Reklamcılıktan Sahnelere: Nihal Saruhanlı ile Ritim, Samba ve Boşluk

-
Aa
+
a
a
a

Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında bu bölümdeki konuğumuz; müzisyen, besteci ve davulcu Nihal Saruhanlı. Saruhanlı ile temposu hiç düşmeyen müzikal yolculuğunu konuşuyor; Reklamcılık kariyerini ardında bırakıp 29 yaşında vurmalı çalgılarla tanışmasını, Okay Temiz ve Amy Salisbury ile kesişen yollarını, Berklee'deki festival deneyimini ve İstanbul sokak sambasının ritmine nasıl kapıldığını dinliyoruz.

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bugün Nihal Saruhanlı ile birlikteyiz. Müzisyen, besteci, davulcu, sevgili dostumuz. Hoş geldin.

Nihal Saruhanlı: Merhabalar, hoş bulduk.

İ. M: Ne mutlu seni burada görmek.

N. S: Ben de çok mutluyum.

İ. M: Evet, yakın zamanlarda hep karşılaştığımız radyo stüdyosunda da, koridorda da, sık sık arşiv kayıtlarında rahatlıkla bulunabilir. Özellikle Tuğçe Yapıcı ile sık sık muhabbet ettin. Her ürün vesilesiyle ve en sonunda Odio Parazita ekibiyle... Konuşman olmuştu, onları hatırlarız söyleşi içerisinde. Benim seni tabii tek gördüğüm yer radyo stüdyoları ya da koridorları değil. Eğer bir biçimde yolun Beyoğlu'na düşüyorsa ya da sahne ve müzik tandanslı bir yerlerdeysem, onun tansiyonunun olduğu bir yerlerdeysem... Ara ara seni böyle zil taşırken, bir işte kit taşırken, bir yerde sırtında bir yükle bir sahneye girerek koştururken görüyorum.

N. S: Gerçekten öyle. Yüksüz halim çok az. Değil mi? Hep bir şey taşıyorum. Bu kronik bir davulcu sorunu.

İ. M: Kronik davulcu sorunu. Çünkü davulların bir standardı mı yok? Niye öyle?

N. S: Çünkü kendi seslerini istiyorsun. En önemli şey o. Yani mekanlarda genellikle davul seti oluyor. Trampet de oluyor her zaman. Bazı mekanlarda ziller oluyor. Ama o zillerle çalmak istemiyorsun çoğu zaman. Çünkü işte senin hangi grupla nasıl bir müzik yapıyorsan o müziğe yakıştırdığın bir sesler oluyor. O sesleri de, en aslında olması gereken o sesler için ziller ve trampet. O yüzden ziller, trampet ve baget üçlüsü benim üstüme yapışmış şekilde beraber geziyoruz hep.

İ. M: Asla ayırmıyorsun yanından. Bir yandan da çok farklı projelerde varsın. Ben seni çok farklı müzikal kombinasyonlarda dinlediğimi düşündüm. Mesela Mert Pekdoğru'nun sahnesini hatırlıyorum. Orada çaldığını bilmiyordum, o benim tabii ki eksiğim olmuş ama bir gün bir Tarabya Bahçesi'nde bir anda öyle gördüm seni. Bir sofra etkinliğinde yine Nihal oradaydı vesaire filan. Şöyle bir tarif etmek istesek, kimlerle ne yapıyor Nihal? Kendi nereden baktığını daha sonra konuşuruz müziğe tabii ama kimdi Nihal, niye bu kadar koşturur, kimlerle koşturur diye.

N. S: Aslında ben de bunu yakın zamanda bir düşündüm. Ben ne zamandır bu kadar koşturuyorum diye. Son bir buçuk senedir galiba çok koşturuyorum ben hakikaten. Sayılar arttı bir buçuk senedir. İyi bir şey bu. İstediğim bir şeydi, beklediğim bir şeydi. Ama tabii ki bir yandan da bütün o biraz evvel konuştuğumuz ağırlıkları da işin içine katınca... Bir yerden bir yere gitmek, sürekli zamanında işte her konserin bir provası oluyor neredeyse bir ya da birden çok. Onlara yetişmek, bütün konserlere gitmek, farklı şehirlere git gel tabii aşırı bir yük oluyor. Ama keyif alıyorum. Yapabildiğim kadarıyla yapıyorum. Bazı düzenlemeler yapmam gerekiyor hayatımda.

İ. M: Hayatta organizasyonlar.

N. S: Kesin var yani öyle bir şey. Ama onları da yaparım.

İ. M: Seve seve diyorsun.

N. S: Evet yani çok dert etmiyorum bunu şu anda. Kimlerle çalıyorsun diye sordun.

İ. M: Çok zor bir soru biliyorum yani.

N. S: Çok aslında böyle net şeyler var aklımda. Yani çünkü bazı şeyler proje bazlı oluyor, gelişiyor. Yani belki bir seferlik bir konser oluyor bu. Bazen gerisi geliyor, bazen gelmiyor. Sadece bir kere yapılmış bir şey olmuş oluyor. Ama uzun süredir çaldığım ekipler var aslında. Şeye göre bakacak olursak, yıllara göre söylemek gerekirse... Aslında benim en, en eski çaldığım insan sanırım Ezgi Aktan. Biz Ezgi ile çok sık çalmayız aslında. Senede iki ya da üç konserimiz oluyordur grup konseri olarak. O daha aktif olabiliyor grup haricinde de. Ama çok uzun zaman oldu.

İ. M: İzledim sizi galiba Ezgi ile.

N. S: Her şeyin başıydı yani Ezgi ile çalmaya başlamamız. Yani ben işte ben davulcu olayım ve birileriyle çalmak istiyorum dediğim senelerde karşılaşmış olduk biz Ezgi ile. O da kendi müziklerini yapmak istediği, aslında müzikle zaten ilgileniyordu ama kendi şarkılarımı ortaya koyarak gireyim dediği zamanlara denk geldi. O yüzden de böyle çok uzun süreli bir arkadaşlık oldu.

İ. M: Evet, çok güzel. Birlikte üretme isteğiyle buluşmuşsunuz çünkü.

N. S: Aynen. Arkadan Bahr gelir.

İ. M: Tabii ya.

N. S: Tabii ki. Onlarla, Bahr'la da bayağı uzun zaman oldu. Beraber çalıyoruz. Orada da yine aynı şekilde bir birleşme aslında. Yusuf'un şarkıları vardı ve biz arkadaşlarımızın sayesinde bir araya getirildik. Stüdyoya girdik, çaldık. O günden beri de çalıyoruz gibi bir şey oldu. Çok yakın arkadaş olduk. Ceren bize dahil oldu falan. Ve çok güzel, sağlam bir arkadaşlık ve grup yapısı oldu.

İ. M: Albümler yayınladınız birlikte.

N. S: Aynen.

İ. M: En son Roxy'de de bir lansman oldu. Sonra zaten gezdiniz artık.

N. S: Evet, evet. Ursula'nın lansmanını yaptık. Bir Ankara'ya gittik. İstanbul'da birkaç konserimiz oldu. Bahr'la da üretim açısından daha aktif, konser açısından çok aktif olmayan bir grup yapımız var. Ben buradan yırtıyorum aslında.

İ. M: Dengeliyor bir kere değil mi?

N. S: Evet. Çünkü bütün bu gruplarımın çok aktif konser tarihleri olsa yetişmek mümkün olmaz. Biraz bu da dengeliyor aslında. No Land'le çalıyorum iki senedir. O hayatımda aslında önemli bir yer kapladı.

İ. M: Epey bir hareket de kazandırmıştır diye düşünüyorum.

N. S: Evet, evet. Çok mutluyum onlarla çaldığım için. Müziklerini çok seviyorum No Land'in. Onlarla sahnede olmak hakikaten çok keyifli.

İ. M: Müthiş yani onların da hissiyatları.

N. S: O yüzden bayağı keyif alarak dahil olduğum bir ekip oldu benim için.

İ. M: Onların da daimi üyesi...

N. S: Evet, aynen. Beraber yapıyoruz hep konserleri. Deniz Tekin ile çalıyorum bir süredir. Orada da işte Deniz'in de yine bir solo performansları devam ediyor. Ama grup olarak da dört kişilik bir ekibimiz var orada. Sadece kadınlardan kurulu. İşte Dilara var, Seda var bassta, Deniz ve ben. Orada da güzel şeyler oluyor.

İ. M: Evet, zaten Deniz Tekin'in grup meselesine kendini adapte etmesi çok bambaşka ses boyutları da açtı. Güzel bir yolculuğa dönüştü orası da gördüğüm kadarıyla.

N. S: Yani şimdi unutmak istemiyorum ama işte çok şey var. Daha caz dünyasından kişiler var beraber çaldığım. Daha alternatif rock tarafında var. Mesela arada bir Murat Ertel ve Esma Ertel ile beraber Zenistan'ı yaptık geçenlerde.

İ. M: Zenistan'ı yaptınız doğru. Çok güzeldi.

N. S: O güzel bir proje oldu.

İ. M: Evet, belki onlarla da konuşuruz detaylı, yönetmeniyle de konuşuruz. Müthiş bir iş çünkü, bir zen belgeseli ortaya çıkıyor şu anda, değil mi?

N. S: Aynen, aynen. Hayatımda gördüğüm, ki arşiv çalışan bir yönetmen olarak, hayatımda gördüğüm en iyi, en kapsamlı ve olağanüstü arşivlerden birisiyle tanıştırdı bizi ve böylece Zen üzerinde bir belgesel yapmaya karar verildi. Onu da içinde bulunmaktan aşırı keyif aldım. Zaten ara ara Murat ve Esma'yla böyle yaptığımız bir şeyler oluyor. Hep deniyoruz aslında. Ara sıra bir araya gelip bir şey ortaya çıkarmak her zaman çok keyifli. Onlarla beraber çalışmak...

İ. M: Eminim, eminim. Öyledir gerçekten.

N. S: Gerçekten öyle. Çok tatlı insanlar aynı zamanda. Yani bir arada olması keyifli.

İ. M: O zaman şu soru kendini dayatıyor şimdi benim kafamda. Şimdi farklı projelerden bahsediyoruz ama farklı proje dediğim sadece müzisyenler değişiyor değil. Ruh halleri de değişen, işte müzik türü olarak başka bir yeri kaplayan, başka yerlere uzanan birçok iş aynı anda. Davul çalmak istiyorum ne zaman dedin sen? Nasıl oldu bu iş?

N. S: Vallahi ben aslında tam olarak şeyi hatırlamıyorum, davul çalmaya ne zaman karar verdiğimi. Bu çok erken bir yaş değildi. 29 yaşında karar verdim.

İ. M: Bayağı büyükmüşsün yani.

N. S: Kazık kadar olmuştum yani o zaman. Ama ben evde bir anda... Vurmalı, en yakın ne varsa onu aldım ve çalmaya başladım. Ve bir şey oldu herhalde o gün. Ben anlamadım.

İ. M: Bir yetenek olmasa olmazdı gerçi o ama.

N. S: Bir şey oluştu yani aramızda. Vurmalı çalgılarla benim aramda bir şey oluştu ve aşırı kanıma girdi yani benim o günden sonra. Ve ben peşini bırakamadım. İşte başka bir iş yapıyordum, reklamcılık yapıyordum o dönem, stratejik planlamacıydım.

İ. M: Bambaşka bir dünya.

N. S: Evet, başka bir işim vardı. Ama dedim hani nasıl öğrenebilirim? Perküsyon öğrenmek istiyorum. Okay Temiz'i buldum o dönemde. Galata'da, artık kapandı ama o dönem vardı atölyesi. Çok uzun süre açık kaldı zaten orası.

İ. M: Okay Bey'i burada görürdük bazen beyaz jipi ile falan.

N. S: Komşuculuk yapıyorduk, güzel oluyordu.

İ. M: Selam edelim ona da. Büyük usta.

N. S: İş çıkışı oraya gidiyordum. Özellikle iş çıkışı akşamüstü katılabilenler için kurs vardı orada. İki sene oraya devam ettim. Amy Salisbury çok iyi arkadaşımdır. O dönem onunla tanıştım. Bir şekilde bizi tanıştırdılar. Amy'den daha detayları öğrenmeye başladım. İşte vurmalı notası nedir? Nasıl yazılır? Nasıl okunur? İşte dünya ritimlerinde neler var? Enstrümanlar neler? Amy bana orada harika bir kapı açtı. Çok sağ olsun.

İ. M: Müthiştir gerçekten. Saygıyla analım. Yani perküsyon topluluğu Türkiye'de bir elin parmağına geçmez herhalde.

N. S: Gerçekten. Yani perküsyonla, vurmalı çalgılarla uğraşan kişilerin Amy ile yolu çakışıyorsa çok şanslı insanlardır yani

İ. M: Ne mutlu.

N. S: O yüzden hani iyi, aslında benim şansım yaver gitti diyeyim. Güzel insanlarla karşılaştım ilk bu şeyde ve bir üç sene falan yaklaşık perküsyon çaldım. Ufak ufak denemelerim oldu. Ana enstrümanım olarak kongayı belirledim. İşte konga teknikleri falan çalıştım. Böyle bulduğum workshoplara gittim. İşte benim için çok önemliydi o mesela. O gerçekten çığır açıcı bir şey oldu. Paramı biriktirdim ve Amerika'ya, Boston'a gittim. Berklee'nin bir haftalık bir perküsyon festivali vardı. İşte hem dersler alıyorsun, hocalarla buluşuyorsun, oranın öğrencileriyle jam session yapıyorsun, akşamlarda konserler var falan böyle.

İ. M: Mükemmel, bir hafta.

N. S: Çok kısaltılmış bir dönemde, sıkıştırılmış bir şeyde yaşıyorsun bütün bunları.

İ. M: Kimlerle karşılaştın?

N. S: Valla işte Hidalgo Giovanni ile karşılaştım. Ondan sonra El Negro ile karşılaştım. Onların klinikleri vardı. Daha işte bir sürü böyle çok iyi, özellikle Latin müziğinde çok iyi olan bir sürü ismin konseri vardı. Hindistan'dan tablacı bir usta vardı falan, böyle çok çeşitli şeyleri görebildim. Oradan sonra zaten... Ben bir daha iflah olmadım.

İ. M: Berklee'den sonraki dönüş...

N. S: Dedim ki ben evet yani bu işi yapmak istiyorum. Nasıl yapacağım? Ne zaman yapacağım? İşimi bırakıp nasıl yapmak mümkün? Belli değil ama istiyorum. Yapacağım bir şekilde.

İ. M: Asena'yla tam o dönem mi peki karşılaştınız?

N. S: Yok, Asena çok daha geç. Tabii tabii.

İ. M: Bir o zaman kendi arayış döneminde var, yani o arada yani davulcu olarak arayış döneminde.

N. S: Tabii ki. Ben daha zaten o dönem daha davul çalmıyordum.

İ. M: O ne kadar zaman aldı?

N. S: Davula aslında, baget kullanmaya başlamam biraz Brezilya müziğiyle oldu. Sambacılıkla oldu. İstanbul'da gariptir ama bir samba kültürü var aslında. Dünyadakiyle paralel devam eden. Sokak sambası yapan, Batucada sokak sambası yapan gruplar var. İşte o dönem Carnaval Turco, daha sonra İstanbul School of Samba adını aldı, benim içinde olduğum oluşum. Onlarla bayağı ben 4-5 sene aslında caixa çalıyordum. Yani Brezilya trampetine denk geliyor birazcık. Üstüne asıyorsun ve herkes ayakta yürüyor. İşte 19 Mayıs mı var? Herkes caddede böyle 50 kişi, 60 kişi...

İ. M: Toplanıp şey... Sen bence taşımaya orada alışmışsın.

N. S: Evet. Orada başladık.

İ. M: Kortejlerde yani bir şekilde.

N. S: Aynen. O yüzden böyle onlarla beraber hani bir bagetlere de merak sardım. Orada biraz müzisyen çevrem oluşmaya başladı. Çünkü orada müzisyenlik yapan ve hani işi gücü haricinde gerçekten müzisyen olan insanlar da vardı. Onlardan fikirler almaya başladım. Biraz o kapı açılmaya başladı benim için. Ve yavaş yavaş davula kaymaya başladım aslında.

İ. M: Evet. Bu arada Jozi Levi'nin ismini anmazsam olmaz. Musica Brasíleira'yı yıllar boyunca Açık Radyo'da sürdürdü. Biz de sambayı, samba kültürünü en çok onunla koklamışlığımız vardır.

N. S: Çok müzik öğrendim o programda. Mükemmel.

İ. M: Gerçekten. Böyle bir ırmak gibi yani o Çarşamba sabahları falan. Bir de her seferinde böyle bir karnaval kaydıyla bir tane falan...

N. S: Harika, harika bir ruh yani. Çok güzel.

İ. M: Gerçekten. Peki nasıl şimdi? Hala haşır neşir misin samba dünyasında?

N. S: Brezilya müziğini her zaman çok seviyorum. O benim ilgi alanlarımdan biri oldu. Olmaya da devam ediyor. Bir sürü şey var teknik olarak çalışılabilecek. Çünkü pek böyle notasyonla açıklanamayacak ama hissiyatla sadece gelebilen bir sürü şey var Brezilya müziğinde. O yüzden de biraz duymakla ilgili bir durum var. Yani yazılı olarak anlayamıyorsun bir şeyleri.

İ. M: Orada bulunmak değil mi? Onu hissetmek gerekiyor.

N. S: O hareketi anlamak gerekiyor yani. Onu çalan insanların ne yaptığına ve nasıl tavırlarla çaldıklarına bir bakmak gerekiyor. Hep öyle bir şeyim var. Brezilya müziğini daha iyi yapmak, işte biraz daha iyi kavramak, anlamakla ilgili hep bir çabam oluyor.

İ. M: Biliyor musun, ben yani seni mesela daha deneysel, işte doğaçlamaya dayalı müziğinde, solo, yani kendi isminle çıkardığın işlerin ruhunda bundan uzak görmüyorum aslında. Çünkü şunu fark ettim, bunu da sana sormak istiyordum yani. Yani bir davulcunun, kendi ismiyle, moda tabirle, hani solo olarak yayınlayacağı bir albüm varsa... Hani daha böyle klasik beklenti, hızdır, virtüözitedir. Yani virtüöziteye bir şey söylediğimden değil ama biraz daha böyle hani sınırları zorlayan bir şeydir. Sen başka türlü bir alan, ses alanı kullanıyorsun. O sanki değil mi? Yani o müziğin kendi hareketini bulmak. Çok ilgili geldi bana senin samba ile.

N. S: Olabilir.

İ. M: Bir yandan da işte evet.

N. S: Samba, Afrika müziği. Çünkü aslında bunlar benim temellerim oldu birazcık. Yani ritim dünyasına benim ilk girişim çok iyi rock gruplarının davulcularını dinleyerek olmadı aslında. Ben biraz daha işte samba orkestrasını dinlemiş oldum. Veya işte Okay Temiz'e konuk olarak gelen Afrikalıları ve o kurdukları davul çemberlerinin içinde olmuş oldum. O yüzden de biraz aslında benim kulağıma onlar daha fazla geldi. Ve ritim çok açık bir şey haline geldi benim için. Yani çok sıkıştırılmış bir yapı değil de aslında. Genişlemeye aşırı müsait. O yüzden de boşlukları da içeren istediğin kadar. Ve boşluklarla da bir anlam ifade etmeye başlayan bir şey daha çok.

İ. M: Yani bunu çok kıymetli buluyorum. Çünkü özgün bir anlayış. İnsanın pek çok çağrışım gelebilir zihnine şüphesiz, büyük ustaları hatırlayabilirler falan. Ama tam da bu arayıştan aslında bir, nasıl diyeyim, tavır ortaya çıkabilirse çıkar şayet. Çok kıymetli geldi yani söylediğin şey.

N. S: Benim de hoşuma gidiyor. Çünkü aslında beni ritme bağlayan şeyler onlar oldu en başta. Yani ben işte ya davulculuk çok havalı bir şey, davul da çok havalı bir alet, ben niye davul çalmıyorum diye başlamadım aslında. Belki küçük yaşta daha başka örneklerim olsaydı önümde böyle bir yol olabilirdi. Ama benim hikayem böyle gelişmedi çok. O yüzden de benim ritimle ve müzikle bağlantım direkt aslında bu seslerle ve biraz kabilesel bir şeylerle ortaya çıktı. O yüzden hani özellikle ruhani tarafı çok fazla benim için müziğin. Yani evet teknik çalışıyorum, çok çalıştım, hala da çalıştığım şeyler oluyor. Bunlar çok önemli çünkü sahnede rahat etmen lazım.

İ. M: Hakim olman lazım.

N. S: Evet, istediğin şeyi yapabiliyor olmak güzel bir şey. Yani canın daha hızlı olmak istiyorsa o hızı yakalayabilmek iyi bir şey. Ama hızlı olabiliyorsun diye hep hızlı olmak zorunda değilsin aslında. Daha işte bir bağlantı kurmaya çalışıyorum biraz aslında. Zahmetsiz Ustalık.

İ. M:Zahmetsiz Ustalık.

N. S: Bilenler vardır bu kitabı.

İ. M: Şeref tanıştırdı beni.

N. S: Pan Yayınları'ndan bir kitap. Orada anlattığı şey aslında bir müzisyenin hikayesi ve kendi yolculuğunu anlatıyor orada. Ama her mesleğe uyarlayabileceğin bir hikaye bence. Kendini bir kanal olarak görüyor. Yani havada bir sürü ses var. Zaten hali hazırda olan şeyler var. Ben bunları topluyorum ve aktarıyorum. Benden geçiyor sadece.

İ. M: Aracılık ediyor sadece.

N. S: Evet. Bu mesela bana çok önemli geliyor. Hani bunu arıyor olmak, bunu yapmaya çabalıyor olmak falan hoşuma gidiyor. Biraz da bu, ruhani bir taraftan ancak olabilecek bir şeymiş gibi geliyor bana. Ne çalıyorsam o çaldığım şeyi hissetmeyi çok seviyorum ben. İçime işlemesini seviyorum. O içime işlediği zamanki hislerimle bir şeyler çalıyor olmayı seviyorum. Bunu yapabildiğim zaman çok daha mutlu hissediyorum kendimi.

İ. M: Ve bu tarif ettiğin şeyin olabilmesi için de çok temelde alan gerekiyor aslında. Değil mi? Yani pek çok şey aklıma geliyor. Farklı müzik formatları geliyor. Tabii ki aynı belki müzik türü içinde farklı müzisyenler, herkesle çalışmak da kolay değildir şüphesiz. Ama öte yandan senin kendi yeteneğini keşfederken, işte önce perküsyon sonra davul, tam da bu arama ihtimalini sana veren bir ortamdaymışsın aslında. Çoğu zaman konservatuarda çok bulunmayan bir şey bu artık.

N. S: Evet, yani tabii ki genç bir yaşta konservatuvar eğitimiyle... Okuyup, o bilgileri alıp müzisyen olmak da çok güzel ve bambaşka bir yol. Bir sürü başka seçenekler açıyordur, açacakları insanların önünde. Dediğim gibi benim yolum böyle oldu. Yani çok şey bir şey değil bu. Tercihli de bir şey değil, böyle olmuş bir şey.

İ. M: Evet ama avantajları olduğunu düşünüyorum hakikaten. Dikeyden ziyade yatay olmasıyla yani.

N. S: Evet, var var avantajları var. Sonradan ben anladım avantajları olduğunu. Yani çünkü en başta biraz şey oluyordum, ezikleniyordum yani. Ben çok çalışmam lazım, geç başladım ben. Herkesten çok geriyim, daha çok çalışmam lazım benim falan gibi böyle bir ister istemez bir rekabet duygusu geliyor insanın içine. Zaten hani o duygu çok da var, çok dayatılan da bir şey hepimize.

İ. M: Bir de sahnede olmak var.

N. S: O yüzden hani çok giriyorsun o şeylerin içine ama bunu fark edip bundan da arınmaya çalışmak da ayrı bir çalışma oldu.

İ. M: Evet, nasıl geçti diye soracaktım yani o meraktan, kendini gösterme merakından. Sahnede herhalde geçmiş.

N. S: Evet yani, yavaş yavaş geçti aslında. Hani bu, bu duygu seni bir yere çıkartmıyor aslında. En önemli şey o. Yani bununla gidebileceğim bir şey yok. Oluyor sonra. Yani çünkü niye müzik yapıyorsun? En önemli şey bu. Yani ben işte o bağlantıyı çok sevdiğim için en başta... Ve orada kendime bir şey bulduğum için... Bu yollara girip bunları yapmış oldum. Önemli olan o bağlantı. Ve o bağlantının içinde bir rekabet yok zaten. O kendi başına bir şey.

İ. M: Peki, son bir buçuk yılda her şey çok hızlandı dedin. Bu tabii ki senin aranan birisi olduğunu da gösteriyor, aranan bir müzisyen olduğunu da gösteriyor. Bunu ben en azından sahnede dinleyici ve izleyici birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Bir aksilik olmadığı zaman da umarım bu böyle gidecek bir süre daha. Ama yine de hani bu giderken sen bir sonraki adımda neyi kestiriyorsun gözünde? Mesela ne bileyim, eğitmen olmak olabilir mi? Bir seçenek mi? Ya da belki bambaşka bir alandır. Disiplini de değiştirebilirsin. Hani sahnenin hızının, sana nefes verdiği yerlerden ne geçiyor gözünün önünden kendin için?

N. S: Bu daha çok düşünmem gereken bir şey benim. Kendim için aslında. Ama biraz deneyimlerimden bahsedebilirim bu mevzulardaki. Ufak tefek dersler veriyorum. Çok müsaade etmiyor programım. Çünkü çok tutarlı değil. O yüzden insanlara ve öğrencilerime tutarlı bir program sunamıyorum. Bir varım, bir yokum. Çok rahat olmuyor benimle ders yapmak. O yüzden de çok az öğrencim var. Ama zaman içerisinde çocuklarla da çalıştığım oldu. Veya işte her yaş grubundan insan geldi gitti aslında bir dönem. Anlatmayı seviyorum. Anlatırken başka şeyler buluyorum aslında biraz daha. Tekrar bir anlam kazanıyor bir şeyler. Bu hoşuma gidiyor. Ama hala performansı daha çok seviyorum. O kesin.

İ. M: Tabii. İşte bu önemli bir ayrım bence.

N. S: Yani günün birinde daha fazla anlattığım, daha fazla tecrübe paylaştığım zamanlar olacaktır. Eminim o zamanlarda da hani... Bunu daha yaratıcı şekilde yapmak için bir şeyler oturur, düşünürüm.

İ. M: Muhakkak, muhakkak. Eminim nefes bile alamadığını şu an.

N. S: Daha çok enerjimi performansa veriyorum ve bundan da memnunum aslında. Bugün düşündüğüm bir şey var, enteresan bir şey. Yani çünkü şeyi düşündüm bir, senede bir bu geliyor biraz bana. Ben ne yapıyorum? İşte tam olarak kimim?

İ. M: Bu dünyaya niye geldik?

N. S: Yani hani kendimi nasıl görüyorum biraz daha ileride? Nereye doğru gitmek isterim acaba? Nereye gitsem daha güzel olur?

İ. M: Ben de buradan tetikledim şimdi seni bir anda da.

N. S: Aynen, senden de geldi bu şimdi. Bunları böyle sorduğum bir dönem olacak. Tekrar olmaya başlıyor yavaş yavaş. O da bana yeni yollar da çıkartacaktır bunları düşünmek. Ama şunu fark ettim, bu işte bir, bir buçuk senelik hızlı akışın içerisinde boşluk dediğimiz şeyle ilgili benim daha fazla düşünmeye ve onu biraz daha anlamaya ihtiyacım var. Çünkü aslında ben boş durmayı hiç bilmeyen bir insanım. Yani mesela benim boş bir günüm var ama o boş günüm aslında boş değil benim. Yani evet, ben provaya gitmiyorum o gün, konsere falan gitmiyorum ama bir sürü başka iş yapıyorum. Asla boş değilim. Boş durmakla ilgili kafama takılan şeyler var bu ara.

İ. M: En başta neden boş durmuyorum?

N. S: Evet, yani boş durmayı denemek istiyorum ve o boşluğun içinden de belki bana çıkacak bir şeyler olacaktır diye düşünüyorum. O yüzden biraz boşlukla ilgili önümüzdeki aylarda, müsait de olacak gibi gözüküyor önümüzdeki aylar. Biraz bunu deneyimleyeceğim yani. Boşluğun içinde ne var?

İ. M: Bir müzikal arayış zaten bu bir yandan da.

N. S: Yani otomatik olarak gelecektir zaten o. Çünkü ister istemez biraz kafam öyle çalışıyor. Ama ona bir bakmam lazım. Yani bu çok özlediğim de bir şey oldu. İnsan olarak da çok bilmediğim bir şey olduğunu da fark ediyorum. Yatkın değilim yani ben boş durmaya.

İ. M: Daha önce de reklamdan geldim dedin. Orası da zaten öyle bir iş.

N. S: Evet.

İ. M: Belki o kaslar devam ediyor çalışmaya.

N. S: Kim bilir yani. Arkadaşlarım öyle diyor. "Sende üşenme duygusu yok" diye. Yani üşenmiyorum. Yapmam gereken neyse onu yapıyorum. Bu şey de işte taze fasulye ayıkla, yemek yap, bilmem ne. Oradan onu yap, sonra bunu yap falan. Yani baktığında boş bir günde ben hiç durmamışım aslında.

İ. M: Anlayabildiğim bir duygu. Bir biçimde radyocular olarak bizde hani günün her saatini bir programla dolduran insanlar olarak muhakkak çok çok iyi hissettiğim bir şey ama evet o boşluk arayışı da...

N. S: Evet evet yani başka şeyler var. O boşluğun içinde bir şeyler var ve onlar biraz beni çağırmaya başladı. Yani "gel biraz da buna bak" diye. O yüzden biraz bakacağım o tarafa.

İ. M: Bu son bir buçuk senenin dersi gibi bir şey oluyor. Peki ne oldu son bir buçuk senede? Hakikaten daha çok mu talep geldi sahneye çıkman için? Yoksa sende bir telaş mı başladı?

N. S: Yani bilmiyorum. Bir şeylerin zamanı geldi herhalde. Öyle bir şey. Yani çünkü müzisyenlik, bana öyle demişlerdi. Yani bir on sene uğraşacaksın. Çalışacaksın, uğraşacaksın. En az on sene yani. Sonra bir şeyler olacak. Yani bu şeyle ilgili. Orada olmaya devam etmekle ilgili. Müzisyenlik herkes tarafından arzu edilen, yapılmak istenen bir şey. Ama herkes de duramıyor aslında orada. Bu arzuyla yola çıkıp, sonra bu yoldan vazgeçen de çok insan var. Çeşitli sebeplerden. O yüzden hani... Devam ediyor musun, etmiyor musun? Ediyorsan nasıl devam ediyorsun? Toplu bir şey oluşuyor herhalde ve böyle bir akış gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Yoksa böyle hesaplı, kitaplı bir şey değil. Benim tek yaptığım şey aslında buna devam etmek oldu. Çalışmaya devam etmek. İşte kendimce bir yol tasarlayıp onunla yürümeye çalışmak. Sevdiğim şeyi yapmak. Bu aslında.

İ. M: Yani şu yüzden de özellikle bunu sormak istedim. Çünkü biz ne zaman bir sanatsal üretimden, müzikal üretimden bahsetsek ya da diğer alanlarda fark etmez. Genellikle hep mahrumiyet üzerinden, nelerden mahrum kaldığımız üzerinden anlatıyoruz ya etrafı ve öyle anlamlandırıyoruz yani. Hani ne bileyim... Çok az sahne olduğu, çok az işte destek olduğu, dinleyicinin ilgilenmediği vesaire filan. Bak seninle hiç konuşmadık bunları. Bu bence çok önemli bir bakış açısı. Onu da teslim etmeden geçemem yani. Tabii ki kimse de boşuna şikayet etmiyor. Ondan yüzde yüz farkındayım.

N. S: Yok değil yani, bunlar gerçek ama...

İ. M: Dedin ama bir hedef olması belki değil mi orada?

N. S: Ya ben ona inanıyorum biraz. Çok mantıklı geliyor bana. Yani... Baktığın bir yer varsa oraya gitme ihtimalin daha yüksek. Boşlukta her yere bakarken nereye gideceğini tam olarak kestiremeyebilirsin. Ama uzakta gördüğün bir nokta varsa oraya doğru gitme ihtimalin daha yüksek yani. O yüzden gitmek istediğin, olmak istediğin hedefler koymak kendine benim için iyi işliyor. Ben seviyorum bunu. Evet, biraz koşturma beni yıkıyor. Bir de ben severim. Plan yapmayı seviyorum ben. Yazıyorum ben. Alacağım şeyleri bile yazıyorum.

İ. M: Kaç tane ajandan var?

N. S: Bir tane. Ama her şeyi yazıyorum. Bir tane de defterim var. Ona daha çok düz yazı. Aklıma bir şey gelirse oraya yazıyorum.

İ. M: İç dökmeler biraz şu an.

N. S: Evet.

İ. M: Gerçekten ajanda değil peki, o eski ajandaları mı kullanıyorsun?

N. S: Evet, evet eski ajanda. Ben eski ajandaları çok seviyorum.

İ. M: Bence de vazgeçilmez bir şey.

N. S: Her sene yeni bir renk. Çok iyi. Renkleri farklı farklı oluyor. Yazıyor olmak çok hoşuma gidiyor. Dijital ajanda tutarsam ben tutamayacağımı düşünüyorum zaten.

İ. M: Takip edemeyeceğini peki.

N. S: Edemeyeceğim bence. Yani hiç bana uygun değil. Çünkü o da var. Böyle şey, kendi kendine Google'da falan şeye giriyor, etkileşimlere giriyor, bazen bir şeyler oluyor.

İ. M: Akıllı işler.

N. S: Evet. O bana göre hiç değil ya. Benim bir görüyor, yazıyor falan, üstünü çiziyor, bir tik atıyor falan olmam lazım.

İ. M: Yani ama o güzel de bir kendi kendine kapanma ve kalma hali tabii yani.

N. S: Evet. Bir de ben her şeyi yazıyorum yani. Yumurta yazıyorum. İşte ne bileyim, çamaşır deterjanı falan yazıyorum. Onları da yazıyorum yani. Alman lazım bunları diye.

İ. M: Evet, daha yakın hissettiğim...

N. S: Evet, evet. Onu da yazıyorum. İki sayfa sonra para hesabı var. Ondan sonra çok içli bir şey var. Hepsi var yani.

İ. M: İlginç bir defter. Yıllar sonra bulanlar, Nihal'in yıllıklarını kim bilir nasıl yorumlayacaklar. Peki buna karşılık dijital dünyayla aran çok kötü değildir ama herhalde değil mi?

N. S: Değil, değil. Gayet iyi dijital dünyayla aram. Yapay zeka mesela. Yapay zeka ile aram pek yok. Yani şey açısından yok, benim hayatıma tam olarak giremedi aslında. Gireceği bir nokta bulamadım. Kullandığım oldu, kullandım. Kullandığım yerlerde işime de yaradı aslında. İşte ne bileyim, bir proje yapacağız mesela. Projeyi işte kafamda ben şekillendiriyorum, yazıyorum. "Bir de sen baksana, ne diyorsun böyle bir şeye" deyip ona verdiğinde, işte bazı fikirlerle sana geri dönebiliyor. Bu güzel bir şey. Ama ben çat çut her şeyi sormuyorum yani yapay zekaya.

İ. M: Seni bilmiyor yani tam olarak ne olduğunu.

N. S: Pek bilmiyor. Beni bilmiyor, tanımıyor. Bilmiyorum bu belki bir dezavantaj olacaktır ileride.

İ. M: Ama artık... İyi o, her şeye çok zamanımız olduğunu düşünüyorum. Ben hala, hani Palantir ne derse desin, bence var bayağı bir zamanımız, öyle gözüküyor. Senin de arayışın başka bir yerden. Dediğin gibi, biraz boşluk dedin zaten.

N. S: Evet.

İ. M: Orada çok fazla bildirime gerek yok.

N. S: Yani beni çok şey yapmıyor. İşte insanlar biraz panikliyorlar. Tabii ki farklı iş kolları ile de çok alakalı bir durum. Ama benim kendi bulunduğum yerde, yapay zeka ile çok alışverişim olması gerektiğini şu anda düşünmüyorum. Ama onun haricinde kendi müziğimde kullandığım elektronik alet edevatlar var. Bunları çözmek gerekiyor. İşte bunların tutorial'ları var, dersleri var. Onları tek tek çalışıp notlarını alman gerekiyor, bir alet öğrenmek için, yeni bir şeyler öğrenmek için. Bunları yapıyorum. Uzak değilim böyle şeylere. Ama yani şeyi bıraktım... Çünkü mesela bende o vardı eskiden. Eskiden dediğim ne bileyim, bundan böyle on beş yıl önce, yirmi yıl önce. Yeni çıkan her şeyden mutlaka haberdar olma, teknoloji dediğin şeyin tam içinde olma yani.

İ. M: Böyleydin yani bir zamanlar.

N. S: Öyleydim. Ve öyle olmadığım zaman da huzursuz oluyordum, kaçırdım falan filan diye. Sonra bıraktım evet. Çok stresli bir yandan da yani, sürekli yeni çıkan her şeyin farkında olup her şeyi bilemezsin, yapamazsın. Ama şey beni ilgilendiriyor: makaleler okumak, işte gelecekle ilgili neler olacağıyla ilgili tahminlerin üzerinden geçmek, farklı farklı şeyleri okuyup bunları kafada birleştirip kendimce senaryolar yazmak.

İ. M: Bunlar sevdiğin şeyler. Biraz kafa yormak için yani yaptığın şeyler çoğunlukla. Peki Nihal, teşekkür ediyorum.

N. S: Ben teşekkür ederim.

İ. M: Burada bulunduğun için bizimle. Nihal Saruhanlı. Merak ediyorum boşluğun derslerini. Nasıl çıkar? Bir albüm olarak bize geri döner mi, dönmez mi onu bilmiyorum.

N. S: Bakalım. Evet.

İ. M: O ne söyleyeceğine bağlı tabii ki.

N. S: Aynen.

İ. M: Biz bu sürede seni bir sahnede yakalarız illa ki. Kayda girmeden önce konuştuk, yapacağın rotayı anlattın da hani müzik uğruna falan. Hani yüzlerce kilometre gidip geri dönüp akşam bir konser yakaladığını filan. Çok teşekkür ederiz bu koşturmada zaman ayırdığın için.

N. S: Ben teşekkür ederim. Çok teşekkürler davet ettiğiniz için. Sağ olun.

İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Nihal Saruhanlı ile birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için.