Chicago Üniversitesi’nden Bir Akademisyen
Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, Chicago Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdüren Fulden Arısan ile nöroçeşitlilik, otizm ve DEHB deneyimlerinden yola çıkarak sakatlık ve kimlik ilişkisini konuşuyor; koklear implant teknolojisini sağırlık, işitme kaybı ve sakatlık antropolojisi çerçevesinde ele alıyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 26 Ağustos 2026 Çarşamba.
Son iki haftadır Türkiye'nin farklı bölgelerinden konuklarım oluyordu. İki hafta önce İzmir - Erzurum, Geçen hafta İzmir - Tokat diye söylemiştim. Şimdi Türkiye dışına çıkıyoruz. Aslında konuğum şu an Türkiye'de ama Şikago Üniversitesi'nde. Bir akademisyen konuğumuz var.
Konuk olmasının da güzel bir hikayesi var ama önce konuğumu tanıtayım. Önce bir merhaba desin bize, sonra detaya gireceğiz zaten. Bu hafta konuğum Fulden Arısan. Fulden Hocam, hoşgeldiniz. Nasılsınız, iyi misiniz?
Fulden Arısan: Merhabalar Alper Bey. Hoşbuldum, çok teşekkürler davetiniz için.
A.T.A.: Rica ederim. Bu arada sizin konuk olmanızı Onur Cantimur sağladı. Onur da Nisan ayının başında Sakat Muhabbet’e konuk olmuştu ve kendisiyle koklear implant konusunu konuşmuştuk.
Onur geçen hafta, “Alper Hocam, bir konuk var; mutlaka bu konukla konuşun,” dedi ve sizi önerdi. Biz de birkaç gün önce sizinle konuştuk ve şu anda konuğumuzsunuz.
Fulden Arısan kimdir? Bugüne kadar neler yapmıştır? Bir sakatlığınız var mıdır? Sözü size bırakıyorum hocam.
F.A.: Tabii, başlamadan önce Onur Cantimur Hoca’ya da buradan selamlarımı göndermek isterim.
Dört senedir ABD'de akademik hayatıma devam ediyorum. Orada araştırma görevlisiyim, aynı zamanda öğretim görevlisiyim. Bu zamana kadar da genellikle akademik camialarda bulundum Türkiye’de.
Çevirmenlik yaptım, özel dersler verdim. Bir dönem Apaçık Radyo, Açık Radyo iken orada staj yapma şansım da oldu. Radyonun çok güzel ortamını da tanıdım.
ABD'deki ilk senemde otizm ve ADHD yani Türkçede DEHB, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu diye geçiyor yanılmıyorsam, tanılarını aldım. Öncesinde kronik depresyon ve anksiyete teşhisim ve bununla ilgili bir terapi sürecim vardı zaten. Biraz bu ikisiyle beraber böyle bir kokteyl durumum var; bir tanı kokteyli var.
A.T.A.: Bu rahatsızlıklarla ilgili biraz daha detay verebilir misiniz? Ben çok bilmiyorum, dinleyicilerimiz arasında da bilmeyenler olabilir. Biraz daha derinine inelim mi? Bunları bize biraz anlatırsanız sevinirim.
Bunlar dünyada ve Türkiye’de engel olarak görülüyor mu? Nasıl tanımlanıyor? Siz bu durumu nasıl tanımlıyor ve nasıl yaşıyorsunuz?

ABD’de Alınabilen Otizm Tanısı
F.A.: Tabii, şimdi benim 30’lu yaşlarımda aldığım tanılar olduğu için, hem otizmi, hem de ADHD’yi biraz böyle kendimi başka bir gözden tanıyarak ve anlamlandırarak keşfediyorum. Bir yandan da yavaş yavaş bu alana açılmaya başlıyorum. Kendi akademik araştırmalarım da biraz bu yönde.
ABD'de otizm ve ADHD tanısı aldığınızda, bununla ilgili sosyal destek hakkına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda bu tanıları, rapor olarak çalıştığınız ya da eğitim aldığınız kurumlara sunduğunuzda, İngilizcede “accommodation” diye geçen, iş veya eğitim ortamınızın ihtiyaçlarınıza göre düzenlenmesini talep etme hakkınız da oluyor.
Yani ABD'de hem otizm spektrumu, hem de ADHD, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, engellilik kategorisi altında görülüyor. Daha ziyade bilişsel, sinirsel çeşitlilik, yani nöroçeşitlilik çerçevesinde de ele alınıyor. Nöroçeşitlilik zaten otistik ya da ADHD’li bireylerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları kategorilerden biri.
Ama en azından benim ABD'de karşılaştığım ya da okuduğum otistik veya ADHD’li bireyler ve topluluklar, kendilerini engellilik şemsiyesi altında da tanımlıyorlar.
Türkiye’deki süreci ise biraz daha dışarıdan biliyorum. Belki tanılarımı ABD'de aldığım ve orada otistik bir birey olarak daha fazla iletişimde bulunduğum için oradaki duruma biraz daha hâkimim. Türkiye’de sürecin nasıl işlediğini çok bilmiyorum.
A.T.A.: Siz bu tanınızı ABD'de mi almıştınız?
F.A.: Evet, ben tanıyı ABD'de aldım.
A.T.A.: Türkiye’deyken bu tanılarınız yoktu ama yine de birtakım sorunlar, özellikle uyum sağlama konusunda bazı sıkıntılar yaşıyordunuz, değil mi? Yani belki o dönemde yaşadıklarınızı henüz adlandıramıyordunuz.
F.A.: Benim Türkiye’de zaten özellikle 20’li yaşlarımın başından itibaren devam eden bir terapi sürecim var. Genellikle de terapiye depresyon ya da anksiyete bozukluğu şikâyetleriyle gittim.
Aslında otizm ve otizmli gruplarla, biraz da İngilizce kaynaklara erişimim sayesinde tanışmıştım. Otizmin bir spektrum olduğunu; konuşan, gündelik hayatını bir ölçüde idame ettiren ama yine de otizm tanısı alan yetişkinlerin de olduğunu duymuştum. Hatta internette “Otistik misiniz?” gibi birtakım testler var. Böyle şeylere merak salıp kendi terapistlerime sorduğum dönemler de oldu.
Ama bence Türkiye’de şöyle bir durum var: Belki de otizmin belli kalıplar üzerinden algılanmasıyla ilgili olabilir. Belli kriterleri yerine getiriyor gibi görünüyorsanız, örneğin konuşabiliyorsanız, eğitiminize yaşıtlarınızla az çok aynı şekilde devam edebiliyorsanız, doğrudan “Sen otistik olamazsın, öyle bir şey mümkün değil,” dendi bana.
ABD'de bu durum biraz daha farklı bence. Çok daha fazla insan kendisini otistik olarak tanımlıyor, kendi kendine tanı koyuyor ya da terapi, psikolojik destek ve danışmanlık ağları bu konuda biraz daha açık fikirli.
Ben ABD'ye gittiğimde, ilk senemde hemen terapiye devam etmek istedim. Oradaki terapistime her zaman anlattığım şeyleri anlattığımda bana, “Hiç otizmli olma ihtimalini düşündün mü?” diye sordu.
Ben de aslında düşündüğümü ama daha önce “Otistik olamazsın” şeklinde cevaplar aldığımı, otizm kriterlerini karşılamadığıma dair yorumlar yapıldığını söyledim. Sonrasında bu süreci devam ettirmek istedim.
Yaklaşık 8-10 saat süren, iki güne yayılan; bilişsel, nörolojik ve psikolojik parametreleri olan bir değerlendirmeden geçtim ABD'de. Bu değerlendirmenin sonunda otizm spektrumunda olduğum ve ADHD tanım olduğu ortaya çıktı. Kısacası, aslında benim için de hâlâ oldukça yeni bir durum.
A.T.A.: Otizmli bir konuğum daha olmuştu, Chris. Kendisi İskoçya-Türkiye vatandaşı. O da benzer bir süreç yaşamış; şu anda üniversite okuyor ve tanıyı İskoçya’da almış. Türkiye’deyken ise alamamış; ona da “Sen değilsin,” demişler.
Hocam, programın ortalarına geldik. Burada bir müzik arası veriyoruz ve müziği de her zaman konuğuma soruyorum. Size de bunu daha önce söylemiştim zaten. Bir müzik seçtiniz mi? Ne dinleyelim?
F.A.: Valla ben seçtim - biraz da Mersinli olmasından ötürü ki siz de Mersin'den yapıyorsunuz programı.
A.T.A.: Evet, orada yaşıyorum.
F.A.: Ben Saian'ı çok seviyorum. Bir de ABD'deyken çok dinledim. Saian'dan "Makber".
A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta konuğum, Chicago Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan Fulden Arısan.
Fulden Hoca’nın Chicago Üniversitesi’ndeki sayfasını açtım, şu an önümde. Hocam, bakıyorum da çalışma alanlarınız o kadar geniş ki… Şimdi aynen İngilizce olarak okuyorum: Deaf and Disability Studies, Anthropology of Senses, Care — bakım ilişkileri konusunda da daha önce konuklarım olmuştu — Medical Anthropology, Body and Embodiment, Sound Studies, Gender and Sexuality, Family and Kinship, Turkey and the Middle East, Queer Studies. Çalışma alanlarınızın hepsini okudum.
Önce Chicago Üniversitesi’ndeki çalışmalarınızı biraz aktarın hocam. Sonra Türkiye’de olmanızın da bir nedeni var; ona da geleceğiz.
Şöyle bir şeyi de dinleyicilerimize aktarayım: Tabii akademisyen olarak Fulden Hoca, “Çalışmalarım biraz daha ilerlesin, sonra konuk olayım,” demişti. Ben de “Şimdi tanıştık, sizi bir konuk alalım; sonra bir daha alırız,” diyerek programcı olarak Fulden Hoca’yı bir şekilde ikna ettim ve hemen tanışıp konuşma fırsatı bulduk.
Chicago Üniversitesi’nde ana çalışma alanlarınız neler ve Türkiye’ye gelme nedeniniz nedir? İsterseniz yavaş yavaş bunların detaylarına girelim.

Chicago Üniversitesi’ndeki Akademik Çalışmalar
F.A.: Tabii. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde müzik ve ses çalışmalarıyla ilgili yüksek lisans eğitimim sırasında koklear implant teknolojisini duyduğumda, aslında beni o teknoloji ta Chicago’ya kadar götürdü. Koklear implantı zaten Onur Hoca sizin programınızda detaylı bir şekilde anlatmıştır.
Ben sesle, dinlemeyle, sessizlikle ve dinleme biçimleriyle hem kişisel hem de akademik hayatımda hep ilgilendiğim için bu teknolojiyi duyduğumda, insanların böyle bir teknoloji yaratabilmesi bana çok ilginç gelmişti.
2019’da, koklear implantlı çocuklarla çalışan bir rehabilitasyon merkezinde birkaç ay araştırmacı, katılımcı ve gözlemci olarak bulundum. Bu teknolojinin Türkiye’de nasıl uygulandığını ve nasıl deneyimlendiğini incelemeye başladım. Çok ilginç geldi.
Orada ilk defa sağırlık, işitme engelliliği ve işitme kaybı gibi kavramlarla daha yakından karşılaştım. Bunlar zaten hem Türkiye’de hem de dünyada birbirinden ayrılabilen kavramlar. Herkes kendisini sağır, işitme engelli ya da işitme kayıplı olarak tanımlamıyor. Bunların kimlik olarak birbirinden ayrıldığı, bazen de birleştiği noktalar var.
Chicago’da, ABD'de bu araştırmayı biraz daha ilerletmek istedim. Şu anda danışmanım olan Michelle Friedner da bir antropolog ve aynı zamanda sakatlık antropolojisi alanında çalışmalar yapıyor. Onunla beraber engellilik ve sağırlık çalışmaları üzerine hem akademik hem de aktivizm bağlamında okumalar yapmaya başladım.
Teknoloji, engellilerin hayatında bir yandan yaşamı çok kolaylaştırıcı olabiliyor, diğer yandan bazen onlar için yeni engeller yaratacak şekilde de kurgulanabiliyor. Burada bence önemli olan; bireylerin ya da grupların tasarım, üretim ve ticarileşme süreçlerine ne kadar dâhil edildiği.

“Koklear implant: Çok güçlü ve çok etkili ama aynı zamanda çok da tartışmalı bir teknoloji”
F.A.: Koklear implant da bütün bu tartışmaların yapılabileceği teknolojilerden biri. Açıkçası çok güçlü ve çok etkili ama aynı zamanda oldukça tartışmalı bir teknoloji.
Şu anda yaklaşık bir buçuk yıl sürecek saha araştırmam için buradayım. Bu süreçte koklear implant kullanıcılarının kendi cihazlarıyla ve işitme kayıplarıyla kurdukları ilişkiyi araştırıyorum. Kendilerini sağır olarak mı, duyan insanlar olarak mı, yoksa ikisinin arasında bir yerde mi tanımlıyorlar? Cihazlarının kimlikleri üzerindeki etkisi nedir? Bunları araştırdığım ve doğrudan kendilerinden dinleyeceğim bir süreçteyim.
Bunun için farklı şehirlerde olacağım. Şu anda İstanbul’dayım. Daha sonra Antep’e, ardından Diyarbakır’a gitmeyi planlıyorum. Bir buçuk sene sonra da umarım araştırmanın sonunda, bulguları biraz daha paylaşmak için ikinci bir program daha yaparız.
A.T.A.: O kadar beklemeyiz hocam, arada yine yaparız, sizi tekrar konuk alırız.
Sizin işitmeyle ilgili bir sıkıntınız var mı yoksa yalnızca otizm tanınız mı var? Çünkü Onur bana, sizin işitmeyle ilgili de bir durumunuz olduğunu söylemişti galiba.
F.A.: Yani ben de tamamen kullanıcı hatası diyebilirim. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunun muhtemelen otizmle de bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Ben yıllar boyunca, belki on yıllar boyunca neredeyse sadece kulaklıkla yaşadım. O dönemde kulaklık teknolojileri de bence şimdiki kadar gelişmiş değildi. Kulak içi kulaklıklarla, sesi sonuna kadar açarak müzik dinliyordum. Bu nedenle iki kulağımda da belli bir desibel kaybı var. Bir kulağımda da kronik ve şiddetli bir çınlama yani tinnitus dediğimiz durum var. Biraz da ilerleyen bir kayıp bu. Nereye doğru gideceğini ben de merakla bekliyorum.

Gaziantep ve Diyarbakır’da Koklear İmplant Araştırma Projesi
A.T.A.: Şimdi Türkiye’deki bu araştırmada neden Antep ve Diyarbakır'da? Bu iki şehrin araştırmanız açısından özel bir önemi var mı?
Bir de ben anlattıklarınızdan araştırmanızın yalnızca koklear implant ve işitme üzerine olmadığını anlıyorum. Biraz daha geniş bir çerçevesi var sanırım. Onu da biraz açalım mı?
Türkiye’deki saha araştırmanızda tam olarak neyi araştıracaksınız, nelere bakacaksınız?
F.A.: Evet, çünkü odaklandığım teknoloji koklear implant teknolojisi. Ama şunu da söylemeliyim: Koklear implant kullanıcısı olup ana dili işaret dili olan, kendisini sağır olarak tanımlayan ve sağır toplumu içinde sosyalleşen pek çok insan da var.
Benim böyle katılımcılara da ulaşmak için bir çabam var. Bu nedenle profesyonel Türk İşaret Dili tercümanlarıyla da çalışacağım, eğer katılımcıların tercihi bu yönde olursa. Ama ana odağım bu teknoloji ve işitme; işitme kaybı, sağırlık ve işitme engelliliği. Yani araştırma biraz daha sağırlık çalışmalarına odaklanıyor.
Antep, koklear implant açısından oldukça büyük ve önemli bir şehir. Zaten Türkiye’de sağlık turizminin yoğun olduğu şehirlerden biri. Orada hem büyük şehir hastaneleri hem de özel hastaneler var ve bölge bu anlamda oldukça aktif.
Aynı zamanda Antep, Suriyeli mülteci nüfusunun yoğun olduğu şehirlerden biri. Koklear implant ameliyatları mülteci çocuklara da yapılıyor. Bu noktada merak ettiğim konulardan biri şu: Koklear implant, aynı zamanda dolaylı olarak belli bir dili konuşmayı da empoze edebilen bir teknoloji.
Çünkü örneğin bir çocuğun koklear implant ameliyatından sonra uzun bir rehabilitasyon süreci oluyor. Bu süreçte cihazdan aldığı sinyalleri dille eşleştirmesi gerekiyor. Bunun için de çok fazla tekrar yapılıyor. Bazen heceleri ve sesleri defalarca duyması ve ardından bunları tekrar çıkarması gerekiyor. Türkiye’de de bu rehabilitasyon eğitimleri, benim bildiğim kadarıyla, Türkçe yapılıyor.
Biraz da bu entegrasyon meselesini merak ediyorum: Suriyeli mülteci çocuklarda bu süreç nasıl işliyor? Diyarbakır’daki Kürt çocuklarda nasıl oluyor? Dolayısıyla biraz da dil farklılıklarının bulunduğu yerlere gitmek istedim.
A.T.A.: Koklear implantta ben bunu bilmiyordum. Bakın, ilgimi çekti. Cihaz spesifik bir dil üzerinden mi çalışıyor? Yani İngilizce ya da Türkçe gibi bir dile göre mi?
Ben açıkçası şöyle zannediyordum: Cihazı takıyorsunuz ve doğrudan duymaya başlıyorsunuz. Ama anladığım kadarıyla süreç böyle değil; bunun arkasında bir öğrenme ve rehabilitasyon süreci de var. Şimdi sizden bunu anlıyorum.

‘Koklear implant belirli bir dili kullanıcısına empoze ediyor’
F. A.: Hayır, hiç öyle değil. Hatta bence bu teknolojiyle ilgili en ilginç kısım da bu. Bununla ilgili bir farkındalığın olması gerektiğini düşünüyorum.
Cihaz kendi başına mucizeler yaratan bir teknoloji değil. Cihazın yaptığı şey, aslında beyninizde belli ses alanlarını uyarmak. O uyarının ne anlama geldiğini, bunun bir insan sesi olduğunu, konuşma sesindeki heceleri ve o hecelerin bir araya geldiğinde hangi sözcükleri ve cümleleri oluşturduğunu anlamak ve algılamak için uzun bir süreç gerekiyor. Buna rehabilitasyondan ziyade “habilitasyon” deniyor.
Habilitasyon da aslında bir duyuyu baştan edinmek, bir anlamda o duyuyu oluşturmak demek. Koklear implant sürecinin önemli kısmı ameliyattan ve cihazın aktive edilmesinden sonra başlıyor. Aslında her şey o zaman başlıyor.
Eğer çocuk seslerle ilk defa bu cihaz aracılığıyla tanışıyorsa çok yoğun bir süreç yaşanıyor. Hem çocuk açısından hem de aile açısından. Burada özellikle annelerin üzerine çok büyük bir emek düşüyor. Bu, annelerin bazen neredeyse ömür boyu devam eden bir süreci hâline gelebiliyor. Çok yoğun, stresli ve ne bekleneceğinin tam olarak bilinmediği bir süreç olabiliyor.
Annelerin de çocukların da, özellikle sosyoekonomik koşullara bağlı olarak, kaliteli eğitime erişmeleri Türkiye’de her zaman kolay olmuyor. Dolayısıyla yeterince desteklenemedikleri durumlar da yaygın. Bu anlamda koklear implant kesinlikle tek başına bir insana duymayı sağlayan bir cihaz değil.
Bazen teknolojiyle ilgili, özellikle ABD'deki akademik çevrelerde kullanılan bir kavram var: “tekno-sağlamcılık”.
Nedir tekno-sağlamcılık? Çok ileri, çok gelişmiş, ışıltılı teknolojik araçların sakatlıkla ilgili bütün meseleleri tek başına çözebileceğine dair bir inanç. Peki bunları kimler yapıyor? Mühendisler, sermaye sahipleri... Teknolojiye çok büyük bir inanç var. Bu teknolojinin sakatlığı da “çözeceğine”, hatta sakat insanı sakat olmayan bir insana dönüştüreceğine dair gerçekçi olmayan ve özünde oldukça sağlamcı bir inanç olabiliyor. Bunu iyi okumak ve ayırt etmek gerekiyor.
Buradaki en basit soru şu mesela: “Bize sordunuz mu? Bu cihazları geliştirirken bize sordunuz mu?”
Koklear implantın tarihinde de böyle bir durum var. Koklear implant geliştirilirken sağırlara sorulmamış açıkçası. Böyle bir cihazı geliştirme ihtimali ortaya çıkmış ve sonunda teknoloji başarıya ulaşmış. Ancak ticarileştirilmesi sürecinde sağır topluluklarından hiç beklemedikleri tepkilerle karşılaşmışlar.
Özellikle bu teknolojinin daha fazla geliştirildiği Amerika, Avrupa ve Avustralya gibi yerlerde sağırların aslında ihtiyaç duydukları şeyin, sağırlıklarını bir anda ortadan kaldıracak ve onları duyan insanlara dönüştürecek teknolojiler olmadığı söylenmiş. Daha iyi destek sistemleri, daha fazla tercüman, daha iyi eğitim ve eğitime erişim için farklı imkânlar talep edilmiş.
Çünkü bir anda bir cihaz verip, “Artık siz sağır değilsiniz, siz de bizim gibisiniz,” deniyor. Ama burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: “Biz sizin gibi olmak istiyor muyuz? Siz bize ne istediğimizi sordunuz mu?”
Tabii bu yaklaşık 50 yıllık bir hikâye. Bugün artık kimsenin o kadar radikal biçimde karşı olduğunu düşünmüyorum. Ama yine de şu mesele var: Hiçbir teknoloji sihirli değnek değil.
“Embodiment”, yani bedenselleşme meselesi de biraz bununla ilgili. Bedensel farklılıklarımız, kimliğimizi ve varoluşumuzu çok derinden etkileyen şeyler. Bir cihaz kullanmak, bir anda duyan herkes gibi olmak anlamına gelmiyor. Bu nedenle hem ailelerin hem de kullanıcıların beklentilerini daha gerçekçi bir noktaya getirmek önemli.
Burada belki farklı bir dile de ihtiyacımız var. Ben de kendi açımdan bunu merak ediyorum ve araştırmanın sonunda ne çıkacağını bilmiyorum. Kullanıcılar cihazları hakkında ne düşünüyorlar? Cihazlarını nasıl görüyorlar? O cihazların kendilerine fayda sağlaması için ne kadar emek harcıyorlar?
Bunlar ne Türkiye’de ne de dünyadaki literatürde çok fazla tartışılan meseleler. Bu nedenle araştırmamın, ufak da olsa, bu tartışmalara bir katkı sunacağını düşünüyorum. Kesinlikle Türkiye’deki kullanıcıların deneyimlerinin dünyadaki literatüre de katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Sakatlık Antropolojisi Çalışan Bir Akademisyen Gözünden Sakat Muhabbet
A.T.A.: Bir de son olarak şunu sorayım. Onur’dan aldığım izlenime göre Sakat Muhabbet’i takip ediyormuşsunuz.
Siz de bu alanlara temas eden çalışmalar yapan bir akademisyensiniz. Sakat Muhabbet’e bu pencereden baktığınızda programın eksikleri, gedikleri, artıları, fazlaları nelerdir sizce? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
F.A.: Sanırım önce ya Instagram sayfanızı ya da YouTube sayfanızı, sonra da Apaçık Radyo’da program yaptığınızı keşfettim. Buna çok sevindim. Çünkü kendimi ait hissettiğim, aynı dili konuştuğumuzu düşündüğüm bir mecra vardı ve bu mecra Apaçık Radyo’da yer alıyordu. O yüzden, seneler sonra burada konuşuyor olmak benim için ayrıca anlamlı.
Ben bugüne kadar daha çok feminist ve LGBTİ+ hareketler ya da örgütlenmeler içinde bulundum ya da bir şekilde yollarım kesişti. Bence herkes, yoldaşlarının kim olduğunu ya da nasıl bir yoldaşlık istediğini hayal ederken bu tahayyülün kimleri kapsadığını, kimleri dışarıda bıraktığını da düşünmeli.
Bu anlamda Sakat Muhabbet gibi mecraların ve programların, hayalini kurduğumuz yoldaşlığı çeşitlendirmesi ve çoğaltması açısından herkesin kafasını açacak çok şey barındırdığını düşünüyorum.
En azından bugüne kadar dinlediğim programlardaki bütün konuklardan çok fazla şey öğrendim. O yüzden umarım seneler boyu devam eder.
A.T.A.: Hocam çok sağolun konuk olduğunuz için. Bu hafta Chicago Üniversitesi'nden Fulden Arısan idi konuğum. Son sözlerinizi alalım hocam.
F.A.: Çok teşekkür ederim. Burada olmak benim için bir onur gerçekten.
A.T.A.: Teşekkür ediyorum. 'Dünyanın bütün sakatları eğleşin.' Haftaya buluşmak üzere. Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
İşitme Kaybı ve Koklear İmplant
Alper Tolga Akkuş
Çetin Ceviz’in Açık Radyo serüveni
Deniz Yazgan Şenay
Ermeni Cemaatindeki Otizmli Çocukların Eğitimi
Alper Tolga Akkuş
Aspergerli Yazar
Alper Tolga Akkuş