Aynı dili konuşup farklı dünyaları mı yaşıyoruz? "Biz neler gördük!" diyen yetişkinlerle, "Dünya yanıyor, ne işi?" diyen gençler arasındaki cızırtılı mesafeyi nasıl netleştireceğiz? Nil Aydın’ın sunduğu, Açık Alan'ı bu hafta emanet ettiğimiz "Sözlük: Boomer’dan Z’ye", kültürel bir tercümanlık görevi üstlenerek yeni dünyanın kodlarını masaya yatırıyor.
Nil Aydın: Apaçık Radyo dinleyicileri, hoş geldiniz. Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine merhaba. "Açık Alan" kuşağındayız. Bu mikrofon, bu özel zaman diliminde bana emanet. Ben Nil Aydın. Bugün burada "Sözlük: Boomer’dan Z’ye" adını verdiğimiz özel bir yayınla karşınızdayım. Niyetim, nesiller arası o cızırtılı frekansı en azından bu program süresince netleştirmek; yetişkinlerin anlamakta zorlandığı, gençlerin ise bizzat içinde yaşadığı yeni dünyanın kodlarını masaya yatırmak. Bir nevi kültürel tercümanlık yapacağım bugün size. Çünkü biliyorum; kuşaklar arasında aynı dili konuşsak da çoğu zaman aynı şeyi anlatmıyoruz.
Bu tek seferlik buluşmamızda sözlüğün en ağır, belki de en can yakıcı maddesini seçtim. Bugünkü meselemiz: Eko-anksiyete.
Şimdi, bizi dinleyen yaşı büyük dinleyicilerimiz, ebeveynlerimiz belki içinden şöyle diyordur: "Yahu Nil, biz neler gördük; savaşlar, darbeler, ekonomik krizler... Siz gençler hava durumuna bakıp bunalıma mı giriyorsunuz? Bu da yeni moda mı?" İşte tam burada o "tercüme" butonuna basıyorum izninizle. Sevgili büyükler, bu bir moda değil; bir şımarıklık hiç değil. Bir genç size "Eko-anksiyete yaşıyorum," dediğinde aslında "Sınavdan düşük aldım," gibi geçici bir üzüntüden bahsetmiyor. Bizim kaygımız oyunun kurallarıyla ilgili. Oyunun oynandığı sahanın artık kurallara hizmet etmemesiyle, yani gezegenin kendisiyle ilgili.
Genelde aile yemeklerinde bu konu açıldığında ne oluyor? "Oğlum, kızım; sen de her şeyi çok takıyorsun. Derslerine odaklan, gerisi hallolur, bir iş bulunca geçer," deniyor. Ama biz Z kuşağı ve sonrası için durum bambaşka. Biz, evimiz yanarken birinin bize "Kombiyi kıstık ya, daha ne yapalım?" dediğinde hissettiğimiz o derin çaresizliği yaşıyoruz. Bu bir hastalık değil, bu bir yas süreci. Doğmamış çocukların, yok olan ormanların, grileşen gökyüzünün ve yanıp giden onlarca hayvanın yası... O yüzden bugün, kapris sanılan bu duygunun aslında nasıl varoluşsal bir tehdit olduğunu konuşacağız.
Peki, bu anlattıklarım sadece benim veya etrafımdaki üç beş arkadaşımın kuruntusu mu? Şimdi biraz verilerle konuşacağım. Verileri severim; Harvard Business Review Türkiye’de kuşak trendleri üzerine yazdığım yazılarda da sık sık değiniyorum. Geçenlerde önüme sarsıcı bir araştırma düştü: The Lancet Planetary Health dergisinin yaptığı dev bir çalışma. 10 farklı ülkeden tam 10.000 gençle konuşmuşlar. Sonuç ne biliyor musunuz? Her 10 gençten 6’sı iklim değişikliği yüzünden "aşırı derecede" endişeli olduğunu söylüyor. Daha da vahimi, gençlerin %45’i bu endişe yüzünden günlük hayatını, uykusunu ve işini idame ettirmekte zorlanıyor.
Bir veri daha ekleyeyim: Deloitte’un son kuşak raporuna baktığımızda, gençlerin %40’ından fazlası "Geleceğim için plan yapmanın bir anlamı yok çünkü her şey kötüye gidiyor," diyerek uzun vadeli kariyer planlarını rafa kaldırmış durumda. Bakın, ben LinkedIn’de düzenli içerik üreten, 15.000’den fazla gençle etkileşimde olan bir yazarım. Bugün gelen mesajlara baksanız; gençler artık "Hangi şirkette CEO olurum?" diye sormuyor. "Nil, her yer yanarken ofislerde dirsek çürütmenin ne anlamı var?" diye soruyor. İşte o soğuk istatistiklerin arkasında bu yakıcı anlamsızlık hissi var.
Ben Paris’te sürdürülebilirlik üzerine yüksek lisans yaptım. Sınıfımda Hindistanlısı da vardı, Amerikalısı da. Paris’in göbeğindeki o havalı kampüste bile herkes aynı soruyu soruyordu: "Yarının olmadığı bir dünyada üretmek hâlâ anlamlı mı?" Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nda proje asistanlığı yaptığım dönemde mutfağın içindeydim. Bir yanda takım elbiseli uzmanlar 2050 hedeflerini konuşuyor; çok şık, çok teknik... BM koridorlarında konuşulan dil "diplomasi"ydi ancak 2050 hedefinin asıl sahibi olan gençlerin dili "hayatta kalma" dili. Karar vericiler için iklim krizi bir dosya konusu, bizim içinse bir zaman meselesi. Kum saati akıyor ve biz o kumların altında kalmaktan korkuyoruz.
Peki, bu devasa korkuyla ne yapacağız? Yorganın altına mı saklanacağız yoksa bir ilaç mı alacağız? Eko-anksiyete bir terapiyle düzelecek bir şey değil çünkü sorun küresel. Peki, çözüm nerede? Sokakta mı, dayanışmada mı? Şimdi bu sorunun cevabını bizzat sahada bulmuş şahane bir konukla konuşacağız.
Kendi yaşadığı eko-anksiyeteyi arkadaşlarıyla beraber bir gençlik hareketine dönüştürmüş, "İklim Öncüleri"nden Baran Örnek bizlerle. Merhaba Baran, hoş geldin. Az önce anlattıklarım anksiyeteni tetikledi mi?
Baran Örnek: Selamlar Nil, hoş buldum. Elbette biraz tetikledi diyebilirim ama artık bu benim için yabancı bir duygu değil. Eskiden 10 üzerinden 10 şiddetinde yaşıyorsam, şu an 2 diyebilirim. Artık farkındayım; bu anksiyete beni felç eden değil, aksine harekete geçiren bir duygu. Önemli olan, yaşanan bu duyguyu anlamlı bir şeye çevirmek. Sanırım benim için kritik nokta, bu kaygının beni artık yalnızlaştırmıyor olması.
N. A: Ne kadar güzel açıkladın. Peki Baran, her şey senin için nasıl başladı? Kaç yaşındaydın?
B. Ö: Aslında ilkokuldan beri su kıtlığı haberleriyle farkında olmadan bir kaygı hissediyordum ama bunu "iklim krizi" ile bağdaştırdığım nokta lise yıllarımdı. Özellikle Avustralya yangınları benim içimdeki eko-anksiyeteyi tavan yaptıran olaydı. Beni en çok sarsan, karar alıcıların hiçbir şey yapmıyor gibi görünmesiydi. "Bu benim geleceğim ama hiçbir kontrolüm yok," hissi çaresizliğe, o da anksiyeteye dönüştü. Sonra fark ettim ki bunu sadece ben yaşamıyorum. İklim eylemlerine katıldıkça, duygularımı paylaştıkça binlerce gencin aynı şeyi hissettiğini gördüm.
N. A: Kesinlikle. Ben de küçüklüğümde pandaların neslinin tükenmesi haberlerine ağladığımı hatırlıyorum. İnsanların doğaya verdiği zarar bana çok ağır geliyordu. Burada Greta Thunberg ve "Fridays for Future" hareketinden de bahsetmeliyiz. Greta, yetişkinlerin gözünde "çılgın bir çocuk" gibi görünse de aslında "Yarının olmadığı bir dünyada eğitimin anlamı yok," diyerek radikal bir duruş sergiledi. Aslında bu büyük bir empati duygusu içeriyor. Sadece kendimiz için değil; sesi çıkmayan hayvanlar, ormanlar ve gelecek nesiller için de korkuyoruz. Sen ne düşünüyorsun?
B. Ö: Çok doğru. Eko-anksiyete, güçlü bir empati refleksidir. Dünyayla bağını koparmamış herkes bunu hisseder. Sorun, bu duyguyu yalnız yaşamak; çözüm ise kolektif güce dönüştürmektir.
N. A: Peki, "İklim Öncüleri" nasıl başladı? Neler yapıyorsunuz?
B. Ö: İklim Öncüleri, 2021'de dört aktivist arkadaşın "Neden büyüklerin bize ne yapacağımızı söylemesini bekliyoruz?" demesiyle doğdu. Gençler tarafından yönetilen bir alan kurduk. Bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ile projeler yürüten, COP zirvelerinde Türkiye'deki gençleri temsil eden bir organizasyonuz. TBMM’ye gittik, bakanlıklarla ve belediye başkanlarıyla görüştük. Gençlerin taleplerini karar alıcılara ulaştırıyoruz. Ama en önemlisi, insanlara sahte bir umut satmak yerine, onlara birlikte mücadele edebilecekleri bir alan açıyoruz. Bu çaresizlik paylaşıldığında anksiyete azalıyor; bir dayanışma alanına dönüşüyor.
N. A: Peki, yetişkinler ve karar vericiler sizi ciddiye alıyor mu?
B: Ö: Bazen bizi küçük görebiliyorlar, deneyimi sadece yaşla ölçüyorlar. Ama yarattığımız somut değişimler var. İstanbul Planlama Ajansı’nın genç danışma kurulunda yer almamız, büyükşehirlerin iklim stratejilerine yön vermemiz bunun kanıtı. Türkiye genelinde 20 binden fazla gence ulaştık.
N: A: Harika. Peki, bir genç size nasıl katılabilir?
B. Ö: Bize web sitemizden veya sosyal medya hesaplarımızdan -Instagram, LinkedIn- ulaşabilirler. Bu duyguyu yönetmenin yolu adım atmaktır. Unutmayın; umut, yalnız başımıza hissettiğimiz bir şey değil, birlikte inşa ettiğimiz bir şeydir.
N. A: Çok teşekkür ederiz Baran. İçimizdeki endişeyi özgür kıldın. Evet sevgili dinleyiciler; bundan sonra çocuğunuz veya bir genç eko-anksiyete yaşadığını söylerse ona "Geçer bunlar," demeyeceğiz; kulak vereceğiz. Çünkü umut bir kastır; ne kadar beraber hareket edersek o kadar güçlenir.
Beni LinkedIn’den veya Harvard Business Review’daki köşemden takip edebilirsiniz. "Açık Alan" kuşağında, "Sözlük: Boomer’dan Z’ye" programının sonuna geldik. Zihniniz ve kalbiniz hep açık kalsın. Hoşça kalın!

