“Çoğulculuk bir tiyatro oyunu, bir dekor malzemesi olarak korunmaya çalışılıyor”
Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Almanya’daki eyalet seçimlerini ve AfD’nin yükselişini; Rusya’daki seçimleri, Haşim Taçi’ye verilen hapis cezasını ve IPCC’de fosil yakıt sektörüyle bağlantılı uzmanların yarattığı çıkar çatışması tartışmasını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar.
Ahmet İnsel: Günaydın
Özdeş Özbay: Günaydın.
Ö.M.: Ufuk Turu’nda epey yoğun gelişmelere değineceğiz. Almanya seçimleriyle başlayalım mı?
A.İ.: Almanya ile başlayalım, sonra Rusya ile biraz daha hızlı bir şekilde devam ederiz.
Almanya’da, iki hafta önce Saksonya-Anhalt’taki eyalet seçiminden sonra iki eyalet seçimi daha oldu ve ilginç bir tablo ortaya çıktı. Bir tarafta Berlin’de Sol Parti’nin çok ciddi ve dikkat çekici başarısı var, diğer tarafta ise eski Doğu Almanya’daki Mecklenburg eyaletinde aşırı sağ parti, hemen hemen her yerde görülen oy artışını burada da devam ettirdi.
Önce Berlin’den başlayalım. Zannediyorum Berlin seçimleri özellikle Die Linke’nin başındaki Türkiye kökenli Elif Eralp’in varlığı nedeniyle Türkiye’de de epey izlendi. Die Linke, oyların %25,6’sını alarak birinci geldi ve bir önceki seçime göre oyunu 13 puan artırdı. Bu çok büyük bir başarı. Parlamentoda 47 milletvekiline sahip.
Tabii bu 47 milletvekili, eyalet yönetimini tek başına alması için yeterli değil. Seçimde Hristiyan Demokratlar büyük ölçüde oy kaybederek %18’e, Sosyal Demokratlar ise %12’ye düştü. Yeşillerin oy oranı hemen hemen aynı kaldı. AfD ise oylarını yedi puan artırarak %16’ya ulaştı ve üçüncü parti oldu. Bir önceki seçimde 17 milletvekili varken şimdi 29 milletvekiline sahip.
Burada Die Linke’nin nasıl bir koalisyon kurabileceği sorusu hemen gündeme geliyor. Çok fazla alternatif yok. Die Linke başkanlığında bir koalisyon kurulacaksa bunun Sol Parti, Sosyal Demokratlar ve Yeşillerden oluşması gerekiyor. Bu üç parti birleştiğinde 95 milletvekiline ulaşıyor. Çoğunluk için 80 milletvekili gerektiğinden, böyle bir koalisyon rahat bir çoğunluk elde edebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için Sosyal Demokratların, Sol Parti’nin programında yer alan daha önce özelleştirilmiş bazı kamu konutlarının yeniden kamulaştırılması önerisini kabul etmesi ya da Die Linke’nin bu öneriyi geri çekmesi veya kapsamını daraltması gerekiyor. Koalisyon tartışmasının esas olarak bu konu üzerinde yürütülmesi bekleniyor. Bundan bir sonuç çıkıp çıkmayacağını göreceğiz. Ancak sol bir koalisyon kurulması için başka bir seçenek görünmüyor.
Peki şu anda eyaleti yöneten Hristiyan Demokrat ve Sosyal Demokrat koalisyonu yeniden kurulabilir mi? Hayır, çünkü iki partinin toplamı çoğunluk için gereken 80 milletvekilinin çok gerisinde kalıyor; toplam 56 milletvekilleri var. Dolayısıyla üçüncü bir partinin desteğine ihtiyaçları var. Yeşiller buna katılır mı? Sosyal Demokratlar ve Yeşiller, Sol Parti’yi dışlayarak Hristiyan Demokratlarla iş birliği yapmayı kabul eder mi? Bu düşük bir ihtimal. Ama önümüzde, özellikle sol içinde önemli bir tartışma dönemi olacak.
Berlin’deki gelişmenin bir diğer dikkat çekici yanı da Sol Parti’den Türkiye kökenli milletvekillerinin seçilmiş olması.
Mecklenburg’da, yani eski Doğu Almanya’nın Mecklenburg eyaletinde de seçimler yapıldı.
Ö.M.: Pardon, ona geçmeden Ahmet, bir şeyi daha ekleyebilir miyim izninle? Eralp’in destekçileriyle birlikte halay çektiği görülmüş. Sonuçların açıklanmasının ardından parti binası önünde ve Berlin sokaklarındaki kutlamalar sırasında kalabalıktan “Jin, Jiyan, Azadî”, yani “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganları yükselmiş. Eralp de sloganlara eşlik etmiş.
Seçim zaferinin ardından Eralp, “Tarih yazdık arkadaşlar. Çünkü ilk defa Berlin’de göçmen bir kadın bunu başardı. Bunu hep beraber, tüm Berlinlilerle ve bütün göçmen kökenli insanlarla birlikte becerdik,” diyor.
Bir de Berlin’i daha yaşanabilir, daha iyi bir şehir yapmak için uğraşacaklarını söylüyor. Özellikle en önemli sorunun kiralar olduğunu vurguluyor; çünkü kiralar çok yükseldi. “Bize en yakın olan Yeşiller ve Sosyal Demokratlarla görüşmelerimizi sürdüreceğiz,” diyor.
A.İ.: Evet. Zaten Elif Eralp’in ve Sol Parti’nin Berlin’deki kampanyasında göçmenlik konusundan daha fazla ön plana çıkardığı mesele, fiyat artışları ve özellikle kira sorunuydu ki kampanyanın ana teması kira sorunuydu. Sol Parti’nin Sosyal Demokrat Parti’den ciddi oranda oy aldığını görüyoruz. Bu temayı ön plana çıkarmasının başarısında önemli bir payı vardı. Burada, New York’ta belediye başkanı seçilen Mamdani’nin kampanyasından esinlendiği de söyleniyor.
Doğu Almanya’da Mecklenburg eyaletinde de seçimler yapıldı. AfD, Saksonya-Anhalt’taki başarısının bir benzerini, aynı oranda olmasa da burada da gösterdi. Saksonya-Anhalt’ta %44 oy almıştı, burada ise %38 oy aldı. Ancak geçen seçime göre oyunu 21 puan artırdı.
Kaybedenler hemen hemen bütün partiler: Yeşiller de az olmakla birlikte oy kaybetti. En fazla oy kaybeden ise Hristiyan Demokratlar oldu; Hristiyan Demokrat seçmenden AfD’ye ciddi bir kayma var.
Sosyal Demokrat Parti ise beklenen oy kaybının altında kalmayı başardı. Yaklaşık 10 puan kaybetmesi, yani %39’dan %29-30 seviyelerine düşmesi bekleniyordu ama %35,5 oy alarak büyük bir hezimeti engelledi. Bunda Sosyal Demokrat Parti’nin başındaki Manuela Schwesig’in de önemli bir rolü var. Sol Parti ise Mecklenburg’da 3,5 puan kaybederek geriledi. Yani Mecklenburg’daki durum Berlin’dekinin tersi.
Ancak büyük ihtimalle AfD, birinci parti gelmesine rağmen Mecklenburg’da eyalet yönetimini alamayacak. Çoğunluk için 36 milletvekili gerekiyor, AfD’nin ise 32 milletvekili var. Büyük ihtimalle Manuela Schwesig’in başında olduğu eyalet yönetimi, Sosyal Demokrat Parti ile Sol Parti arasında kurulacak, belki Yeşillerin de dahil olacağı iki ya da üç partili bir ittifakla yönetimi koruyacak gibi görünüyor. Çünkü Hristiyan Demokratlar dahil diğer partiler AfD’ye dışarıdan dahi destek vermeme konusunda söz verdikleri için mecliste AfD’ye destek verecek bir parti görünmüyor.
Son olarak şunu belirteyim: Mecklenburg’daki seçim, Almanya siyaseti açısından Berlin seçimi kadar önemli ama biraz kenarda kalıyor. Birleşik Almanya tarihinde ilk defa Hristiyan Demokrat Parti bir eyalet parlamentosuna giremedi. %5 barajının çok az altında kaldığı için eyalet parlamentosunun dışında kaldı. Bu son derece önemli bir gelişme ve Almanya siyasetinde ciddi etkileri olabilecek gelişmelerden biri. Aynı zamanda Hristiyan Demokrat Parti’nin yaşadığı gerilemenin de önemli bir göstergesi.
Bir üçüncü noktayı da belirteyim. AfD’nin yükselişine karşı diğer partiler iş birliğine kapıyı kapatmış durumda. Bir tek Sahra Wagenknecht’in partisi AfD ile iş birliği yapabileceğini ilan etti. Ancak Mecklenburg’da da Berlin’de de parlamentoya giremedi.
Buna karşılık Saksonya-Anhalt’ta AfD tek başına çoğunluk almaya çok yakın. Çoğunluk için 43 milletvekili gerekiyor, AfD’nin 39 milletvekili var. Sahra Wagenknecht’in partisi ise %5,25 oyla barajı geçti ve beş milletvekili çıkardı. Dolayısıyla AfD’nin orada eyalet yönetimini alma ihtimali var. Sahra Wagenknecht’in partisi çekimser oy kullanarak AfD’nin eyalette tek başına yönetimi almasının önünü açabilir. Hatta Hristiyan Demokrat Parti’nin 15 milletvekilinden birkaçının AfD’ye geçme ihtimalinden de söz ediliyor.
Ö.M.: Evet, Almanya seçimleri gerçekten kritik. Berlin’in aynı zamanda bir eyalet olması nedeniyle, Berlin Belediye Başkanı aynı zamanda eyalet hükümetinin de başında, yani diğer eyaletlerdeki başbakana denk bir konumda. Dolayısıyla Berlin’de ortaya çıkan tablo ile diğer eyaletlerde AfD’nin eyalet yönetimine yaklaşması birlikte düşünüldüğünde Almanya açısından oldukça karmaşık bir siyasi durum ortaya çıkıyor.
A.İ.: Yani Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin ilk defa bir eyalet başbakanı çıkarma ihtimali var. Mecklenburg’da ise öyle bir şey olmayacak gibi görünüyor. Sosyal Demokratlar, Sol Parti ve Yeşiller bir ittifak kurarlarsa AfD’nin eyalet yönetimini alması mümkün olmayacak.
Almanya seçimlerinden bambaşka bir seçim ortamına geçelim isterseniz. Rusya’ya geçelim.
Rusya’da göstermelik seçim tabir edebileceğimiz bir seçim yapıldı. Oy verme süreci üç güne yayıldı ve sona erdi. Özellikle Cuma günü başlatılmasının nedeninin, kamu çalışanlarının iş yerlerinden toplu biçimde alınarak denetim altında sandıklara götürülmesi olduğu söyleniyor.
Diğer taraftan Birleşik Rusya, yani Putin’in partisi var. Partinin başında Medvedev bulunuyor. Biliyorsunuz, Putin ile Medvedev arasında uzun süredir bir görev değişimi yaşandı: Biri cumhurbaşkanıyken diğeri başbakan oldu, ardından Putin yeniden cumhurbaşkanlığına döndü.
Ö.M.: Evet, rok hamlesi.
A.İ.: Evet. Birleşik Rusya Partisi seçimleri büyük bir çoğunlukla aldı. Oyların aşağı yukarı %60’a yakınının, şu ana kadarki resmî rakamlara göre %57,5’inin Birleşik Rusya Partisi’ne verildiği belirtiliyor. Sonuçlar henüz tam olarak kesinleşmiş değil.
Bu sonuç, Birleşik Rusya Partisi’ne 450 sandalyeli mecliste 355 milletvekili kazandırmış durumda. Bu, partinin bugüne kadar elde ettiği en yüksek milletvekili sayısı. Dolayısıyla tek başına anayasa değiştirebilecek çoğunluğa sahip olacak.
Katılımın da resmî rakamlara göre %59 olduğu belirtiliyor. Bir önceki seçimde bu oran %51’di. Bunun yakın tarihin en yüksek katılım oranlarından biri olduğu söyleniyor.
Birleşik Rusya Partisi’nin karşısında üç parti daha mecliste yer alacak. Bunlardan biri Komünist Parti; oyların %13’ünden biraz fazlasını almış görünüyor. Diğeri milliyetçi parti; onun da %9 civarında oy aldığı belirtiliyor. Yeni İnsanlar Partisi ise %8’e yakın oy almış görünüyor. Bunların hepsi Putin’in onay verdiği muhalefet partileri.
Engellenen Yabloko Partisi ise seçime katılamadı. Bir gerekçe bulunarak seçime katılması engellendi. Yabloko’nun Birleşik Rusya Partisi’nin mecliste çoğunluğu elde etmesini engelleyecek bir gücü yoktu ama Rusya’nın sürdürdüğü savaşa karşı açık bir pozisyon almaya başlamıştı.
Aslında sonuçta bu seçimler, savaşa karşı toplumun içinden ve toplumsal hareketlerden gelen eleştirilerin susturulması ve bastırılması kaygısıyla yapılmış bir seçim. Yoksa Putin’in partisinin kazanacağından kimsenin şüphesi yok. Zaten neredeyse açık oy, kapalı tasnif sistemi uygulanmıştır. Biliyorsunuz, bu açık oy, kapalı tasnif sistemi Türkiye’de de bir kere uygulandı. Ne zaman, hatırlıyor musunuz?
Ö.Ö.: 1946.
A.İ.: Evet, 1946'da uygulandı.
A.İ.: Uzun uzun konuşmaya gerek yok. Yalnız şunu da belirteyim: Aynı seçimlerde sekiz bölge valisi de seçildi. Bunların yedisi Birleşik Rusya’nın adayıydı. Bir diğeri de Çeçenistan’ın başındaki Kadyrov’du. Kadyrov da oyların %98’ini alarak seçildi.
Buradan isterseniz geçen hafta bahsettiğimiz bir konunun devamına geçelim. Ama oraya geçmeden önce şunu da söylemek istiyorum: Rusya Adalet Bakanı seçim öncesinde, “Başkanımız Putin’i seçtirmek için seçim yapacağız,” dedi mi, bilmiyorum. Ben böyle bir şey duymadım. Siz duydunuz mu?
Ö.Ö.: Demedi, gerek de yok.
A.İ.: Bunu demeden de yapmak mümkün, gördüğünüz gibi.
Ö.M.: Evet.
A.İ.: Fakat Türkiye’de bunu söyleyerek yapma eğiliminin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu gerçekten tarihe geçecek, herhalde Türkiye siyasal tarihinde unutulmayacak cümlelerden biri olacak: “Cumhurbaşkanımızı seçtirmek için seçim yapacağız.”
Ö.Ö.: Biz yine de şaşırdık. Dün özellikle Ömer Bey, Rusya’daki seçim sonuçlarına şaşırdı. Belarus ve Kuzey Kore’deki seçim sonuçlarına bakıldığında %56 aslında oldukça düşük bir oran.
A.İ.: %90’lar çok önemli.
Ö.Ö.: Tabii, tabii.
A.İ.: Yalnız unutmayın; %56 düşük bir oran ama getirdiği çoğunluk çok yüksek.
Ö.M.: Tabii, şüphesiz, evet.
Ö.Ö.: Diğerleri de, sizin de söylediğiniz gibi, çok muhalif partiler değiller.
A.İ.: Hayır, değiller. Yani Komünist Parti zaten onaylı bir muhalefet partisi. Milliyetçi Parti ise zaten savaş yanlısı bir parti.
Ö.Ö.: Komünist Parti de öyle zaten, işgali savunuyor.
A.İ.: Yeni İnsanlar Partisi’ne ise doğrusu pek bakamadım; neye tekabül ediyor, bilmiyorum.
Ö.M.: Evet, Yabloko Partisi’nin Genel Başkanı Nikolay Rybakov da, “Seçimlerde yarışan 10 partinin tümü Putin’in politikalarını destekliyorsa seçimlerden başka nasıl bir sonuç çıkabilir ki?” diyor zaten.
A.İ.: Evet, evet. Yani bunu biraz önce söylediğiniz gibi, Kuzey Kore’deki örneklere bakarak değerlendirmemek lazım. Çoğulculuk en azından bir tiyatro oyunu, bir dekor malzemesi olarak korunmaya çalışılıyor. Kuzey Kore’nin öyle bir derdi yok; zaten resmen, baştan itibaren Çin gibi tek parti rejimi.
Kosova’yı geçen hafta Özdeş’le konuşmuştuk. Kosova Kurtuluş Ordusu’nun kurucularından ve liderlerinden, daha sonra başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Haşim Taçi, biliyorsunuz, Özel Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyordu ve tutukluydu. Geçen Çarşamba günü mahkeme Haşim Taçi’ye 25 yıl hapis cezası verdi. Onun yanında diğer üç Kosova Kurtuluş Ordusu yöneticisi Kadri Veseli, Rexhep Selimi ve Jakup Krasniqi’ye de 13 ila 25 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.
Bu cezalar kesin değil; tabii ki temyize gitme hakları var. Fakat Kosova’da kararlara karşı çok büyük bir tepki olduğunu söylememiz lazım. Hem cumhurbaşkanlığı görevini vekâleten yürüten isim, hem de başbakan, Kosova’nın ulusal mücadelesinin lekelenemeyeceğini belirttiler.
Burada şöyle bir sorun var: Bu dört kişinin cezalandırılmasıyla Kosova’nın bağımsızlık mücadelesinin, bu kişilere yöneltilen suçlamalarla eşleştirilmesine karşı ciddi bir tepki var. Bu aslında Sırbistan için de geçerli. Bu tür ceza mahkemelerinde insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları bakımından cezai sorumluluğun bireysel olduğunu, bu kişilerin arkasındaki toplumsal desteğin doğrudan bu suçlamalar üzerinden değerlendirilemeyeceğini ısrarla belirtmek lazım.
Ama bunu yapmak kolay değil. Bu kişilerin ceza almaları, Sırbistan’da olduğu gibi Kosova’da da benzer toplumsal tepkilere neden oluyor. Belki ileride, bilmiyorum, Putin için de aynı şey olur mu? İhtimali az ama Rusya’da veya başka yerlerde de benzer tepkiler ortaya çıkabilir. Bunun üzerine düşünmek gerekir. Uluslararası ceza yargılamalarını destekleyen bazı çevreler de bu konuda çok temkinli olunması ve kullanılan söyleme dikkat edilmesi gerektiği uyarısında bulunmaya başladılar. Belki daha önceden de bulunuyorlardı.
Kosova’daki gelişmelerin ardından son bir gelişmeye geçelim ki siz biraz önce etraflıca bahsettiniz: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin yani IPCC’nin yaklaşık 20 uzmanının petrol ve gaz üretimiyle doğrudan bağlantılı şirketler ve devlet kurumlarıyla ilişkili olduğunun ortaya çıkarıldığı ortak bir araştırma yayımlandı. The Guardian, L’Humanité ve bir İtalyan gazetesinin de dahil olduğu ortak bir araştırma bu.
Bu durum tabii IPCC raporlarının değerlendirilmesi konusunda da soru işaretleri yaratıyor. Tespit edilen ve çıkar çatışması potansiyeli olduğu belirtilen 20 uzmanın 12’si Suudi Arabistan merkezli şirketlerde, başta Aramco olmak üzere, şirketlerde veya araştırma birimlerinde çalışan ya da bunlarla kısmen bağlantılı kişiler. Dolayısıyla burada en önemli nokta, petrol sektörüyle bağlantılı Suudi Arabistanlı bilim insanlarının önemli iklim raporlarının hazırlanmasına dahil olmaları. Bunlardan birinin de Yedinci Değerlendirme Raporu’nun koordinatörlerinden biri olması. Zaten mesele de buradan ortaya çıkıyor.
Ö.M.: Evet, dünyadaki en büyük sahtekârlıklardan, çıkar çatışmasının doruk noktalarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü IPCC’nin ele aldığı temel meselelerden biri, fosil yakıt üreten şirketlerin iklim değişikliğine yaptığı büyük ve olumsuz katkılar. Hazırlanan raporlar da tam olarak bunları ortaya koyuyor.
Ö.Ö.: Evet.
Ö.M.: Dünyanın en büyük fosil yakıt şirketine bağlı çalışan bilim insanlarının bu süreçte yer alması, gerçekten çok acayip, görülmemiş bir rezalet durumunu ortaya çıkarıyor.
A.İ.: Burada çıkar çatışmasının değerlendirilmesi açısından şöyle bir sorun var ve IPCC’nin yani Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin yapısından kaynaklanan bir durum bu: Bir tarafta bilimsel araştırmalar, diğer tarafta ise bunları uygulayacak hükümetler ve siyasi politikalar var. Bu nedenle hükümetlerle arasında bir kanal oluşturma ihtiyacı olduğu belirtiliyor.
Tabii bu durum büyük bir gri alan yaratıyor. O gri alanda da tam söylediğimiz türden çıkar çatışmalarına açık görevlendirmeler gündeme gelebiliyor. Ancak sorunlu olduğu belirtilen 20 uzmanın 12’sinin Suudi Arabistan merkezli kurumlarla bağlantılı olması herhalde sadece bir rastlantı değil. Burada daha kasıtlı bir politikadan da söz edilebilir.
Ö.M.: Örneğin bunlardan biri olan Dr. Babiker, 20 yıl boyunca Aramco için çalışmış.
A.İ.: Zaten mesele de onunla söyleşi yapmak üzere harekete geçen bir gazetecinin bu durumu fark etmesiyle ortaya çıktı.
Ö.M.: Evet.
Ö.Ö.: Yedinci Değerlendirme Raporu’nun koordinatör başyazarlarından biri.
A.İ.: Başyazarı.
Ö.Ö.: Koordinatör başyazarı.
Ö.M.: Evet, Jürgen Steinberger. Gerçekten çok ilginç bir durum.
A.İ.: Evet. O zaman son verebiliriz herhalde.
Ö.M.: Evet, tamamdır.
A.İ.: Gelecek hafta görüşmek üzere. Seçimlerle ilgili şunu da unutmayalım: Sırbistan’da seçimlerin 25 Ekim’de yapılacağı kesinleşti. Sırbistan Cumhurbaşkanı önümüzdeki hafta cumhurbaşkanlığından istifa edecek ve seçimlere partisinin adayı olarak katılacak. Amacı bundan sonra başbakan olarak devam etmek. Yani cumhurbaşkanlığı görevini sürdüremeyeceği için başbakanlığa geçme kararı aldı.
Tabii Tayyip Erdoğan bunu yapamayacak çünkü başbakanlık makamını kendisi kaldırdı. Dolayısıyla Putin ve Medvedev’in yaptığı, şimdi de belki Vučić’in Sırbistan’da uygulayacağı görev değiştirme mekanizmasını kendisi için işletemeyecek. Başka çareler bulması lazım.
Ö.M.: Onun için de yeni seçimler...
A.İ.: Akın Gürlek’in dediği gibi, “Cumhurbaşkanımızı seçtirmek için seçim yapmak” gerekiyor.
Ö.M.: Evet, danışmanı da zaten aynı şeyi söyledi. Evet, bu şekilde bir kalıbın içinde...
A.İ.: Yani bu insanlar uzun vadeli düşünmüyorlar. “Ben sonra nasıl devam edebilirim?” sorusunu pek düşünmeden adımlar atıyorlar. O da dikkatimi çekiyor.
Ö.M.: Peki, çok teşekkür ederiz.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"Avrupa’da merkez siyaset çözülürken, aşırı sağ yükseliyor"
Ahmet İnsel
"Almanya’nın gelecekte Nazileşmesine yol açabilecek bir hareket destekleniyor"
Ahmet İnsel
"Karanlık bulutlarla dolu ufukta bir tur"
Ahmet İnsel
"Avrupa'da gençler arasında radikal değişimi sağdan vaat eden partilere doğru bir eğilim var"
Ahmet İnsel