Kargaların Tanıklığında İstanbul, Adalar
Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, karikatürist Kemal Gökhan Gürses ile Taş Mektep ve Adalar İskelesi’nde açılan “Geçmiş Zaman Kargaları” sergisini; Adalar’ın geçmişini ve bugününü, kaybolan yaşam kültürünü ve sanatın gündelik hayata karışmasını konuşuyor.
Derya Tolgay: Dünya Mirası Adalar programından herkese merhaba. Ben Derya Tolgay. Bugün bir konuğumuzla beraber stüdyodayız. Nevin uzaklardan bağlanıyor.
Nevin Sungur: Evet, ben uzaklardayım bu sefer.
D.T.: Olsun, kalplerimiz bir. Destekçimiz Rafaelle Papa Mihal ve teknik masada bize destek veren Andrei Gritcu’ya teşekkür ediyoruz. Bugün programımıza güzel haberlerle başlayalım dedik. Çünkü konuğumuz Kemal Gökhan Gürses ile tadına doyulmaz bir sohbet gerçekleştirmeyi planladık. Hoşgeldin.
Kemal Gökhan Gürses: Hoşbulduk, merhabalar.
N.S.: Hoş geldin Kemal.
K.G.G.: Merhaba Nevinciğim.
D.T.: Voleybolda Avrupa şampiyonu olduk. Kızlarımızın emeği, azmi ve dayanışmasına şahit olduk. Onlara kocaman tebrik ve teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Diğer güzel haberimiz de Milleyha’dan. Yerel inisiyatiflerin yanı sıra Türkiye’nin pek çok yerinden gelen çevre inisiyatifleri ve farklı disiplinlerden uzmanlarla Milleyha’da, çoluk çocuk muazzam bir şenlik havasında bir araya geldik. Tam da kaplumbağa yavrularının denize kavuştuğu dönemdi. Burada atölyeler ve farkındalık çalışmaları yapıldı. Bizden de Sera Tolgay oradaydı. Özellikle kirlilik ve ASİ Çevre Vizyon Planı konusunda bilimsel veriler ve ölçümler üzerinde çalıştı. Bu buluşmanın en kıymetli tarafı, orada bulunan insanların tamamının gönüllü olması ve yaşadıkları havzayı korumaya kararlı olmalarıydı.
Demin güzel haberlerle başlayalım dedim ama dün öğrendiğimiz kötü bir haberimiz var; kısaca onu da söylemek istiyoruz: Adaların son atlarını da sürüyorlar. Büyükada’da İBB’ye ait ahırda bulunan bu atlar, ömürlerinin büyük bölümünü Heybeliada, Burgazada ve Büyükada’da geçirmiş. Onların da orada yaşam hakkı var. İnsanlarla birlikte başka canlıların da bu coğrafyada yaşaması gerekiyor. Önce atları, sonra eşekleri ve köpekleri, şimdi de son kalan atlarımızı gönderdiler. Küçücük adamıza motorlu araçları sokma tartışmaları, koruma planları üzerinden yapılaşma ve imara açılma iddiaları, kıyıların halka kapatılması; üzerine bir de bu.
Evet, çok uzatmadan şimdi konuğumuzla sohbetimize geçelim. Kargaların başına da böyle bir şey gelir mi? Onları da toplarlar mı dersin?
K.G.G.: Kargalara bunu yapabilmek çok zor. Belki bir dahaki sergimi atlar üzerine yaparım.
N.S.: Maalesef elimizden gittikçe bize de bu gidenleri anmak düşüyor.
Tekrar hoşgeldin Kemal. Seni konuk etmek her zaman bir zevk. Kemal Gökhan Gürses’i tanımayan yoktur ama yine de çok kısaca tanıtalım. 1964 İstanbul doğumlusun. 14 yaşında Gırgır dergisinde karikatürist olarak profesyonel yaşamına başladın. Daha sonra Cumhuriyet gazetesinde günlük bant çizeri olarak devam ettin.
Çok şapkan var: reklam filmi yönetmeni, tiyatro oyunu yazarı ve yönetmeni, senarist, seslendirme sanatçısı, grafik tasarımcı, illüstratör… Kitapların ve oyunların da var. Küçüklükten kalan tecrübelerin yüzünden sana oyuncu da diyebilir miyiz?
K.G.G.: Diğer oyunculara ayıp olmazsa...
N.S.: Geçen hafta Taş Mektep’te, çok uzun zamandır takıldığın kargalar üzerine çok güzel bir sergi açtın. Neden kargalar? İstersen önce onunla başlayalım.
KGG: Sergi sadece Taş Mektep’te değil, aynı zamanda Adalar İskelesi’nde de gerçekleşiyor. Toplam 50'nin üzerinde işin yer aldığı bir sergi oldu. Aslında biz Adalar Müzesi ve Adalar Vakfı’yla beraber Büyükşehir Belediyesi’ne bir başvuruda bulunduk. Onlar da “Bu sergiyi Taş Mektep’te de yapabilir miyiz?” diye bir öneride bulundular. Böylece bir anlamda “Ada işgali” yaratmış olduk.
Kargalarla ilişkim ise insanların onlara taş atıp kovması, onları hep dışarıda bırakması üzerinden hareket eden bir karakter yaratımıyla başladı. Biraz ahlaka mugayir bir tavrı olduğu için sevdiğim ve insanlar tarafından pek az sevildiği için bir karikatürcüye daha yakın gördüğüm bir canlı olarak sahiplendim. Böylece kargalar, onlara söz söylettiğim bir karaktere dönüştü.
Aslında bu karakteriyle azınlıklara benzeyen bir tip olduğu da düşünülebilir. Oradan baktığımızda, bütün azınlıklar gibi kendi cemaatlerinde güçlü, sessizce kendi varoluşlarını sürdürmeye çalışan canlılar diye özetleyebilirim.
N.S.: Önce martılar, şimdi kargalar… Ama kargalar senin çalışmalarında daha uzun ömürlü oldu. Peki, bu sergi fikri nasıl doğdu? Eski zaman kargaları bize ne anlatıyor?
KGG: İnsanlar kaybettikçe geriye doğru bakıyorlar, biliyorsunuz. Geriye baktığınızda gördüğünüz şeyler, sizin de içinden geçtiğiniz bir yaşamın izlerini taşıyorsa, bu onları çok daha çekici kılıyor. Eski fotoğraflar, geçmişi bizimle birlikte taşıyan belgeler aslında. Bizi bugüne getiren o belgelere dönüp baktığımızda kent kültürünü, kaybettiğimiz moderniteyi, eğlence kültürünü, onun içindeki gündelik rahatlığı ve sıradanlığı, bütün bunların hayata yansıma biçimini, giyim tarzlarını görüyoruz.
Ben de bunlara tanıklık etme ihtimali en yüksek canlılar olan kargaları insansılaştırarak, şehrin kendi dinamiklerini yansıtan bütün bu fotoğraflara yerleştirdim. Ortaya bu sergi çıktı.
“Bu serginin eğitici gücü nedir?” derseniz, bir tür geçmişe duyulan özlemi, bir çizer olarak kendi kürsümden başka bir dille ifade etme ihtiyacı diye tarif edebilirim.
D.T.: Çok güzel videolar da var. Dinleyicilerimiz takip etsinler. Zaten Instagram’daki Karga Kafası muazzam. Her gün bakıp neler olduğunu tek bir karede anlayabiliyoruz.
Karga Kafası’nda ve bu sergideki çizimlerinde, insanların birlikte yaşama kültüründen mimari kayıplara kadar neleri kaybettiğimizi görebiliyoruz. Dünya Mirası Adalar olarak biz de bu tür konular üzerine çok kafa yoruyoruz.
K.G.G.: Pardon, aklıma gelmişken unutmayayım. Taş Mektep çok büyüleyici bir yer. Ada’ya tepeden bakan, vadideki evlerin hikâyelerini insana uzun uzun düşündüren şahane bir yapısı var. O gün de orada her şey vardı: geçmiş, insanlar, kargaların sesleri… Ama Taş Mektep’in önünde mandolin çalan çocukların sesleri yoktu.
Aslında kaybettiğimiz şey temelde bu. Ben de o sesleri, mandolin çalan çocukları öğretmenleriyle birlikte Taş Mektep’in önüne oturttum.
D.T.: Ben de sorumu tam burada başka bir perspektiften soracaktım. Esasında bu sergi, insanın kendi dışındaki canlılarla kurduğu ilişkinin değişimini de gösteriyordu.
K.G.G.: Aslında itiraf etmem gerekirse ben insan merkezli bakan biriyim. Dünyayı, senin gördüğün kadar bütün canlılığıyla birlikte gören biri değilim. Çünkü sonuç itibarıyla temeli sosyolojiye dayanan bir iş alanında çalışıyorum. Karikatür çizmek dediğiniz şey de insanların odağa alındığı, insan merkezli bir bakışın eleştiriyle kendini gösterebildiği bir alan.
Dolayısıyla bu alanda var olmak için bakış açınızın kendiliğinden insansılaştırma yoluna gittiğini görüyoruz. Yani onları hayvansılaştırma yoluna gitmiyorum. Böyle yaparak da bakış açım bir parça ayrılıyor belki.
Sonuç itibarıyla evet, ben Adalıyım. Ada’da yaşayan bütün canlılarla son derece güzel bir ilişkim var. Başka türlü bir adada yaşayamazsınız zaten. Yedi yıl Kınalıada’da yaşadım. Büyükada’da da yedinci yılım doldu. Demek ki hayatımın 14 yılını, yani yarısını… Aslında tam yarısı değil, matematiğim patladı burada. Hepimiz genç olmak istiyoruz.
Bu kadar zamandır Ada hayvanlarıyla birlikte yaşıyorum. Bahçemde, kışın komşular da gittiği için bize kalan, istemediğim kadar çok kediyi besliyorum. Onlar da arada sevmeye izin veriyorlar. Ama zaten o canlılar kendi aralarında bir habitat oluşturmuş durumda. Karga, kedinin kuyruğuna iki tane gaga atıyor. Kedi arkaya bakarken diğer karga gelip onun yemini yiyor. Çünkü daha zeki. Kalanı da kirpiler gelip yiyor.
D.T.: Martıları nereye koyuyoruz?
K.G.G.: Martılar da arada geliyor. Çığlık çığlığa gelip inanılmaz bir hızla tüketiyorlar. Ben de onları seyrediyorum tabii. Onun dışında, sabahları güzel bir kuş sesiyle uyanmak gibi büyük bir ayrıcalık içinde yaşayan insanlarız. Çok şikâyet etmeye hakkımız yok aslında.
D.T.: Orayı da kaybetmeyelim gibi bir koruma çabası...
K.G.G.: Evet, hep böyle bir çaba var. Ama biraz da distopik bakış hayatımızı ele geçirmiş gibi geliyor bana. Bunu çok tartışmaya başladım son zamanlarda.
D.T.: Çok haklısın. Onun için şimdi sen bizi o ütopyaya götür.
K.G.G.: Evet, aslında bizim gerçek anlamda ütopyalara ihtiyacımız var. Ütopyalarla, bizi bütün canlılardan ayıran en temel özelliğimizi, hayal kurma özelliğimizi korumuş ve göstermiş olacağız. Ama maalesef bir distopya severlik var. Hatta sol gelenekte daha da fazla var çünkü hep bir yıkılma bekliyoruz. Her taraf bir yıkılsın, ondan sonra biz bir şey kuracağız. Hâlbuki o kuracağımız şeyi şimdiden kurmamız gerekiyor. Kurmadığımız takdirde hiçbir şeyin yıkılacağı yok.
D.T.: Ama burada solastaljiyi hatırlatmak istiyorum. İklim krizi kaynaklı başka bir kırılma noktasındayız biz.
K.G.G.: Bunlar hep Ömer Madra yüzünden, ben size söyleyeyim. Bunu kırk yıldır söylüyor. Bir şeyi kırk defa söylersen olur. Her sabah radyoyu açtığımda, “Yok işte öyle olacak, böyle olacak…” Yarın öleceğiz gibi başlıyoruz güne.
D.T.: Vallahi öyle değil; orada da güzel ince bir mizah var.
K.G.G.: Ben Ömer'e de söyledim, “Senin yüzünden oldu her şey, unutma," dedim.
N.S.: Ben tekrar kargalara, sergiye dönmek istiyorum. Taş Mektep’te ve Adalar İskelesi’nde sergin var. İkisi de çok kıymetli tabii ama Taş Mektep’tekine gitmek için özel bir zaman ayırmak gerekiyor. İskeledeki ise başka bir şey. Orada senin çizgilerin, akıp giden hayatın yanı başında insanlara başka bir şekilde temas ediyor.
Sergi açılışındaki konuşmanda, “Bu, hayatın akışına karışan bir sergi. Önünde durup dondurma yiyen de var, TikTok kaydıran da var,” diye çok güzel anlatmışsın. Senin için bunun kıymeti nedir?
K.G.G.: Sanatın hayata karışması beni çok heyecanlandıran bir şey tabii. Ürettiğiniz bir şeyin hayata karışması, sanatın hayatın içinde dolaşabilmesi, bir sanatçının herhalde isteyebileceği en büyük şeydir. Bunu, insanların karşısına beklenmedik bir anda çıkarak yapabiliyorsun. Onun seçme şansı yok. Oradan vapura binecekse bunları görecek.
Bir sitede çalışan tanıdığım biri anlattı. Taş Mektep’teki sergime gitmek istediğini söyleyince arkadaşları, “Oraya bizi almazlar,” demiş. Kendisine Taş Mektep’e herkesin gidebileceğini, ücretsiz olduğunu ve girerken sınıfsal herhangi bir kart istemediklerini söyledim. Aslında bir anlamda, bizim çok sahiplendiğimiz sanatı sınıfsal olarak sahiplenemeyen bir kesimin de hayatının içinde var olmak benim için çok değerli ve çok özel bir durum.
D.T.: Elitistlere de buradan bir mesaj gitti galiba.
K.G.G.: Ama ben değilim ya.
D.T.: Sen değilsin, ben değilim, Nevin değil, o başka. Bu arada İBB Miras ve İBB Kültür'ün de desteği var. Galiba onu söylemedik programda.
K.G.G.: Onlar yaptı bu sergiyi.
D.T.: ...ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi.
K.G.G.: Evet, o anlamda İBB bizim ana çatımız. Zaten Taş Mektep de İBB Miras’ın tekrar kazandırdığı bir mekân. Gerçekten bütün Adalar içerisinde en sevdiğim mekânlardan bir tanesi. Orada var olmak benim için çok keyifli.
Tabii bir de İBB Kültür var. Bütün arkadaşlarımızın inanılmaz bir çaba içerisinde olduğunu görüyoruz. Şu anki koşullarda ne kadar engellendiklerini düşünün. Hepsi yarın başlarına ne geleceğini bilmeden güne başlıyorlar. Bu ortamda sanat üretmeye çalışmak gerçekten çok özel. İleride hatırlandığında sanıyorum, insanların içini bir parça burkan bir dönemi tarif ediyor olacağız.
D.T.: Her şeye rağmen.
K.G.G.: Evet, her şeye rağmen yürüyor. Ben son derece makul ve herkes tarafından kabul edilebilir şeyler çiziyorum. Çok daha sivri işler yapıp içeride olan arkadaşlarımız var. Aslında onları burada daha çok konu etmek gerekir.
N.S.: Sergi açılışında Deniz Göktaş'a da selam göndermiştin.
K.G.G.: Deniz’e selamı yollarken de şunu söylemeye çalıştım: Evet, duruş itibarıyla belki benim sergim çok kahramanca bir iş değil ama hepimiz kendi meşrebimizce bu eleştirel tavrı sürdürüyoruz. Bütün bu çabalar, bunu daha özgür bir dünyada yapabileceğimiz günlerin gelmesi için. Ama o günler geldiğinde belki bu kadar şevkimiz olmayacak. Çünkü baskı, bir yandan da üretme şevkini artırıyor. Burada tuhaf bir ters orantı var.
D.T.: Ama mücadele için neşe şart. Sen de bize bunun kapılarını açıyorsun. Çok da güzel bir beste ve söz; bir şarkı var burada. Lütfen sen anons et.
K.G.G.: Ama tabii bütün kıymetli müzisyen arkadaşlarımız, en az kıymetlileri bile, sonuçta kendileri bir şey yaratıyorlar. Ben burada onu yapmadım. Ben 62 yaşındayım. Normalde telefonumu uzatıp, “Yavrum, şu adamın telefonunu kaydeder misin?” demem gerekirken yapay zekâyla ilgili işler yapmaya devam ediyorum. Hem animasyon, hem de başka işler yapıyorum. Aynı zamanda bir de şarkı yaptım.
D.T.: Bu arka vokali de sen yaptın galiba?
K.G.G.: Yok yok.
D.T.: Vokal kim?
K.G.G.: Vokaller yapay zekâ, hepsi yapay zekâ fakat sözlerini ben yazdım.
D.T.: Erkek vokal sana benziyordu sanki.
K.G.G.: Olabilir. Ben sergiyi anlatan küçük bir şarkı yaptım. Tüm müzisyen arkadaşlarımdan özür dileyerek dinlenmesini talep edebilirim.
D.T.: Haydi dinleyelim.
D.T.: Böyle bir şeye gerçekten ihtiyacımız vardı. Geçmiş zaman kargaları tamam. Peki, senin için gelecek zaman kargaları nasıl? Kemal Gökhan, kargalar üzerinden nasıl bir Ada tahayyül ediyor?
K.G.G.: Vallahi Ada yerinde kalsın, o yeter bana. Geleceğe ilişkin hakikaten hiçbir şey kestiremiyorum. Çünkü birlikte yaşadığımız ve erki elinde bulunduran kesimlerin ne zaman ne yapacağını, hangi akıl almaz işlere imza atabileceğini bilemiyorum. Yarı çocuksu, yarıdan fazla erkeksi hayal güçleriyle yaratacakları yeni projelerin Ada’yı ortadan kaldırmadığı bir dünya devam ederse mutlu olurum.
Biraz fazla mobilize olduk. Bunu azaltmanın bir yolu bulunursa sevinirim. Sanıyorum o da bir şekilde çözülür. Bir de insanların cep telefonlarından kafalarını kaldırarak yürüdükleri bir Ada herkese iyi gelir; misafirlerimize de bize de. Etraflarına bakarlarsa insan elinden çıkma son derece kıymetli bir mimari dokunun varlığını görebilir, bundan zevk almayı öğrenebilirler.
Ada’yla ilgili daha fazla bilgi veren alanlar yaratılırsa ziyaretçilerin burayla daha güçlü bir bağ kurmasını sağlamak mümkün olabilir. Bilerek dolaşmak her zaman iyidir.
Ben turizmden, turist olarak bir yerde bulunmaktan ve turistlerin olduğu bir yerde yaşamaktan nefret ediyorum. Bu ayrı bir hikâye. Tabii Ada’da oturmanın bir bedeli var, biz de o bedeli ödüyoruz. Turizme karşı bir hareket başlatabilirsek çok sevinirim.
D.T.: Tabii, yavaşlama derken, yavaşladıkça o mimarinin yanındaki peyzajı ve onun zenginliğini de görüyoruz. Ekosistemin güzelliğinin, %60’ı orman olan Ada’nın bize sağladığı nefesin farkına varabiliyoruz. O hızdan sonra biraz yavaşlayalım tabii.
N.S.: Kemal sen çok üretken bir insansın. Genellikle aynı anda beş ayrı proje üzerinde çalışırken, beş tane de kafanın içinde proje oluyor.
K.G.G.: Ama ancak birini yapabiliyorum.
N.S.: Ama yapıyorsun. Şu anda aklında olan ya da üzerinde çalıştığın başka bir proje var mı?
K.G.G.: Var, var. Dediğin gibi şu anda birden fazla proje üzerinde çalışıyorum. Yeni bir animasyon projem var. Yine kargalarla ilgili, Guxton adlı, 20’şer dakikalık bölümlerden oluşan bir animasyon dizisi. Şu anda sponsor ya da yapımcı arayışı içerisindeyim. Ezel Akay’la birlikte çalışıyoruz.
Onun dışında bir çocuk filmi yazdım. Ege kasabasına yerleşmiş yarı entelektüel bir ailenin çocuğunun, oradaki çocuklarla ilişkisini ve dünyasını anlatan bir hikâye. Adı da Ben O Köye Falan Gitmek İstemiyorum.
D.T.: Son bir, iki dakikamız var. Ne söylemek istersin? Sana bırakalım.
K.G.G.: Bir projem daha var, onun üzerinde de çalışmaya başladım: Adalı Genç Sait isimli, tamamen kurgusal bir proje. Sait Faik gençliğini Burgazada’da geçirmiş gibi düşünerek yine atipik bir hikâye kurdum. Görsel bir dünyası var ama aynı zamanda yarı şiirsel bir anlatıya sahip. “Gençliğini Burgazada’da geçirseydi edebiyatının öncüleri nasıl oluşurdu?” sorusundan hareket ediyor. Bunlar yine sponsor arayışının sürdüğü projeler.
N.S.: Harika, çok güzel. Şimdi buna bir de atlar eklendi.
K.G.G.: Şimdi biraz evvel atları eklediniz ki at çizmeyi de hiç sevmem, karikatüre bu kadar yakışmayan başka bir hayvan bilmiyorum. Belki de çok güzel bir hayvan olduğu içindir. O kadar güzel bir hayvanın karikatürünü yapmak her seferinde ayıp geliyor bana. Belki de yapamıyorumdur.
D.T.: Belki başka bir programda atlarımızla birlikte yeniden buluşuruz. Sevgili Kemal Gökhan, çok teşekkürler. Ayağına, emeğine sağlık. Sergi sanırım Ocak 2027’ye kadar devam edecek.
KGG: Ben teşekkür ederim. Evet, Ocak ayının sonuna kadar devam edecek. Vakit bulup gelirseniz çok sevinirim.
Son bir şey ekleyeyim: Aslında o gün gelen bütün ziyaretçilere küçük bir sürpriz hazırlamıştık ama buluşturma imkânı yaratamadık. Bu serginin Adalı Yayınları’yla birlikte bir de kitabını yaptık. Yakın zamanda onun da lansmanını gerçekleştireceğiz. Böylece serginin bütün içeriğini bir araya getirip kitapla kalıcılaştırmış olduk.
D.T.: 100 baskı denilmişti. Şimdi daha fazla basılacak, öyle mi?
K.G.G.: Evet, yeterli sayıda yeniden basılacak. Onun dağıtımı ve satış noktalarıyla ilgili görüşmelerimiz sürüyor.
D.T.: Harika. Yolun açık olsun. Çok teşekkürler.
N.S.: Ellerinize sağlık.
K.G.G.: Çok mersi.
D.T.: O zaman hep beraber Adalar hepimizin!
N.S.: Adalar hepimizin!
K.G.G.: Daha çok benim. Herkesten uzun yaşıyorum ben orada. Hepiniz bir yerlere kaçıyorsunuz, ben kalıyorum.
N.S.: Sen ve kargalar.
K.G.G.: Evet, ben ve kargalar.
Benzer İçerikler
Adalar Hepimizin!
Derya Tolgay
"Ada, bir balıkçı köyünden şehirleşmeye geçiyor"
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Kemal Utku
"Sanat insanı iyileştirir, arındırır, yüceltir"
Telga Südor Mendi
Adanın İnsanları: Kimler Geldi Kimler Geçti
Meri Çevik Simyonedis