Yağdır Mevlam Su: İstanbul'un Tarihinde Kuraklık ve Yangınlar

-
Aa
+
a
a
a

Kentin bitmeyen sorunları olan yangınlar ve su kıtlığıyla mücadelenin Baltacılar'dan yağmur dualarına uzanan farklı boyutlarını konuşuyor; konuğumuz Zehra Fatma Çelik ile Reşad Ekrem Koçu'nun kadın hikâyelerinde sıkça karşımıza çıkan kabadayı tulumbacılar ve genç sakalar üzerinden İstanbul'un yaz mevsimine dair toplumsal tarihine de yakından bakıyoruz.

""
İBB Kültür A.Ş., Büyük İstanbul Tarihi
Yağdır Mevlam Su: İstanbul'un Tarihinde Kuraklık ve Yangınlar
 

Yağdır Mevlam Su: İstanbul'un Tarihinde Kuraklık ve Yangınlar

podcast servisi: iTunes / RSS

Fatma Zişan Tokaç: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye: Arşivden Günümüzde İstanbul'da Yaz programındasınız. Ben Fatma Zişan Tokaç. Daha önce dinlemeyenler için kısaca bir özet geçeyim. Bu program İstanbul'da yaz mevsiminin ve sıcakların tarihine baktığımız bir program. Çoğunlukla tarihi kaynakları, arşiv belgelerini kullanıyoruz. Ama bir yandan da bunun yanında bir sözlü tarih projesi planlıyoruz. Çünkü İstanbul'da yazların ve sıcakların tarihini tam olarak anlayabilmek için aslında günümüze de bakmak gerekiyor. Güncel deneyimlere ve kayıtlara geçmemiş deneyimlere de bakmak gerekiyor. Bunun için de dinleyicilerden destek alıyoruz. Hatta siz de bu şekilde destek verebileceğinizi düşünüyorsanız, İstanbul'da yazlara, yaz sıcaklarının sıkıntılarına ya da yazın keyifli yanlarına, sayfiyelere, plajlara, mesirelere dair hikayeleriniz, fotoğraflarınız varsa, sosyal medyadan @sayfiyeistanbul hesaplarına giderek katkıda bulunabilirsiniz. Ancak bugün bu katkıyı birebir burada alacağız. Bugün yalnız olmayacağım programı sunarken. Benim çok uzun yıllardır arkadaşım olan ve aynı zamanda bu programın hayata geçmesine de ilham vermiş olan, doğma büyüme İstanbullu ve Çengelköylü Zehra Çelik bizimle. Kendini tanıtır mısın Zehra?

Zehra Fatma Çelik: Merhabalar. Öncelikle düzelteyim. Ben Denizli doğumluyum ama üç aylıkken İstanbul'a gelmişim. O yüzden büyüme İstanbul'uyum ve İstanbul'u çok seviyorum tabii ki. Bir kere burada olmaktan dolayı çok heyecanlıyım, onu söyleyeyim öncelikle. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Urdu Dili Edebiyatı mezunuyum ben. Aynı okulda İletişim Fakültesi'ne devam ettim daha sonra. Yüksek lisansa devam ettim orada. İletişim uzmanıyım. Neredeyse doğduğumdan beri burada yaşadığım için evet, gönül rahatlığıyla İstanbulluyum diyebiliyorum. İstanbul'un kültürünü çok seviyorum. Tarihini okumayı çok seviyorum. Özellikle Reşat Ekrem Koçu'yu takip etmeyi çok seviyorum. Onun yazdığı İstanbul Ansiklopedisi… Hatta Apaçık Radyo'da yıllar önce Cem Erciyes ve Kansu Şarman'ın sunduğu İstanbul Ansiklopedisi programı vardı. Ben hala zaman zaman çeşitli podcast platformlarında eski bölümlerine dönüp dönüp dinlerim. Hem İstanbul'a dair, hem de kentin en göz ardı edilmiş hallerine dair oralardan bir şeyler dinlemeyi, oralardan haber almayı çok seviyorum.

F.Z.T.: Teşekkür ederiz katıldığın için bugün. İstersen önce havalardan başlayalım programımızın konusu itibariyle. Evet, havalar özellikle artık şu noktadan itibaren çok sıcak. Haziran'ın ilk günlerinde 30’lu dereceleri görmemiştik. Ama artık şu noktadan itibaren o derecelere ulaştık. Ve önümüzdeki hafta da böyle gidecek gibi görünüyor. Ve hatta aşırı sıcak uyarıları geldi değil mi? AKOM'dan geldi, İBB'den geldi. Aşırı sıcakların getirebileceği çeşitli sıkıntılardan, güneş çarpmasından, sıvı kaybından bahsediliyor. Belirli saatlerde dışarı çıkmamak ya da şapka kullanmak gerektiği gibi uyarılar yapılıyor.

Z.F.Ç.: Evet, güneş kremi de kullanmak gerekiyor. Hatta ben MS hastasıyım. Bizim için mutlaka ve mutlaka özellikle sabah 10:30’dan sonra… Yani kendi doktorum mesela öyle söylüyor. On buçuktan sonra saat üçe dörde kadar çok fazla dışarıda olmamak gerektiğini salık veriyor. Çok zorlu günler bizi bekliyor. Bugün de çok sıcaktı zaten hava.

F.Z.T.: Evet, aynen. Çünkü sıcaklara daha dayanıksız gruplar var. Bunların içinde çeşitli kronik hastalıkları olanlar, yaşlılar, çocuklar, hamileler başta geliyor. Zaten son senelerde bu uyarıların gittikçe arttığını da gördük. Artık bu aşırı sıcaklar ve sıcak hava dalgaları bir tür afet olarak algılanmaya başlıyor yerel yönetimler tarafından. Bu önemli bence. Sıcak hava dalgası terminolojisinin dilimize yerleşiyor olması da önemli. Tabii ki bunların iklim değişikliğiyle çok alakası var. Bunun dışında bu sene ENSO döngüsünün El Niño yılında olmamız dolayısıyla sıcaklığı daha fazla hissedeceğiz. Onun da üzerine İstanbul gibi bir kentte yaşıyor olmamız sebebiyle de kentsel ısı adası etkisi dolayısıyla zaten sıcaklığı çok daha fazla hissediyoruz. Bu programda da zaten bu kentin tarihine bakıp, kentin tarihinde İstanbullular sıcakla nasıl başa çıkmış, aslında bunu konuşuyoruz. Kısa bir özet geçeyim. İstanbul'da sıcaklar ve sıcakla ilgili afetler tarih boyunca zaten çok yaygın. Bunlardan ilk bölümlerde ayrı ayrı bahsettim. Yazla ilgili salgınlardan bahsettim, su kirliliği sorunlarından bahsetmiştim. En son bölümde de yangınlardan bahsettim.

Negatif Film

Z.F.Ç.: Evet. Tabii yangınlar konusu pek de enteresandı bu arada. Özellikle patlıcan yangınları çok ilgimi çekti.

F.Z.T.: Evet, patlıcan yangınları. Neydi işte? Yaz mevsiminde patlıcan yemekleri çok sevildiği için mesela bu yemekler kızartılırken, patlıcan kızartılırken evlerden çıkan yangınlardı. Yaz ve yangın ilişkisinden bahsetmiştik. Aslında İstanbul yaz-kış yanan bir şehir. Ta ki ahşaptan betona geçilene kadar. Ancak yazları yangınların artmasının birkaç nedeni vardı. Bunlar arasında çeşitli kültürel pratikler de olmakla birlikte esas olarak yazın getirdiği kuraklık tabii ki burada çok büyük bir etmen. Buna geçen bölümde çok girememiştik. Geçen bölümde giremediğimiz bir başka konu da aslında yangınlı mücadele yöntemleriydi. Çünkü bunlar özellikle Tanzimat’a doğru gelindiğinde ve ilerisinde değişiyorlar. Bunlara bu bölümde gireceğiz. Kuraklık, yağmur sıkıntısı, su kıtlığı bağlamında yine İstanbul'un yaz sorunlarını konuşuyor olacağız. Ama bunu yapmadan önce kısa bir müzik arası vereceğiz şimdi. Bu programda, yaptığımız beş bölüm boyunca hep bir longa dinletmiş oldum. Nedense benim kafamda yaz ve longalar ilişkili. Ama genelde de çok klasik icralarını dinletmedim. Bu defa da Nihavend ve Şehnaz Longalar’ın Doğa İçin Çal tarafından seslendirilen ve aslında birçok insanın bir araya gelerek ürettiği bir versiyonunu dinliyor olacağız. Şimdi onu dinleyelim.

Z.F.Ç.: Hadi dinleyelim.

F.Z.T.: Herkese tekrar merhaba.

Z.F.Ç.: Merhaba.

F.Z.T.: Apaçık Radyo'da Sayfiye programındasınız. İstanbul'da yaz mevsiminin tarihini, yangınları, kuraklığı konuşuyoruz. Bir önceki bölümde kaldığımız yerden devam edelim. İstanbul'un yangınlarını aslında seyyahlar da çokça metinlerinde kaydediyorlardı. Bundan bahsetmiştik. Hatta Le Corbusier'in İstanbul'a geldiği zaman yazdığı seyahat kitabındaki, anı kitabındaki alıntıları okumuştuk ne kadar dehşetli olarak gördüğüyle ilgili İstanbul yangınlarını. Ee hatta ne kadar sıradan da gördüğü ile ilgili. Onun sonunda ise şöyle bir şey diyor, yuvarlak olarak söyleyeceğim. İstanbul'u aslında kişileştirerek de söylüyor. Bir kadın zamiri atfederek de söylüyor İstanbul'a. “İstanbul ölecek” diyor. “Çünkü İstanbul sürekli yanıyor ve yeniden inşa ediliyor” diye söylüyor. Ancak Le Corbusier'i utandıracak şekilde aslında İstanbul hala yaşıyor. [Gülüşmeler]

Z.F.Ç.: İstanbul her dönemde kendini yeniden inşa etmeyi başarmış bir şehirdir.

F.Z.T.: Evet, zaten yangınlarla da çok farklı şekillerde mücadele edildiğini görüyoruz. Öncelikle aslında tabii taşıma suyla yangın sönmüyor. Su sistemlerinin olmadığı bir durumda baltacılar var. Baltacıların ne işi var yangınla?

Z.F.Ç.: Evet, biraz tuhaf baltacı ve yangın.

F.Z.T.: Baltacıların yaptığı şey aslında evleri yıkmak. Bunlar evleri inşa etmeyi de iyi bilen insanlar. Dolayısıyla evin tam olarak nereden yıkılacağını da biliyorlar. Ellerinde halatları, kancaları, baltaları var. Ve bu baltacı birlikleri gidiyorlar, yangının olduğu evi yıkıyorlar. Ancak sadece yangının olduğu evi değil. Bazen onun etrafındaki 20-30 evi de yıkıyorlar. Neden böyle bir şey yapıyorlar? Çünkü daha önceki bölümlerde de bahsetmiştik, İstanbul'da evler ahşap, birbirlerine çok yakın inşa edilmişler. Yangın çok hızlı bir şekilde sıçrıyor ve mahalleleri, bazen neredeyse şehrin yarısını, yarısından fazlasını, çok hızlı bir şekilde yok edebiliyor. Dolayısıyla yangın sıçramasın diye henüz yangının erişmediği evleri dahi yıkıyorlar. Ve bu da aslında yine birçok seyyahın kayıtlarına da geçmiş oluyor. Bunu enteresan buluyorlar çünkü.

Z.F.Ç.: Evet aslında oradaki rüzgarın taşıyıcı etkisiyle yangının büyümesini engellemek için çok dahiyane bir çözüm herhalde o zamanlar için.

F.Z.T.: Tabii her zaman bunun işe yaramadığına dair kayıtlar da var. Bazen öyle oluyormuş ki evin temellerini baltalayıp yangının üzerine düşürdüklerini aslında oksijen girmeyince yangın sönmesi gerekiyor ama aksine daha büyüyüp orada yangınla savaşanları, etraftaki insanları falan öldürdüğü vakalar da olmuş. Hatta bunun örneklerinden bir tanesi, aslında başarılı uygulamaların örneklerinden bir tanesi de Türk Mektupları eserini yazan Kanuni Dönemi'nin de Avusturya elçisi Ogier Ghislain de Busbecq. Aynı zamanda da bir bitki bilinci olan ve hatta Avrupa'ya laleyi ilk götürmüş kişi olan Busbecq'in bu eserinde bundan bahsediliyor. Gece nasıl yangın çıkıyor ve nasıl Yeniçeriler etraftaki evleri yıkarak yangını engelliyorlar, bundan bahsediyor. Bu baltacılar tulumba icat olunup da yangınlarda sıklıkla kullanılmaya başlayıncaya kadar devam ediyor. Ve hatta bu geçiş çok keskin de olmuyor aslında.

Z.F.Ç.: Peyderpey geçiliyor herhalde. 

Abdullah Ağa Çeşmesi’nde sakalar (Sébah & Joaillier, 1893)

F.Z.T.: Evet evet. Burada önemli bir nokta var bence. Bunu dönemin vakainüvisi (tarih yazıcısı) Küçük Çelebizade İsmail Asım Efendi söylüyor. 18. Yüzyıl bu. Diyor ki, Tulumba'dan önce evler o kadar çok yanardı ki bir çok zengin bir anda fakir olurdu, bir anda yetim olurdu. Aslında bir yandan demokratik bir afet o esnada yangın. Zenginleri de etkilebiliyor. Hatta padişahı dahi etkileyebiliyor. 2. Abdülhamid'in ve kendi mesela yangın deneyimleri var ve hatta bir kızı yanarak ölüyor bir kıyafetinin tutuşmasından dolayı. Paşaların böyle deneyimleri var. Bence bunlardan enteresan bir tanesi yine Abdülhamid'in kalemi diyebileceğimiz Arap İzzet Paşa var. O dönemde sinema yeni ve Paris'te ilk denemeler gerçekleştirilmiş. Osmanlı'ya da getirmek istiyorlar. Abdülhamid'in de buna karşı bir çekincesi var. Çünkü nitrat filmler yangına dayanıklı değiller. Yangın çıkma ihtimali yüksek ve elektrik sistemi döşenmesi gerekiyor. Arap İzzet Paşa kendi evine bu sistemi döşüyor ve filmler izliyor. Ancak işte film izlediği bir akşam bu sistem yanıp evini ve bahçesini kül ediyor ve çok büyük bir felaket yaşanmış oluyor.

Z.F.Ç.: Ülkemizin ilk sinema şehidi diyebiliriz belki de.

F.Z.T.: Kendisine bir şey olmuyor. Bir tane hizmetçi ölüyor o yangında. Ancak tabii ki ciddi maddi kayıp oluyor ve birazcık da bu elektriğe karşı tavrı pekiştirmiş oluyor. Ama bu ayrı bir konu. Bunu aslında bir başka bölümde, yaz gecelerini konuştuğumuz bölümde konuşacağız. Gece ve elektrik ilişkisi o anlamda önemli. Şimdi tulumbacılara geçeceğiz.

Z.F.Ç.: Evet, benim sevdiğim bir konu. Çünkü Reşat Ekrem Koçu da tulumbacılara ayrı bir önem atfeder. Hatta burada yanımda bir kitap var. Yine Koçu'nun Kafes Arkası Günahkarları. İzin verirsen oradan bir minik bir şey okumak istiyorum.

F.Z.T.: Tamam, onu okuyabilirsin. Şöyle yapalım. Önce küçük bir müzik arası verelim.

Z.F.Ç.: Tamam.

F.Z.T.: Birazdan ona gelelim. Çok güzel olur.

Z.F.Ç.: Ne dinleyeceğiz?

F.Z.T.: O zaman şöyle yapalım. Şimdi tulumbacılardan bahsediyoruz. Aslında böyle onlarla da özdeşleşmiş diyebileceğimiz bir eseri dinleyelim. Fikret Erkaya'dan Yangın Olur Biz Yangına Gideriz.

Z.F.Ç.: Hadi dinleyelim.

F.Z.T.: Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye programındayız. İstanbul'un yazlarını, yangınları ve yangınlarla nasıl mücadele edildiğini konuşuyoruz. Az önce Tulumba Teşkilatı'ndan önce İstanbul'da yangınlarla nasıl mücadele edildiğinden bahsetmiştik. Evleri yıkarak mücadele ediyorlardı ya da su taşıyarak mücadele ediyorlardı ve bu çok etkili değildi. 18. Yüzyılın başlarında bu değişiyor. Tabi aslında bunun öncesinde şöyle bir şey de var. Hollanda'da ilk 1672'de Jan van der Heijden diye birisi bir tür tulumba icat ediyor. Yani su pompası bu. Yangında kullanabilecek, suyu bir yerden bir yere basınçla taşıyabilen bir alet. Ve bunun üzerine hatta bir kitap da yazıyor. Ondan sonra Osmanlı'da da gerçek ismi David olan Fransız bir mühendis var. Hatta daha sonra Müslümanlığı seçiyor ve adı Gerçek Davut Ağa olarak biliniyor, kaynaklarda da böyle geçiyor. Hollanda'ya da yerleşmiş hatta. O, bilinen ilk yangın tulumbasını icat ediyor. Ve bu tulumbanın icadının üzerine de Tulumbacılar Ocağı kuruluyor. Bu Yeniçeriler’in içerisinde bir birlik. Ve Tulumbacılar Ocağı artık bu şekilde yangınlara giden, yangınlarla su ve tulumba ile savaşan resmi birlikler olmuş oluyorlar. Ta ki 1826 yılında Yeniçeri ordusu lağvedilinceye kadar. Tabii tulumbacılar birçok açıdan önemli. Hem yangınla savaş yöntemini değiştirmiş oluyorlar ve Tulumba Ocağı, İtfaiye’nin aslında öncüsü olmuş oluyor. Daha sonra İtfaiye teşkilatı kurulacak. Ve aslında bu deneyimin üzerine kurulmuş bir teşkilat olacak. Ama diğer yandan aslında kültürel bir önemi de var tulumbacılarının.

Z.F.Ç.: Kesinlikle.

F.Z.T.: Evet bundan bahsetmek gerekir. Sen de bir Reşat Ekrem Koçu sever olarak az önce bahsettin. Çünkü bu tulumbacılar aslında gençler. Özellikle şunu da söylemek lazım. Yeniçeriler lağvedildikten sonra ve Tulumbacılar Ocağı kalkınca bu tulumbacılık mahalleler düzeyinde yapılmaya devam ediyor. Mahalle tulumbacıları yani resmi olarak bir görevi olmayan ama bunu gönüllü yapan gençler oluyorlar. Tabii güçlü kuvvetli olmak gerekiyor böyle bir işi yapabilmek için. Ve işte bu güçlü kuvvetli kahraman, genç, bıçkın delikanlı, kaytan bıyıklı erkekler bir şekilde o dönemin kültürünün de ilgisi olmuş oluyor. Maniler, şiirler var onlarla ilgili. Edebi eserlere giriyorlar. Sen de öyle bir pasaj okumak istemiştin değil mi?

Z.F.Ç.: Reşet Ekrem Koçu'nun Bıçakçı Petri, Galata Canavarı Bıçakçı Petri diye çok sevdiğimiz bir kitabı var hepimizin bildiği. Hatta az önce buraya gelirken de Bıçakçı Petri'nin öldürüldüğü sokaktan geçtik. O da enteresan oldu. Bıçakçı Petri her zaman ayağına tulumbacı şıpıdığı giyen biri. Ve ilginç bir anekdot olarak, ne yazık ki canavar olarak tanımlanıyor. Kendisi bir katil. Ve her birini öldürdüğü yerde cinayet mahalline işaret olarak o an ayağındaki şıpıdıklarını bırakıp gidiyor. Öyle biraz canavar hakikaten bir karakter.

Tulumbacılar (Abdullah Freres, 1870)

F.Z.T.: Tulumbacılar da biraz böyle kabadayılıkla biliniyor zaten değil mi? Kontrol edilemez olmakla.

Z.F.Ç.: Evet, Koçu “kopuk” olarak ifade ediyor tulumbacıları. Çünkü işte ipe sapa gelmeyen, kopuk, biraz işte hani bizim bu dönem için ne diyebiliriz? Bad boy diyebiliriz galiba.

F.Z.T.: Çünkü bir yandan da ilgi de çekiyorlar yani bunun yanında.

Z.F.Ç.: Kesinlikle çünkü çok yakışıklılar. Yani şu an muhtemelen ben 1800'lerde yaşasaydım bir tulumbacıya aşık olabilirdim pekala. [Gülüşmeler] Şimdi seçtiğim pasaj Reşat Ekrem Koçu'nun Kafes Arkası Günahkarları kitabından. Çok kısa bir alıntı. Başlığı “Oğlandan Yüz Bulamayan Hanım’ın İntikamı”. İçinde çok kısacık şöyle bir şey geçiyor. “Sevdiği tulumbacı oğlana kavuşma imkanı göremeyen paşa kızı bir gün hasta döşeğinde mahremi sandığı dadısına derdini söyler. Dadı kadın şaşırır. Bir paşa kızının yalın ayaklı baldırı çıplak bir tulumbacıya gönül vermesi büyük rezalettir. Duyulursa küçük hanım dillere destan olacaktır. Aile namusu lekelenecek ve bir tulumbacı sevmiş güzel kızın koca kısmeti kapanacaktır” diye bir şey var. Aslında ne büyük umutlarla kurulmuş bir teşkilatın mensupları sona gelindiğinde pek de sevilmeyen, makbul olmayan kişiler oluyorlar.

F.Z.T.: Evet, ayak takımı olarak görülen insanlar zaten. Ama bence de bu kitap, Kafes Arkası Günahkarları, enteresan bir kitabı Reşat Ekrem Koçu'nun. Çünkü kadın hikayeleri anlatıyor. Ve evet çok sayıda senin anlattığın hikayedeki gibi yakışıklı tulumbacılar, sakalar var mesela. Sakalar da su taşıyorlar. Onların da yine yine güçlü kuvvetli olması gerek yani. Ki hatta günümüzde bile İstanbul'un tarihi semtlerinde asansörsüz apartmanlara su taşımak böyle beş altı kat zor bir iştir yani. Evet, bununla ilgili hikayeler çok sayıda var. Genelde de şöyle bir bence şey var burada. Genç kızlardan bahsediyorsa böyle daha masum, yaşlı ve varlıklı kadınlardan bahsediyorsa, onlar da böyle birazcık şirret olarak anlatılıyor bu hikayelerde. Ama bence enteresan yanı şu. Osmanlı tarihinde kadınların izlerini bulabilmek kolay değil. Bu o anlamda enteresan bir kitap. Ama tam senin dediğin gibi konumuza dönersek, bu genç, bıçkın, kabadayı dedikanlılar aslında faydalı olsalar da sonra rahatsızlık vermeye başlıyorlar. Ve gazetelerde bu işleri o kadar da iyi beceremediklerine dair yazıkar yayınlanıyor. Başarısız oldukları da oluyor, çünkü çok düzenli de değiller. Dolayısıyla artık onların daha modern bir teşkilatla değiştirilmesi gerekiyor. Bu teşkilat da İtfaiye teşkilatı olacak. Tabii aynı zamanda bu dönem daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi bir yerel yönetimler reformunun olduğu, kentsel reformların olduğu bir dönem. 6. Belediye Dairesi kapsamında da bu konuda çalışmalar yürütülüyor. Tulumbacıların yetersiz kalması sonucu işte daha modern bir teşkilatın kurulması için tabii yine Avrupa'dan destek alınıyor. Ve İstanbul İtfayesi bu şekilde kurulmuş oluyor. Ancak burada bence bir şeye daha dikkat çekmek lazım tekrar bir ara vermeden ve başka bir konuya geçmeden önce. Bunu Osman Nuri Paşa'dan aktaracağım. “Tulumbanın ihdasından sonra yangınlar eksilmedikten mâadâ en büyük yangınlar bilâkis daha sonraları vâki oldu” diyor. Niye? Niye böyle oluyor diye belki bunu düşünmek lazım.

Osmanlı’da itfaiye teşkilatı kartpostalı (Atatürk Kitaplığı)

Z.F.Ç.: Bir fikrimiz var mı bu konuda?

F.Z.T.: Evet, bence bu şöyle. Tulumba bir gelişme tabii ki daha önceki baltacılara göre. Ancak aynı zamanda bir başka gelişme de kentin nüfusu ve yapılaşması anlamında oluyor. İtfaiye de bir gelişme ama kent büyümeye devam ediyor. Kent büyümeye ve daha yakın yapılaşmaya devam ettikçe ve bunların hepsi ahşap yapılar oldukça yangınlar yine de engellenemiyor. Zaten o da bu şekilde bir sonuç çıkartıyor. Yani diyor ki bu yangınlardan kurtulabilmek için binaları kagir inşa ettirmek, şehre bol su getirmek, sokakları meydanları geniş tutmak gerekir diyor. Zaten bu dönemde Fransız şehir planlamasına ideal modern kent planlaması olarak bakılıyor. Dolayısıyla aslında tam da orada yapılmış olan kent reformunu İstanbul'a taşımak ile ilgili bir arzu ve girişimler var bu dönemde. Tabii bunun yanında şehrin su ihtiyacını karşılamaya dair yenilikler de var. Bunlardan aslında bir miktar üçüncü bölümde bahsetmiştik. İstanbul'un suyunu yönetmekle ilgili diğer nasıl girişimler olmuştu... Bu arada bütün bu bahsettiğim bölümler -çok referans veriyorum- hepsi Apaçık Radyo'nun web sitesinde ve podcast olarak yayınlanıyor. Hatta daha sonra metin halinde de yayınlanıyor kaynakları ve görselleri içerecek şekilde. Eğer dönüp bakmak isterseniz Apaçık Radyo web sitesinde bütün bunları bulabilirsiniz. Ancak şimdi burada bir mesele daha var. Şehrin altyapısını ve yerel yönetim sistemlerini geliştirebilirsiniz ancak bir de kuraklık diye bir mesele var.

Z.F.Ç.: Afet, afet-i azamlar.

F.Z.T.: Yani kuraklık zaten başta da söylediğim gibi, yazın neden yangınların daha çok olduğunun en birinci açıklaması. Kuraklık, yağmur eksikliği... Peki bununla ilgili neler yapılıyordu? Buna geleceğiz. Ama buraya gelmeden önce tabii ki yine bir müzik arası vereceğiz.

Z.F.Ç.: Ne dinliyoruz?

F.Z.T.: Bu müzik arasında dinleyeceğimiz grubu bana aslında Apaçık Radyo'da program yapan bir başka arkadaş tanıttı. Grubun adı Turkodiroma.

Z.F.Ç.: Hangi şarkısı?

F.Z.T.: Şarkının adı Kuraklık İnsanları. Akadaşın ismini ve programını da söylemeden geçmeyeyim. Suda Sim Meriç, Özdeş Özbay ve Tuna Emren ile birlikte Onarım Çağı programını yapıyor. Salı günleri 16:00’da Apaçık Radyo'da. Şimdi Turkodiroma dinliyoruz.

F.Z.T.: Herkese tekrar merhaba. Apaçık Radyo'dasınız. Sayfiye programında İstanbul'da yaz mevsimini, yangınları, yangınlarla nasıl baş edildiğini ve yağmur sıkıntısında konuşuyoruz. Tabii kuraklıktan bahsetmeden olmaz, yangınlardan bahsedince.

Z.F.Ç.: Bu arada şarkının sözleri ne kadar enteresandı değil mi? Özellikle o sonunda söylediği kuraklık. Kuraklık insanları neyle besledi?

F.Z.T.: Ölümle.

Z.F.Ç.: Çok enteresan.

(Yeni Şafak, 10.12.2017)

F.Z.T.: Evet. Çünkü tabii ki yani kuraklığın ölümcül sonuçları var. Kentte bu daha çok su sıkıntısı olarak yansıyor ama mesela şimdi ölümcül sonuçları demişken madem o zaman ben de şu örneği vermeden geçmeyeyim. Buna benzer çok örnek var ama bu bir tane gazete küpürü. 1947'de yaz mevsiminden bir yangın haberi. Yangın çok alışıldık İstanbul'da ama söndürülemiyor itfaiye gelmesine rağmen. Niye söndürülemiyor? Çünkü yangın musluklarında su yok. Yangın musluklarında su olmadığı için hatta İngiliz sefaretinden su almak gerekiyor mesela. Bu yangında dört kişilik bir aile, Miço, karısı Tasula ve küçük de çocukları var iki tane… Tasula yan binaya geçirmeyi başarıyor. Miço ortadan kayboluyor her nasıl oluyorsa. Çocuklar maalesef annenin gözünün önünde yanıyorlar. Ve aslında itfaiye gelmesine rağmen suyun yetmemesinden, su bulunmamasından… Dolayısıyla sistemsel düzenlemelerin hem önemini görüyoruz hem de kuraklığın da sebep olabileceği ölümcül sonuçları da görmüş oluyoruz. Tabii bir yandan şunu da unutmamak lazım. Yani İstanbul yağmurda da aslında çok zor bir şehir. Bunu karikatürlerde de görüyoruz. İşte yağmur, çamur olduğundan dolayı böyle tahta bacaklı yürüyenler, hamalların kefesinde gezenler falan. Ama kuraklığın dediğimiz gibi ölümcül sonuçları olabiliyor. Hastalıklara, salgınlara sebep veren sonuçları olabiliyor. Ve tabii ki aslında bu durumda yönetimin meşruiyetini de sorgulatmış oluyor. Bunu bir önceki bölümde yangınlar bağlamında da konuşmuştuk. Mesela Sultan'ın yangın yerine gitmesi Osmanlı İstanbul’unda. Yani bir otorite ve meşruiyet göstergesi olarak bunun beklenmesi. Aynı zamanda da bir dini lider olarak da görüldüğü için Sultan…

“Beyoğlu Caddesi’nden çamurlara batmadan geçmek için yegâne çare” (M. Kayahan Özgül, Büyük İstanbul Tarihi)

Z.F.Ç.: Halkı teskin etmek belki.

F.Z.T.: Evet, oradaki varlığı önemi. Zaten bunu kuraklık bağlamında da yağmur dualarında görüyoruz. Tabii yağmur duaları aslında çok kadim ve evrensel bir gelenek bir yandan. Çok farklı toplumlarda yağmur duası ya da yağmur getirmek için yapılan ritüeller görüyoruz. İşte İslam'da da bunun misalleri olduğu için Osmanlı'da da sıklıkla yağmur duaları yapılıyor. Şöyle dönemlerde de yağmur duasının yapıldığını görüyoruz. Diyelim ki savaş kaybedilmiş ve yağmur duasına çıkılıyor. Çünkü yağmur bir bereket. Ve yağmurun yağmaması ise bir Tanrı'nın gazabı olarak algılanıyor ve bir cezalandırma olarak algılanıyor. Dolayısıyla bir şeyler kötü gidiyorsa aslında Tanrı'nın gazabını çekmiş, bu şekilde düşünülüyor. Ve mesela yağmur dualarında şeyh efendi diyor ki işte, rüşvet çok yaygınlaştı. Hani bu yüzden yağmıyor mesela. Benzer bir yaklaşımı yangınlarda da görmüştük.

Z.F.Ç.: Evet geçen yıllarda öyle bir şey oldu.

F.Z.T.: Eğer güncel olarak Yağmur Dağları'ndan bahsediyorsan, evet... Aslında zaten Cumhuriyet döneminde de az çok rastladığımız bir şey olmakla birlikte, yakın dönemde, son 5-6 yıl diyelim, 2020'de de sanırım yapılmıştı öyle bir şey, devlet eliyle organize edilen, yani Diyanet ya da müftülüklerin organize ettiği yağmur duaları gördük, evet doğru. Hatta bunlardan bir tanesinde ben de dışarıda oturuyordum ve bunu kaydetmiştim. Bu programda hep şöyle yapmış olduk şu ana kadar, programın en başında İstanbul'dan sokak sesleri dinletiyor oldum size. Bu dinlettiğim sesler de aslında takribi olarak 1960'larda kaydedilmiş bir plaktan. Munda Sounds diye Amerika'dan bir plak şirketi çeşitli sokak sesleri kaydetmiş İstanbul'dan. Ve tematik olarak konuya göre seçmiş oldum. Bugünkü sokak sesi de aslında Cuma namazından bir sesti. Niye bunu söylüyorum? Çünkü şimdi benim size dinletmek istediğim ses ise benim bir sene önce kaydettiğim, Cuma namazının sonrasında yapılan dua. Sonra o kayıt olarak da okutulmuştu. Ben bunu kaydettiğimde akşam vakti olmalı diye hatırlıyorum. Yanımda hatta bir arkadaşımın çocuğu vardı onun sesleri araya girmiş olacak. Ama kısaca onu bir dinleyelim.

F.Z.T.: Evet, bu ses kaydı 2025 Temmuz’undan. Hatta bu sadece İstanbul'da değil, Türkiye genelinde okutulan bir yağmur duası ve Cuma hutbesi olmalı. Yanılmıyorsam. Bunun İstanbul özelinde yapıldığı seneler de olmuştu. Tabii ki şunu not etmek gerekir. Artık İstanbul'da öyle mahalleleri yok eden yangınlar olmuyor. Burada bahsedilen yağmur duası aslında orman yangınlarıyla ve kuraklıkla ilgili daha çok. Ormanlar konusuna apayrı bir bölümde gireceğiz. Ona şu an hiç değinmiyorum. Ama bu yağmur duası geleneğinin bu kadar sürekli bir şekilde gelmiş olması ya da tekrar canlandırılmış olması önemli bir ayrıntı bence. Osmanlı'daki uygulamaların takibini de Bevlet Arşivleri’nden yapabiliyoruz. Yine çoğunlukla -yani bahar aylarında da yapılıyor ama- yaz aylarında sıklıkla bu duaların yapıldığını görüyoruz. Daha sonra yine İstanbul'un kuraklık yaşadığı farklı zamanlarda gazete küpürlerinde, diyelim ki işte bir caminin inisiyatifiyle toplanmış yağmur duası yapan insanlar haberleri görüyoruz. 90'ların sonu ve 2000'lerin başlarında.

TV'de 7 Gün, 7 Ekim 1990
Hürriyet, 19 Nisan 1994

Z.F.Ç.: Hatta geçen sene bile vardı diye hatırlıyorum böyle. Özellikle yangınların çıktığı o kurak dönemlerde insanların böyle lokal olarak toplanıp dua ettiğini, yağmur duası yaptıklarını hatırlıyorum.

F.Z.T.: Doğrudur. Gazetelerden ben bunu takip ettiğim için gazetelerde bu dönemde özellikle biraz da aşağılayıcı bir dil de var aslında buna karşı. Hani burası İstanbul mu, İstanbul'da mı bu görüntüleri görüyoruz gibi. Ama tabii İstanbul'un su sıkıntısı da çok gündemde olan bir konu. Ve herkesin muzdarip olduğu bir konu. O yüzden önemli. Tabii ki bunun son yıllarda sıklaşmasının, aşırı sıcak uyarılarının son yıllarda sıklaşmasının bir nedeni var. Artık iklim değişikliğinin etkilerini çok net gördüğümüz bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Z.F.Ç.: Evet, kesinlikle.

F.Z.T.: Şimdi yine küçücük bir ara verelim. Hiç daha önce Country dinlememiştik. Bu defa Kanada'dan bir grup gelecek. Lonesome Ace String Band. Praying For Rain dinleyeceğiz. Bu şarkı bence çok güzel anlatıyor. Yani ne kadar değiştiğini, deneyimlerimizin bu anlamda. O yüzden bir müzik harf verelim şimdi.

F.Z.T.: Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye programında bu bölümünün sonuna geliyoruz. İstanbul'da yaz mevsimi, yangınlar, tulumba teşkilatı, itfaiye teşkilatı, yağmur duası, kuraklık gibi pek çok konuyu konuştuk. Tabii bu konuların bir kısmı artık biz İstanbullular için çok alakalı olmayabilir. Ama bir kısmı da aslında bizim belki çocukluğumuzda yaşadığımız deneyimler.

Z.F.Ç.: Evet, çünkü aslında yani çok uzak bir tarih değil. Ben 90 doğumluyum. 94-95 yıllarında yazları su olmadığı için, yani evde çeşmeden su akmadığı, için mahalleye gelen tankerden su doldurmaya gittiğimizi kuzenimle hatırlıyorum hala dün gibi. Dolayısıyla İstanbul'da böyle şeylerin zaman zaman çok uzak bir tarih değil yani görülmüş olması.

F.Z.T.: Evet, bence bu önemli bir katkı oldu, senin bir İstanbullu, bir Çengelköylü olarak bu deneyimi de aktarman. Zaten bu programda da biz de aslında dinleyicilerden bu deneyimleri toplamayı çok önemsiyoruz. Tekrar hatırlatmış olayım o zaman bitirmeden önce. Sosyal medyada Sayfiye İstanbul (@sayfiyeistanbul) hesaplarına giderseniz bu projeye nasıl katkı sunacağınızı görebilirsiniz. Yapmaya çalıştığımız şey İstanbul'da çocukluğunuzun, gençliğinizin yazılarının neye benzediğinin bir arşivini, bir haritasını çıkartmak. Eğer katkı sunmak isterseniz Sayfiye İstanbul hesabından katkı sunabilirsiniz. Bu programı dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Bir sonraki programdan itibaren İstanbul'da yazların daha keyifli kısımlarına değinmeye başlayacağız. Hepinizi bekleriz.

Z.F.Ç.: Hoşça kalın.

F.Z.T.: Hoşça kalın.