Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Nepal, Sri Lanka ve Bangladeş’te Z kuşağının tetiklediği gençlik hareketlerinin yarattığı siyasal dönüşümleri, yolsuzluk karşıtı ayaklanmaları ve yeni iktidar deneyimlerini; ayrıca Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimi ve Erivan’daki Avrupa Siyasi Topluluğu toplantısının diplomatik yansımalarını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.İ.: Günaydın Özdeş!
Ö.M.: Bugünkü Ufuk Turu’nda Z kuşağı devrimlerinin son durumu hakkında konuşalım demiştik.
A.İ.: Evet. Bu Z kuşağının katıldığı ya da bazılarında doğrudan ateşini tetiklediği, kıvılcımı çaktığı siyasal hareketlerden söz ediyoruz. Z kuşağı derken de 2000 sonrası doğanlardan bahsettiğimizi hatırlatalım. İlginç bir şekilde Güney Asya’da, son 2-3 yılda üç ülkede çok ciddi hükümet değişiklikleri yaşandı; hatta bazı yerlerde bunun rejim değişikliğine yol açma ihtimali de belirdi.
Birincisi tabii Bangladeş’te olmuştu; hatırlayacaksınız, Başbakan Sheikh Hasina’başkanı, diğeri başbakan olan iki kardeş ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. En sonunda Nepal’de 5 Mart 2026’da seçimler yapıldı. Eylül ayında başlayan isyanın ülkeden kaçmasına yol açan bir ayaklanma yaşanmıştı. Ardından Sri Lanka’da ciddi bir değişiklik gerçekleşti ve Marksist kökenli, 35 yaşında genç bir isim — her ne kadar Z kuşağından biraz önceki kuşaktan gelse de — başkan oldu.
İsterseniz Nepal ile başlayalım. Durum nedir? 5 Mart 2026’da Nepal’de 1959’dan beri görülmemiş bir sonuç ortaya çıktı. Bağımsız Ulusal Parti, yani merkez popülist bir parti, oyların neredeyse %47’sini alarak mecliste anayasa değiştirmeye olanak sağlayacak 2/3 çoğunluğa yalnızca iki milletvekili farkla yaklaşmış ve 182 milletvekili kazanmıştı. Bu partiyle iş birliği yaparak seçimleri kazanan ve başkan olan Marksist ismin adı biraz uzun; dolayısıyla doğru telaffuz etmek gerekir, ismini birazdan söyleyeceğim. Aynı kişi, bundan bir yıl önce Katmandu belediye başkanlığını da kazanmıştı.
Nepal’in iki büyük sol partisinden biri, KP Sharma Oli liderliğindeki Nepal Komünist Partisi Birleşik Marksist-Leninist Partisi idi. Diğeri ise çeşitli irili ufaklı komünist partilerin birkaç yıl önce birleşmesiyle oluşan Nepal Komünist Partisi’ydi. Seçimlerde, Eylül ayındaki ayaklanmaya kadar başbakan olan Oli’nin liderliğindeki Marksist-Leninist parti oyların yalnızca %13’ünü alabildi ve 25 milletvekili çıkardı. Diğer komünist parti ise daha da düşük oy aldı; %7,5 civarında kaldı. Bir de klasik merkez partisi olan Nepal Kongre Partisi vardı; o da 38 milletvekili çıkarabildi.
Ö.M.: Bu 35 yaşındaki isim Balen Shah değil mi?
A.İ.: Evet, Balendra Shah.
Ö.M.: Partinin adı da Rastriya Swatantra.
A.İ.: Evet, Bağımsız Ulusal Parti. Shah’ın başkan olmasının hemen ardından, iki gün sonra eski ve seçimleri kaybeden başbakan ile dönemin İçişleri Bakanı gözaltına alındılar. Eylül 2025’teki gençlik ayaklanmasında yaşanan ölümlere ihmal yoluyla neden olma suçlamasıyla haklarında işlem başlatıldı. O dönemde hükümet devrilmiş, gösteriler sırasında 76 kişi hayatını kaybetmişti. Yüksek Mahkeme bu gözaltı kararını 9 Nisan’da bozdu ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldılar. Şimdi bu iki sorumlu hakkında bir iddianame hazırlanması bekleniyor.

Gençlik hareketinin talepleri özellikle insan haklarına saygı, yolsuzluklarla mücadele ve en önemlisi sistematik yolsuzluk düzeninin sona erdirilmesiydi. Bir diğer önemli başlık ise federalizmdi. Aslında federalizm, Marksist-Leninist Komünist Parti’nin silahlı mücadele yürüttüğü dönemde yani 2006’da silahlı mücadeleye son vermeden önceki en önemli temalarından biriydi; mücadelenin adeta bayrağıydı. Ancak iktidara geldikten sonra, bu iki komünist parti yöneticisi arasında iktidar değişimleri yaşanırken, hareketin temel vaatlerinden biri olan federalizm konusu geri plana itildi. Özellikle 2015’ten sonra Oli hükümeti döneminde, Marksist-Leninist Komünist Parti’nin içinde yer aldığı hükümet federalizme yönelmek yerine tam tersine aşırı merkeziyetçi bir çizgi izlemeye başladı. Yolsuzluğun yanı sıra nepotizm, genç işsizliği ve siyasal elitlerin sürdürdüğü lüks yaşam da bütün bu ayaklanmanın tetiklenmesine yol açan başlıca nedenlerdi.
Ö.M.: Evet, ne kadar yozlaşma var ise hepsi var anlaşılan.
A.İ.: Bunun, komünist partilerin iktidarda olduğu bir dönemde yaşanması da son derece düşündürücü aynı zamanda. Tabii biliyorsunuz, iktidardaki komünist partilerde bazı durumlarda çok ciddi yolsuzlukların ortaya çıkması ve özellikle siyasal elitin kendisini adeta bir saray rejimi içinde yönetmeye devam etmesi çok da istisnai bir durum değil.
Şöyle bir sorun var: Tabii ki bu yeni hükümet bir yandan Yüksek Mahkeme tarafından dengelenirken, diğer yandan Balen Shah da elinde yeterince yetki olmadığını belirtiyor. Mecliste çoğunluğa sahip olmakla beraber, anayasa değişikliği için gereken çoğunluğa ulaşamıyorlar; şimdilik yalnızca iki oy eksikleri var ama birkaç milletvekilinin de oylamada farklı davranma ihtimali bulunuyor.
Diğer taraftan, senato seçimleri yapılmadığı için Bağımsız Ulusal Parti’nin yani Balen Shah’ı başbakan yapan partinin senatoda hiçbir varlığı yok. Dolayısıyla mecliste alınan kararların senatoda engellenmesi yüksek bir ihtimal olarak görülüyor. Tabii halkın talepleriyle iktidarın imkânları arasındaki uçurum nedeniyle, hükümetin kısa sürede popülaritesini kaybetme ihtimali de gündemde. Nepal’deki hareket ise henüz çok yeni; dediğim gibi, iktidarın oluşması yalnızca birkaç aylık bir vaka.
Yalnız şöyle bir sorun da var: Bazı merkez partileri, iktidardaki yolsuzlukların, nepotizmin ve ayrımcılığın cezalandırılmasını; Eylül ayındaki gösterilerde doğrudan ya da dolaylı biçimde ölümlere göz yumulmasının soruşturulmasını ve sorumluların cezalandırılmasını talep ederken, aynı zamanda Eylül ayındaki ayaklanma sırasında meclis binasının yakılması, bazı kamu binalarının ve bazı bakanların evlerinin ateşe verilmesinin de soruşturulmasını ve sorumluların cezalandırılmasını dile getirmeye başladılar. Bu karşılıklı cezalandırma talepleri ise bazı gözlemcilere göre sonunda kimsenin cezalandırılmamasıyla sonuçlanabilir.

Sri Lanka’ya gelirsek, orada da 2024 sonbaharında yeni bir cumhurbaşkanının iktidara gelmesiyle yeni bir dönem açıldı. Biraz önce bahsettiğim gibi, başbakan ve cumhurbaşkanı olan iki kardeş ülkeyi adeta soyup soğana çevirmişti. Halkın Gücü Partisi’nin ciddi bir seçim zaferi kazanmasının ardından bir dizi yeni önlem gündeme gelmeye başladı.
Önemli noktalardan biri, Marksist gelenekten gelen bir siyasetçi olan Anura Kumara Dissanayake’nin Halkın Gücü Partisi’nin başında iktidara gelmesi ve 2024 sonbaharından itibaren insan hakları alanında bazı iyileşmeler sağlayabilmiş olmasıydı. Buna karşılık temel sorunlar, azınlıklara, kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik şiddet ve ayrımcılığın devam etmesi. Sri Lanka’da yalnızca iktidardan kaynaklanmayan, toplumun yapısıyla ilgili ciddi bir sorun da var. Budist çoğunluk, azınlık durumundaki Tamillere ve Müslümanlara karşı sert tepkiler gösterebiliyor ve zaman zaman bu durum ciddi pogromlara yol açabiliyor.
2024’teki iktidar değişikliğinden bu yana doğrudan bir pogrom yaşandığını söyleyemeyiz ama ayrımcılıklar sürüyor. Özellikle Tamil bölgelerinde kadınların maruz kaldığı şiddetin, aradan iki yıl geçmesine rağmen çözülemediğine dair bilgiler var. Hükümete bağlı bazı ajanslar ile bazı Budist keşişlerin manastırları, Tamillere ve Müslümanlara ait topraklara el koymaya devam ediyorlar. Anura Kumara Dissanayake ise ordunun Sri Lanka’nın kuzeyinde ve doğusunda el koyduğu toprakların sahiplerine iade edileceği yönünde güvence verdi.
Tabii burada çok ciddi bir dış borç sorunu da var. Sri Lanka’nın hem IMF’ye hem de uluslararası alacaklılara karşı çok büyük bir dış borcu bulunuyor. Halkın Gücü Partisi iktidara gelirken bu borçların yeniden gözden geçirilmesini, ertelenmesini ya da reddedilmesini tartışarak yükselmişti. Fakat iktidara geldikten sonra yaptıkları ilk işlerden biri IMF ile yeniden anlaşmak oldu. Burada ilginç bir benzetme yapmak mümkün; çünkü Arjantin’de 2019’da Peronist hareket de benzer bir söylemle iktidara gelmişti.
Ö.M.: Evet.
A.İ.: İktidara geldikten sonra da ilk işlerinden biri IMF ile anlaşma yapmak olmuştu, hatırlarsanız.
Ö.M.: Evet.
A.İ.: Bir başka paralel daha kurabiliriz. Yunanistan’da da Syriza, 2015’te dış borcun yeniden gözden geçirilmesi temasıyla iktidara gelmişti. Fakat kısa süre içinde Aleksis Çipras bir anlaşma yolunu tercih etti. Belki de bundan başka bir çare yoktu ama o zaman dış borcun silinmesi ya da ertelenmesi gibi talepleri dile getirerek iktidara gelip sonrasında bunları gerçekleştirmemek çok ciddi bir güven bunalımı yaratıyor.
Syriza’nın başına gelenlerle, Arjantin’de 2019’da Mauricio Macri’nin yerine iktidara gelen Alberto Fernández hükümetinin yaşadıkları arasında da benzerlikler vardı, biliyorsun.
Ö.M.: Yunanistan’da Maliye Bakanı Yanis Varoufakis de istifa etmişti.
A.İ.: Evet. Sri Lanka’daki durumla Nepal’deki durumu karşılaştırırken şunu da görmek lazım: Biraz evvel yanlış söyledim; Nepal’de iktidardaki başbakanın Marksist kökenli olduğunu söyledim ama aslında o noktada Sri Lanka ile karıştırdım. Nepal’deki başbakanın çok fazla siyasi tecrübesi yok. Katmandu Belediye Başkanlığı’nı bir yıl önce kazanmıştı ama siyasi deneyimi büyük ölçüde Katmandu ile sınırlı. Nepal genelinde güçlü bir ilişki ağına ya da geniş bir siyasal tecrübeye sahip değil.
Diğer taraftan, iktidara gelir gelmez Nepal’de İçişleri Bakanlığı’na bir disk jokeyi atamıştı. Dolayısıyla Nepal’de gerçekten siyaset dışından gelen kişilerin iktidarda olduğu bir hükümet var. Bunu dikkatle izlemek gerekiyor çünkü çok sık karşılaşılan bir örnek değil. Nepal aynı zamanda, yurtdışında yaşayan Nepallilerin gönderdiği paralara büyük ölçüde bağımlı bir ülke ve Çin’in ciddi etki alanı içinde bulunuyor. Ayrıca Çin-Hindistan geriliminin ortasında yer alan bir ülke. Bu tecrübesiz siyasetçilerin siyasal ve toplumsal temellerini güçlendirip güçlendiremeyeceklerini zaman gösterecek.
Üçüncü olarak Bangladeş’e gelelim. Bangladeş’te 2024 ayaklanması sırasında başbakan olan ve ülkeyi demir yumrukla yöneten Şeyh Hasina Vecid, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve Hindistan’da Narendra Modi’nin yanına sığındı. Ardından, Şubat 2026’da Muhammad Yunus’un başbakanlığında geçici bir hükümet kurulmuştu biliyorsunuz.
Şubat 2026’daki seçimlerde esas itibarıyla iki blok yarıştı. Bangladeş Milliyetçi Partisi, laik çizgide bir parti olarak 300 sandalyeli mecliste 212 milletvekilliği kazanarak 2/3 çoğunluğu elde etti. Karşısındaki rakibi olan İslami Cemaat Hareketi ise 77 milletvekilliği kazandı. Bu aynı zamanda İslami Cemaat açısından önemli bir başarıydı. Ancak şunu hatırlatmak gerekiyor: İslami Cemaat tek bir parti değil, çeşitli İslami hareketlerin oluşturduğu bir ittifak.
Bu ittifaka, Şeyh Hasina’nın devrilmesine yol açan öğrenci hareketinin partisi olan Yurttaşların Ulusal Partisi de katılmıştı. Ömer, sen hatırlayacaksın; Ziaur Rahman, 1977-1981 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış ve 1981’de bir darbe girişimi sırasında öldürülmüş bir isimdi. Eşi Begüm Halide Ziya ise Bangladeş’in ilk kadın başbakanı olmuştu. İşte onların oğlu olan Tarık Rahman, Şubat 2026’da başbakan oldu.

Orada da gelişmeler henüz çok yeni; başbakanlığa başlayalı yalnızca bir buçuk ay oldu. Dolayısıyla süreci izlemek gerekiyor. Öğrenci hareketinin Bangladeş’te İslami hareketlerle ittifak yapması dikkat çekici. Bangladeş nüfusunun yaklaşık %90’ı Müslüman olmakla birlikte, ülkede ciddi bir laik Müslüman bilinç de bulunuyor. Öğrenci hareketinin İslami Cemaat’le ittifak yapması, biraz da Bangladeş Milliyetçi Partisi liderinin geleneksel siyasi ailelerden gelen bir isim olmasına tepki olarak değerlendiriliyor.
Bangladeş, Sri Lanka ve Nepal’de gençlik hareketlerinin toplumsal değişime yol açma potansiyelini izlemek son derece önemli çünkü bazı siyasal gözlemcilere göre benzer hareketler başka ülkelerde de ortaya çıkabilir. Özellikle yolsuzlukların yaygın olduğu, iktidara yapışmış, tamamen cemaatleşmiş ve “ahbap çavuş” ilişkileriyle amca, dayı, çocuk, torun kim varsa devletin çeşitli kademelerine yerleştiren yapılar hâline dönüşmüş yönetimlere karşı; işsizlikle, enflasyonla ve diplomalı işsizlikle boğuşan gençlerin bulunduğu toplumlarda benzer hareketlerin görülmesi mümkün olabilir değerlendirmesi yapılıyor.
Ö.M.: Evet, bu mesele önemli çünkü Macaristan’da da Viktor Orbán yönetiminin seçimle devrilmesi ihtimali esas olarak senin biraz önce özetlediğin bu duruma dayanıyor.

A.İ.: Evet. Benzer gençlik hareketleri biliyorsunuz Sırbistan’da da var; Aleksandar Vučić’in baskılarına rağmen dönem dönem devam ediyor. Karadağ’da da ortaya çıkmıştı. Ancak bu gençlik hareketleri her seferinde iktidarı değiştirebilse de, bu spontane hareketlerin düzeni dönüştürme kapasitesine çoğu zaman sahip olmadığını da belirtmek lazım.
Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelere hızla bakalım isterseniz. Pazartesi günü Donald Trump’ın “özgürlük projesi” (Freedom Project) olarak tanımladığı operasyon başladı ve füze rampalı iki Amerikan destroyeri Hürmüz Boğazı’nı geçerek Basra Körfezi’ne girdi. Altı küçük İran botunu batırdılar. Birleşik Arap Emirlikleri çok sayıda insansız hava aracı ve füze saldırısına maruz kaldı. Bunlardan biri, büyük bir petrol üretim tesisi bulunan Fujairah’da yangına yol açtı.
Dolayısıyla ortada bir ateşkes var ama aslında ateşin kesilmediği bir ateşkes söz konusu. Şöyle bir durum var: Hürmüz Boğazı’nda klasik anlamda bir abluka yok; iki tarafın yani İran’ın ve ABD’nin uyguladığı seçmeli bir çifte blokaj var. İran, geçişine izin verdiği gemilerden ücret alarak geçiş sağlıyor. ABD ise örneğin iki ABD bandıralı gemiyi savaş gemileri eşliğinde boğazdan geçirdi yani onlar da fiilen bir blokaj uyguluyorlar.

ABD ayrıca şu deklarasyonu yaptı: İran’a ödeme yaparak geçiş sağlayan gemilere yaptırım uygulanacağını, İran’ı destekledikleri ve ona para verdikleri gerekçesiyle bu gemilerin yaptırımlarla karşılaşacağını ilan etti. Dolayısıyla gerçekten son derece garip bir durum söz konusu; seçmeli bir çifte blokaj yaşanıyor.
Ö.M.: Sabah biz de biraz bu tuhaf durum üzerinde durmaya çalışmıştık.
A.İ.: Son olarak Avrupa Siyasi Topluluğu’nun 8. toplantısı Erivan’da yapıldı. Bu toplantılarda genellikle bağlayıcı kararlar alınmıyor; daha çok karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesine yönelik görüşmeler gerçekleştiriliyor. Avrupa Siyasi Topluluğu biliyorsunuz enformel bir yapı aslında. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının ardından ortaya çıkan bir siyasal topluluk girişimi. Donald Trump sonrası dönemde ABD’nin Avrupa’ya yönelik küçümseyici, aşağılayıcı ve zaman zaman saldırgan tutumu karşısında daha da önem kazanmış durumda; özellikle savunma boyutuyla öne çıkan bir girişim hâline geldi.

Bu toplantıya ilk kez Avrupa dışından ve Avrupa siyasal alanının parçası olmayan bir lider katıldı: Kanada Başbakanı Mark Carney. Bu son derece önemli çünkü Avrupa-ABD ilişkilerinin yeniden yapılandığı bir dönemde Kanada’nın ABD’ye alternatif bir yakınlaşma geliştirmesi ya da ABD’den uzaklaşması olarak da yorumlanabilir.
Diğer taraftan Ilham Aliyev de Erivan’daki toplantıya katıldı ancak video konferans yoluyla bağlandı. Orada Avrupa Birliği’ni sert biçimde eleştirerek, Azerbaycan’a karşı saplantılı bir tutum sergilendiğini söyledi ve Avrupa Birliği ile iş birliğinin askıya alınacağını duyurdu. Buna karşılık Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, “Biz doğru bildiğimizi yapmaya devam edeceğiz” diyerek yanıt verdi.
Toplantıya katılmayanlar arasında en dikkat çekici isim ise Almanya Şansölyesi Friedrich Merz oldu. Merz, “İran ABD’yi küçük düşürdü” açıklamasıyla Donald Trump’ı kızdırmıştı. Bunun ardından Trump’ın Almanya’daki 5 bin Amerikan askerini geri çekme kararı aldığı belirtilmişti.
Ö.M.: NATO’dan, evet.
A.İ.: Merz toplantıya katılmadı, buna karşılık Volodymyr Zelenskyy Erivan’a geldi. Avrupa Siyasi Topluluğu, normalde cumhurbaşkanları ya da hükümet başkanları düzeyinde katılım beklenen bir yapı. Türkiye’den ise Recep Tayyip Erdoğan şahsen katılmadı; onun yerine temsilci olarak Cevdet Yılmaz toplantıda yer aldı. Buna izin verilmiş olması da dikkat çekiciydi. Erdoğan’ın neden katılmadığı tam olarak bilinmiyor ancak toplantı kapsamında soykırım anıtı ziyaretinin gündeme gelebileceği için katılmamış olabileceğine dair yorumlar yapılıyor.
Avrupa Siyasi Topluluğu toplantısında Ilham Aliyev’in dolaylı katılımı ve Türkiye’nin en azından Cevdet Yılmaz tarafından temsil edilmesi, önümüzdeki dönemde yeni bir diplomatik zeminin oluşabileceğine dair yorumlara yol açtı. Özellikle 7 Haziran’da Ermenistan’da yapılacak seçimlere kadar çok büyük bir adım atılması beklenmiyor. Ancak seçimlerden sonra Nikol Paşinyan iktidarda kalabilirse, Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi yönünde daha somut adımların gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. Özellikle Kars-Gümrü demiryolunun yeniden açılması ihtimalinden söz ediliyor. Durum şimdilik bu.
Ö.M.: Çok teşekkürler.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


