Trump Yönetimi ‘Terörizm’ Tanımını Nasıl Genişletiyor ve Bu Ne Anlama Geliyor?
Araştırmacı gazeteci Daniel Boguslaw, genişleyen ABD güvenlik devletine yeni hedefler yaratmak amacıyla kolluk kuvvetleri, Amerikan şirketleri ve akademisyenler arasında kurulan işbirliğini açığa çıkarıyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanındaki yerel topluluklarda, herhangi bir kişiyi gözetlemek ve takip etmek için gereken altyapı hızla kuruluyor. Otomatik Plaka Tanıma (ALPR) sistemlerinden füzyon merkezlerine, tüketici ürünleri ve gözetim cihazlarından elde edilen devasa miktardaki veriyi depolamak için kullanılan hiper ölçekli veri merkezlerine kadar uzanan bu altyapı giderek yaygınlaşıyor. Kamuoyu, bu altyapının yarattığı tehlikelerin ve devletin insanların hayatlarına ne ölçüde müdahale ettiğinin daha fazla farkına vardıkça, ülke çapında geniş tabanlı ve kendiliğinden gelişen bir taban hareketi ortaya çıktı. Şimdiden önemli kazanımlar elde eden bu hareket, siyasi elitleri ve onların kurumsal destekçilerini tedirgin ediyor.
The Chris Hedges Report’un bu bölümünde araştırmacı gazeteci Daniel Boguslaw, İç Güvenlik Bakanlığı, FBI ve Füzyon Merkezleri gibi kurumlara ait yayımlanmamış raporları inceleyerek ortaya çıkardığı bulguları Hedges’la konuşuyor. Boguslaw, 11 Eylül sonrasında giderek büyüyen ve varlığını sürdürebilmek için “terörizm” kisvesi altında sürekli yeni tehdit kategorileri üretmeye ihtiyaç duyan ulusal güvenlik kompleksinin iç işleyişini gözler önüne seriyor. Boguslaw, 11 Eylül’den önce bile “FBI ve ulusal güvenlik aygıtının zaten yüksek alarmda olduğunu ve terörle mücadele söylemi ve ideolojisini kullanarak ifade ve toplanma özgürlüğü haklarını kullanan Amerikan yurttaşlarını kuşatmanın yollarını aradığını” söylüyor; ayrıca ifade özgürlüğüne yönelik dizginsiz saldırıların ve devlet baskısının damgasını vurduğu yeni bir döneme girdiğimizi belirtiyor.
Hedges ve Boguslaw söyleşiye, en yeni tehdit kategorisi olan “teknoloji karşıtı aşırılıkçılığı”nı ele alarak başlıyor. Boguslaw bunu, “bu devasa veri merkezlerinin inşasına, hayatlarımıza giderek daha fazla müdahale edilmesine ve yapay zekânın yıkıcı gücüne karşı yaygınlaşan protestolara doğrudan bir yanıt” olarak tanımlıyor. Ardından Boguslaw, Amerikan şirketlerinin yerel ve federal kolluk kuvvetleriyle ortaklık kurarak “muhalefeti bastırmak için kendilerine daha fazla yetki sağlayan devlet kisvesinden” yararlandığı füzyon merkezlerinin uzun yıllara yayılan yükselişinden söz ediyor.
Bu yeni dönemde gözetim sistemi üzerindeki denetim son derece sınırlı; bu da hem devletin hem de şirketlerin yetkilerini ciddi biçimde kötüye kullanmasının önünü açıyor. Bir kişi ya da grubun tehdit olarak değerlendirilmesi için şiddet eylemlerine karışmış olması gerekmiyor. Şüpheli faaliyetler listesi oldukça uzun ve bunların arasında “barışçıl protestocuların da kolaylıkla gerçekleştirebileceği” eylemler yer alıyor. Her iki partinin de destek verdiği Kongre ile “aşırılıkçılık araştırmaları” alanı üzerinden akademi de giderek büyüyen güvenlik devletinden sorumlu. Hedges’ın özetlediği gibi, “bu kurumlar kendi varlıklarını sürdürür ve bu nedenle yalnızca varlıklarını değil, genişlemelerini de devam ettirebilmek için tehditler üretirler.”
Chris Hedges: Daniel Boguslaw, Wired’da yayınlanan yazısında, CEO’lara yönelik saldırıların, veri merkezlerini hedef alan ülke çapındaki protesto hareketinin ve yapay zekânın insanların işlerini ellerinden alacağına dair artan kaygıların ardından, federal istihbarat kurumları ile ülke içindeki kolluk kuvvetlerinin yeni bir iç tehdit kategorisini, “teknoloji karşıtı aşırılıkçıları” odağına alan raporları dolaşıma soktuğunu yazıyor. Boguslaw, İç Güvenlik Bakanlığı, FBI ve Füzyon Merkezlerine ait yayınlanmamış 1.000 sayfadan fazla raporu inceledi. Bu yayınlanmamış raporlar, yeni ve endişe verici ölçüde geniş bu kişi ve faaliyet kategorisinin, yükselen bir tehdit olarak değerlendirilip gözetim altına alınmasına yönelik ülke çapında bir yön değişikliğinin yaşandığını gösteriyor.
Sözde “teknoloji karşıtı aşırılıkçılığa” yönelik gözetim, Adalet Bakanlığı’na Amerikan karşıtı, Hristiyanlık karşıtı ve kapitalizm karşıtı görüşlere sahip herkesi hedef alma talimatı veren 7 No’lu Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu’nun hemen ardından geliyor. Trump’ın terörle mücadeleden sorumlu yetkilisi Sebastian Gorka, solcu aşırılıkçıların bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı karşıya olduğu en önemli üç terörle mücadele önceliğinden biri olduğunu öne sürüyor. Yönetimin teknoloji karşıtı aşırılıkçılığa odaklanması, bu devasa veri merkezlerinin inşasına, hayatlarımıza giderek daha fazla müdahale edilmesine ve yapay zekânın yıkıcı gücüne karşı yaygınlaşan protestolara doğrudan bir yanıt niteliğinde. Yapay zekâ sektörüne karşı çıkan sözde “solcu aşırılıkçıların” hedef alınması ise Trump Beyaz Sarayı tarafından kriminalize edilen gruplara, şimdiye kadar yeterince gündeme gelmemiş yeni bir kategori daha ekliyor.
“Yapay Zekâ Nefreti Büyürken ABD Kolluk Kuvvetleri Teknoloji Karşıtı Aşırılıkçılık Konusunda Uyarıyor” ve “İç Güvenlik Bakanlığı, Flock Teknolojisine Karşı Sistemler Geliştiren Aktivistleri İzliyor” başlıklı iki haberini konuşmak üzere bugün bize araştırmacı gazeteci Daniel Boguslaw katılıyor. Boguslaw’ın çalışmaları The Intercept, The New Republic, Rolling Stone, Jacobin, The Nation, Vice ve The American Prospect’te de yayınlandı. Ve şunu da söylemem gerekiyor Daniel; sanırım eski işverenim New York Times’ın Gazze hakkında kullanmalarına izin verilmeyen tüm sözcükleri sıralayan o kurum içi notlarını sızdıran kişi de sendin. Doğru mu?
Daniel Boguslaw: Evet, doğru. O olay birkaç yıl önceydi. New York Times’ta hiç yazım yayınlanmadı ve muhtemelen hiçbir zaman da yayınlanmayacak, yani.
C.H.: Evet, sorun değil. Ben de artık yazmayacağım. Peki, biraz neler olup bittiğinden konuşalım. Sen yayımlanmamış bu raporların bin sayfasını inceledin. Ne buldun?
D.B.: Uygunsa, bulduklarıma biraz bağlam kazandırmak için kısa bir tarihsel arka planla başlayabilirim. Pek çok kişinin farkında olmadığı bir şey var: 11 Eylül’den önce bile FBI ve ulusal güvenlik aygıtı zaten yüksek alarm durumundaydı ve terörle mücadele söylemi ile ideolojisini kullanarak ifade ve toplanma özgürlüğü haklarını kullanan Amerikan yurttaşlarını kuşatmanın yollarını arıyordu. Yani 11 Eylül’den önce FBI’ın iç tehditler listesinin en başında radikal cihatçı terörizm yoktu, radikal Selefi terörizm yoktu; radikal sağcı terörizm ya da beyaz üstünlükçü çeteler de yoktu. Listenin başında aslında ekolojik aşırılıkçılık ve çevreci direniş aşırılıkçılığı vardı.
Yani 11 Eylül’den önce FBI açısından en büyük terör tehdidi buydu. Ve elbette 11 Eylül’den sonra hikâyenin nasıl geliştiğini biliyoruz: Patriot Act’in yürürlüğe girmesiyle birlikte önce Müslüman Amerikalıların giderek daha fazla kriminalize edilmesi, ardından da ülke içinde her yerde düşmanların pusuda beklediği düşüncesinin adeta metastaz yaparak yayılması. Önce “ülke içi şiddet yanlısı aşırılıkçılar”, ardından yalnızca “ülke içi aşırılıkçılar” diye kategoriler oluşturuldu; sonrasında da akla gelebilecek her şey ve herkes için tehdit kategorileri çoğalmaya başladı. Hayvan hakları aşırılıkçılığı, vegan aşırılıkçılığı, çevreci aşırılıkçılık… Hatta ister sağcı ister solcu yönetimler döneminde olsun, siyasi aşırılıkçılık da buna dahil edildi, değil mi? Sağcı şiddet yanlısı aşırılıkçılık için tehdit kategorileri var. Solcu şiddet yanlısı aşırılıkçılık için de kategoriler var. Bunlar son derece geniş kategoriler; ancak genel olarak belli ölçüde bir isabetle anarşist gruplara ya da milis gruplarına uygulanıyor. Üstelik her iki grubun da eylemleri ve söylemleri çoğu zaman hâlâ Anayasa’nın koruması altında.
Ancak haber dosyamın ortaya koyduğu şey, Amerikalıların çoğunluğunun yapay zekâdan ve yaşadıkları mahallelerle yerel topluluklarda veri merkezlerinin hızla çoğalmasından ciddi biçimde kaygı duyduğu bir dönemde, bu sözde tehdit kategorilerinin olağanüstü ölçüde genişletilmiş olması. Bu belgeler, ülke içindeki gözetim ağının adeta mutasyona uğrayarak artık çok geniş kesimlere odaklandığını gösteriyor; öyle ki bu kapsama bir protestoya katılan taşkın bir üniversite öğrencisinden, bir veri merkezine karşı çıkmak için yerel belediye meclisi toplantısına giden yaşlı bir yurttaşa kadar herkes girebilir. Bu kategorilerde “teknoloji karşıtı aşırılıkçılık” gibi ifadeler kullanılıyor. Karşıma çıkan yeni terimler arasında “gözetim karşıtı aşırılıkçılık” da var; yani Flock güvenlik kameralarına karşı yürütülen tepkilere dahil olmuş herkes bu kapsama sokulabilir. Bana göre bu, 21. yüzyılda toplumun çok geniş kesimlerinin kuşatılması açısından yeni bir düzey.
C.H.: Rapordan alıntı yapıyorsun; sanırım bu İstihbarat Bürosu’nun değerlendirmesinde geçiyor; “Önümüzdeki beş yıl içinde gelişmekte olan yapay zekâ teknolojisinin yaratabileceği kaotik ortam, özellikle New York gibi büyük kentlerde, toplumsal huzursuzluğa ve teknoloji karşıtı şiddet yanlısı aşırılıkçı faaliyetlere dönüşebilecek geniş çaplı protestoları körükleyebilir.” Sen de şöyle yazıyorsun: “‘Teknoloji karşıtı şiddet yanlısı aşırılıkçılık’ ifadesi, kamuya açık hiçbir İç Güvenlik Bakanlığı ya da FBI ülke içi aşırılıkçılık raporunda veya rehberinde yer almıyor ve çok geniş bir ideoloji yelpazesini tek bir aşırılıkçı kategori altında toplayan yeni bir sınıflandırmayı temsil ediyor.” Aslında sözünü ettikleri şey, kendisini sol ile özdeşleştiren herkes.
D.B.: Evet, ama bence mesele bunun da ötesine geçiyor. Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu 7 (NSPM-7)’nin çok açık biçimde solu hedef aldığını söyleyebilirim; hatta Trump yönetiminin politikalarına karşı çıkan merkezdeki ya da sağdaki herkesi de. Ve NSPM-7’nin, federal kolluk kuvvetleri ile istihbarat kurumlarının tamamına bu tür solcu tehditlere odaklanma talimatı veren bu memorandumun, aslında Charlie Kirk suikastına bir yanıt olduğunu yapılan haberlerden biliyoruz. Yani bu olay yaşandı ve Beyaz Ev’in tepkisi adeta aklını yitirmek oldu; bunun tek bir tür psikotik bireyin eylemi olmadığına, aksine giderek büyüyen bir yeraltı hareketinin doruk noktası olduğuna gerçekten inanmaya başladılar. Senin de belirttiğin gibi, bu yaklaşım Terörle Mücadele Sorumlusu Sebastian Gorka gibi isimler tarafından da körüklendi. Ama şunu söyleyebilirim ki bu çerçeve elbette solun büyük bir bölümünü kapsıyor ve özellikle sol grupları açıkça adlandırıp hedefe koyuyor. Ancak hem Flock meselesinde hem de veri merkezleri konusunda gördüğümüz gibi, burada Steve Bannon gibi isimlerin de körüklediği sağcı popülist bir unsur da var; bu çevrelerde de teknolojiye karşı son derece güçlü bir kuşkuculuk bulunuyor. Bu insanların da aynı kapsama alınmaması için hiçbir neden göremiyorum. Çünkü bu tür bir tehdit kategorisi bir kez ortaya atılıp bu terimler dolaşıma girmeye başladığında, o kategoriye dahil edilebilecek herkes eninde sonunda oraya dahil edilecektir.
C.H.: Senin yazını okuyana kadar hakkında hiçbir şey bilmediğim Ziz LaSota’dan biraz söz edelim.
D.B.: Elbette. Bu bana son derece tuhaf geliyor; sanki FBI ile 1990’ların ev kadınlarını saran şeytana tapınma paniğinin kesiştiği bir nokta gibi, değil mi? FBI, tamamen uçlarda ve akıl dışı bir tarikatı ya da küçük bir grubu ele alıyor; ardından gerçekten aşırı ama son derece yerel ölçekte kalmış bir şiddet ya da aşırılıkçılık örneğinden hareketle şu sonuca varıyor; “Tamam, demek ki bunun benzerleri her yerde saklanıyor olmalı, değil mi? Gölgelerde bekliyorlar.”
Ziz, “rasyonalist tarikat” diye adlandırılan bir oluşumdu; San Francisco Körfez Bölgesinden, yüksek eğitimli ve rasyonalist hareketle bağlantılı kişilerden oluşan bir gruptu. Özellikle de San Francisco’daki bu hareketin, yapay zekâdan son derece korkan kanadıyla ilişkiliydiler. Yapay zekânın dünyayı ele geçireceğine, tamamen bilinçli bir varlığa dönüşeceğine ve gelecekteki bu yapay zekâ tanrısını yatıştırmak için önceden harekete geçmemiş olan herkesi yok edeceğine gerçekten inanıyorlardı. Bu, oldukça uç bir teori. Sanırım Silikon Vadisi’nde bunun bazı unsurlarını benimseyen daha ana akım çevreler de var. Ancak bu insanlar, esasen bir dizi cinayet işledi. İçlerinden biri ev sahibini samuray kılıcıyla öldürdü. Bir diğeri bir sınır devriyesi görevlisiyle silahlı çatışmaya girdi. Ama yine de söz konusu olan, bir tarikatın içinde yer alan üç ya da dört kişilik, akıl dışı ve psikotik bir gruptu.
Ancak benim elde ettiğim tehdit raporlarında şimdi gördüğümüz şey, hükümetin bu birkaç çılgın insanın dahil olduğu yerel bir vakadan yola çıkarak, bu ideolojiyi benimseyen ve onun etkisiyle radikalleşen başka insanlar hakkında çok daha geniş bir sonuca varmaya çalışması. Üstelik onların inançlarının yalnızca bir unsurunu, yani teknolojinin dünyayı yok edeceğine dair korkuyu alıp bunu çok daha geniş ve muğlak bir kategoriye dönüştürüyorlar. Böylece bu kategori, şiddet uygulamaya yönelik hiçbir niyet beyan etmemiş, hiçbir şiddet eyleminde bulunmamış ve belki de yalnızca fikirlerini dile getiren ya da bu şirketlere karşı protestolar örgütleyen çok farklı insanlara uygulanabilir hale geliyor. Oysa bu insanlar, söz konusu şirketlerin çevre üzerinde olmasa bile, iş gücü üzerinde olmasa bile, gündelik hayatımız ve insan toplumu üzerinde ciddi etkiler yaratacağından gerçekten kaygı duyuyorlar.
C.H.: Füzyon merkezlerinden söz etmeni istiyorum; ayrıca şunu da eklemek istiyorum: Occupy hareketi sırasında Zuccotti Park’ta çok zaman geçirdim. NYPD ile şirketlerin güvenlik birimlerinin birlikte çalıştığı bir füzyon merkezi olduğunun gayet farkındaydık. Occupy aktivistlerini izlemek için aynı ofisten çalışıyorlardı. Goldman Sachs’ın önünde gözaltına alındığımda, kimin Goldman Sachs güvenlik görevlisi, kimin NYPD mensubu olduğunu ayırt etmek mümkün değildi; çünkü hepsi birbirini adıyla tanıyordu. Tek bir birim gibiydiler. Ama sen biraz bundan ve gözetimin ne kadar kapsamlı olduğundan söz et.
D.B.: Elbette. Bu konuda açılması gereken çok şey var. Öncelikle füzyon merkezlerinin ne olduğunu açıklamak gerekir. 11 Eylül’ün ardından ciddi bir suçlama furyası başladı. FBI, CIA, hatta NSA olsun, saldırıdan önce neredeyse her federal istihbarat kurumunun elinde yapbozun bir parçası vardı. FBI örneğinde, Minneapolis’teki saha ajanları uçuş dersleri alan bu kişiler konusunda kurumun üst düzey yöneticilerini uyarmaya çalışmıştı. CIA’in elinde de yapbozun başka parçalarını, Suudi bağlantılarını gösteren istihbarat vardı. Böylece İç Güvenlik Bakanlığı’nın kurulmasının bir parçası olarak ve en azından gerekçesi bu şekilde sunulan sözde istihbarat paylaşımındaki boşlukları kapatma çabası kapsamında, bu boşlukların İç Güvenlik Bakanlığı’nı eyalet ve yerel polis teşkilatlarına entegre ederek kapatılabileceği fikri ortaya çıktı. Bunun üzerine, aslında birer merkez işlevi gören ve “füzyon hücreleri” olarak adlandırılan yapılar kuruldu; buralarda eyalet polisi, yerel polis ve bazen şerifler, FBI ve İç Güvenlik Bakanlığı temsilcileriyle birlikte çalışıyordu. Böylece yerel polislerin sokakta gördüklerine ilişkin raporlar bu merkezlere aktarılıyordu. Aynı zamanda federal düzeyden, yani İç Güvenlik Bakanlığından ve FBI’dan gelen bilgiler de sahaya iletiliyordu. Ancak bunun üçüncü bir unsuru daha var: mesele yalnızca federal kurumlarla yerel birimler arasındaki işbirliğinden ibaret değil. Senin de belirttiğin gibi burada bir de şirketler boyutu var; Amerikan şirketlerinin İç Güvenlik Bakanlığına ve FBI’a entegrasyonu neredeyse kusursuz biçimde gerçekleşti.
Occupy döneminde bunun nasıl işlediğine dair çok somut bir tabloyla karşılaşmıştık. Finans şirketlerinin protestocuları bizzat gözetleyerek kendi dosyalarını hazırladığı ve ardından bu dosyaları füzyon merkezlerine gönderdiğine ilişkin gerçekten raporlar vardı. Böylece her şey birbirine tamamen karışıyor. Amerikan şirketlerini FBI ve İç Güvenlik Bakanlığına bağlayan, adı konmuş neredeyse yarım düzine bilgi paylaşım ağı var; InfraGard, DSAC ve çeşitli kurumsal istihbarat konseyleri bunlardan bazıları. Bu konseylerde CEO’lar, FBI ve İç Güvenlik Bakanlığı’nın üst düzey yöneticileriyle bir araya gelen kurullarda yer alıyor. Dolayısıyla yapay zekâ şirketleri söz konusu olduğunda ciddi bir kaygı var; bu şirketlerin kurum içi güvenlik birimlerinin, ki bunlara genellikle GSOC, yani Küresel Güvenlik Operasyon Merkezleri deniyor, kendi kaygılarını federal kolluk kuvvetlerine iletecek olması. Böylece şirketler, kendi kurumsal çıkarlarını federal hükümet nezdinde doğrudan savunabilecekleri açık bir kanala sahip oluyor. Elbette benim elde ettiğim belgeler kamuya açık değil. Yani şirketler federal kurumların yaptığı her şeyi en ön sıradan izleyebilirken, bu yeni teknolojinin demokratik bir süreçle nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olmaya çalışan sıradan yurttaşlar sürecin tamamen dışında bırakılıyor.
C.H.: Şöyle yazıyorsun: “Kuzey Virginia Bölgesel İstihbarat Merkezi’nin bir raporu, AGAAVE’ lerin…” Kısaltmalara bayılıyorlar. Tamam, bunu uyduramazsın. “Hükümet karşıtı ve otorite karşıtı şiddet yanlısı aşırılıkçılar (Anti-government, anti-authority violent extremists), hükümetle ilgili şikâyetler ve komplo teorilerinden etkilenerek, hükümet faaliyetlerini aksatmak amacıyla veri merkezlerini ve diğer kritik altyapı tesislerini hedef alan eylemler için operasyon öncesi planlamalara girişti. Ancak şüpheli faaliyet bildirim göstergeleri ayrıntılı biçimde incelendiğinde, istihbarat raporunda barışçıl protestocuların da rahatlıkla gerçekleştirebileceği faaliyetlerin sıralandığı görülüyor, diyor hukuk uzmanları.” Ardından şöyle devam ediyorsun: “Bu istihbarat raporları uzun bir geleneğin parçası.” Burada NAACP’nin kıdemli hukuk danışmanı Spencer Reynolds’tan alıntı yapıyorsun: “Bu raporlar, kurumların protestoyu, hatta yalnızca güçlü görüşlere sahip olmayı bile şiddetin habercisi olarak görmesine dayanan uzun bir geleneğin parçası. Şüpheli faaliyet raporları son derece güvenilmezdir; çoğu zaman muğlak ya da tamamen masum davranışlarla ilgilidir ve son derece esnek standartlar altında hazırlanır. Genellikle çok büyük miktarlarda gelen bu raporlar, görevlilere kendi önyargılarını sürece dahil etme ve olgularda görmek istediklerini görme imkânı tanır.” Aslında sözünü ettiğin şey şu: Onların gözünde bu bir tür önleyici müdahale ve bunu meşru görüyorlar; çünkü bu grupları, fiilen hiçbir şiddet eyleminde bulunmamış olsalar bile, potansiyel olarak şiddet yanlısı diye etiketlemiş durumdalar.
D.B.: Evet, doğru. Ve bir veri merkezinin çevresinde dolaşmak ya da önünden arabayla geçmek gibi tüm bu davranışların, aktivistlerin bir protestoyu güvenli bir şekilde nasıl gerçekleştireceklerini görmek için yapabilecekleri şeyler olduğunu düşünebilirsin. Belki herhangi bir zarar vermeye ya da faaliyeti aksatmaya bile çalışmıyorlar; yalnızca “Nerede duracağız? Nerede oturacağız?” diye plan yapıyorlar.
Bence bu meselenin son derece az anlaşılan ve medyadaki meslektaşlarım tarafından da yeterince ele alınmayan bir başka boyutu daha var; o da şu anda yapay zekâ şirketleriyle veri merkezlerinin “kritik altyapı” statüsü alması için ciddi bir baskı yürütülüyor, değil mi? Bu yaklaşım, monokültür tarımdan telekomünikasyon devlerine kadar Amerikan şirket dünyasının çok farklı sektörlerine zaten uygulanmış durumda. Buradaki temel fikir, Amerikan şirket dünyasının her bir parçasının ulusal güvenliğin vazgeçilmez bir unsuru olduğu. Veri merkezleriyle yapay zekâ şirketleri de kendilerinin aynı şekilde tanımlanması için hükümet nezdinde lobi yapıyor. Böyle bir statü onlara yalnızca daha fazla devlet hibesi, devlet koruması ve devlet istihbaratına erişim sağlamakla kalmaz; aynı zamanda bu yapıların ya da tesislerin yakınında sivil itaatsizlik eyleminde bulunan kişiler için bambaşka bir hukuki rejim yaratır. Çünkü bir anda o veri merkezinin kritik bir ulusal güvenlik varlığı ya da o yapay zekâ şirketinin bulunduğu ofis binasının kritik bir ulusal güvenlik altyapısı olduğunu söyleyebiliyorsanız, artık normal ceza ya da medeni hukuk hükümleri çerçevesinde hareket etmiyorsunuz; doğrudan ulusal güvenlik ve devlet sırları alanına giriyorsunuz. Dolayısıyla bu şirketlerin bir diğer büyük çabası da kendilerini devletin bir başka koruyucu kisvesiyle çevreleyip bu statüyü kalıcılaştırmak ve böylece muhalefeti bastırmak için daha fazla yetki elde etmektir.
C.H.: İlk yazında ele aldığın üzere, bu füzyon merkezlerinin yürüttüğü gözetimden söz edelim. Sanırım yazının daha önceki bir bölümünde Signal dahil olmak üzere her türlü iletişimi nasıl izlediklerinden bahsediyorsun; ancak ortaya çıkardıklarından, yüz yüze gerçekleştirilen toplantı ve buluşmaları da yakından takip ettikleri açıkça anlaşılıyor. Kuzey Virginia Merkezi, Arlington County bütçe toplantısı ve Fairfax County Okul Kurulu toplantısı da dahil olmak üzere yerel kamusal etkinliklerde düzenlenen gösteriler hakkında bir rapor hazırlamış. Sen şöyle yazıyorsun: “Ülke genelinde belediye toplantıları ve bütçe komisyonu toplantıları, yerel halkın mahallelerinde inşa edilen veri merkezlerine yönelik itirazlarını dile getirdiği başlıca platformlar arasında yer aldı.” Ancak son derece sıradan ve zararsız sayılabilecek bu toplantılar artık açıkça bu füzyon merkezleri tarafından izleniyor ve içlerine sızılıyor.
D.B.: Evet, burada son derece kötü niyetli bir mantık işliyor, değil mi? Bu gizli tehdit raporlarına baktığınızda, bunların bazen ortaya çıkabileceğini ya da sızdırılabileceğini bildiklerini görüyorsunuz. Bu nedenle raporlara hep şöyle ifadeler ekleniyor: “Herhangi bir suç işlenmediğini ve bu faaliyetlerin Anayasanın Birinci Değişikliği kapsamında, anayasal olarak korunan toplanma özgürlüğü çerçevesinde olduğunu kabul ediyoruz.” Belgelerde ayrıca yaptıklarını meşrulaştırmak için şu tür ifadeler de kullanıyorlar: “Biz yalnızca hakemlik yapıyoruz. Bu belediye meclisi toplantısını, iki taraftan da kimsenin şiddete başvurmadığından emin olmak için izliyoruz.” Bu arada protestolar söz konusu olduğunda da sürekli aynı mantığı kullanıyorlar. Şöyle diyorlar: “Protestocuları ideolojik temelde gözetlemiyoruz. Protestoya katılan her iki tarafı da izleyerek her iki tarafı da koruyoruz.”
Ve bu, sonu olmayan bir mantık, değil mi? Yani markete gittiğimde, birinin sıraya kaynak yapmadığından ya da son yağsız yoğurdu kapmadığından emin olmak için neden beni de gözetlemesinler? Bu, her koşula uyarlanıp uygulanabilecek bir mantık. Asıl ürkütücü olan ise, içinde yaşadığımız çağda bu füzyon merkezlerinin ve dolayısıyla federal hükümetin açık kaynak araçlarına neredeyse sınırsız erişime sahip olması; yüz milyonlarca sosyal medya paylaşımını izleyebiliyor, örüntüler arayabiliyor, kişileri tespit edebiliyor ve insanlar ile gruplar arasındaki bağlantıları ortaya çıkarabiliyorlar. Üstelik istihbarat topluluğu içindeki kaynaklarla konuştuğumda, hâlâ İç Güvenlik Bakanlığı ve FBI bünyesinde çalışan kişiler bile bana, Büro ve İç Güvenlik Bakanlığı içinde kişilere yönelik izinsiz aramaları engellemek için mevcut olan yasal güvencelerin büyük ölçüde devre dışı bırakılmasını son derece kaygı verici bulduklarını söylüyor. Çünkü bu kurumlar ihtiyaç duydukları hemen her şeyi veri brokerlarından satın alabiliyor.
Yani kitlesel veri toplama çağında, ne bu istihbarat şirketleri ne de füzyon merkezleri yeterli düzenlemelere ya da denetime tabi. Aynı zamanda şirketler de neredeyse tamamen denetimsiz durumda. Sanırım Wired ya da New York Times her yıl bununla ilgili bir haber yayınlıyor… Yani biz burada protestoculardan söz ediyoruz ama CIA yetkililerinin ve Savunma Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerinin verilerinin yabancı istihbarat servisleri tarafından satın alınıp takip edildiğine ilişkin haberler de yapılıyor. Eğer onların verileri bile bu kadar açıkta olabiliyorsa, sıradan bir Amerikan vatandaşının neyle karşı karşıya olduğunu tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla evet, füzyon merkezlerinin hangi bilgilere erişebildiği konusunda neredeyse hiçbir denetimin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.
C.H.: Ve senin de açıkça ortaya koyduğun gibi, California, Illinois, Indiana, New Jersey, Oklahoma ve Wisconsin’de eyalet ve yerel polis, veri merkezlerini eleştiren kişileri belediye toplantılarından çıkardı ya da gözaltına aldı; bir vakada kişi daha konuşmasına bile izin verilmeden müdahaleyle karşılaştı.
D.B.: Evet, gerçekten çok tuhaf. Hayatım boyunca bu iki olgunun da böylesine yaşandığını hiç görmedim. İnsanların kendi yerel topluluklarında ayağa kalkıp anayasal haklarını kullandığı, yurttaş katılımının kent düzeyinde bu kadar yoğun biçimde harekete geçtiği bir dönem görmedim. Aynı zamanda, özellikle Flock ve Axon kameraları gibi benzer markalar etrafında, polisin gösterdiği şiddetin ve tepkinin de bu düzeye ulaştığını görmedim. Ortaya çıkan tablo, buradaki ilişkiyi çok çıplak biçimde gözler önüne seriyor; insanlar seçilmiş temsilcilerinin katıldığı toplantılarda barışçıl biçimde konuşuyor, bu teknolojileri kullanan polis ise onları gözaltına alıyor. Bence federal hükümetin bütün bunları nasıl teşvik ettiğine dair hâlâ yeterince net bir tablo yok. Flock’a karşı çıkanlara uygulanabilecek bir “gözetim karşıtı tehdit” kategorisi üzerinde çalıştıklarını biliyoruz; ancak füzyon merkezlerinin belgelerini gizleme ve sınıflandırma biçimi nedeniyle, bu yeni yurttaş katılımı dalgasına saldıran ideolojinin nasıl şekillendiği konusunda Amerikan kamuoyu ne yazık ki karanlıkta bırakılıyor.
C.H.: Mario Lubrano’dan ve onu aşırı sağcı faşistlerden Luigi Mangione’ye kadar her türden aşırılıkçı grupla, hatta bir Unabomber figürüyle ilişkilendirme biçimlerinden söz etmeni istiyorum. Yani, bu tür bağlantı ağından biraz bahset.
D.B.: Evet, geçtiğimiz yıl gözlemlediğim şeylerden biri, akademide aşırılıkçılık üzerine çalışan araştırmacılarla federal istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasında son derece sağlıksız, hatta zehirli diyebileceğim bir teşvik yapısı ve ilişki bulunması. Ne yazık ki akademinin pek çok alanında olduğu gibi burada da bir tür “yayınla ya da yok ol” anlayışı hâkim. Yani sözde “aşırılıkçılık araştırmaları” alanında çalışıyorsanız, yasalara uyan Amerikalıları yerleştirebileceğiniz yeni tehdit kategorilerini durmaksızın icat etmek için diğer akademisyenlerle rekabet eder hâle geliyorsunuz.
Bu yeni teknoloji karşıtı aşırılıkçılık meselesinde de, Lubrano’yla konuştum. Çok iyi bir insan. Görebildiğim kadarıyla istihbarat kurumlarıyla öyle çok yakın bir bağlantısı da yok. Ama bu yeni hoşnutsuzluk dalgası ortaya çıkar çıkmaz, sanki herkes harekete geçmiş ve yeni bir terim bulmak için alelacele çalışmaya başlamış gibiydi. Lubrano da beş ya da altı on yıl öncesine uzanan teknoloji karşıtı aşırılıkçılık üzerine bir kitap yazmıştı. Kitapta son derece marjinal, uç örneklere bakıyordu. Kaczynski’yi inceliyor, derin ekolojiyi Viking kalıntıları ve faşizmle harmanlayan bazı marjinal Avrupalı grupları inceliyordu. Ama bütün bunlar neredeyse bir tür merak konusu, sıra dışı örnekler toplamı gibiydi. Sonra birden George Washington Üniversitesi’nin Aşırılıkçılık Programı’na bakıyorsunuz; kısmen İç Güvenlik Bakanlığı tarafından finanse edilen, öğrencilerini sürekli FBI’a ve İç Güvenlik Bakanlığı’na gönderen bu program, Lubrano’nun kitabını alıyor, onu konferans vermeye davet ediyor ve art arda politika raporları yayımlamaya başlıyor. Bunu görür görmez de hükümetin çok yakında bu kavramı benimseyeceğini az çok anlıyorsunuz. Birçok açıdan, istihbarat kurumlarıyla tamamen aynı çizgide duran bu düşünce kuruluşları ve yarı akademik kurumlar, yeni kategoriler icat etme konusunda federal kurumların kendisinden çok daha özgür hareket edebiliyor. Sonra da bu kavramları ortaya atıp dolaşıma sokabiliyorlar. Sürekli aynı şeyi söylüyorum ama daha birkaç hafta önce bu akademisyenlerden birinin “gözetim karşıtı aşırılıkçılık” ifadesini kullandığını gördüm ve insan ister istemez “Bingo, tamam, yine başlıyoruz,” diyor. Ben de kaynaklarımla iletişime geçtim ve bu terimi söz konusu raporlarda görmeye başladıkları anda bana haber vermelerini istedim.
Buna eklemek istediğim bir şey daha var. Bence pek çok insan FBI’daki ve İç Güvenlik Bakanlığı’ndaki çalışanları, gözünü solu yok etmeye dikmiş, tek tip McCarthyci karakterler olarak hayal ediyor. Ama ben aslında bunların önemli bir kısmının bundan çok daha az ideolojik ve hedef odaklı olduğunu düşünüyorum. Daha çok, karanlıkta el yordamıyla ilerleyip tehdit olarak yorumlanabilecek herhangi bir şeyi bulmaya çalışıyor gibiler; üstelik bu tehditlerin gerçekten ne kadar ciddi olduğunu ölçebilecek sağlam bir ölçütleri ya da net bir fikirleri de yok. Sanki batmakta olan bir gemide milyonlarca deliği aynı anda kapatmaya çalışıyorlar ve neyin işe yarayacağını görmek için ellerine geçen her şeyi alelacele deniyorlar. Bu yeni terimlerin neredeyse katlanarak çoğalmasının nedeni de biraz bu.
C.H.: E tabii, bir tehdit yaratmaları gerekiyor; yoksa işsiz kalırlar. FBI’ın Komünist Parti konusunda yaptığı da büyük ölçüde buydu; sanki Komünist Parti Amerikan yaşam tarzına varoluşsal bir tehdit oluşturuyormuş gibi. Elbette bu saçmaydı ve bir anda Martin Luther King’den sivil haklar hareketine kadar herkes komünizmin ajanı ilan edildi. Ama burada kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet de var. Ben Doğu Almanya’daki Stasi devletini haberleştirdim. Bunu uydurmuyorum. Honecker hakkında biri şaka yapıyor mu diye emeklilerin pul koleksiyonculuğu gruplarına bile sızıyorlardı. Yani bu kurumlar kendi varlıklarını yeniden üretir; bu yüzden yalnızca varlıklarını sürdürmek için değil, aynı zamanda genişlemek için de tehditler üretirler.
D.B.: Kesinlikle. Bazen gerçekten korkutucu ama bazen de düpedüz gülünç. Bu tehdit raporlarını okuduğunuzda, bu insanların gerçeklikten ve insanların internette nasıl konuştuğundan ne kadar kopuk olduğunu gösteren, bana göre yer yer karanlık biçimde komik bir taraf da var. Birkaç ay önce elime geçen bir raporu kendi Substack’im için yazıya dökmüştüm. İç Güvenlik Bakanlığı’ndan bir istihbarat analisti, liselilerin pantolonlarının içine su şişesi koyup okullarının yanında video çekerek sanki üzerlerine işiyormuş gibi su fışkırttıkları bir şaka hakkında tehdit raporu yayıyordu; sanki bu, El Kaide düzeyinde bir meseleymiş gibi. Liseli çocuklar şaka yapıyor ve onlar da “Yayılıyor. Bu şaka dünya çapında yayılıyor,” diyordu. Yani küçük SCIF’inde oturup liselilerin TikTok videolarını izleyen nasıl bir Müdür Skinner delisi olmanız gerekir, gerçekten bilmiyorum. Bu, bazı açılardan son derece korkutucu bir mantık ama çoğu zaman düpedüz absürtlüğe, hatta Kafkaesk bir düzeye de varıyor.
C.H.: “İç Güvenlik Bakanlığı, Flock karşıtı teknoloji geliştiren aktivistleri izliyor.” Bu senin ikinci haberin. O halde neden bize ne bulduğunu anlatmıyorsun?
D.B.: Evet, bu gerçekten çok ilginç bir vakaydı çünkü bir anlamda tek seferde iki şey keşfetmiş oldum. Sızdırılmış bazı hükümet belgeleri sayesinde, daha önce hiç bilmediğim son derece ilginç bir aktivist projeyle karşılaştım. Bu da yine Massachusetts’teki bir Füzyon Merkezi tarafından hazırlanmış, sözde “açık kaynak tehdit raporu” türünde bir belgeydi. Ardından yeniden dolaşıma sokulmuştu. Sanırım o raporu yeniden yayan kurum Minnesota’daki bir Füzyon Merkeziydi. Temelde “Sparrow Map” adlı gerçekten ilginç bir proje etrafındaki tartışmaları izliyorlardı. Bu proje, Flock kameralarının işleyişini tersine mühendislikle çözmeye çalışıyordu. Bunun için indirilebilir bir program geliştiriliyordu; bu programı bir kentin kamusal gözetim kamerasına ya da pencerenize yapıştırdığınız eski bir cep telefonuna bağlayabiliyorsunuz. Sistem, federal kolluk kuvvetlerine ait araçları benzersiz tanımlayıcılar üzerinden tespit ediyor ve ardından bunları herkesin gerçek zamanlı olarak izleyebileceği bir haritaya yüklüyor. Yani arabayla dolaşırken sistemi ön panelinizde açık tutabiliyorsunuz; bir kolluk kuvveti aracının fotoğrafını çekiyor, onu tanımlıyor, kolluk kuvvetleriyle ilgisi olmayan diğer tüm verileri cihazdan siliyor ve yalnızca bu bilgiyi haritaya yüklüyor.
Benim ortaya çıkardığım şey, bu füzyon merkezlerinin söz konusu uygulamayı kullanmayı tartışan insanları izlediğiydi. Reddit’teki kullanıcıları izliyorlardı. Hacker News forumlarındaki insanları izliyorlardı. Ve yine raporun her yerine şu tür ifadeler serpiştirmişlerdi: “Şu anda güvenilir bir tehdit bulunduğunu gösteren herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bu grubun yasaları ihlal ettiğini düşünmüyoruz.” Ama bence buradaki ironi son derece açık. Nasıl sıradan Amerikalılar, attıkları her adımı izleyen bu otomatik yapay zekâ destekli Flock kameralarından hoşlanmıyorsa, federal hükümetin de tüm araçlarının konumunun otomatik kameralarla izlenip bu bilgilerin halka ve erişmek isteyen herkese açık hâle gelmesinden hiç hoşlanmadığı ortaya çıkıyor. Bu rapor bana göre bu ironiyi gerçekten çok çıplak biçimde ortaya koyuyordu. Neden bütün bunlar kamuya açık olmasın? Polis bizi korumak için var, federal hükümet bizi korumak için var; o halde araçlarının her an nerede olduğunu neden bilmeyelim? Kimi ve neyi izlediklerini neden bilmeyelim? Bu yüzden bu raporu hem oldukça komik hem de şaşırtıcı buldum.
C.H.: Bir de bu füzyon merkezlerinin bu faaliyeti nasıl hemen başka terör faaliyetleriyle aynı kefeye koyduğundan söz et. İlk yazında da bunu anlatıyorsun; bu tür faaliyetleri anında başka terör eylemleriyle ilişkilendiriyorlar.
D.B.: Evet, yani giderek her şeye bakabildikleri tek mercek bu hâline geliyor. Konuşmamızın en başında senin de söylediğin gibi, belirli suçları önleme ya da suçluları tespit edip yargılama fikrinden, bir tür mutlak her şeyi bilme arzusuna doğru gerçek bir kayış yaşanıyor. “Suç öncesi” fikri; yani kelimenin tam anlamıyla herhangi bir grubun potansiyel bir tehdit unsuru olabileceği ve bu nedenle izlenmesi gerektiği düşüncesi. Ve yine, bunun tarihine ve nasıl evrildiğine baktığınızda, yüzyılın başlarında “Tamam, bu çevreci ekoloji grupları gerçekten marjinal aktörler” demek ya da “Bu hayvan özgürlüğü savunucuları da öyle; sonuçta herkes et yiyor, bunlar gerçekten uç gruplar” demek görece kolaydı. Ama artık bir tür kırılma noktasına yaklaşıyor gibiyiz; çünkü şimdi teknolojinin hayatlarımızı ve toplumsal ilişkilerimizi yozlaştırmasından bıkmış olan, bu yönde görüş ifade eden herkes yeni bir potansiyel tehdit olarak görülüyor. Bu kategorilerin daha ne kadar genişleyebileceğini gerçekten göremiyorum; çünkü insanların bu ağın içine çekileceğini biliyoruz ve sonra benim gibi insanlar da bunu kamuoyuna açıklayacak. Bir noktada bunun mutlaka bir eşiğe dayanması gerekiyor.
Ve bence Trump yönetiminin istihbarat kurumlarını kışkırtması, onları aktivist gruplara yönelmeye ve NSPM 7 kapsamında protestocuları yargılamaya sevk etmesi; şimdi de az önce duyurduğu üzere Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası’nı devreye sokması, 1970’lerde COINTELPRO ve CHAOS ifşalarının ardından yaşanan hesaplaşmaya benzer bir yüzleşmeyi beraberinde getirecek diye düşünüyorum.
Umarım bu kez işi doğru yaparız. Eminim sen de biliyorsundur, dinleyicilerin de biliyordur; Church Komitesi oturumları yapıldı, FBI ve CIA’in başındaki isimler Kongreye çağrılıp sorgulandı ve reform sözü verildi. Ama bugün yaşananlara baktığınızda, bence hiç kimse o reformların FBI bünyesinde şu anda olup bitenlere karşı gerçekten etkili güvenceler oluşturduğunu söyleyemez.
C.H.: Evet, 11 Eylül bütün bu reformları, yabancı ülke vatandaşlarına yönelik suikastlara ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, bir anlamda ortadan kaldırdı. Bugün bir Frank Church yok ve işleyen bir Kongre de yok. Senin de belirttiğin gibi, “Her iki siyasi parti de otomatik plaka tanıma sistemlerini sınırlandırmak ya da tamamen ortadan kaldırmak için yasa tasarıları sunmaya çalışırken, polis birlikleri de gözetim karşıtı dalgayı durdurmak amacıyla Washington’da kapalı kapılar ardında brifingler düzenliyor. Snowden ifşalarında ve Obama döneminde gördüğümüz gibi, kapsamlı gözetim iki partinin de desteğine sahip.”
D.B.: Birkaç ay önce elime geçen bir belge, Amerika’daki başlıca polis şefi birlikleri yöneticilerinin, Flock ve otomatik plaka tanıma sistemleri hakkında yapılacak Kongre oturumlarından bir hafta önce devreye girip Kongre üyelerine, neden Flock’a ve ALPR sistemlerine ihtiyaç duyduklarını kapalı kapılar ardında anlatmaya hazırlandıklarını gösteriyordu. Bu, istihbarat kurumlarının Kongre üyelerini korkutup kendilerine daha fazla bütçe sağlamaya ikna etmek için sık sık sözde “kıl payı atlatılmış” olayları kullanmasına benzer bir taktikti. Polis şeflerinin yaklaşımı da bana oldukça benzer göründü. Ancak Amerikan polis şeflerinin Flock’u korumaya yönelik bu son derece yerel çabalarının yanında, bence yeterince dikkat çekmeyen başka bir girişim daha var; Trump yönetiminin, Amerika’ya ve sol üzerindeki baskı politikasına destek vermeleri için yabancı istihbarat kurumlarını zorlaması.
Temmuz ayında Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington, D.C.’de solcu siyasi şiddet üzerine bir bakanlar toplantısı düzenledi; sanırım 40’tan fazla ülkeden istihbarat şefleri bu toplantıya katıldı. Bu da solcu grupları terörist olarak damgalamaya yönelik eşgüdümlü çabanın bir parçasıydı. Bu bakanlar toplantısından aylar önce Dışişleri Bakanlığı, Almanya, İtalya ve Yunanistan’daki dört yeni oluşumu yabancı terör örgütü olarak tanımladı. Bunun sonucunda, pek çok insanın fark etmediği bir şey oldu: Artık yabancı terör örgütü sayılan bu sol gruplarla bağlantılı herhangi bir kişiyi ilişkilendirmeye yönelik ağ analizlerinin önü açıldı. Bununla birlikte FISA kapsamında, 702. madde kapsamında, Hazine Bakanlığı’nın yabancı terör örgütlerine yönelik kara para akışlarını izleme yetkileri kapsamında ve “maddi destek sağlama” hükümleri uyarınca olası kovuşturmalar bakımından çok sayıda yeni yetki devreye girdi.
Bu tanımlamalara karşılık, Almanya’da yaklaşık 20 bin üyesi bulunan büyük bir solcu kefalet fonu, bir anda bu sözde yabancı terör örgütlerinden biriyle olası bağlantısı olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Ama bunu özellikle benim haberlerime bağlarsak, teknoloji karşıtı aşırılıkçılık meselesinde Alman hükümetiyle birlikte yürütülen eşgüdümlü bir çaba da var. Almanya’da örgütlü bir grubun elektrik şebekesine yönelik son derece ciddi bir saldırısı yaşandı. Bu grubun gerçekte kim olduğu, kimler tarafından desteklendiği ve yayınladıkları manifestonun ne kadar doğru olduğu konusunda pek çok soru var. Ancak kesin olarak bildiğimiz şey şu: Trump yönetimi, elektrik şebekesine saldıran bu grubu teknoloji karşıtı aşırılıkçılığın bir örneği olarak özellikle öne çıkardı. Hatta Marco Rubio’nun bu yabancı istihbarat yöneticilerini bir araya getirdiği toplantıda “teknoloji karşıtı solcu aşırılıkçılık” ifadesini birkaç kez kullandı. Dolayısıyla bu eğilimi hem yerel düzeyde, ülke içindeki kolluk kuvvetlerinin sol grupları ve bu yeni teknolojiye karşı çıkan herkesi hedef almaya çalışmasında görüyoruz; hem de aynı anda Amerikan yumuşak gücünün sözde “yabancı müttefiklerimizi” ülke içindeki kovuşturmaya destek vermeye zorlamaya çalıştığını görüyoruz. Çünkü bildiğimiz gibi, 11 Eylül sonrasında ve Patriot Act aracılığıyla devreye sokulan, biraz önce sözünü ettiğimiz yetkiler sayesinde yabancı gruplarla bağlantılı Amerikalıların üzerine gitmek çok daha kolay.
C.H.: Harika, teşekkürler Daniel. Programı hazırlayan Melena, Max ve Thomas’a da teşekkür etmek istiyorum. Bana ChrisHedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
- Chris Hedges'ın Dan Boguslaw ile gerçekleştirdiği 'How the Trump Admin. Is Expanding the Definition of ‘Terrorism’ — and What It Means' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Epstein Ağı, Devleti Nasıl Özelleştiriyor ve Gözetim Devletini Nasıl İnşa Ediyor?
Chris Hedges, Whitney Webb
İsrail, Trump’ı İran’a karşı savaş açmaya nasıl ikna etti?
Chris Hedges, Max Blumenthal
Amerika’nın Sermaye Sınıfı Hukuken Nasıl Hesap Vermez Hale Geldi?
Chris Hedges, Marie Gottschalk
Teröre Karşı Savaş, Trump Döneminin Önünü Nasıl Açtı?
Chris Hedges