Jülide Özçelik ile Türkçe Caz, Senfoni ve Evladiyelik Müzik
Bu hafta sesiyle hayatımızın en özel anlarına eşlik eden, Türkçe caz sahnesinin en değerli isimlerinden Jülide Özçelik'i ağırlıyoruz.
İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Jülide Özçelik'le beraberiz. Hoş geldiniz.
J. Ö: Merhaba, hoş bulduk.
İ. M: Ne mutlu sizinle olmak, yayın paylaşmak.
J. Ö: Ben de çok mutluyum, çok teşekkür ederim davetiniz için.
İ. M: Evet, çok uzun yıllardır kulağımızda bir seda, bir ses bizim için Jülide Özçelik. Çok hani şahsi bir yerden hatıraları böyle çağıracak olursam, az evvel de söylüyordum; eğer bir masada, bir sofradaysak, böyle güzel bir cemiyet halindeysek falan bir noktada sesiniz duyulur illaki. Ya bu da bana şunu düşündürdü yakın zamanda: Evladiyelik denebilir neredeyse yaptığınız şarkılar diye düşünüyorum. Çünkü mesela oturuyorum, annem de çok hoşlanıyor şarkıdan, akranlarım da çok hoşlanıyor falan. Düşündük düşündük galiba en azından hani o repertuarı, Jazz İstanbul repertuarını acaba bu kelime tanımlayabilir mi diye düşündük. Evladiyelik şarkılar gibi.
J. Ö: Bir tanım aldı. Bence çok güzel, uydu. Şunu gördüm süreç içinde, albümler çıktığından beri; birçok insanın aslında hayatına eşlik ediyoruz, yoldaşlık yapıyoruz. Onlarla birlikte güzel anlarına, bazen hüzünlü, zor anlarına eşlik ediyoruz. Bazen bir evlilik teklifi sırasında çalınabiliyor. Birçok alanda temas ediyormuşuz. Hatta bir ameliyat sırasında çalınıyormuş. Olabiliyormuş. Çok enteresan bir şey tabii benim için ve tabii çok ciddi bir sorumluluk da yüklüyor sırtımıza bence, olayın ciddiyetinin ve vehametinin farkında olan biri olarak.
İ. M: Peki mesela o sorumluluk, o yük ne olabilir de kalkabilir? Konserlerde mi mesela, dinleyicinizle karşılaştığınızda mı? Nasıl hafifliyor?
J. Ö: Aslında hiç kalkmıyor. Güzel, tatlı bir sorumluluk o. Hep daha iyisini yapmaya yönlendiriyor bizi. Yani elimizden gelenin daha iyisini yapmaya. Tabii kimseyle yarış halinde değiliz ama kendimizle de yarış halinde olmak zorundayız. Daha iyi bir yere nasıl taşırız müziklerimizi? Öyle bir sorumluluk hissediyoruz tabii ki. Hani "ben yaptım oldu" fikri bana her zaman ters gelmiştir. Hani nasılsa işte oluyor, gönderiyoruz, çıkıyor, "ay işte insanlar dinlesin" falan değil. Hep daha iyisini yapmaya çalışıyoruz. Biz de tabii büyüyoruz, gelişiyoruz. Yani ilk albüm çıktığından bu yana neredeyse 20 yıl.
İ. M: Neredeyse 20 yıl.
J. Ö: 2006'da kaydetmiştik ama çıkması 2008'in Ocak ayını bulmuştu ilk albümün. Ama tabii o süreçte çok fazla hepimiz büyüdük. Hepimizin işte aileleri oldu, çoluğumuz, çocuğumuz oldu, kayıplarımız oldu bu süreçte. İnsan olarak hepimiz hem olgunlaştık, belki daha sadeleşmeye başladık, bilmiyorum. Belki ilk başlarda daha kalabalıktı müziklerimiz. Daha da sakinleşip, daha da minimal kafalarla müzik yapmaya çalışıyoruz. İşte soundlar her zaman çok önemliydi. Onun sorumluluğu, yani iyi bir şey yapalım. Hani böyle gelir geçer bir iş yapmak değil derdimiz. Kalsın, anlamlı olsun, dokunaklı olsun. Yoksa var, yani bestelerimiz var, kenarda köşede de var bir şeyler de... Önce benim içime sinmesi lazım ki insanlarla buluşturabileyim onu yani. Yoksa "ben yaptım oldu" diyebileceğim çok fazla şey var ama ben utanırım, yani öyle bir şeyin altına giremem. Hani büyük benim için.
İ. M: Ama çok kıymetli ekiplerle de çalışıyorsunuz. Bu hep böyle oldu.
J. Ö: Kesinlikle.
İ. M: O da bir sorumluluk dağıtıyordu yani.
J. Ö: Şimdi seçtiğiniz yol, tarzınız, sizin yanınızdaki insanları da ister istemez belirliyor. Cem Tuncer başta olmak üzere benim çok vefalı yol arkadaşım.
İ. M: Aynen öyle.
J. Ö: Müzik hayatımdaki yol arkadaşım Cem Tuncer. Başta bana inanması ve birlikte yola çıkarak benim anlattığım şeyleri doğru anlayıp, kâğıda doğru bir şekilde yüreğini de katarak, müzikal tecrübesini de katarak dökmesiyle başlayan bir yolculuk. İşte 2006'dan beri beraberiz. Hatta ilk bizim bir stüdyo çalışmamız vardı, stüdyoda kaydettik fakat kablolarla ilgili böyle sıkıntı yaşadık. Gittik, Alp Turaç'ın stüdyosunda kaydettik. Öyle bir yolculuğa çıktık hep birlikte. İşte ilk albümde Kaan Yıldız, Ediz Hafızoğlu vardı, Cem Tuncer vardı. Sonra nefesli enstrümanlar eklendi. Birkaç ay sonra eklendi. Böyle bizim de çok özendiğimiz ama nasıl bir sonuç çıkacak diye kestiremediğimiz bir albüm çıkmış oldu. İlk başlarda tabii anlamıyorsunuz, o zaman böyle internet de yok. Sonrasında yaklaşık bir yıl geçtikten sonra çok ciddi geri dönüşler almaya başladık. Paylaşamıyorduk ama şunu öğrendik: Alan, albümü satın alan CD'yi beğeniyorsa şayet, gidip 5 tane, 10 tane, 20 tane koliyle falan alıp mesela yurt dışına hediye götürenler falan... Böyle kendi kendine organik bir şekilde yürümeye, yayılmaya başladı. Çok ilginç.
İ. M: Çok sık olan bir şey değil bu arada.
J. Ö: Yok, ama işte o zaman zaten hani benimle biraz dalga geçmişlerdi. "Ya ne albüm, albüm falan yapmanızın hiçbir anlamı yok. Albüm satmıyor ki" çünkü kaçak göçek işte CD'ler, MP3'ler falan da vardı o zaman. O da tabii riskli bir şey. Çünkü orada bir yatırım yapıyorsunuz. Yatırım sadece maddi anlamda bir yatırım değil, manevi yatırım yapıyorsunuz, tecrübenizi yatırıyorsunuz, yani her şeyi oraya koyuyorsunuz. İstiyorsunuz ki gerçekten o emek değer bulsun, doğru insanlara ulaşsın. Yani benim amacım herkese ulaşsın değil. Bizim kafamızdaki, o yapılan işin kıymetini bilecek yerlere ulaşması önemli. Yoksa biz zaten vasata hitap eden bir şey yapma derdinde olsaydık bambaşka bir kulvarda olurduk. Çok da rahat olurdu işimiz, illaki ulaşırdık yani. Kullanıp yapar ve ulaşırdık. Ama öyle olmadı. Bizim yolumuzda tabii daha küçük bir kitle, daha butik bir iş diyeyim. Ama çok şükür ki ulaştık. Bunu konserlerde de görüyoruz. Çok vefalı, yıllardır bizi bırakmayan, arkamızdan gelen çok ciddi bir dinleyici kitlemiz var. Bundan çok memnunuz. Çok düzgün, çok naif, çok entelektüel insanlar. Tabii gurur duyuyorum, çok seviniyorum. Hani belki çok göz önünde değiliz ama manevi olarak gerçekten bunun yaşattığı hazzı gerçekten anlatamam. Yani bir bakıştan bile bazen o duyguyu alıyorsunuz ve o ruha temas etmek gerçekten çok ciddi bir şey. Dediğim gibi bir ameliyat esnasında bile müziğin çalınıyor olması çok ciddi bir şey. Yani ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide bile bizim orada müziğimizin olması çok ciddi bir sorumluluk yüklüyor.
İ. M: Tabii ki.
J. Ö: Ama işte müzik de bizim hayatımızda o kadar büyük bir yerde ki, hayatı, yaşanılır kılıyor. Daha rahatlatıyor, daha güzelleştiriyor. Çünkü hayat zor, hepimiz için zor. Yaşıyoruz yani, kayıplar yaşıyoruz, zorluklar yaşıyoruz. Herkes bir şey yaşıyor, herkesin bir hayatı, film yani... Ciddi bir senaryo içeriyor hepsi. Onun için yol arkadaşlığı, vefa duygusu çok önemli. Cem Tuncer'le yola çıkmış bir müzisyen olarak onun bana inanması ve çıktığımız yolculuk esnasında hala bana eşlik ediyor olması benim için çok büyük bir nimet diyeyim. Yani çok teşekkür ediyorum, her programda da her zaman da söylerim.
İ. M: Çok kıymetli bir isim zaten.
J. Ö: Beraber büyüyoruz zaten. Şu anda zaten Türkiye'deki müzik sektörünün içindeki en önemli insanlardan biri. Müziğin göbeğinde, işte film müzikleri, dizi müzikleri...
İ. M: Evet.
J. Ö: Onun dışında TRT Caz Orkestrası'nın şefi, beraber sık sık sahne alıyoruz. Yani müzikal yolculuğumuzdaki en önemli kişi diyebilirim. Sevgiyle ve saygıyla buradan kendisini de anmadan geçmeyeyim. Onun dışında da yine heyecanlandığımız bir sürü projeler oluyor.
İ. M: Evet, onları konuşalım, konuşalım istiyorum.
J. Ö: Sorun, ben söyleyeyim.
İ. M: Evet. Bir yandan da şeyi de düşündüm. Evet burada yol arkadaşları çok kıymetli müzisyenler var. Sesinize zamandan çok kıymetli hocalar var. Bunların hepsi aslında çok önemli bir topluluk bir yandan da. Hani sizin müziğinizi oluşturmanızda da aslında onların bakışları, kulakları muhakkak vardır. Tek tek isimlerini almayalım ama caz sahnesinin, yaşayan caz sahnesinin kıymetini de bilmek lazım. Tabii. Bir yandan caz kulüplerinin sayısı çoğalıyor ama öte yandan sosyal hayat giderek kapanmakta. Bununla birlikte, biz bu söyleşiyi sizinle yapmadan birkaç gün önce Antalya'da bir konseriniz olmuş birkaç bin kişinin karşısında. Oradaki insanların heyecanını da az evvel benimle paylaştınız. Nereden kısıtlanırsak kısıtlanılsın, o temas alanlarında bulunmak istiyor müzikseverler. Müzisyenlerin de galiba bir biçimde tüm şartlara rağmen orada bulunmak gibi bir görevlerinin çok büyük bir parçası var.
J. Ö: Tabii yani biraz yürekli olmak gerekiyor, biraz risk almak gerekiyor. Birçok insan çünkü ortalamaya hitap eden işler yapıp, işte bir de bunu vizyon altında bir başlık atıp, risk almak istemiyor. Herkes garanti bir şeyler bekliyor ama hayat öyle değil yani. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. Hayatta net olan tek şey ölüm. Biz doğduğumuz andan itibaren net diyebileceğimiz tek şey ölüm. Onu yapmalısınız yani, bana göre o. Bana da mesela gençlik yıllarımda pop albüm teklifi geldi ama ben mesela 20 yaşındayken ne istediğimi çok belki bilmiyordum o zaman ama ne istemediğimi çok net biliyordum. Hayır dedim.
İ. M: Evet.
J. Ö: Mesela o zaman Bilgi Üniversitesi açılmıştı. Ben Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ndeydim. O arada İTÜ'nün sınavlarına girdim. Beni almadılar mesela İTÜ'ye, Türk Müziği bölümüne. Bilgi Üniversitesi'nin açıldığını bir arkadaşım haber verdi ve yok dedim, ben giremem çünkü kazanırsam okuyamam. Öyle bir şansım yok benim dedim. Dedi ki, "yani burslu bölümü var, gir". Girdim, yüzde yüz burslu olunca tabii dünyalar benim oldu. Benim hayatım aslında orada değişti. Yoksa ben o noktada müziği bırakıyordum.
İ. M: Bırakıyordunuz.
J. Ö: Çünkü İTÜ'yü de kazanamayınca dedim, yani bana zaten dediler ki "ya bu sevdadan vazgeç, yani olmuyorsa zor ama taktığın hani bir şeyi, başka bir şey yaparsın". Ya dedim öyle başka bir şey değil benim kafamdaki. Ben yapmak istiyorum, yani ben müzik yapmak istiyorum. Ben şarkı söylemek istiyorum. Sahnede olmak istiyorum.
İ. M: Ama aklınız daha klasikteydi ilk başta değil mi?
J. Ö: Hayır, ben Türk müziğine çok eğilimliydim. Ama her tür müziğin de en iyisini hep dinlemeye çalıştım hayat boyunca. Hani böyle nerede ne iyi onu hep araştırdım, didikledim, dinledim. Bizim tabii gençlik yıllarımızda çok böyle imkanlarımız kısıtlıydı yani. Olmuyordu yani. Şimdiki gibi değil. Öyle üzerine basayım hemen şunu dinleyeyim, bunu dinleyeyim falan yoktu. Gidiyorduk, arıyorduk, buluyorduk. Yok işte CD'sini arıyorduk. CD bile yoktu. Rahmetli Melih Kibar okula CD player getirmişti de kabloları oraya buraya bağladı da CD'sini dinletmişti, şaşırmıştık. Böyle bir şey varmış falan.
İ. M: İlk CD'niz oysa.
J. Ö: Tabii tabii. Öyle mesela falan çok şaşırmıştık. Öyle yani o kadar kolay değildi ama Bilgi Üniversitesi tabii ki benim hayatımda çok ciddi bir dönüm noktasıdır. İşte Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Aydın Esen, Randy Esen, Can Kozlu, Raci Pişmişoğlu, Selen Gülün... Atlamayayım şimdi çok ayıp olur, Donovan Mixon'ın yani çok değerli hocalarımız var. İmer Demirer... Yani harika insanlarla bir arada idim ve bence en şanssız döneminde okudum. Benim hayatımda çok ciddi kırılmalar vardır şanssızlık anlamında ama çok ciddi şanslı olduğum zamanlar da vardır. Yani onların da farkındayım. Ve zaten o dönemden çıkan müzisyenler şu anda Türkiye'deki bence en önemli noktalarda duruyor işte. Ferit Odman, Cem Tuncer, Ediz Hafızoğlu, Elif Çağlar. İşte Evrim Özşuca, Bilal Karaman, Cenk Erdoğan yani bir sürü isim var. Selen Gülün, saymakla bitiremem. O dönemin çıkardığı müzisyenler Alp Ersönmez, Serhat Ersöz, aklıma geldikçe geliyor. Çağrı Sertel falan. Çok önemli müzik insanları. O yüzden gerçekten çok şanslıydım. Yani bana çok vizyon açtı. Biz okulda her hafta konsere çıkıyorduk. Bir şarkı ile bile olsa çıkıyorduk.
İ. M: Her hafta?
J. Ö: Ve kısıtlamıyorlardı. Evet, konser salonunda. Mesela ben bir kontrbasla Dede Efendi'den bir parça söylüyordum mesela. Hani böyle hiç kısıtlamıyorlardı da bizi yani, Hint müziği de ders olarak işlendi. En son hatta ben evlendim, kızıma hamile kaldığım için son dönemimi dondurmak zorunda kaldım. Bir sene sonra devam ettim okula. Orada mesela Timur Selçuk'a denk geldim son dönem. Onunla mesela Türk müziği derslerine denk geldim.
İ. M: Öyle mi? Devam ediyor muydu Timur Bey okula?
J. Ö: Normalde yoktu. Ben eğer mezun olsaydım ona denk gelmeyecektim. Dondurdum, bir sene sonra Nisan bir yaşındayken -şimdi işte mezun oldu o da konservatuvarda- denk geldim. Timur Selçuk tesadüfen ders vermeye başladı o son dönem. Türk müziğine de denk geldim. Yani çok şanslı oldum. Dediğim gibi Hint müziği de gördük. Can Kozlu'yla çalıştık. İşte Raci Pişmişoğlu, İmer abiyle ansambllarımız oldu. Neşet Hoca ile ilk başlamıştık. Girdik, ben hiçbir şey bilmiyorum. Açtı, çalıyor. Perde de o, perde de o... Bakıyorum böyle ne diyor falan. Tabii hiç alakam yok. İşte yani elinizden geleni yapmaya çalışıyorum.
İ. M: Çok çalışmak gerekiyordu değil mi o dönem?
J. Ö: Ben çok çalışkan değildim ama. Yani şimdi hani çok da şey yapmayayım. Ben biraz o konularda garantici bir tipimdir. Çok çalışkan değilim. Şimdiki aklım olsa tabii daha çalışırdım. Bir de böyle hani evlenip çoluk çocuğa falan da karışınca, sorumluluklar falan da artınca tabii çok bölünüyor insan yani. Kadınlar daha da fazla bölünüyor ya. Tabii, bin tane rol oluyor orada işin içinde. Ama bana çok farklı bir kapı açtı müzikal yolculuğumda. Türk müziği tarafım hep çok baskındı. Ama o orada cazla birleşmiş oldu.
İ. M: Evet.
J. Ö: Kurcalamaya başladım işte, Sevinç Tevs'leri kurcaladım. İşte Esin Afşar'ın bir albümü vardı, Aşık Veysel'in eserlerinden oluşmuş bir albüm... Sonra işte ben de böyle bu tarz müzikler yapmak istiyorum dedim. İşte kendi bestelerimi biraz böyle mırıldanıp ufak tefek yazmaya başladım falan. İşte Cem'i gidip rahatsız etmeye başladım. "Cem bundan olur mu? Bir şarkı çıkar mı?" falan. Cem diyor, "O gayet güzel, sen niye böyle yapıyorsun" falan derken... Sonra işte o zaman Bahadır hayattaydı, sonra kaybettik kendisini. Bahadır'ın, çok çok teşekkür ederim, Bahadır'ın çok katkısı olmuştur. Dedi "Kendi kendine mutfakta şarkı söyleyerek bir yere gelemezsin. Sana albüm yapmamız lazım." Ben dedim "Ben meşhur olmak istemiyorum. Önde olmak istemiyorum." "Ya önde olman gerekmiyor, meşhur da olman gerekmiyor ama albüm yapman iyi olur yani hani bir adım atmak anlamında" dedi. Öyle bir araya geldik müzisyenlerle, Cem'in önderliği ve inancıyla diyeyim.
İ. M: Çok kısa araya girebilir miyim?
J. Ö: Tabii ki.
İ. M: Birkaç şey geldi burada aklıma ama en son geleni sorayım madem. Yani "çok önde olmak istemiyorum" dediniz ya. Şimdi bu benim zihnimdeki Jülide Özçelik imajıyla çok uyuşmuyor. Şöyle uyuşmuyor: Az evvel programın başında anlattığım anekdottan ötürü aslında sesiniz her yerde. Çok dinleyiciniz var. Farklı jenerasyonlardan dinleyiciniz var ama...
J. Ö: Evet, doğru ama sokakta tanımıyorlar.
İ. M: Evet. Çok güzel bir şey. Önünde olmak, sahnede olmak. Bu nedir? Şey mi yani, böyle huy mu? Tercih mi? Bunu bir konuştuk aramızda.
J. Ö: Tercih. Gerek yok ya. Ben yani yaptığım işle tanınayım, gerek yok ki. Bir gün bir vergi memuruyla böyle bir şey yaşadık. Fatura kesebilmem için işte vergi dairesine gittim. Dediler aradınız da geleceğiz falan. Oturuyoruz sahilde, gelmişler dönmüşler beni aradılar. Ben de çocuğumu okula bırakmaya gitmiştim. Oturduk, bana şey dedi, "ne yazayım ünvan olarak?" "Müzisyen yazın" dedim. "Ne yapıyorsunuz" dedi "hani gitar mı çalıyorsunuz, keman mı çalıyorsunuz?" "Yok dedim çalmıyorum, şarkı söylüyorum." "E şarkıcı mıyım?" "Yok dedim, müzisyen yazın" dedim. "Ama dedi spesifik olarak burada bir şeyler yazmam gerekiyor. Ne albümü?" dedi. "Caz albümü" dedim. "Aa!" dedi "Jülide Özçelik'i tanıyor musunuz?" dedi bana. Ben de böyle "nasıl yani?" dedim. Nüfus cüzdanım da masada duruyor. O zaman da o pembe nüfus cüzdanımdan da memnundum. Arkasını çevirdim. Soyadım başka tabii evli olduğum için, döndürdüm. Arkasına baktı böyle. "Nasıl yani, siz kimsiniz? Ben sizi tanıyorum, biliyorum ama tipinizi hiç bilmiyordum." Bu çok güzel bir şey. Sokakta çok rahat gezebiliyorum. Yani niye özgürlüğüm kısıtlansın ki yani? "Ayinesi iştir kişinin". Onu görsünler, onu tanısınlar. Benim yoksa kimmişim, nasılmışım, uzun muyum, kısa mıyım, zayıf mıyım, şişman mıyım, çirkin miyim, güzel miyim... Yani kimseyi bu etkilemesin de, olumlu anlamda da etkilemesin, olumsuz anlamda da. Tanımıyorlar. Çok öyle şeyler yaşadım. Mesela Side konserine gittim, içeri gireceğim, elimde kıyafetim var taşıyorum. Şey böyle yaptılar orada: "Yalnız" dedi, "kostümcüler giremiyor karavana." "Tamam" falan dedim. Orada kocaman posterlerim falan var yani, böyle şeyler de çok oluyor. Gerek yok yani.
İ. M: Gerek yok.
J. Ö: Popüler olmak bence güzel bir şey değil.
İ. M: Müziğin popüler olması başka bir şey.
J. Ö: O başka bir şey. Konserler falan öyle bambaşka geçiyor da.
İ. M: Az evvel andığım Antalya konserini biraz anlatın lütfen. Yani fırtınalı denebilecek bir hafta sonunda...
J. Ö: İnsanlar yağmurda şemsiyeyle oturuyorlar. Yani orada önemli olan şey gönül bağı kurmanız. Evet, ruhsal temas kurabilmeniz. Yoksa gerisi ne olacak yani? Hani o bir şey, illüzyon zaten. Bizim o sahnedeki halimiz bir illüzyon. Bir de gerçek hayat var.
İ. M: Tabii.
J. Ö: Şimdi yaptığımız şey de çok illüzyon. Yani müzik de öyle bir şey. Sizi bambaşka bir ruh haline sokabilir. Üzgünken bir anda çok mutlu olabilirsiniz. Çok mutluyken bir anda bayağı ağlayıp, yatak döşek yatacak hale de gelebilirsiniz. Hani balerin arkadaşlarımız var falan onlar da öyle, orada bambaşka bir dünya var. Sokağa çıktığınız zaman öyle olmuyor yani, başka bir şey yaşıyorsunuz. Gerçeklikten koparıyor bazen, o da tabii çok can acıtan bir şey.
İ. M: Doğru. Evet. Yani o manada repertuar oluşturmak nasıl oluyor diye düşündürdü bu bana tabii ki. Dinleyiciyi de böyle tetikleyeceği ruh halleri muhtemelen, bunları da düşünüyorsunuz ama tabii biraz daha sizin kendi söylemek istedikleriniz gibi bir parametre de vardır diye düşünüyorum. Hani Jülide Özçelik'in farkını ifade edebilecek şarkılar değil mi belki? Repertuara ait olan.
J. Ö: Yani ben çok böyle bağırış çağırış, vurdulu kırdılı bir tarzım yok benim. "Aman aralığımı göstereyim, aman işte şu kadar range'im var" falan, bana çok da açıkçası tuhaf geliyor. "Çok güçlü bir ses" yok falan... Yani güçlü ses ne yani hani? Hayır bence ses çok da kötü olabilir ama karşıdaki kişinin gönlüne temas eder, ruhuna dokunur. Çoğu şarkının sözünü anlamayız mesela değil mi? Hani böyle bir gözümüz dolar. Oradaki melodi bizi bir şekilde yakalar. Onun için ben kendi sevdiğim eserleri söylemeye gayret ediyorum. Bence herkes her şarkıyı söyleyemez. Ben de birçok şeyi söyleyemeyebiliyorum. Söylüyorum bazen, diyorum ki "olmadı bu". İçime sinmiyor. "Olmadı yani, o duyguya giremedim" diyorum. Hatta bazen bir kayda çağırıyorlar, "bu türkü size çok yakışacak, bunu sizin söylemenizi istiyoruz." Çalışıyorum mesela, seviyorum da mesela, gidiyorum söylüyorum. Diyorlar ki "çok güzel oldu, harika". Diyorum ki "bakın olmadıysa da söyleyin, ben bozulmam. Belki gelecek Ayşe daha güzel söyleyecek, Mahmut belki daha iyi yorumlayacak, daha duygulu söyleyecek bilemem." "Yok biz böyle çok beğeniyoruz." "Tamam ama tam tersi de olursa bozulmam" diye söylüyorum. Bu gerçekten başka bir şey yani. Bunu anlamak ve sindirmek lazım. Bunda alınacak, bozulacak bir durum da yok. Kendi sevdiğim eserleri seçmeye çalışıyorum. İşte kendi bestelerimde de aynı yolu izliyorum. Çok içime sinerse, kendim çok beğenirsem defalarca dinliyorum, kurcalıyorum sözleri tekrar tekrar, tamam diyorum hatta Cem'e soruyorum. "Cem olur mu?" falan diyorum, Cem da her seferinde "Olur mu, olmasın" diyor, "Yapalım bak ne güzel olacak" falan. Yani hep böyle temkinli de olmak istiyorum. Hani o "ben yaptım oldu" olayına çok mesafem var benim. Onu sevmiyorum, içime sinmesi lazım.
İ. M: Şimdi bestelerinizin daha da nasıl söyleyeyim farklı duyulacağı, çok boyutlu duyulacağı bir konseriniz yaklaştığını söyleşiye girmeden önce bana verdiniz. Şubat ayında bir senfoni konseri de olacak. İlk senfoni konseri değil.
J. Ö: Değil. Şimdi biz ilk senfoni konserimizi 2012'ydi sanırım, yok 2013 senesinde Antalya Devlet Senfoni ile yaptık. Çok heyecanlıydı benim için. Tabii bütün benim bestelerim, işte albümlerde çaldığımız birtakım parçalar, onun dışında türküler, işte Cem Tuncer'in düzenlemeleriyle... İşte senfoninin kendi repertuarında olan birtakım düzenlemeleri kullanarak yaptığımız bir konser oldu. Canlı kaydı alındı TRT tarafından, hala işte YouTube'da falan var. Evet. Çok heyecanlıydı. Ondan sonrasında biz Türkiye'deki bütün senfonilerle konser yaptık. İşte Çukurova ile yaptık defalarca, İzmir Senfoni ile yaptık, İstanbul Devlet Senfoni ile yaptık, Bursa Senfoni ile yaptık. Hani atlamayayım şimdi. Şimdi tekrar uzun bir aradan sonra Antalya Senfoni ile tekrar yapacağız. Ben çok heyecanlıyım. Yine Sevgililer Günü konseri ve aşk şarkıları tabii konsepte. Sevgililer Günü olduğu için 12 Şubat'ta olacak. Şubat 2027'de olacak. Bir de onun dışında yine çok heyecanlandığım Cello All Stars, 8 çellodan oluşan bir grup. Cumhurbaşkanlığı Senfoni'nde çalan müstesna arkadaşlarımızın oluşan bir grupla 29 Kasım'da Eskişehir Kültür Sanat ve Kongre Merkezi'ndeyiz. Atatürk Kongre Merkezi'ndeyiz. 3 Aralık'ta da Ankara CSO Ada Salonu'ndayız diyebiliyorum. Şimdi bugün yarın afişe çıkacak. Onun dışında yine çok heyecanlandığım Homeward albümümüz var. Son zamanda yaptığımız ve ilk konserimizi de Viyana'da yaptık Batuhan Aydın'la beraber. Batuhan kaval çalıyor. Viyanalı bir piyanist arkadaşımız var, Nicolas Grill. İlk konserimizi Viyana'da yaptık. Sonra burada İstanbul'da Borusan'da bir konser verdik. Bir albüm çıkardık.
İ. M: Kaçmış olabilir, 2026'da mı çıkardınız?
J. Ö: Evet evet, yeni yeni. Daha şurada hani 3-5 aylık yani bir serüven. Hatta tesadüfen bu gece de saat 12'de Altın Hızma Mülayim adlı Kerkük türküsü de bu gece yayına girecek. Tüm dijital mecralarda olacak. Ona da heyecanlandım gelirken. Yani beni şu anda en heyecanlandıran şey müzik diyebilirim.
İ. M: Ne güzel.
J. Ö: Bizi hayatta tutan, yani beni hayatta o tutuyor. Onun dışında çok da hani böyle... Yani tabii var, sevdiğimiz insanlar var, çoluğumuz çocuğumuz var ama bana en çok enerji veren olgu şu anda müzik. Benim hayatımda başrol o.
İ. M: Evet, umarım hiç kopmazsınız. Hep sahnede olursunuz. Hep yeni seslerle de duyarız sizi. Ben sizi bulmuşken, senfonilerle ilgili bir konuşmak istiyorum. Şimdi son yıllarda bir moda da var biliyorsunuz, her şeyin bir senfonik versiyonu üretiliyor. Ben böyle hem profesyonel bir takipçisi olarak radyo gereği olup bitenlerin hem de bir dinleyici olarak bazen şöyle bir izlenime kapılıyorum: Sanki böyle senfoni şey gibi oluyor, bir şeyi kutsamak için yani "bakın bu müziğin aslında çok yüksek bir standardı var" demek gibi böyle bir tür paket gibi de kullanılıyor gibi geliyor bana. Çünkü bakıyorum bazen hani senfonik ekip de haddinden fazla demeyeyim de fazlasıyla varlık göstermiş, şarkılar geriye düşmüş ya da şarkılar senfoniye yetişmek için çeşitli varyasyonlarda dinleyiciye yabancılaşmış falan. Zorlama haller olabiliyor yani bu senfoni içerisinde. Siz şimdi çok tecrübelisiniz. Nedir bu işin zorluğu? "Olursa olur, olmazsa olmaz" dediniz ya. Yani yapmış olmak için yapmak istemiyorum dediniz. Ne noktada siz mesela bir araya gelip "tamam ya, bu senfoni çok iyi oldu ve tuttu" dediniz ki devam etti? Öyle düşünmeseydiniz devam etmezdiniz diye düşünüyorum çünkü.
J. Ö: Tabii ben mesela Cem'in tecrübesine, müzikalitesine çok güvendiğim için... İşin içinde aynı zamanda Ercüment Orkut mesela piyanoda, Ediz Hafızoğlu falan... Öyle bir yol arkadaşlığı, o kadar yerli yerinde, o kadar olması gerektiği gibi hani müzikal anlamda o kadar yüksek seviyede bir iş çıkıyor ki sonuçta... Ben zaten normalde albümdeki kayıtlarda da zaten çok ciddi düzeyde bende bir tatmin sağlıyor. Evriliyor ve çok doğru bir yere evriliyor. Şimdi tabii o düzenleme, kimin yaptığına bağlı, işte aranjöre bağlı. Ben tabii hani en iyi müzisyenlerle çalışma şansım oldu her zaman. Yol arkadaşıydık, biz zaten okuldan arkadaşız, yıllardır beraberiz. Ya biraz şey gibi yani bu, iyi yemek yiyorsanız artık kötü bir şey yemek istemiyorsunuz falan gibi bir durum oluyor ya. Onun gibi hani iyi müzik de öyle. Ona kulak alışıyor ve farkı duymaya başlıyorsunuz. Evet böyle bir her şeyde de olmuyor ama ben çocukken zaten böyle Turhan Yükseler'i falan acayip heyecanla izlerdim televizyonda. İşte Eurovision şarkı yarışmalarını falan çok beklerdim böyle televizyona yapışıp vaziyette. Benim için hep çok heyecanlı bir şeydi. Büyük orkestralar, senfoni... Acayip bütçeler var, acayip imkanlar var. Hani böyle 7-8 kişiyle sahneye çıkıyorum ki niye, hani böyle imkan olsa ben oraya 8 tane işte brass bilmem seksiyon koyarım, onu koyarım falan, doldururum yani ne gerekiyorsa hani perküsyon da koyarım. Davul olur, perküsyon ama bizde imkanlar o kadar düşük ki, o kadar kısıtlı ki. Bazen de işte "gelip bir gitar bir vokal gelir misiniz?" çağırıyorlar mesela konsere, "bütçemiz yok." Sonra bir bakıyorsunuz, bir pop ekibi çağırıyorlar, adamlar 30 kişi gidiyor. Hani onlara ayrılıyor bütçe, bize geldiği zaman "gelin çalın burada" falan... Öyle bir dünya yok yani. Evet yani iyi bir müzik istiyorsanız onun da bir bedeli var. Onun için ben hani birçok işi de reddetmek durumunda kalıyorum. Bazen küsüyorlar bana, "niye az konsere çıkıyorsunuz?" Çünkü önemli benim için. Gerekirse benim bir kazancım olmaz o konserden ama ben orada iyi bir iş çıkartmak zorundayım. Zaten dediğim gibi bu senfoni işlerinde falan devlet işleri olduğu için bunlarda da bir kazanç falan yok yani. Kimsenin aklına da öyle bir şey gelmesin. Özel şeylerde tamam kazanırsınız ama...
İ. M: Ben de açıkçası özellerini düşünerek sormuştum.
J. Ö: Evet, özellerde acayip bütçeler dönüyor ama bunlar tamamen gönülden yapılan işler. Öyle söyleyeyim. Tamamen bizim müziğe olan aşkımızla alakalı, orada olmak istememizle alakalı ve tamamen gönülden. Çünkü o aranjmanı yazmak bile o kadar çok emek, zaman ve...
İ. M: Muhakkak, tam da onu merak ediyorum ben de.
J. Ö: Birçok şey gerektiriyor, enerji... Artık bizim de yaşlarımız ilerliyor, bir sürü sorumluluklarımız var. Şimdi ben arkadaşımdan ricaminnet, hep yapıldı, hep ricaminnet yapıldı her şey ama artık belli bir şeyden sonra da bir de hayatın gerçekleri var. Yani onu da devam ettirebilmemiz için birtakım yetkilerin de doğru olması gerekiyor, orada olması gerekiyor. Bilmiyorum evet, bazen sakil olabiliyor ama bugüne kadar yaptığımız işlerin içinde ben tatmin duygusunu çok yaşadım. Şimdi yine hani yeni şeyler de eklenecek, yeni aranjmanlar da eklenecek. Benim için tabii daha farklı oluyor. O ayrı bir heyecan oluyor. Kendi projemde ayrı heyecanlanıyorum. Konuk oluyorum zaman zaman. Tango grubuna da konuk oluyorum, işte orada gidiyorum Portekiz tangosu söylüyorum. Öbür tarafta Türk müziği söylüyorum. Yani söylüyorum da demeyeyim, söylemeye çalışıyorum diyeyim, çok da böyle ukalalık gibi de tınlamasın.
İ. M: Estağfurullah.
J. Ö: Elimden geldiğince. Yani müzik beni en heyecanlandıran olgu. Onun için ne kadar çok içinde olursam bana çok iyi geliyor. Ruhsal anlamda da zaten bilimsel açıklaması da var. Hani beynimizi tedavi ediyor. Görüntülenebiliyor da bunlar ayrıca.
İ. M: Terapi gibi değil mi?
J. Ö: Evet var. Hani insanlar şey diye düşünmesin, "bazı insanlar, benim sesim çok kötü ama işte ben şey..." Hayır kötü ise bile söyleyin. O iyi geliyor yani. Zihne iyi geliyor, beyne iyi geliyor. Bir rahatlıyorsunuz, bir de şarj oluyorsunuz. O anlamda şey çok güzel. Yani müziğin içinde olmak çok güzel. Senfonilerle olmak çok güzel. Dediğiniz soruda da, doğru yapıldığında, iyi yapıldığında, doğru ellerde... Hani sırf böyle piyasaya hitap edeyim diye yapılıyorsa tabii bazen çok böyle yalan, çok kötü şeyler de olabiliyor tabii. Aslından da çok uzaklaşıp daha da kötü bir hale de gidebiliyor. Duygusunu da kaybedebiliyor.
İ. M: Evet, ben de asıl o duyguyu kaybetmekten bahsediyordum.
J. Ö: İşte bizim hep odağımız duygu. Hep biz oraya takılıyoruz. İşte ruha temas etmek, işte o Neşet Ertaş'ın felsefesi: "Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez" hikayesi.
İ. M: Evet.
J. Ö: O yani, bizim takıldığımız nokta o. Onun dışında da zaten başka çok da bir şey yok yani. En önemlisi bu.
İ. M: Valla iyi ki varsınız.
J. Ö: Çok teşekkür ederim.
İ. M: İyi ki sesinizi duyuyoruz. Sesiniz eşlik ediyor yaşamımıza uzun yıllardır.
J. Ö: Çok teşekkürler. Siz de iyi ki varsınız. Siz bizi anlamasanız biz kendi kendimize çalıp söylüyor oluruz.
İ. M: Hep birlikte oluruz.
J. Ö: Ulaşmak... Tabii çok önemli bu noktada. Yoksa ulaşamazsak dediğim gibi hani öyle kendi kendimize bir şeyler yapıyor oluruz yani.
İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Jülide Özçelik'le birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizleri dinlediğiniz için.
Benzer İçerikler
Kusursuzluk Arayışını Bırakınca Ne Oluyor?
Başak Doğan, İlksen Mavituna
Reklamcılıktan Sahnelere: Nihal Saruhanlı ile Ritim, Samba ve Boşluk
Nihal Saruhanlı, İlksen Mavituna
Ayşe Tütüncü’yle Piyano, Boğaziçi ve Eksilmeyen Heyecanlar
İlksen Mavituna, Ayşe Tütüncü
Ulan Algoritma!
İlksen Mavituna, Sena Gül (Paptircem)