmış olduğu sonuçları yaşayan insanların hayatları üzerine kurmaya çalıştım ben mümkün olduğu kadar anlatımı. O dönem zaten hani tek değilim tabii, bunu birçok çizer mecburiyet karşısında yaptı. Bu nedenle kimi konulara yönelimler insanlara biraz tuhaf geldi. Çünkü atıyorum, sokakta bir cadde üzerinde karşı karşıya kalıp birbirine yol veremeyişleri de karikatürün konusu haline geldi. Bu aslında bir anlamda hayatın içerisindeki absürdü güçlendirdi. Görmemizi güçlendirdi, görme eğilimimizi artırdı. Ve ortaya çıkan sonuçlar da giderek aslında beynin birazcık daha girinti çıkıntılarını artırmaya yardımcı oldu. Biraz daha zeki hale gelmeye başladı çizerler. Ki hani bugün artık son noktasına ulaştırmış, hani ifrata ulaştırmış arkadaşlarımız var. Ve yani alkışlıyorum, muhteşemler.
İ. M: Evet. Özellikle. Yani öyle ki artık hani tahammül sınırlarını aşmaları da iyice kolaylaştı tabii ki bugünlerde. Ben bunu bir yandan tabii ki baskıyı inkar ederek söylemiyorum ama çok sivri ve çok akıllıca yapılmış işlerin sonucu olarak da o baskıyı gördüklerini düşünüyorum açıkçası.
K. G: Tabii tabii, birbirini destekleyen şeyler. Baskı yeni değil çünkü. Biz sonuçta toplum olarak da bayılmıyoruz mizahçılara falan. Geçmişimize baktığımızda işte Karagöz Hacivat'ın başına gelenler, hatta kellesine gelen oldukça sert bir şey var. Sonraki zamanlarda da hani bir anlamda dönüştürülmüş bir Nasreddin Hoca anlatısı var. Pertev Naili Boratav o kitabı yayınlatabilmek için epey bir yayınevi dolaştı. Sonunda Edebiyatçılar Birliği tarafından basılmış olan bir Nasreddin Hoca araştırması var. Orada Nasreddin Hoca'nın da dil olarak, anlatı olarak aslında bir hayli seksist bir takım noktalara gitmek zorunda kaldığını görüyoruz ki o zamanın dili, anlatısı bu. Yani buna yapacak çok fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. Karagöz Hacivat'ın da böyle bir, hani o gece seanslarında yaptıkları gösterilerde anlattıkları şeyler muhtemelen günlük hayat üstüne şeyler. Biraz belki padişaha da çakmış olabilirler. Başka türlü başlarına o gelmezdi çünkü. Dolayısıyla hani böyle çok sevilen bir mesleğin erbabı değiliz.
İ. M: Evet, yani burada bir yandan da karşıtında, atıyorum hani karnaval zamanları, daha böyle 500-600 yıl önceler sırf o eğlenceye tahsis edilmiş zamanlardan çıkıp aslında günlük hayatın içine sirayet ettiği noktada tehlike arz etmeye başlıyor bu işler. Tam da öyle bir yer, senin de az evvel tarif ettiğin 80 sonrası dönemin analiziyle ilgili.
K. G: Ya Elizabeth devri soytarılarına baktığınızda da, orada da aslında ince bir çizgi var görebildiğim kadarıyla. Politik olarak onlar da ince bir çizginin üzerinde hareket ediyorlar. En azından hani o ait oldukları küçük ve kapalı üst ailenin içindeyken yaptıkları eleştirileri kamu nezdinde yapmamaya dikkat ediyorlar anladığım kadarıyla. Ama bunu yapanlar da var. Yani kadınların sahneye çıkma yasağının olduğu bir dönemden söz ediyoruz.
İ. M: Tabii ki.
K. G: Ve o dönemde ona rağmen sahneye çıkan kadınlar olduğu gibi, mizahı sürdürmeye çalışan ve hepsinde de mizah olan örnekler var. Yani o sahnede aktivist olarak gördüğümüz kadınların da bir tür mizahın parçası olduklarını, bir eleştirinin parçası olduklarını görüyoruz büyük ölçüde. Şimdi de böyle, yani yakın zamanda gördüğümüz diğer örneklerde de mizahın sert sivri dili, zekayla beslenen ve sulanan fikri altyapısı olumsuz birtakım sonuçlar doğurabiliyor. Dokunulmazlara dokunuyoruz çünkü.
İ. M: Öyle ama mizah ilerliyor bence. Son gelinen noktada gerçekten merhale atladığını düşünüyorum. Bütün bu iletişimi yapanlara, bu dönemde ders çıkaracak çok şey var diye kendi adıma da düşünüyorum. Bazen "konuştuklarımızın sınırlarını daha mı çok yoklasak" diye sormuyor değilim kendi kendime.
K. G: Ya evet ama hani bu böyle biraz seçili özneler arasında gelip giden bir şey olduğunu düşünüyorum. Toptan veya topluca bir yükselişten söz edemiyorum çok fazla.
İ. M: Doğru.
K. G: Yani gerçekten belli isimler var. Hani Deniz Göktaş'ı işte başa koyacak olursak, işte Cem Dinlenmiş'in kitleselliği... Veya Yiğit Özgür sanki son derece apolitik gibi duran ama bana göre son derece politik işler yapan bir adam. Yiğit Özgür'ün işleri, onun kitleselliği, onun o yaygınlığı... Stand-up işinde de var kimi takip ettiğim arkadaşlar. Onlarda da yakası açılmadık şeylere gitmeleri gerekiyor. Bir de zaten gece kulübü işleri bunlar. Yani asıl mantığı da bu; akşam eğlenmek üzere bir yere gittiğinizde çıkıp biri sizin gündelik hayatınıza ilişkin ya da kendi gündelik hayatına ilişkin bir şeyler anlatıyor size. Bu sohbetin yarattığı bir ilişki var.
İ. M: Kesinlikle.
K. G: O ilişki de aslında kapalı devre bir ilişki. Ama tabii bu bir anda Harbiye'ye çıkınca, biraz daha kitle büyüyünce, daha da geniş bir alan bulunca, 10 milyon seyredilince tabii başka bir şey.
İ. M: Çarpan etkisi büyüyor tabii ki. Bunun üzerine çok düşüneceğiz, çok daha konuşacağız. Bir yandan da şimdi seninle sohbet ederken, evet bir radyo yayınında olsaydık "hadi bir fasıl, bir bölüm daha" derdim ama YouTube mecrasında... Şimdi ben Karga Kafası'na ve Geçmiş Zaman Kargaları'na doğru ilerlemek istiyorum. Ama şunu da merak ediyorum; Karga Kafası benim günlük hayatımda da eşlikçim, pek çokları için öyle. Bir anda zuhur ediyor, sosyal medyayı ağırlıklı olarak kullanıyorsun bu iletişim için. Şunu merak ediyorum: Onu üretmeye adadığın bir aralık var mı? Yoksa çok ani bir etkiyle mi çiziyorsun ve yayınlıyorsun?
K. G: Ben kendimi bildiğim ilk günlerden bu yana karikatür üretimiyle birlikte giden hep bir haber izleme pratiğim var. Geçmiş zamanda tabii gazete sayısı fazla olduğu için gazeteleri mutlaka alıp önüme koyup, açıp, hepsine tek tek bakıp takip edip onlardan çıkardığım, "o günün bana göre flaş hikayesini bir şekilde çizmek" gibi bir alışkanlığım vardı. O alışkanlığın yerini şimdi, olduğu kadarıyla haber kanalları içinde dolaşarak bugünün günceli üzerinden hareket etmeye çalışıyorum. Duyduğum, beni çarpan, "bunun üstüne bir şey yapmam gerekir" dediğim bir şey olursa ona ilişkin bir tür aslında tweet atma alışkanlığı gibi neredeyse, ben de bir şey çizip atıyorum. Sürenin kısalması, reaksiyon süresinin bu kadar kısalması büyük bir avantaj bir yandan, bir yandan da bilmiyorum çok mu gereken bir şey. Gazete bir gün sonra gidiyordu, hayat yine devam edebiliyordu. Meyhane baskısı, taşra baskısı... Taşra baskısı yola çıktığında üstünden bir gün geçip okuyucuya ulaşıyordu. O zaman da bir işlevi vardı. E-mail yoktu, biz mektup alıyorduk.
İ. M: Biliyorum, ben de almışlığım var.
K. G: Var değil mi? Ne güzel. Biz de böyle posta kutumuzu açtığımızda – ki gazetenin girişinde dururdu – öbürlerine bir bakarsın hafif. Yani bizim o günkü ölçümüz oydu. Like'lardı onlar işte. Şimdi bu şekli almış durumda. Ben geçen zamana çok hayıflanmayı seven biri değilim. Zaman geçecek, hayatlar değişecek. Hayata bir biçimde şekil verecek. Bir de 20-30 milyona yakın insan yaşıyoruz. Bir ülke gibi burası. Ticaretin neredeyse %65-70'inin gerçekleştiği bir şehirden söz ediyoruz. Herkes bir şeyini satmak için buraya geliyor. Mizahını satmak için gelen de buraya geliyor, domatesini satan da. Burası biraz fazla büyük. Ben de o büyük şeyin küçük bir yerine kaçarak bu durumu dengelemeye çalıştım senin de bildiğin gibi. Adacıyım.
İ. M: Adacısın, evet. Adayı da konuşalım. İlk ben adaya göçtüğüm zaman, 2011, muazzam bir savaşa şahit olmuştum. Kargalar ve martılar! İnanmamıştım gözlerime, "hakikaten böyle bir denge mi var" falan diye.
K. G: Orana ve sayıya baktın mı?
İ. M: İlk gördüğümde birebir gibiydi. Heybeli ile Burgaz arasında şöyle bir karşılaşma anıydı kargaların ve martıların yan yana gelmesi.
K. G: Genellikle martılar kalabalıktır. Ama kargalar çok daha organize çalıştıkları için, yani planlı hareket ettikleri için, beslenmede de yapıyorlar bunu. Bir kediyi besliyoruz hepimiz ama kargayı beslemek kimsenin aklına gelmediği için o da ekmeğini taştan çıkarıyor. Tam kedi beslenirken gelip kuyruğuna çat diye bir tane dokunuyor. Kedi arkasını çevirdiğinde öbür karga mamayı yiyor. Sonra yer değiştiriyorlar ve kedi her seferinde bu golü yiyor.
İ. M: Yani insan... Çok acayip.
K. G: Değil mi? İnsan diyor ki "kedi de hani der ki ya kardeşim, bu bir kere daha olacak. Bu kadar çabuk unutulur mu?" Biraz böyle halkımıza benziyor sanki. Aynı şeyin tekrarında o tat var.
İ. M: Ama şöyle bir şey de var. Karga bence orada onun tansiyonunu çok iyi tutuyor. Kedi tabii ki akıllı bir hayvan diye konuşuyoruz ama karga onun şiddetini de çok iyi ayarlıyordur, anını da çok iyi ayarlıyordur diye düşünüyorum.
K. G: E tabii, dünyanın en hızlı hayvanına karşı yapıyorsun bunu. Kolay bir şey değil yani. Kedi bu. Şaka değil. Yiyeceğin pençeyle hayatın sona erebilir bir tane mama yemek için. Bu zorluklarla savaşırken karga tabii biraz daha geliştiriyor anladığım kadarıyla. Pratiği başka alanlara yaymaya çalışıyor. İşte trafik lambalarını kullanıyor. Cevizi atıyor, bekliyor, yeşil yanıyor araçlar geçiyor, sonra kırmızı olunca tık tık gidip kırılmış olarak yiyor.
İ. M: Müthiş evet.
K. G: Bu tür pratikleri var. Ama zaten bir insansılaştırma hikayesinden söz ediyoruz. Dolayısıyla ben de hani bir biçimde aidiyet duygusu olmayan bir insan türüdür ya mizahçı biraz, bu yanıyla kargalarla bir benzerlik görüyorum. Kendimle kargalar arasında da bir benzerlik görüyorum.
İ. M: Evet. "Çatışkıyı göstermek için oradaydı, sonra köşeyi ele geçirdi" dedin. Taş Mektep'e uzanınca sergi, adayı da ele geçirdi galiba kargalar. Yayılmacı bir metot. Peki "Geçmiş Zaman Kargaları" ile ilgili şunu merak ediyorum: Senin tam da şahit olmadığın bir döneme yönelik bir iş. Neden 40'lar, 50'ler? Niye oralara döndün?
K. G: Aslında ben biraz cumhuriyetin kuruluş dönemine kadar gittim burada. Sırf 40'lar, 50'ler değil. Tadımlık olsun diye 1900'lerin öncesinden de bir şey koydum. Ben kültürel değişimi tarif etmeye ya da onu yakalamaya çalışıyorum. Buradaki geçmiş zamanda, bu kentteki gündelik yaşamın, özellikle belli bir ekonomik seviyeye sahip insanların gündelik yaşamının bir resmi var. Sadece gar veya bar değil; Beyoğlu, Taksim meydanı, ara sokaklar... Veya Ankara'lı bir ailenin İstanbul gezisi... Hem insanların giyim tarzı, hem yüzlerindeki ifade, hem birbirleriyle olan ilişkileri bir tür moderniteyi tarif eder. O dönem kullanılan araçlar, o dönemki eğlence tarzları... Yorgo Bacanos'u buraya koyduğumda, aslında neredeyse kaybolmuş olan bir fasıl geleneğini hatırlatıyorum. Bunları da fotoğraflarla eşleştirerek yaptım büyük bir kısmını. Farklı zamanlarda çekilmiş fotoğrafları kendime göre birleştirerek ve onların günlük pratiğe nasıl yansıyabileceğini göstererek çizdim. Aslında bir kaybetme hikayesi. Biz neleri kaybettik, hangi hakları kaybettik, batı burjuvazisini nasıl oluşturduk? Bütün bunları tartışan bir hikaye bu. Nostaljiyle değil, sert bir kaybedişle birleştirmek bana daha doğru geliyor.
İ. M: Evet. Bütün insan figürlerinin yerine kargalar geçmiş. Burada şunu merak ediyorum: Fotoğrafların referansının gerçek hayattan olduğunu biliyorum. Çok gerçek insan ifadeleri var. Kargalar ise daha böyle bir anonimliğe doğru götürüyor ama senin küçük dokunuşların, hamlelerin var. Nasıl bir çetrefildi o senin için? Eminim eğlenceli olmuştur.
K. G: Teşekkür ederim, giderek şunu hissediyorum; ifadelerindeki o küçük nüanslar onu farklılaştırıyor ve kişiliğini ortaya çıkarıyor. Biz belli bir insan türüne bakmaya alıştığımız için, nasıl Asyalıları birbirine karıştırma eğilimimiz varsa, kargaların da hepsini birbirine benzer görürüz. Kediler için de geçmişte böyleydi. Karakterlerini ancak onlarla yaşayarak bilir hale geldik. Kargalar için de biraz bunu keşfetmenin yolu gibi oldu benim için aslında.
İ. M: Çok güzel bence. Bu sergi Ocak sonuna kadar görülebiliyor. Belki Adalı Yayınları'ndan kitabı da edinebilirler. Analog basımın hala bir zevki var.
K. G: Evet, dijital tabanlı çalışmaların analog sonuçlarını kalıcı hale getirmek, kendinle birlikte deniz kenarına, yatağına götürebilmek başka bir zevk. Kindle'la falan da yapılır belki ama bundan tat almak koleksiyoner zevki gibi bir şey. Ben gazeteyi de özlüyorum. Açıp vapurda okumayı özlüyorum ama okuyamıyorum, haberlerin hepsi eski çünkü.
İ. M: Eminim öyledir. Peki yapay zeka ile ilişkin nasıl? Dijital ortama aşinasın zaten.
K. G: Ben teknolojiyi ilk günden beri kullanan biriyim. Reddetmedim. CGI (Computer Generated Imagery) işleri nasıl reddetmediysem, Commodore 64 ile nasıl çizgi film yapmaya çalıştıysam, yapay zekayı da asistan olarak kullanıyorum. Yapay zekanın distopik bir iklim yaratma gücü olduğu açık ama aynı teknolojik imkanları biz de ütopyalar kurmak için kullanabiliriz. Ben şu aralar kafayı buna taktım. Distopya üretmek şikayet etmeyi seven bizler için kolay bir sığınak oldu. Oysa hayal kurmayan bir insan düşünce üretemez.
İ. M: Kesinlikle.
K. G: Yani "bunu distopyadan ütopyaya nasıl çevirebiliriz" diye yakın arkadaşlarımla tartışıyoruz şu ara. Bir ütopyanın inşası için insanları nasıl harekete geçirebiliriz? Bir bilim festivaline katıldım, çocuklarla atölye yaptım. Çok değerli bilim insanları harika hikayeler anlatıyordu. Ütopyayı nasıl kuracağımızı konuşmalıyız, bunu çoğaltmalıyız.
İ. M: Evet. "Hadi ya" dediğimiz o haberleri söyleme biçimi, mizahı ve zekayı geliştiren şey.
K. G: Evet ama bu işlerde, karikatür gibi edebiyat gibi alanlarda bireysel üretimden ziyade kolektif çalışma çok geliştirici. Mizah dergisinin bizim için anlamı oydu; o tartışmaların içinden bir şeyler çıkardı. Oğuz Aral'a esprileri veriyordun, 600 espri içinden elene elene seçiliyordu. Bu rekabet, bu inceltme süreci önemli bir şey. Sonraki kuşakta daha kolaylaştırıcı bir ortamda çizerler kendi kendilerini inşa ettiler ama o kolektif yapıyı ben özlüyorum.
İ. M: O kolektif meslek öğrenilen ortamın kayboluyor oluşunun ceremesini test edebiliriz yıllar sonra.
K. G: Kısa yol oluşturmak diyelim ona. Birlikte kısa yollar yaratmak. Ben didaktik olmayan bir şekilde bunu kendi atölyelerimde yapmaya çalışıyorum. Çocuklarla, gençlerle "çizgili kitap" atölyeleri yapıyorum. Yeni beslenme kaynakları buluyorum, karşılıklı öğreniyoruz.
İ. M: Tüm bunları konuşurken sen aynı anda kaç iş birden yapıyorsun onu da hesap etmeye çalışıyorum. Tiyatro, çizgi roman, reklamcılık, senaryo...
K. G: Ben disiplinler arası çalışmayı seviyorum. Tiyatro ayrı bir heyecan. Diyarbakır'da Kürtçe stand-up, Dawiya Dawî yaptık mesela Özcan Ateş oynuyor, yıllardır sahnede. Hayko Bağdat'la Salyangoz işini yaptık. Diyarbakır Şehir Tiyatrosu'nda Doğan Güzel'in Qırıx (Kırık) karakterini tiyatroya uyarladık. Farklı anlatım yollarını seviyorum.
İ. M: Kemal abi, konuşacak çok husus var. Radyo yayınında muhabbeti sürdürürüz umarım. Ütopya pazarı fikrine de elimizden ne gelirse katkıda bulunuruz.
K. G: Evet, bir ütopya pazarı kuralım! Konuşalım. Son bir şey; bizim adada yerel seçimler Taş Mektep'te yapıldı. Benim sergim vardı orada. Arka planda kargalar vardı resimlerde, seçim o kargaların önünde yaşandı. O değişimin hikayesini kargalar sessizce izlediler, ileride bunu da çizerim. Bir adım sonrasında Geçmiş Zaman Kargaları'nı Diyarbakır için yapacağım, sonra belki Bursa, İzmir... O kültürel erozyonun sonuçlarını kargalar üzerinden anlatmaya devam etmek istiyorum.
İ. M: Müthiş bir maymuncuk olmuş kargalar. Oraya dahil olduğu anda başka bir dünya açıyor. Çok teşekkür ediyorum.
K. G: Ben teşekkür ederim.
İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Kemal Gökhan Gürses'le birlikteydik bu bölümde.
Benzer İçerikler
Kargaların Tanıklığında İstanbul, Adalar
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Kemal Gökhan Gürses
Ahmet Ümit: "İnsan Kötü Bir Varlıktır"
"Artık İstanbul'u Tanımıyorum" | Tilbe Saran ile Şehir ve Sahne
Tilbe Saran, İlksen Mavituna
Hareket berekettir: Mihran Tomasyan'la, Çıplak Ayaklar Stüdyosu'nda
Mihran Tomasyan, İlksen Mavituna