Kusursuzluk Arayışını Bırakınca Ne Oluyor?
Bu hafta konuğumuz Türkiye'de koro müziğine yepyeni bir soluk getiren koro şefi ve besteci Başak Doğan! Chromas ve Vokal Akademi'nin kurucusu Doğan ile, insan sesinin iyileştirici gücünü ve kuralları yıkan koro performanslarını konuşuyoruz.
İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Başak Doğan'la birlikteyiz. Başak hoş geldin.
B. D: Hoş bulduk.
İ. M: Teşekkür ederiz burada olduğun için.
B. D: Ben teşekkür ederim.
İ. M: Evet, koro şefi ve besteci Başak Doğan diye hemen sıfatları iliştireyim. Chromas 10 yılı geçti.
B. D: Evet.
İ. M: Vokal Akademi de 5 yılı geçti.
B. D: Aynen öyle.
İ. M: Giderek daha sık isminizi duyuyoruz ama siz aslında daha çok kolektif oluşturmakta, provalarda daha çok zaman harcıyorsunuz gösteri yapmaktansa. Ama sizi ilk gördüğüm zamanı da hatırlıyorum. Kendimi kesinlikle Türkiye'de ya da İstanbul'da değil, dünyanın herhangi bir yerinde, böyle bir uzay boşluğunda hissetmiş ve çok tırnak içinde ulvi duygular da duymuştum. Baştan bir dinleyicilere, bilmeyenlere Chromas'ı bir anlatmanızı istiyorum. Vokal Akademi nerede devreye girdi? Vibe oluşumunuz var, farklı bir adaptasyonu yapıp ettiklerinizin... Kısaca bir üstünden geçelim olur mu?
B. D: Tabii ki. O hisse çok sevindim öncelikle. Bir yerden alıp olmayan bir yere götürmesi... Çünkü biz onu yaşıyoruz her hafta. Provalar, yani en sevdiğim şey prova. Koroda 50-60 kişi var. Chromas'ta, Vibe'da, bir diğer korumda da bir o kadar kişi var. Kesişim kümesi yok. Çok kalabalık yani aslında. İşinden çıkıp her hafta düzenli olarak provaya geliyorlar. Ve öyle sıkı çalışıyoruz ki, hani gerçekten dışarıda bıraktıkları, İstanbul'da ya da dünyada ne varsa dışarıda bırakıp orada var oldukları bir dünya. Bunu yaparken de çok iyi müzik yapmak hep hedef. Yani Chromas kurulurken de 2015'te, hissim oydu; öyle bir yer olsun ki herkes kendi gibi olsun, rengarenk olsun. Renklerini hiç grileştirmesin. Renkler de demek kroma zaten.
İ. M: Evet, aynen öyle.
B. D: Ve o parlak, daha da parlayan renklerle çok iyi müzik yapalım. Buraya geldiğinde de o kolektif üretme haliyle beslensin herkes. Yani buydu.
İ. M: Öncelik bir kolektif gibi yani.
B. D: Evet.
İ. M: Dinleyiciyi ne zaman hayal etmeye başladınız? Kime söylemeye başladınız bir noktada?
B. D: Ya onu hemen hayal ettik tabii. Hani benim için en heyecanlı kısmı prova diye konser yapmıyor da değiliz. Çok sık da konser yapıyoruz. Hatta ilk konseri de böyle çok hızlı yapmıştık. Dinleyici de o duyguyu paylaştığımız yer. Çünkü biz kendi aramızda kendimizi kaybederek şarkı söylüyoruz. Yani öyle duygular ortaya çıkıyor ki, insan yan yana, enstrüman yok. Sadece insan sesiyle bir müzik oluşuyor. O harmoni birbirine oturuyor, o tınlama anı... Yani çok çok çok doğadaki sesler, titreşimler gibi çok kıymetli. Hani insanı iyileştiren bir şey. O bizim için zaten öyle ama bunu yaşadığımızı dinleyen biriyle paylaşmak, tamamlanan kısım.
İ. M: Evet, aynen öyle. Şunu konuşalım ama önce. Yani bence performanslarınızın interaktif boyutu üzerine kesin dönmemiz lazım. Chromas derken aslında dinleyicinin de o anda oluşturduğu, teşkil ettiği rengi asla dışarıda bırakan performanslar değil bunlar. Ama koro müziği... Şimdi biz yan yanayız, yüz yüzeyiz ve az çok neden konuştuğumuzun farkındayız ama koro deyince bence çoğunlukla insanların aklına daha geleneksel şeyler ya da eski korolar geliyor. Siz şimdi bir yandan çok farklı geleneklerden parçaları yorumluyorsunuz. Ama bunu her ne kadar ben az evvel çok uzay gibi bir şey tanımlamış olsam da, bugün burada ve çok dinamik bir şekilde yapıyorsunuz. Yani Chromas Korosu nasıl bir korodur? Nasıl anlatırsınız bunu? Yani bir oturtalım insanların kafasında.
B. D: Bize böyle sorduklarında biz hatta daha yeni koroda da konuştuk. "Bize sorunca ne diyeceğiz ya? Biz çok farklı bir şey yapıyoruz," diye konuşuluyor kendi içimizde.
İ. M: Evet öyle çünkü.
B. D: Aynı şeyi yeniden yorumlamak tabii ki çok kıymetli. Onu da yapıyoruz bir süre ama "Yeni olsun deneyelim, yanılalım. Oradan bir sürpriz çıksın, o hatadan bir yere evrilsin," falan... O süreç beni çok heyecanlandırıyor. O yüzden repertuvarı mesela hiçbir yere bağlı tutmuyorum. Yani ilk dinlediğim anda ya da seyirci ilk duyduğu anda acayip bir his yaşasın. İşte bir yerlere götürsün falan. Öyle bakınca bizim şu an Haitice bir parçamız var mesela. Ve tamamen "Yemek yiyelim, şarkı söyleyelim, dans edelim," diyor. İnanılmaz bir kolektif eğlence anlatıyor aslında ve bayılıyoruz ona. Sözlerinin hiç anlamı olmayan Bobby McFerrin parçalarımız var. Full doğaçlama. "Zagale, vagale" diye sözleri var mesela, hiçbir anlamı yok aslında.
İ. M: Gibi... O yüzden o iyi hissettiriyor diye mi? Yani sesini mi seviyorsunuz mesela o parçanın?
B. D: O acayip bir evren. O evrenlerden geçiyor yani. Öyle bir müzik şöleni ki, çok derin bir yerden çok çılgın yerlere gidiyor falan. O müziğin karmaşık hali de çok kıymetli. Hem de çok özgürleştirici.
İ. M: Evet. Mesela bir türkü yorumunuz var.
B. D: Evet.
İ. M: O türkünün Türkiye'de farklı yerlerde nasıl duyulduğunu tek bir icrada duyabiliyoruz. Bu da mesela bir türküye, çok geleneksel bir parçaya yenilikçi bir yaklaşım gibi geliyor.
B. D: Evet öyle diyebiliriz tabii. Bir şey var mesela "Dere Kenarında Taş Ben Olaydım" var. Sevdiğimiz bir düzenleme. Onu ilk günden beri söylüyoruz. O özellikle akustikli yerlerde, işte hamamlarda, kiliselerde, konserlerimizde seyirciyi kesin ağlatıyor. Biz de ağlıyoruz. Çok çünkü bildiğin bir şey aslında. Çok içimizde, hani içine doğduğumuz bir melodi ama onun öyle bir yorumu var ki, o tabii çok "ah" yapıyor.
İ. M: Tabii tabii ya. Ben şunu çok net hatırlıyorum. Chromas ilk sahne almaya başladığında ve ben duymaya başladığımda, işte Açık Dergi programından kültür sanat takibini yapmak durumundayım... Ama ilk duyduğumda hiç garipsemedim sizi.
B. D: Ne kadar hoş.
İ. M: "Nereden çıktı bu?" demedim. Fakat öte yandan bunun da bir garipliği var. Yani sanki uzun yıllardır süren bir şeyi hop yukarıya çıkarmış gibi oldunuz. Tüm bunu yenilikçi olarak yapmak... Şimdi bunu düşünüyorum, bu epey bir mesele. Buna ilişkin yorumunuzu almak isterim. Öte yandan Boğaziçi mezunusunuz. Geniş kitlelere... Boğaziçi Müzik Kulübü'nden de hatırlıyorum şimdi sizinle konuşurken. Belki benim kulağımda ilk oradan mı acaba? Böyle bir sakinledi korolar konusunda. "Ha yeni bir şey yapılabilir, kolektif bir şey olabilir" diye düşündüm. Evet, son dönem koro geleneklerini nasıl görüyorsunuz siz? Chromas'ı, Vokal Akademi'yi nereye koyuyoruz sorusunu da biraz öteye bırakalım, Türkiye için söylüyorum.
B. D: Şuradan alayım, evet. Bence o "Zaten varmış da biz bir anda gördük," gibi olması, bu bir ihtiyaç çünkü.
İ. M: Aynen öyle.
B. D: Yani şimdi Türkiye'de çok fazla koro yok. Artıyor, korolar kuruluyor, yeni ekipler oluşuyor, mükemmel. Ama binlerce daha olması lazım. Daha çok az. Çünkü bu gerçek bir ihtiyaç. Yani insanların fiziksel olarak yan yana olup birbirine duygu olarak ve ruh olarak temas etmesi, özellikle gitgide daha da yalnız ve mutsuz olduğumuz bu dönemde çok, çok büyük bir ihtiyaç. O ihtiyacı bir anda fark etmediğimiz o ihtiyacı hatta... İnanılmaz, içeride bir ihtiyaç var ama fark etmiyorsun. Belki onun şeyi oluyor böyle, "Evet ya buymuş," dediğimiz bir şey olabilir. O yüzden hem söyleyenin hem de dinleyenin oturduğu yer çok net gibi geliyor bana. Yani evet, ilerliyor tabii ki koro ve çok sesli müzik. Yeni formları da oluşuyor, işte yeni repertuvarlar deneniyor, bayağı bir oluşum da var ama daha çok çok baştayız. Ben biraz şeyim o noktada, daha var. Daha var. Daha çok kurulsun.
İ. M: Evet dinleyici de buna yeniden alışacak aslında. Yani bu çok içindeki bir şeye, az evvel de söylediğiniz gibi bir ihtiyaca da tekabül ediyor olmakla birlikte... Mesela sizi Salt'ta, az evvel konuştuk, Vibe'la etkinliğiniz bir şey... Orada dinlediğimde, ya böyle normal günlük hayatımda girip çıktığım vesaire bir yer, dağılmış insanlar var ve birbirlerine şarkı söylüyorlar, bir yandan mekanı söylüyorlar, mekanla söylüyorlar falan... Oranın da bir dönüştürücü gücü var aslında tüm bu koronun.
B. D: Her yerde böyle bir de, yani Salt çok güzel bir bina mesela. Orada o boşlukta sesin dönmesi bizi çok etkilemişti. Müzik arasındaki geçişleri falan ona göre kurgulamıştık ama hamamda da böyle bir şey olabiliyor. Yaptık mesela hamamda da. Seyircinin bizimle birlikte hamamın odalarını dolaştığı bir konsept vardı. Ya inanılmaz bir şey. O yine insanın işte, "Ne oluyor şu an? Öyle bir yerime dokundu ki anlamıyorum..." dediği yere geliyor. Çok doğal, çok gerçek yani. Ses çıkarmak işte. O doğduğundaki çıkarma ihtiyacı ile yani. İşte ağladığın, güldüğün... Süper doğallıkta bir şey aslında.
İ. M: Evet. Evet müthiş hakikaten. Süper doğallıkta bir şey ama şunu da teslim edeyim. Yani bu süper doğallığı tutmak, sürdürebilmek içinde yaşadığımız dünyada esas maharete denk geliyor. Yani şu soruyu da sormak için tutuyorum biraz kendimi. Nasıl bu kadar pozitifsiniz gerçekten? Bu dünyada nasıl bu kadar pozitif olabiliyorsunuz?
B. D: Öyle miyiz?
İ. M: Öylesiniz bence. Duygunuz öyle en azından. Çünkü ferahlatıyor yani.
B. D: Ne mutlu öyle gelmesine, çok sevindim. Yani benim ve birlikte çalıştığım ekiplerin bence içinden öyle bir önce pozitif bir şey çıkıyor ama orada şey bir değişik olabilir. Dönüştürüyoruz biz duyguları hep. Yani işte provaya gelen biri bana mutlaka şunu söylüyor: "Ay bu hafta terapi gibi oldu yine," falan. Bir terapi girişimi, öyle bir şey yok asla tabii ama.
İ. M: Siz yine dokunuyorsunuz.
B. D: Asla bir şey yok. Ama enstrüman olmadığı için kendi bedenin ne yaptığını, sesin ne yaptığını... Şey çok açık ve çok kırılgan. Bütün kırılganlıklarını ortaya koyuyorsun. O kadar kişi birlikte kırılganlıklarını ortaya koyup duygularını ortaya koyduğunda çok büyük şeyler dönüşmeye başlıyor. Belki işte o dönüşümler yaşandıkça, böyle elenerek sıkıntılar, pozitifte kalınıyor olabilir.
İ. M: Olabilir, olabilir. Ama tüm bunlar olurken de siz orada şef olarak var olmayı sürdürüyorsunuz. Şimdi biraz geri dönelim. Boğaziçi'nden Danimarka'ya geçiş... Danimarka'da neler yaşandı? Ne gördünüz? Biraz onları paylaşır mısınız bizimle?
B. D: Ben Boğaziçi'nde felsefe okudum. Sonra orada şeflik yapmaya başlamıştım. Alaylı başladım. Orada Boğaziçi'nde zaten çok müzisyen yetişti. Hepimiz alaylı başladık. Müzik Kulübü muazzam bir yer.
İ. M: Evet Müzik Kulübü yani. Kemal'e teşekkür ederiz Müzik Kulübüne her zaman.
B. D: Sonra ben okullu da olmak istiyordum. Yani keman çalıyorum, şarkı söylüyorum falan. "Ben şeflik okumak istiyorum, ne yapacağım?" derken Danimarka'da buldum bu master programını ve gittim. Ve gidip geliyordum o sırada, yani Chromas'ı da kurmuştum ve devam ediyordum çalışmaya. Onun da şöyle bir kıymeti oldu; ben orada ne öğrendiysem aynı anda koroya öğrettim. Mesela bir doğaçlama yöntemi; vocal painting.
İ. M: Evet mesela.
B. D: Onun işaretlerini öğreniyorum, bütün derinliklerine giriyorum, burada öğretiyorum. Birlikte ilhamlandık yani benimle birlikte kaç kişi birlikte... Beste yapıyormuşuz gibi. Bunun haricinde çok hata yapmaya açık ve hatayı teşvik eden bir kültüre girdim bir anda.
İ. M: Öyle mi? Danimarka?
B. D: Evet. Çok ilginç. Ya sanmazsınız.
İ. M: Evet sanmam valla. Sanmazdım.
B. D: Çok rahatlar yani gerçekten. Hani bu Akdenizli rahatlığından da bahsetmiyorum. Öyle bir huşu içerisinde, "Haydi yaratalım ve hata yapmak da ne kadar hoş..." Ben size çok kapalı bir yerden geldim. Ben hani, "Hayır hata yapamam, olamaz, çok düzgün oturalım" falan... Öyle bir yerdeyim. Çok böyle, çok daha köşeliyim yani.
İ. M: Halbuki Akdeniz'den.
B. D: Hiç öyle değil ama.
İ. M: Evet, tabii.
B. D: "Sakın hata yapma" falan.
İ. M: Öyle bir yerden. Tabii, doğru, kültür olarak öyle bir yerden.
B. D: Öyle bir yerde büyüdük yani.
İ. M: Tabii ki.
B. D: O bana çok yaradı. Yani çok açık bir hissi olmuştu. Şey oluyordu yani, konservatuvarın böyle kapıları kapanınca bina bile bana groovy geliyordu. Öyle bir yere girmiştim yani.
İ. M: Peki nasıldı mesela sınıf arkadaşlarınız, hocalarınız?
B. D: Full enternasyonal. Öyle. Hollanda, Almanya, işte Brezilya'dan birileri var falan, böyle karmakarışık bir yerde. O da çok besleyici tabii.
İ. M: Tabii. Yani özellikle repertuvar olarak da çok beslendiğinizi tahmin ediyorum.
B. D: Evet, kesinlikle öyle. O İskandinav esintisi var. Yani benim kendi yarattığım müzikte de var. İşte vocal painting ile Bobby McFerrin gibi hani circle song, sürekli dönen şeyleri yaratırken oradan bir esinti artık geldi. Hani nasıl içimden 9/8 çok doğal geliyorsa o da öyle oldu.
İ. M: Çok güzel. Bu arada vocal painting nedir? Biraz anlatır mısınız?
B. D: Bir işaret dili.
İ. M: Evet.
B. D: Yüz işaretten oluşuyor. Hepsini bilmek zorundaysınız. Ne kadar bilirseniz, müziği o kadar ayrıntılı bir şekilde fine-tune edebiliyorsunuz kalabalıklarla birlikte... Hiç konuşmadan müzik yaratmak üzerine. Yani biz mesela burada bir anda 30 kişi bir araya gelip bir beste yapabiliriz bu işaretlerin birazını bilebilsek. İşte mesela müzikteki terimlere karşılık geliyor. Bu fermata, işte sesi tut, glissando gibi, hepsinin böyle farklı işaretleri var. Onları bilince de sanki notasyonu varmışçasına bir yaratım yapılabiliyor. Çok çok deli. Seyirciyle de yapıyoruz.
İ. M: Ama seyircinin de aşina olması lazım kodlara en azından.
B. D: Yoo.
İ. M: Anlıyor belki.
B. D: Ben de gösteriyorum işte, "Şimdi birkaç tane işaret öğrenmek ister misiniz?" diye soruyorum. Çok teşekkür ederiz ki onlar da istiyorlar. Ve sonra hemen orada bir melodiyle yeni bir şeyler yaratılıyor. Seyircinin artık beklediği kısımlar bence. Hatta biz de söyleyelim.
İ. M: Onlar da söylemek istiyor. Belki evet konserlerden sonra yeni koristler de kazanıyorsunuzdur diye düşünüyorum.
B. D: Evet bazen çok yetenekli seyirciler oluyor. Bayağı kocaman ekip, süper.
İ. M: Çok yeteneksizler olduğunda ne yapıyorsunuz?
B. D: Hiçbir şey.
İ. M: Bir sonraki parta geçiyoruz.
B. D: Hiçbir şey yapmıyoruz. Hemen yeni bir formül bulunuyor. Daha sesli oluyor falan bir şeyler.
İ. M: Ama yok bu espri tabii. Bir yandan da işte anlattığınız Danimarka usulü de hatalara açık diyorsunuz. Zaten Chromas'ın öyle bir açıklığı zaten var. Ama az evvel siz işte glissando vesaire deyince hani şeyden korktum. Klasik şeyden, eğitime mi yaslanıyor bu dil diye?
B. D: Değil ama öyle galiba. Yok öyle değil. Yani işaretlerdeki terimler müzikteki terimler tabii. Ama hiç klasik değil bence. İşte içine beatbox koyabiliyorsunuz. İşte beden perküsyonu olabilir. Mesela "Sen bir melodi yarat, hissettiğin gibi," diyebilirim. Bu bir yanda, kim bilir ne gelir. Hangi yörenin müziği gelir bilemeyiz gibi. Çok açık. Çok açık. Evet.
İ. M: Ve bir şef olarak bu çok zor değil mi?
B. D: Evet.
İ. M: Bu kadar açık olması.
B. D: Evet, evet öyle. Öyle. O da işte benim challenge sevmemle örtüşüyor aslında. O zorlamayı sevdikçe o gelişim alanı çok hoşuma gidiyor.
İ. M: Bir videonuzu izledim, taş kağıt makas yaptığınız.
B. D: Evet.
İ. M: Sonda ne çıkacağı belli değil.
B. D: Hiç.
İ. M: Bu da metotlardan birisi.
B. D: O bir oyun aslında. Oyun oynamayı çok seviyorum ben. Provaların başında özellikle, bazen ortasında ama özellikle başında mutlaka bir oyun oynuyoruz. Bu oyunun içinde bir müzikal öge oluyor ve şöyle diyeyim; yani müzisyenler, özellikle belki öğretmenler, bir sürü kişi de bunu anlayabilir. Oyun oynarken öğrenme hali o kadar kendiliğinden oluyor ki... Sonrasında repertuvarda çalışacağımız çok zor bir şey varsa, acayip zor bir ritim, müthiş karışık bir armoni varsa...
İ. M: Oturuyor değil mi?
B. D: "Aa zaten yapmıştık" oluyor. Bunun gibi oyunlar yani müziğe de hizmet etmiş oluyor. Ve "Aa başardım, tamam, biliyorum" hissi tabii ki insanın kendine güvenini de getiriyor falan. Öyle oyunlar o yüzden çok kıymetli.
İ. M: Çok güzel bir şey söylediniz. Biz bu dönem ikinci sezon başladı şimdi. Homo Ludens isimli bir program sürdürüyoruz Apaçık Radyo'da. İlgililer oraya da bakabilir. Bu oyunlaştırma meselesine yeteri kadar eğilmediğimizi de ben o programda anlamış oldum. Bir yandan da şimdi sizin, evet, aslında Chromas'ın performanslarını, Vibe'ın performanslarını düşününce orası hep böyle bir oyun alanı gibi. Ama tabii ki bazen riayet edilecek, bazen de böyle sapılacak kuralların olduğu bir şeyden bahsediyoruz oyun derken.
B. D: Evet tabii.
İ. M: Şeflik orada mı devreye giriyor mesela?
B. D: Oyun aslında çok kurallı bir şey. Yani mesela herhangi bir oyuna, bir kart, bir masa, herhangi bir oyuna başlarken mutlaka önce kurallarında hemfikir oluruz ya. O yüzden aslında çerçevesi hep belli. Ama içindeki özgürlük alanı önemli. Ne kadar özgür bırakabiliyoruz? O özgür bırakabilme de aslında ekibin birlikte var olma tecrübesiyle ilgili. Birlikte var olmayı deneyimledilerse daha özgür bir alanı olabilir.
İ. M: Evet, evet. Bu da provalarla, zamanla. Zamanla daha doğrusu.
B. D: Zamanla, aynen öyle. Ben provalarda da sertimdir.
İ. M: Öyle mi?
B. D: Yani tüm bu oyunlar, eğlenceler ayrı ama bir akora 15 dakika ayırabilirim yani. İyi müzik de çok önemli çünkü.
İ. M: Yani evet, iyi duyulması için değil mi onun?
B. D: Evet.
İ. M: İyi çıkması için sesi daha doğrusu. Bu arada unutabilirim, şimdi sorayım o yüzden, gerideyim belki ama vardır vokal meraklıları belki, Chromas'la nasıl temas edebilirler?
B. D: Seçmelerimiz yeni bitti.
İ. M: Ne kadar zamanda bir yapıyorsunuz?
B. D: Her yaz bir seçme açıyoruz mutlaka. Haziran'da başvurular oluyor. İşte sanat sezonu, yeni arkadaşlarımız katılıyor. Mutlaka, çünkü bayağı kalabalık bir kadro devam etse de eksilenler oluyor.
İ. M: Tabii ki.
B. D: Onlar için seçme açıyoruz. Duyuruyoruz sosyal medya hesaplarından, takip edebilir herkes.
İ. M: Evet, şimdi biz sizinle bu söyleşiyi eylülden ekime geçtiğimiz günlerde yapıyoruz. Sezonun da böyle çok heyecanlı olduğu günler. Tek tek konserleri konuşmayalım. Sizi takip etsinler zaten. Sıkı duyurular yapıyorsunuz. Ama sezonda eminim sürprizler olacaktır. Yaptığınız işin kendisi sürprizdi çünkü, başka türlüsünü düşünmek istemiyorum. Ama şunu da merak ediyorum, şimdi Danimarka kısmına o kadar da geri dönmeyeceğim ama... Mesela ne kadar memnunsunuz yaptığınızdan? Şimdi buradan da ben bir de Brezilya'ya gitmek istiyorum. Çünkü "Şurası eksik" dediğiniz şeyler yok mu? Böyle çok mu o memnuniyet hali ele geçirmiş vaziyette miyiz?
B. D: Hayır, asla.
İ. M: Kesinlikle asla. Olabilir yani çok tatmin edici çünkü bazen işler o kadar güzel oluyor ki... Ve o kadar tatmin ediyor ki, insan yıllarca orada durabiliyor. Başak Doğan nasıl hissediyor bu konuda? Biraz fazla sormuş olabilirim.
B. D: Zor bir soru. Yani tatmin olma hissi aslında bunu yapma sebebim tabii ki. Yani bir koro karşımda, yüz suratıma elli kişi nefesle bir ses veriyor. Bu benim için bir tatmin. Müthiş bir şey zaten. Onun bir hafta, bir diğerinden, bir önceki haftadan daha iyi tınlaması, müzikal olarak daha ince olması, bir yerden bir adım ileri gitmesi de yine benim için tatmin ama ben aslında totalde de hiç tatmin olmuyorum. Çünkü hep daha bir ilerisi olabilir, daha iyi tınlayabilir, daha çılgın bir repertuvar olabilir, sahnede daha değişik bir şey yapabiliriz, yepyeni bir ritim öğrenebiliriz gibi... Böyle maalesef bence yani, o biraz daha tatmin olmak isterdim, "Tamam" diyebilmek isterdim ama benim çok aç bir tarafım var bence. Yeni bir şey öğrenmeye, yeni olsun, daha iyi olsun... Ama böyle şey, bir yerden değil, daha iyi bir yerden değil de. Daha iyi. Yani bir tık daha küçük ve naif bir şey, iyileşmeden bahsediyorum.
İ. M: Evet yani şurası tatmin etmezdi diye tahmin ediyorum. Yani işte müfredatı belli bir ekolde olup orada basamak basamak ilerleyen dediğiniz...
B. D: Evet öyle, o dediğim aynen. O dediğim.
İ. M: Chromas'ın bütün renkleri içerisinde ne oluyorsa ona bakmak lazım. Ve burada sürdüreceksiniz değil mi?
B. D: Yani yaptıklarınızı.
İ. M: Evet. Chromas'ın mesela turne fikirleri var mı? İşbirliği fikirleri var mı?
B. D: Ah, konuşalım. Açık konuşalım. Eskiden yapardık ki, o zaman da "Ne oldu da biz şimdi nasıl çıkacağız?" falan diyorduk. 2016'da ne kadar üzülmüştük, "Bir anda çok arttı," falan diye. Ne kadar küçüğüz... Şimdi tabii işler değişti bayağı da yurt dışına çıkamıyoruz. Çok zor, yani ekonomik olarak çok zor, sebebi belli aslında.
İ. M: Sayıca da çok zor.
B. D: Sayıca kalabalık. "Birilerini bırak öbürünü götür" öyle bir şey olamaz tabii. O yüzden çok isteriz, çok da davet geliyor. Birçok ülkeden "Gelin buraya," denen çok çok zaman oluyor. Ama maalesef bir süredir gidemiyoruz yani. Bunun için destek lazım işte.
İ. M: Tabii ki.
B. D: Çünkü bu, sanatın da küçük küçük bir alanı. Öyle tüm dünyaların takip ettiği bir müzik olmadığı için mutlaka destek gerekiyor.
İ. M: Yani evet tüm dünyalar takip etmiyor ama dünyanın her yerinde de karşılığı olabilecek bir müzik yapıyorsunuz. Bu da müthiş bir şey aslında. Bunu keşke böyle tanıyacak bir mekanizma olsa... Olacaktır.
B. D: Umarım.
İ. M: Diye ümit ediyorum ben hakikaten. Ve en iyisini diliyorum yani bu sezon için. Şöyle sorularla yavaş yavaş kapayalım. Önümüzdeki dönemde böyle yaklaştığını hissettiğiniz heyecan kaynağı ne olabilir? Şahsi de cevap verebilirsiniz, profesyonel de cevap verebilirsiniz.
B. D: Profesyonel cevap vereyim. Yine bir müzik, yeni bir parça ekliyoruz aralıktaki konserimize. Onlar için çok heyecanlıyım. Böyle çok basit belki bilmiyorum ama yeni bir müzik. Nereden çıktı o şarkı mesela parça? "Children of the Night" diye. Bir caz trio ile yapacağız bu parçayı da. Yani benim için..
İ. M: Evet, evet bayağı klasik trio yani.
B. D: Aynen piyano, aynen. Çok iyi. Ve çok, ya bir parça inanın işte dört dakikalık bir şey için bu heyecanım ama aylardır onun için çok heyecanlıyım. Çünkü çok ince çalışmak gerekiyor, çok zor bir müzik. Çıkan, yapabildiğin andaki şey oldu, "Oturdu, aynı andayız evet. Gerçekten tınladı." Yani o çok çok çok büyük bir tatmin. Ona çok heyecanlıyım. Yeni müziğimize çok heyecanlıyım yani.
İ. M: Yani evet aslında caz duyuşuna da uzak değilsiniz.
B. D: Evet caz çok yapıyoruz da zaten koroda da çok var.
İ. M: Ama yine de evet yeni bir sese ulaşmak mümkün yani.
B. D: Evet hep mümkün.
İ. M: Evet, bolca yeni parçalarınız olsun diye diliyorum. Teşekkür ederiz. Sevgili Başak Doğan, var mı söylemek istediğiniz bir şey?
B. D: Yok çok keyifli, süper bir sohbet.
İ. M: Çok güzeldi benim için de. Dinleyiciler de sizi bir yerde yakalayabilirlerse eminim benim hissettiğime yakın duyguları hissedecekler. Az evvel tarif ettiğim gibi. Buna ulvi de diyebiliriz, uzayda vakumlanmış da diyebiliriz. Ya da gerçekten hani öyle bir duygu transferi olabiliyor ki o anda icracılarla dinleyiciler arasında. Bambaşka bir şey. Kendinizi bütün o hani sizi teorize eden duygulardan uzakta bir yerde bulacaksınız. Onu söyleyebilirim. Chromas'ın açtığı alan sayesinde. Çok teşekkür ediyorum.
B. D: Ben teşekkür ederim.
İ. M: Evet Başak Doğan'la birlikteydik. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bizleri izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.
Benzer İçerikler
Ceren Kaçar'la gitmekle kalmak arasında
İlksen Mavituna, Ceren Kaçar
Trompet, Şiir ve Cesaret | Dilan Balkay'la Bağımsız Sahne
Dilan Balkay, İlksen Mavituna
Ulan Algoritma!
İlksen Mavituna, Sena Gül (Paptircem)
İş Sanat sahnesinde 25. sezon
İlksen Mavituna