Sahiden’de Tuğba Tekerek, Barış Akademisyenleri bildirisine imza attığı için 2016’da ihraç edilen ve 9,5 yıl sonra görevine iade edilen akademisyen Gül Köksal ile uzun hukuk mücadelesini, OHAL rejiminin akademi üzerindeki etkilerini, üniversiteye dönüş deneyimini ve dayanışma akademileriyle sürdürülen bilgi üretimini konuşuyor.
Ömer Madra: Günaydın Tuğba, merhabalar.
Tuğba Tekerek: Günaydın Ömer Bey.
Özdeş Özbay: Günaydın.
T.T.: Günaydın Özdeş.
Ö.M.: Bir konuğumuz da var; sen takdimini yapar mısın lütfen?
T.T.: Tabii ki konuğumuz, 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine imza atan ve aynı yıl ihraç edilen Gül Köksal. Şimdi, 9,5 yıl sonra görevine iade edilen Gül Köksal’la birlikte olacağız. Kendisiyle hem bu 9,5 yılda yaşadıklarını, hem de genel olarak bu metne imza atan akademisyenlerin durumunu konuşacağız. Hoşgeldiniz Gül Hanım.
Gül Köksal: Hoşbuldum, merhaba.
Ö.M.: Merhaba, hoşgeldiniz.
T.T.: Gül Hanım’a ilk soruyu sorup sözü ona bırakacağım ama önce biraz kendisinin kim olduğundan bahsetmek istiyorum. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde restorasyon alanında yüksek lisans ve doktora yapıyor. Mimari koruma alanında doçentliğini alıyor. Türkiye’nin farklı bölgelerinde arkeolojik kazılarda, koruma ve restorasyon uygulamalarında çalışıyor. Ayrıca kendisini kentle ilgili meselelerde sıkça bir aktivist olarak da görüyoruz. Dediğim gibi, oldukça aktif bir isimdi. O dönem Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde akademisyendi. İhraç edildi ve 9,5 yıl sonra görevine geri döndü. Şu anda da aslında tam anlamıyla okula dönüş yolunda.

Şöyle başlamak istiyorum: Şu anda ne hissediyorsunuz Gül Hanım? 9,5 yıl sonra tekrar okula dönüyorsunuz. Sanırım geçtiğimiz hafta ilk kez gitmiştiniz. Neler hissediyorsunuz?
G.K.: Bana sorarsanız bu ikinci haftam. Dediğiniz gibi biraz meraklıyım. Üniversite ortamını, kentte olup bitene dair gelişmeleri bir miktar takip ediyorduk. Kentle ilişkimiz de pek kopmadı; Kocaeli Dayanışma Akademisi’nden, çeşitli eğitim sendikalarındaki ya da Kocaeli’ndeki farklı faaliyetlerle olan ilişkilerimiz doğrultusunda ama yine de tırnak içinde “içeriden” görmek, okulun işleyişini görmek ilginç. Pandeminin ve sonrasında yaşanan ekonomik krizin eğitim ortamına ve piyasalaşma süreçlerine çok etki ettiğini tahmin ediyordum ama sanırım bunu biraz yaşayarak göreceğim.
T.T.: Anladım. Peki, şimdi 9,5 yıl öncesine dönelim. 1 Eylül 2016’da, o dönem insanlar Resmî Gazete’yi takip ediyor, binlerce kişinin isminin yer aldığı listelerde ihraç edilip edilmediklerini arıyordu. Sanıyorum sizin de ihraç edildiğiniz gün, yaklaşık 2900 akademisyenin görevden uzaklaştırıldığı gündü. Siz de o gün ihraç edildiniz; ardından 6–7 Eylül’de odalarınızı boşalttınız. “Geri döneceğiz” dediniz. O dönemde neler hissediyordunuz? Geri dönüş sürecinin bu kadar uzun ve zorlu olacağını düşünüyor muydunuz?
G.K.: Tabii, tahmin etmiyorduk. 11 Ocak 2016’da Barış Bildirisi yayımlandığında ve hemen ertesi gün Cumhurbaşkanı tarafından bir suç unsuru gibi gösterildikten sonra, Kocaeli Üniversitesi bu konuda hızlı davranan üniversitelerden biriydi. İlk hafta hemen gözaltılar başladı. 14 Ocak’ı 15 Ocak’a bağlayan gece, sabaha karşı gözaltına alındık. Ardından soruşturmalar devam etti ve 1 Eylül 2016’da, Kocaeli’den ihraçların da yer aldığı paket yayımlandı. Aslında bizim ihraç edildiğimiz 672 sayılı ilk KHK’ydı. Ankara Üniversitesi’nden ve başka üniversitelerden arkadaşlarımız da vardı. Toplamda 2200’den fazla imzacı bulunuyordu ve 2018’e kadar geçen iki yıllık süreçte 406 imzacı KHK’ye maruz kaldı.
Kocaeli Üniversitesi bunu bütünlüklü biçimde uyguladı diyebilirim; bazı üniversiteler yapmadı, bazıları yaptı. O süreçten sonra bizler de bilgi üretmeyi, toplumsallaşmayı, dayanışmayı ve direnişi sürdürebilecek çeşitli topluluklar ve oluşumlar yaratmaya çalıştık. İyisiyle kötüsüyle birtakım deneyimler yaşandı.
Sürecin bu kadar uzaması biraz da ülkedeki politik atmosferle paralel gelişti. Daha önce 1402’likler süreci de uzun sürmüştü ama açıkçası bundan da uzun bir süreç olacağını düşünmüyorduk. OHAL koşulları, ardından gelen uzun hukuk süreçleri… Önce Anayasa Mahkemesi’nde yargılamalar oldu. Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında beraat kararları verildi ve biz 2019’da, en geç o hukuki kararların ardından göreve başlayacağımızı varsayıyorduk.
Fakat daha sonra dosyalar OHAL İnceleme Komisyonu kapsamında değerlendirildi. Bu sırada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki süreçlerimiz de devam ediyordu. OHAL İnceleme Komisyonu ret kararları verince, bu kez bütün KHK’lı akademisyenler için Ankara’daki idare mahkemeleri süreci başladı. Ankara İdare Mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi ve Danıştay aşamalarıyla birlikte, bu 406 kişi hukuki mücadeleyi farklı kademelerde sürdürmeye devam ediyor.
Benim dosyam da Bölge İdare Mahkemesi’nde üç yıl bekledikten sonra ancak 20 Şubat’ta sonuçlandı ama dosyam şu anda pek çok akademisyeninki gibi Danıştay’da. Dolayısıyla bu benim için nihai bir karar değil. Üniversite de Danıştay’a itiraz etti zaten; kadro talebinden önce itirazını yaptı. Yani ben görevime dönmüş olsam bile hukuki mücadele sürecek.
Şu ana kadar bu 406 kişinin yalnızca 14’ünün göreve iadesi kesinleşmiş durumda. Geri kalan hepimiz, farklı aşamalarda hukuki mücadeleyi sürdürüyoruz. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum çünkü bu kadar zaman sonra bir hukuk kazanımı elde edilince insanlar seviniyor; elbette direnmek ve dayanışmak sevindirici şeyler ama süreç hepimiz için hâlâ devam ediyor.
T.T.: Siz söylediniz ama gerçekten dışarıdan bakan biri için süreç son derece karmaşık görünüyor. Sizin durumunuz üzerinden tekrar özetlemek istiyorum: Siz 2016’da ihraç ediliyorsunuz. 2019’da ise aslında beraat ediyorsunuz, değil mi?
G.K.: Evet.
T.T.: Yani mahkeme “Bu bir suç değildir” diyor. Siz beraat ettiğiniz halde bu kez OHAL Komisyonu’na başvuruyorsunuz. “Ben beraat ettim, üniversitedeki görevime dönmek istiyorum” diyorsunuz ancak OHAL Komisyonu başvurunuzu reddediyor ve bunun üzerine siz de önce İdare Mahkemesi’nde, ardından Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açıyorsunuz ve bütün bu süreç toplamda yaklaşık yedi yıl sürüyor, değil mi?
G.K.: Doğru, evet. OHAL Komisyonu da aslında bir “icat” biliyorsunuz; OHAL ilan edildikten sonra böyle bir komisyon kuruldu çünkü Anayasa Mahkemesi’nde beraat kararı verildikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğini ifade etmişti. OHAL Komisyonu da bu iç hukuk mekanizmasının bir aracı olarak oluşturuldu.

Biz de OHAL Komisyonu’nda oldukça uzun süre bekletildik. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi artık “Karar verin” demeye başlayınca dosyalar peş peşe ret kararlarıyla sonuçlandı. Orada da birkaç yıl geçti. Ardından Ankara İdare Mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi ve Danıştay süreçleri başladı. Hatta Danıştay’dan ret alan arkadaşlarımız için İç Denetim Koordinasyon Kurulu ve yeniden Anayasa Mahkemesi aşamalarına uzanan, adeta döngüsel bir hukuk süreci oluştu. Yani bu 14 kişi dışında hepimiz için süreç hâlâ bir “loop” gibi devam ediyor diyebilirim.
O 14 kişinin de ne kadar “makbul akademisyen” olarak görüleceği ve üniversitelerde ne ölçüde var olabilecekleri, sanırım bugün üniversitelerin içinde bulunduğu koşullarla da yakından ilgili.
Ö.Ö.: Geçtiğimiz günlerde benzer bir karar haberini daha vermiştik. İzge Günal da sekiz yılın ardından Tıp Fakültesi’ndeki görevine döndü. “Hukuk mücadelesini kazandı” deniyordu ama dönüşün sekiz yıl sonraki halini şöyle anlatmıştı; belki siz de ileride benzer bir değerlendirme yaparsınız, bilmiyoruz: “Biz atıldığımızda şu anki tıp fakültesi öğrencileri ilköğretimin başındaydı. Şimdi kliniğe gittiğimde birlikte çalışacağım asistanlar, araştırma görevlileri o zamanlar ortaöğretimdeydi,” diyordu. Yani yıllar sonra, o dönem ilkokulda ya da ortaokulda olan insanlarla bugün meslektaş olarak karşılaşacağını söylüyordu.
G.K.: Tabii, tabii… Çok uzun bir süre gerçekten; neredeyse 10 yıl. Bu süreçte kaybedilen pek çok akademik deneyim var ama bir yandan da hatırladığımız insanlar ve ortamlar var tabii. Bir tür döngü de söz konusu. Belki de bu döngünün kendisi iyi bir şeydir yeni karşılaşmaların mümkün olabilmesi açısından. Çünkü aslında bu aynı zamanda bir yeniden inşa süreci. Akademik bilgi üretim ortamının yeniden toplumsallaşması gibi de düşünülebilir.
Ama bilimsel ortamın ne kadar özerk ve bağımsız olduğu meselesi zaten eskiden beri tartışmalıydı; bugün de üniversitelerin durumu açısından hâlâ öyle. Sanırım bunları yeniden üreterek, karşı karşıya gelerek ve deneyimleyerek göreceğiz.
T.T.: Ben şunu da tekrar söylemek istiyorum: Şu anda davası hâlâ Bölge İdare Mahkemesi’nde olan, göreve dönebilmek için hukuk mücadelesi veren onlarca akademisyen var. Ama örneğin sizin kararınız çıktı ya da geçen hafta Dokuz Eylül Üniversitesi’nden bir akademisyenin kararı çıktı. Buna karşılık başka onlarca akademisyenin dosyası hâlâ İdare Mahkemeleri’nde ya da Bölge İdare Mahkemeleri’nde bekliyor.
Dolayısıyla insan ister istemez şunu soruyor: Kime karar veriliyor, kime verilmiyor? Burada bir keyfilik olduğunu söylemek mümkün mü sizce?
G.K.: Tabii tabii.
T.T.: Sizin buradaki sürece dair görebildiğiniz bir rasyonalite var mı? Yani insan “makbul gördüklerine görev iadesi veriliyor” diye düşünmek istiyor belki ama siz de çok “makbul” görülen isimlerden biri sayılmazsınız anladığım kadarıyla. Bu keyfiyet meselesini nasıl açıklıyorsunuz?
G.K.: Tabii, kesinlikle bir keyfiyet ve belirsizlik durumu var. Bir kere mahkemelerde müthiş bir yığılma söz konusu. Üstelik bu yalnızca Barış Akademisyenleri’yle ilgili değil; cemaatle ilişkilendirme ve benzeri pek çok nedenle idare mahkemelerinde çok büyük bir dosya yoğunluğu var. Süreç de kademeli ilerliyor; önce Ankara İdare Mahkemesi dosyaya bakıyor, oradan ret çıkarsa bir üst mahkemeye itiraz ediyoruz, sonra Bölge İdare Mahkemesi ve ardından Danıştay süreci geliyor. Ben de açıkçası bu süreçte hukuku biraz yaşayarak öğrenmiş oldum.
Mesela Ankara İdare Mahkemesi’nde benim dosyamın düştüğü 24. İdare Mahkemesi bütün dosyalara ret verdi ama başka bir mahkeme, örneğin 21. İdare, bazı dosyalarda göreve iade yönünde karar verdi, bazılarında vermedi. Yani oldukça ayrıştırıcı bir tablo var. Oysa biz bunu daha Anayasa Mahkemesi sürecinde de söylüyorduk: Ortada tek bir metin var ve insanlar aynı metin üzerinden suçlanıyor. Buna rağmen herkes ayrı ayrı yargılanıyor. Zaten hukuki itirazlarımızdan biri de buydu.
Aynı durum Bölge İdare Mahkemeleri’nde de sürüyor. Her aşamada yeniden değerlendirme yapılıyor. Örneğin benim 25 yıllık banka hesap hareketlerim, sosyal medya taramalarım, çeşitli dernek ve vakıf üyeliklerim tekrar tekrar incelendi. Yani sürecin her kademesinde yeni bir soruşturma yürütülüyor gibi.
Dolayısıyla iş biraz da dosyanın düştüğü mahkemeye, hâkim heyetine, o heyetin yaklaşımına ve dönemin politik atmosferine bağlı ilerliyor. Gerçekten tutarlı bir rasyonalite var mı, bunu biz de anlamaya çalışıyoruz. Barış Akademisyenleri’nin internet sitesinde bu süreçlerin raporlarını ve dökümlerini çıkarmaya çalışıyoruz ama hâlâ anlamlandıramadığımız pek çok durum var.
Bir de şöyle örnekler yaşanıyor: Danıştay’da karar aslında çıkmış oluyor ama kararın tebliğ edilmesi altı ay, dokuz ay sürebiliyor yani karar verilmiş olmasına rağmen size bildirilmesi bile aylar alabiliyor. Bu yüzden gerçekten çok ileri düzeyde bir keyfiliğin hâkim olduğu bir hukuki süreçle karşı karşıyayız.
Ö.M.: Ben de izninizle bir şey sormak istiyorum. Olağanüstü hâl, yani OHAL koşullarının belirlediği bir süreçten söz ediyoruz. Yaklaşık 14 yıllık bir dönemden bahsediyoruz değil mi?
G.K.: Evet.
Ö.M.: Peki, hâlâ bir olağanüstü hâl rejiminin içinde yaşamaya devam mı ediyoruz? Yaklaşık 14–15 yıla yayılan bir süreçten söz ediyoruz çünkü. Bunu nasıl açıklamak gerekir? Olağanüstü hâlin sınırları ve koşulları nedir?
Bir yandan da soruşturmaların bu kadar uzun sürmesi başlı başına başka bir olağanüstülük hâline işaret ediyor gibi. Az önce verdiğiniz örnekler üzerinden düşününce, insan kendini adeta Kafkaesk bir dünyanın içinde sürükleniyormuş gibi hissediyor. Siz bütün bu OHAL sürecini ve bugün geldiğimiz noktayı nasıl yorumluyorsunuz?
G.K.: Yani OHAL koşulları… Biliyorsunuz, 6 Şubat depremlerinden sonra da bir OHAL ilan edildi. Başlangıçta gerçekten olağanüstü bir durum için devreye giren bir mekanizma gibi sunuluyor ama sonra OHAL’in kendisi, benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’de “normal” denilen düzene dönüşü; fakat bunu iktidarın, sermaye birikiminin ve benzeri yapıların işini kolaylaştıracak biçimde, hukukun da araçsallaştırıldığı bir yöntem olarak işletiyor gibi görünüyor.
Aslında yalnızca Barış Akademisyenleri değil; siyasi tutuklulardan yazarlara, gazetecilere, siyasetçilere kadar pek çok kişi açısından baktığımızda, OHAL’in icadı ve onun süreklilik kazanması üzerinden işleyen bir süreçten söz ediyoruz. Sürekli olağanüstülük hâlinin gerekli olduğu varsayılıyor ve hukuk da buna göre şekilleniyor.
Deprem örneğini özellikle veriyorum çünkü deprem sahasında da çalıştım. Orada da koşulların toplumsal iyilik, barışçıl ve adil bir yaşam lehine kurulmadığını gördük. OHAL, bu anlamda yine başka amaçlarla işleyen bir araca dönüştü. Bizim dosyamız ve bizim yaşadığımız süreç için de durum biraz böyle. Zaten bugün ülkede genel olarak sürekli bir “süreç” hâli var. Ortada doğrudan bir karşılaşma ya da güncel bir politik durum olmasa bile başka siyasi gündemler işlerken bizim dosyalarımız da sürmeye devam ediyor. Sanırım bu, hukukun Türkiye’ye özgü işleyiş biçimlerinden biri.

Ö.M.: Evet, ben de tam onu sormaya çalışıyordum aslında. Yani ortada bir olağanüstü hukuk rejiminden çok, giderek kalıcılaşan bir hukuksuzluk hâli var gibi görünüyor.
G.K.: Evet, buna “ikili hukuk düzeni” de deniyor. Hukukun çift katmanlı işlemesi, burjuva hukuk sisteminin bir biçimi… Hukukçu arkadaşlarımız bunu çok daha iyi değerlendiriyorlardır tabii. Benim alanım değil, o yüzden teorik kısmını çok ayrıntılı bilmiyorum ama bireysel olarak bana, arkadaşlarıma ve toplumsal alana nasıl yansıdığına baktığımda; Tuğba’nın da az önce söylediği gibi bunun son derece keyfi ve sürekli belirsizlik üreten bir hâl olduğunu görüyorum.
Ben şimdi yeniden derslere girmeye başlayacağım ama aynı zamanda dosyamın Danıştay’da bir-iki yıl daha süreceğini de biliyorum. Dosya yeni gitti Danıştay’a ve daha önce giden dosyaların üç-dört yıldır beklediğini bildiğim için bunu söylüyorum. Eğer ülkede genel, politik bir değişim yaşanmazsa süreç büyük ihtimalle böyle ilerleyecek. Dolayısıyla ben de şimdi bu belirsizlik rejiminin içinde yeniden akademide, bir üretim ortamının parçası olmaya çalışacağım.
Ö.M.: Olağan hâl, olağanüstü hâlin kendisi olmuş oluyor yani.
G.K.: Evet, evet. Biraz pandemiden sonra ortaya atılan “yeni normal” meselesi gibi aslında. İnsanlar da bir şekilde bütün bu krizlere rağmen o “yeni” denilen düzene uyum sağlayıp hayatı sürdürmeye çalışıyor. Sistem de bunu kendi lehine dönüştürecek biçimde ilerliyor gibi görünüyor. Hukuk alanında da, kentleşmede de, ekoloji alanında da ve başka pek çok alanda benzer bir işleyiş var.
T.T.: Ben de şunu ekleyeyim: Siz demin Bölge İdare Mahkemeleri’nde çok büyük bir yığılma olduğundan bahsettiniz. Gerçekten de öyle çünkü biz burada yaklaşık 400 küsur Barış Akademisyeni’nden söz ediyoruz ama o süreçte ihraç edilen akademisyenlerin toplam sayısı 6081.
G.K.: Yok, yok. İhraç edilen sayı o değil. KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyeni sayısı 406. Bildiriye imza atanların toplam sayısı ise 2200 küsur kişi; yanlış hatırlamıyorsam sayı 2221 olarak kalmıştı.
T.T.: Hayır, yani…
G.K.: Ha, siz onu diyorsunuz. Yani yalnızca Barış Akademisyenleri değil; farklı gerekçelerle ihraç edilen bütün kamu emekçileri ve akademisyenlerden söz ediyorsunuz. Anladım.
T.T.: Yani muhalif görüldüğü için ya da cemaatle ilişkilendirildiği iddiasıyla ihraç edilen çok geniş bir kesimden söz ediyoruz.
G.K.: İlişkili olduğu iddiasıyla ihraç edilmiş kişilerden söz ediyoruz.
T.T.: Yani sadece ihraç edilen akademisyen sayısı bile yaklaşık 6000. Bu süreçte hem cemaatle ilişkili olduğu iddia edilen, hem de solcu ya da muhalif olarak görülen çok sayıda kişi, on binlerce memur ihraç edildi. Bunların davaları da bugün hâlâ idare mahkemelerinde, AİHM’de ve farklı hukuk mercilerinde sürüyor.
Nitekim önceki gün de önemli bir karar çıktı. Yani OHAL sürecinde yaşanan hak ihlallerinin giderilmesi ve bu mağduriyetlerin telafi edilmesi meselesi, bugün Türkiye’nin önünde duran çok ciddi bir sınav ve aynı zamanda büyük bir yük olmaya devam ediyor.
G.K.: Doğru, doğru. Haklısınız. Ben biraz önce yalnızca Barış Akademisyenleri üzerinden düşündüğüm için öyle söyledim ama sizin dediğiniz gibi çok daha geniş bir tablo var. Zaten mahkemelerdeki bu büyük yığılma, keyfiyet ve hukukun bir tür sopa gibi kullanılabilmesi de biraz bunun sonucu. Bu durum insanların hayatlarını, çalışma ortamlarını ve kurumsal yapıları doğrudan etkiliyor.
Yakın gelecekte buna ilişkin ciddi bir hukuksal iyileştirme de görünmüyor açıkçası benim takip edebildiğim kadarıyla. Meclis’te de bu yönde bir hareketlilik yok, herhangi bir yasal değişiklik hazırlığı da görünmüyor. Oysa bunlar aslında çok rahat değiştirilip dönüştürülebilecek KHK’lar. Nasıl bir Resmî Gazete ilanıyla yürürlüğe girdilerse, benzer şekilde kaldırılmaları da mümkün. Ama izlediğimiz kadarıyla buna yönelik bir irade ya da niyet de şu an görünmüyor.
T.T.: Peki, şimdi sizin okula dönüş meselenize geri dönecek olursak… KHK ile ihraç edilip sonra geri dönmüş bir akademisyen olmak üniversitede nasıl bir şey? Yani diğer akademisyenlerle, başka kriterlerle alınmış akademisyenlerle aynı muameleye tabi olacağınızı düşünüyor musunuz? Yoksa bir ayrımcılık olacağını mı düşünüyorsunuz? Bir de sizin gibi KHK ile ihraç edilip sonradan geri dönen Barış Akademisyenlerinin deneyimleri nasıl? Onların yaşadıkları size ne söylüyor?
G.K.: Yani bu 10 sene, 8 sene, 9 sene… Artık arkadaşların üniversiteden ne kadar ayrı kaldığına bağlı olarak, diğerlerinden de duyduğum kadarıyla üniversiteye dönüş sonrasında özlük hakları, akademik ölçütler ve benzeri meseleler başlı başına ayrı bir mücadele alanı olarak ortaya çıkıyor. Farklı kademelerde farklı sorunlarla karşılaşacağız gibi görünüyor.
Benim örneğimde unvanım doçent ama göreve doktor öğretim üyesi olarak başladım mesela. Araştırma görevlisi arkadaşların durumu ise çok daha zorlayıcı olacak gibi görünüyor çünkü akademik hayatın başındalar. Doktoralarına devam edip edemediler mi, bu bile ayrı bir mesele. Doçentlerin ya da profesörlerin karşılaşacağı sorunlar ise başka olacak. Hepimizin özlük hakları ve akademik konumları farklı olduğu için bunları da farklı biçimlerde yaşayacağız gibi görünüyor.
Üniversitelerin yönetimi YÖK üzerinden denetlendiği için ve rektörlüklerin de sonuçta YÖK ya da Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlendiğini düşündüğümüzde, bunun politik bir karşılaşma alanı olmaya devam edeceğini tahmin ediyorum. Dolayısıyla bunun aynı zamanda bir mücadele süreci olacağını düşünüyorum. Benim gibi sendikalı olanlar açısından ayrıca bir sendikal mücadele boyutu da olacak gibi hissediyorum.
Bazı şeyleri biraz yaşayarak göreceğim sanırım. Kendi mimarlık alanımda ve akademik çevremde daha önce birlikte çalıştığım insanlar vardı. Onlarla yeniden bir ilişki kurabilecek miyim, onu göreceğim. Hâlâ üniversiteye dönememiş Kocaeli’nden ya da başka üniversitelerden arkadaşlarımız var. Onlara alan açmak, birlikte bir şey üretebilmek mümkün olacak mı, buna da bakacağım.
Ben de önümüzdeki süreçte neyle karşılaşacağımı yaşayarak göreceğim herhalde çünkü daha ikinci haftam ve bütün bunlar benim için hâlâ oldukça yeni.

T.T.: Siz bu dokuz buçuk yıllık süreç boyunca üniversitede değildiniz ama akademik faaliyetlerinizi sürdürmeye devam ettiniz. Mesela ben KODA’yı biliyorum, Kocaeli Dayanışma Akademisi’ni. Hâlâ Dayanışma Akademisi de var galiba yani akademinin dışında da araştırmalarınızı, üretimlerinizi sürdürdünüz. Bunları devam ettirmeyi düşünüyor musunuz?
Bir yandan da şunu sormak istiyorum: Akademinin dışında akademisyen olmak nasıl bir deneyimdi? Şimdi yeniden üniversiteye dönerken kendinizi bir anlamda daha sınırlanmış hissediyor musunuz?
G.K.: Ben üniversitede çalışırken de kentle ve kentsel toplumsal hareketlerle ilişkili bir kişiydim. Üniversiteden atıldıktan sonra da biz, “Kenti terk etmiyoruz, bilimsel bilgi üretimini bırakmayacağız, kentle ilişkimizi sürdüreceğiz” diyerek Dayanışma Akademisi’ni oluşturmuştuk. Sonrasında da Kocaeli’yle daha seyrek gidip gelmekle birlikte İstanbul’da, Türkiye’nin başka yerlerinde ve bir noktadan sonra — yurt dışı yasağı kalktıktan sonra — başka ülkelerde de bilgi üretmeye ve bu bilginin toplumsallaşmasına yönelik çabamı sürdürdüm.
Çünkü bizim akademiyi algılama biçimimiz zaten hiçbir zaman dört duvarla sınırlı değildi. Atılırken de bunu söylemiştik: Bize maaş verildiği için akademisyen değiliz. Biz işimizi yapıyoruz ve onun karşılığında bir ücret alıyoruz. Dolayısıyla bir biat ilişkisi bizim için hiçbir zaman geçerli değildi. Üniversitedeyken de bu yüzden çeşitli muhalif alanların içinde yer alıyorduk zaten.
Biz bilgi üretiminin ancak toplumsallaştığı ölçüde anlamlı olduğunu düşünen insanlardık. Doğaya, topluma faydalı; dönüştürücü, daha iyiye ve daha adil olana yönelik bir bilgi üretiminden söz ediyorum. Bu yüzden ben buna devam edeceğim. Ama tabii artık yeniden mesaili bir çalışma düzenine giriyorum. Daha önce kendi planladığım, daha serbest bir üretim biçimindense şimdi daha kurumsal bir zaman düzeni olacak ama onun içinde de yeni karşılaşmalar olacak: Öğrenciler, diğer akademisyenler, dışarıdan gelen araştırmacılar ya da kentte kuracağım başka ilişkiler gibi. Eskisinden daha kolay olmayacak gibi görünüyor ama ben bütün bunları yine bir üretim ve karşılaşma alanı olarak görmeye meyilliyim. O yüzden yine aynı şeyi söyleyeceğim: Biraz yaşayarak, deneyerek göreceğiz.
Kocaeli’nde geçen Salı beni karşılamaya da geldiler. Kentin demokratik kitle örgütlerinden insanlar, sendikadan arkadaşlar, öğrenciler vardı. Yani burada birlikte üretmeye devam edebileceğimiz bir topluluk hâlâ var. Sayıca çok büyük olmayabilir ama oldukça nitelikli bir dayanışma zemini olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla yola devam edeceğiz.
T.T.: Peki, size bu yolculuğunuzda başarılar ve kolaylıklar diliyoruz.
G.K.: Çok teşekkür ederim.
T.T.: Diğer akademisyenlerin, ihraç edilmiş tüm akademisyenlerin ve haksız şekilde görevlerinden uzaklaştırılmış herkesin de görevlerine dönebilmesini diliyoruz. Çok teşekkürler, hoşçakalın.
G.K.: Çok teşekkür ediyorum ben de.
Ö.M.: Teşekkürler. Umarım olağan hâllerde yaşayabiliriz.
G.K.: Çok teşekkür ediyorum, sağolun. Sizlere de iyi yayınlar. Teşekkürler.
Ö.Ö.: Sağolun.
G.K.: Hoşçakalın.
T.T.: Hoşçakalın.


