Bir Judas Priest 'Ballad'ı

Zifir
-
Aa
+
a
a
a

Zifir'den (ve tabii Açık Şemsiye ekibinden) Uğur Çıkrıkçılı, Heavy Metal'in kültürünü yaratan Judas Priest'in Berlinale Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan "The Ballad of Judas Priest" adlı belgesel filmi hakkında bilgi veriyor.

""

‘’Black Sabbath Heavy Metal’i yaratan grupsa, Heavy Metal kültürünü yaratan Judas Priest’tir’’

Bu tespit The Ballad of Judas Priest belgeselinin yapımcısı ünlü müzisyen Tom Morello’ya ait. Sahne performansları ve gitar kullanımlarından, deri kıyafetli motorcu çetesi personaları, uğradıkları kişisel ya da grup halindeki baskılara kadar Judas Priest’in Heavy Metal kültürünü nasıl inşa ettiğinden dem vuruyor. Bu tespite kendi adıma katılıyorum; İngiliz efsanesi Judas Priest ile Heavy Metal bir başka faza geçti ve ekip, albümleri ve sahne şovlarıyla sayısız grubu etkiledi.

Bu yazı, Berlinale Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan The Ballad of Judas Priest belgeselinin öznel bir değerlendirmesi.

Judas Priest, aynı Black Sabbath ve Led Zeppelin gibi bir işçi şehrinde, Birmingham’ın West Midlands bölgesinde kurulur. Şartlar o kadar zordur ki Ozzy Osbourne da kendisi gibi Parkinson hastalığı tanısı alıp Judas Priest’ten ayrılmak zorunda kalan Glenn Tipton’ı anlatırken sormadan edemez: ‘’Bizi bu duruma getiren faktörlerden biri de şehrin kötü çevre şartlarına maruz kalmak mıdır?’’  Şüphesiz, ağır yaşam şartları, rock müzik gibi Heavy Metal’in tam anlamıyla bir işçi müziği olmasının en büyük sebebi. 

Judas’ın The Crown Pub’da başlayan kariyeri, dünyanın şu ana dek yapılmış en büyük tek günlük metal festivali olan US Festival 83’te sahne alması ve Rock and Roll Hall of Fame’e seçilmesine kadar birçok başarıyla sürdü.

24 Ağustos 1990'da Judas Priest, "Better By You, Better Than Me’’ parçası ile ölümü teşvik eden subliminal mesajlar ile iki genci intihara sürüklemekle suçlandıkları davayı kazandı.

The Ballad of Judas Priest belgeselinde grubun iki sancılı dönemi olabildiğince açıkça vurgulanıyor. Birincisi ve en sıkıntı verici olanı Nevada Mahkemesi’nde, intihar eden iki gencin ardından PMRC (Parents Music Resource Center) tarafından açılan dava. Sıkı takipçilerin hatırlayacağı gibi; o dönem sadece Judas Priest değil, Twisted Sister, Mötley Crüe gibi grupların da hedefteydi. "Better By You, Better Than Me’’ parçası ile ölümü teşvik eden subliminal mesajlar verdikleri gibi tuhaf bir suçlamayla mahkemeye çıkan grup, beraat etmişti. Bu ağır sürecin ardından Heavy Metal’in ölümü değil, aksine insanları yaşamda tutan yüzü konuşulmaya başlanmıştı ki bence belgeselin en duygusal bölümü de bu vurguda yatıyor. O duygusal geçiş eminim her izleyeni sarsacak ve sonunda ‘’iyi ki Metal var!’’ dedirtecektir. Grubun diğer sancılı dönemi ise Rob Halford’un bir dönem ekipten ayrılması ki hâlâ bu çatışmanın grup içinde sürdüğü de anlaşılıyor.

Belgesel, grubun başlangıcından günümüze uzanan bir takvim ile akıyor. Yazının girişinde bahsettiğim sayısız müzisyeni etkilemesi nedeniyle Ozzy’den Dave Grohl’a, Run DMC’den Lzzy Hale’e kadar birçok müzisyenin filmdeki resm-i geçidi kimseyi şaşırtmıyor. Jack Black kadar Rob Halford’un da mizahi yeteneğinin fena olmadığını eklemeliyim. Salon, belgesel boyunca ara ara kahkahalara boğuldu.

Film başlamadan önce Sam Dunn ve Tom Morello sahneye çıkarak yapım sürecine dair kısa bir konuşma yaptılar. Anlattıklarına göre, belgeseli birlikte yapma fikri Dunn’dan çıkmış; Morello ise daha önce böyle bir deneyimi olmadığını söyleyerek düşünmek için biraz zaman istemiş ancak bir gün sonra kararını verip projeyi kabul ettiğini bildiren bir telefon açmış. Sürecin böyle başladığını öğreniyoruz. Filmin görüntü ve ses kayıtları oldukça başarılı; geçişlerde neredeyse hiç rahatsızlık hissedilmiyor. Özellikle yuvarlak masa sohbeti sırasında izleyici de o masanın etrafında oturuyor ve akıp giden sohbete bir yerinden dahil oluyormuş gibi hissediyor.

Judas Priest ile Rob Halford’un tarihine değinince, anılması gereken önemli başlıklardan biri de Halford’un açık eşcinsel kimliği. Metal sahnesinin zaman zaman “straight” hatta yer yer maço olmakla eleştirilen atmosferi içinde Halford’un yaşadıkları özel bir yer tutuyor. Belgeselde, metal camiasının Halford’a nasıl sahip çıktığını kendi ağzından dinliyoruz. Yüzlerce telefon, faks ve mektupla gelen destek mesajları, bu komünitenin üyelerine nasıl değer verdiğini ve dayanışmayı nasıl büyüttüğünü açıkça gösteriyor.

Festivalin yapımcılarından Sam Dunn, daha önce metal tarihini ele alan güçlü belgeselleriyle müzikseverlerin kalbinde özel bir yer edinmişti. Bu yapım da en az diğerleri kadar etkileyici ve Dunn’ın bu iş için adeta biçilmiş kaftan olduğunu bir kez daha gösteriyor. Tom Morello’yu ise belgeselin dinamosu olarak nitelendirmek mümkün. Röportajları ve yorumlarıyla anlatının perspektifini genişletiyor, tartışmayı derinleştiriyor. 

Belgesel hakkında çok daha fazla şey söylenebilir ancak detaylara girmek spoiler riskini doğuracağı için burada noktalamak en iyisi.

Bu arada, film öncesindeki kırmızı halı bölümünün ardından “Metal God” Halford’un o kendine has karizmasıyla alana gelip neredeyse tüm seyircilerle tek tek fotoğraf çektirdiğini de eklemeliyim. Orada bulunan herkes için kolay kolay unutulmayacak dakikalardı.

Müzik tarihine ilgi duyanların kaçırmaması gereken bu belgesel, Heavy Metal kültürünün nasıl inşa edildiğini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Judas Priest’in tarihini anlamadan bu kültürü tam anlamıyla kavramanın mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu döneme tanıklık etmiş biri olarak kendimi gerçekten şanslı addediyorum.

Herkese şimdiden keyifli seyirler.