‘Bir Arada Yalnız’: Yalnızlık, Sakatlık ve Ölüm
Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nden beş ödülle dönen "Bir Arada Yalnız" filminin başrol oyuncusu Onur Gözeten ile kendisinin canlandırdığı İzzet karakteri üzerinden sakatlık, hastalık, ölüm, aile ilişkileri, dijital dünyada kurulan alternatif yaşamlar ve toplumsal ön yargılar üzerine konuşuyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba, geçen hafta olduğu gibi bu hafta da Altın Koza'dan bir konuğumla karşınızdayım. Altın Koza 2026'nın kazananı diyebileceğimiz Bir Arada Yalnız filminin oyuncusu Onur Gözeten konuğumuz.
Film, festivalden beş ödülle döndü: En İyi Film, Ali Vatansever'e; En İyi Yönetmen, Fatih Al'a; En İyi Erkek Oyuncu ve Umut Veren Genç Erkek Oyuncu ödülleri Onur Gözeten'e verildi. Ali Vatansever ayrıca Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü'nü Pınar Yorgancıoğlu ile paylaştı.
Şimdi bu röportajı sizinle paylaşıyorum.
A.T.A.: Merhaba. Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 14 Ekim 2026 Çarşamba.
Altın Koza Film Festivali'nden konuklarla konuşmaya devam ediyorum. Şu anda karşımda Bir Arada Yalnız, İngilizcesiyle Lifelike filminin başrol oyuncusu Onur Gözeten var. İzzet karakterini canlandırmıştı ve aslında ağır bir hastalığı, hatta sakatlığı da diyebiliriz.
Onur, Onur diyeceğim, kusura bakma, genç bir arkadaşımsın.
Onur Gözeten: Ben de abi diyebilir miyim?
A.T.A.: İstediğin gibi. ‘Alper’ de, ‘Alper abi’ de. Sen nasıl istersen.
Benim programımın ilk sorusu şu: Onur Gözeten kimdir? Bugüne kadar neler yapmıştır? Bir sakatlığı bulunuyor mudur?
O.G.: Merhabalar tekrardan. Ben Onur Gözeten. Onur Gözeten kimdir? Ne güzel soru bu arada. Hayatını sevdiği şeylerle, özellikle insanların belki de kaçtığı, benim de kaçtığım konularla hasbihâl ederek yaşamaya çalışan, bunu mesleğiyle yapmaya çalışan; mesleğinin dışında da hayattan keyif almaya, insanlarla güzel bağlar kurmaya çalışan, 27 yaşında, 10 senedir bu işlerle uğraşan bir kardeşinim diyeyim abi.
Bu benim sıralama olarak kaçıncı filmim bilmiyorum ama toplamda 9 veya 10 uzun metraj filmim var. Dört beş tane de kısa metraj filmim var. Onun dışında ana akımda dizilerim ve dijital platformlarda filmlerim var. Bir de kendi tiyatro oyunum var.
Böyle her alanda insanlarla buluşabileceğim, insanların deneyimlerini paylaşabileceğim bir hayat yaşamaya çalışıyorum. İşimi çok seviyorum, hayatı çok seviyorum. Her türlü insanla, her türlü iletişim kurmaktan hoşlanıyorum.
Bildiğim kadarıyla bir sakatlığım yok.
Bugün burada olmaktan da çok mutluyum abiciğim. Beni davet ettiğin için teşekkür ederim.
A.T.A.: Rica ederim, rica ederim Onur.
Peki oyuncu olma hayali nasıl başladı? Ona da girelim.
O.G.: Ya benim hayalim şöyle başladı. Aslında lisede oyuncu olmak istediğimi fark ettim. Çünkü canım Asuman Öz Şekercan, kendisi de kanseri atlatmıştı zaten. Burada bunu söylemem onun hakkında özel bir şey mi bilmiyorum ama sonuçta bu temada bir şey konuşuyoruz. İlk dersimize geldiğinde bende bir şey olduğunu ve tiyatro kulübüne katılmam gerektiğini söyledi. Ben de daha böyle oyunbazdım.
A.T.A.: O zaman kaç yaşındaydın?
O.G.: O zaman 15 yaşındaydım sanırım yani bundan hemen hemen 12 sene önce. Ben de kabul ettim, çok heveslendim. İçten içe içimde bir şey uyandı. O konuda çok bilinçli değildim çünkü böyle bir kültürün hiç olmadığı bir yerde büyümüştüm.
A.T.A.: Nerede büyüdün?
O.G.: Ben İstanbul Fatih'te doğdum, büyüdüm. Hem muhafazakâr, hem de çok illegal bir yerdi. Çocukluğum da açıkçası sokakta geçti. Ama neyse ki derslerimi de iyi götürmem sayesinde Gaziosmanpaşa'da iyi bir lisede okudum. Oradaki hocalarım hayatımı çok yönlendirdi. Böylelikle lisede tiyatroya başlamış oldum.
Tiyatroya başlar başlamaz da bir şey fark ettim. Ben zaten çocukluğumdan beri, anaokulundan, ilkokuldan, hatta aile toplantılarından beri... Hani herkesin böyle klişe bir hikâyesi vardır ya, beni ortaya alırlardı, harmandalı oynardım, bir şeyler yapardım, bana para takarlardı. Ben bu işten para kazanmaya...
A.T.A.: Severdin de yani.
O.G.: Evet evet, severdim, severdim. Sonra da ilkokuldan itibaren etkinliklerde beni hep sahneye ittiler. O sahneye itilişi de aslında unutmuşum çünkü öyle bir bilincim yoktu. Ama lise tiyatrosunda, “Bir dakika, bu benim hayatımda hep vardı ve ben bunu hayatım boyunca yapabilirim,” gibi bir düşünce oluştu. Bu hayalin peşinden koşmaya başladım.
Evimden çok küçük yaşta ayrıldım ve tiyatroyla yaşamaya başladım. O andan itibaren aslında bu meslek de beni kovalamaya başladı sağ olsun. Bugün gerçekten kaçmak istesem bile, ki hiç istemiyorum, hep peşimde, benimle beraber. Sanki hep yapmam gereken şeymiş gibi hissettiriyor bana. Bu işi yapmaktan çok mutluyum çünkü bana bu karşılaşmaları yaşatıyor.
Getto diyebileceğimiz, daha fakir mahallelerde büyüdüm. Hep öyle sokaklarda yaşadım. Bunun acısını çok çekmiş insanlara da şahit oldum.
Bugün de ağır bir hastalık geçirmiş, artık hareket edemeyen, yataktan yardım almadan çıkamayan, yardım almadan tuvalete gidemeyen, birçok şeyi yapamayan birini oynadım. Bunları yaşayan insanların deneyimlerini paylaşmak... Biz onların yaşadıklarının yakınından bile geçemeyiz. Bu filmleri yapsak da onları tam anlamamız mümkün değil. Ama tabii ki bu soruları sormak, onlarla karşı karşıya gelmek ve bunları deneyimlemek çok güzeldi.
A.T.A.: Fatihliyim dedin. Ben Kocamustafapaşa doğumluyum, 1973. Tam benim yarı yaşımdasın. Ben 53 yaşındayım. Yani böyle bir benzerliğimiz de var. Hatta Samatya SSK doğumluyum, öyle söyleyeyim. Yakın yerlerdeniz.
O.G.: Eminönü Devlet Hastanesi'nde, daha Çarşamba taraflarındaydım ben de.
A.T.A.: Ben sonradan tabii Bahçelievler’e taşındım. Şimdi de Mersin’deyim.
Programın ortalarına geldik Onur. Müzik paylaşıyoruz ve ben müziği de konuğa soruyorum. Senin istediğin bir parça var mı, şu aşamada dinleyicilerimize dinletelim? Anonsu sen yap istersen.
O.G.: Ya az önce aklıma başka bir şey geldi ama şu an ağır olur mu bilmiyorum.
A.T.A.: İçinden ne geliyorsa, hiç farketmez.
O.G.: “Rindlerin Akşamı” geldi abi benim aklıma. “Dönülmez Akşamın Ufkundayız.”
A.T.A.: Tabii, tabii ne istersen.
O.G.: Umarım beğenirler.
A.T.A.: Bir hayır vardır bunda da.
A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Altın Koza, Adana'da 33. kez düzenleniyor. Şu anda otelde, Bir Arada Yalnız filminin başrol oyuncusu Onur Gözeten'le beraberiz.
Bir Arada Yalnız filminin ismi çok güzel. İngilizcesi Lifelike, yani yaşamsı, hayatımsı, yaşıyormuşçasına gibi tınlıyor bende.
Sen o filmde İzzet karakterini oynadın. Ağır bir hastalığı var. Sinopsiste hastalığın ne olduğu söylenmiyor. Belki biz de şimdi ne olduğunu söylemeyelim ya da söyleyelim, bilmiyorum.
O.G.: Filmde de tam olarak ne olduğunu söylemiyoruz zaten. Kanser diyoruz.
A.T.A.: Sen bu role nasıl hazırlandın? Sakat bir karakteri canlandırıyorsun. Filmin sana ilk ulaşmasından bugüne kadarki süreci anlatalım. Detaylara zaten gireceğiz.
O.G.: Tamamdır. Erengül Öztürk kast direktörüydü. Yoğun bir kast çalışması yapıldı. Bayağı insanın audition'ı alındı diyebilirim. Ali Hoca'nın ilk çizgiyi atışından filmin gösterimine kadar altı yedi yıllık bir süreç var hatta. Bize de audition metni ve senaryo geldi.
İlk geldiğinde kilo verilmesi, zayıf olunması gerektiği belliydi. Ben de buna çok heyecanlandım. Gözüm de korktu tabii ki. Böyle işlerde en korktuğum şey, sanatçı olarak hadsizlik yapmak.
Biz ne seyirciye bir şey dayatacak, ne de bir şey öğretecek yerdeyiz. Sadece bu deneyimleri onların gözlerinin önüne kendi bakış açımızdan sunarak seyircimizle birlikte sorular sorabiliriz.
Hazırlık sürecinin büyük bir kısmı benim için zayıflamaktı. Bir de onkologlarla görüştük. Onkologların yönlendirmesiyle Onkoloji Anneleri'yle tanıştık. Onlardan hep bahsediyorum, hep de bahsetmek istiyorum. Bu ailelere ve çocuklara yardım eden, çocuklarını kaybettikleri için bu deneyimi çok iyi bilen annelerimiz var. Elif Hanım aracılığıyla tanıştık onlarla. Onların sayesinde bu hastalığı yaşamış, vücudunda büyük yaralar oluşmuş, hareket edemeyen, hayatını sürdürmekte zorlanan, yatağa bağlı hâle gelmiş çocukların deneyimlerine bir şekilde baktık.
A.T.A.: Onlarla tanıştın, görüştün mü çocuklarla?
O.G.: Biz, çok etik olmayacağını düşündüğümüz için onları bu film sürecine dahil etmedik sanırım. Birinci elden onlarla görüşmedik, aileleriyle görüştük. Çünkü İzzet’in içinde bulunduğu durum İzzet’e çok özeldi. Evet, çok benzer şeyler yaşıyorlar ama hastalığı ya da o sakatlığı yaşayan herkesin deneyiminin kendine has olduğunu düşünüyoruz.
Hani bir sağlık durumu dile getirildiğinde sanki herkes aynı şeyi yaşıyormuş gibi bir algı var insanlarda. Down sendromu için de mesela böyle bir durum var. Herkes aynıymış gibi düşünülüyor ama öyle değil. Nasıl ki hepimiz ayrı varlıklarız, ayrı düşünceleriz, ayrı beyinleriz...
Biz İzzet’i, bunu yaşamış ailelerden ve onların çocuklarıyla ilgili bizimle paylaştıklarından, onkologlardan, çok değerli bir psikolog olan Kemal Kuşçu’yla yaptığımız görüşmelerden ve tabii ki araştırmalarımızdan öğrendik.
O çocukların videolarına, fotoğraflarına ailelerinin izniyle ulaştım. Ne mutlu bana. Bunu acılı bir yerden söylemiyorum. O hâlleri gözlerimin önünden gitmez. Çünkü bilinmesi, en azından farkında olunması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu bir acıma duygusuyla ya da bizden daha kötü, daha başka bir durumdalarmış gibi değil, hayatın bir parçası olarak görmek gerekiyor. Kimimizin hayatını böyle tamamladığını ya da böyle devam ettirdiğini öğrenmek, özellikle bu filmi çektiğim yaşta benim için çok değerliydi.
Tabii ki oyuncu olarak okulda öğrendiğimiz, kendi deneyimlerimizle geliştirdiğimiz role yaklaşım biçimleri var. Hocamızı, etrafımızdaki oyuncuları dinlemek... O noktada çok şanslıydım. Ekibimi dinlemek, özellikle sette çalışırken... Herkesin çevresinde böyle şeyler yaşayan ya da bunlara şahit olan insanlar oluyor. Onların deneyimlerini paylaşmak aslında beni bu role hazırladı diyebilirim.
A.T.A.: İngilizcesi Lifelike, aslında o da bir şeyi yansıtıyor. Çünkü İzzet karakteri başka bir hayatta yaşıyor. Sanal âlemde, dijital âlemde yaşıyor. Bir VR gözlüğüyle bambaşka bir hayat yaşıyor, sakat değilmiş gibi. Çünkü orada gerçekten sakat değil.
Aslında Lifelike buna da temas ediyor. İngilizce ismi zaten. Yaşayamadığı hayatın yaşadığı kısmı da var gibi geldi bana. Ona dair ne söylemek istersin? VR da artık günümüzün gündeminde bir yandan.
O.G.: Teknoloji öncelikle beni korkutuyor. Bu kadar gelişmesi ve bu kadar hızlı gelişiyor olması...
Bizde zaten şöyle bir şey vardır: İyi kötü her karakter haklıdır. Biz oyuncular, senaristler bir senaryoya baktığımızda... Çünkü başka türlü onu hayata geçiremeyiz. Düşüncelerine katılmasak bile önce onu haklı olarak ele almalıyız.
Ben kendim öyle bir sanal dünyada olmasam da İzzet’in tek isteği artık güzel bir manzarada bu hayata veda etmekti. İzzet’e çok hak verdim. Aradığı manzarayı, evini kendisinin inşa etmesi, o çalıların arasında koşması... Kimine üzücü gelebilir ama bana ne kadar mutluluk veriyordu anlatamam açıkçası. Teknolojinin o kadar gelişmiş olmasına sevindim bile. Çünkü futbolu çok seven, çimlerde koşmak isteyen bir çocuk bunu yapamıyorken...
A.T.A.: Adına bir saha da vardı filmde, öyle bir sahne de vardı yani.
O.G.: Tabii.
A.T.A.: Çünkü kupa kazanmış, futbolculuk yapıyormuş galiba. Ben öyle anladım en azından.
O.G.: Evet ve hatta o gelen arkadaşları da futbol takımından arkadaşları işte.
A.T.A.: Kupasını da küllük yapmıştı, ona dair şeyler de vardı.
O.G.: O çok ince bir detaydır benim için. O kupayı küllük yapmış çünkü. Arkadaşları da oynadıkları lige İzzet’in adını veriyorlar. Ama o da, “Lan, yaşayan adamın adı lige verilir mi? Bari bekleseydiniz de ölseydim,” gibi bir şey söylüyor.
A.T.A.: Kendine bir dünya yaratıyor. Dediğin gibi güzel bir dünya ama yaşadığı yerde gökdelenler var. Bursa'da bir toplu konutta yaşıyor. Bir yerde babasına, “Ya bir insanın son manzarası bu mu olmalıydı?” diyor. Aslında kendi sanal âleminde olması gereken manzarayı da yaratıyor bir yandan.
Fatih Al, baban Apti karakterini; Esra Kızıldoğan da annen Reyhan karakterini canlandırıyor. İkisi de inanılmaz oyuncular. Şunu söyleyeceğim: Anne karakteri, çocuğunun sakatlığı üzerinden sosyal medya fenomeni oluyor. Baba karakteri de şifa arama yoluna gidiyor, dinî hocalara gidiyor. Bunlara dair ne diyeceksin? Çünkü çaresi olmayan insanların kendilerine çare yaratma ritüelleri de oluyor bir yandan.
Benim de yaşadığım komik hikâyeler var, onları da biraz sonra ekleyeceğim.
O.G.: Çok isterim, çok isterim duymayı.
Ya işte, benim ele aldığım yerden öncelikle Esra ve Fatih inanılmaz oyuncular. Gerçekten ekibimizin her parçası, sanatından kostümüne, rejisinden yapımına kadar herkes bu işi güzel bir şekilde hayata geçirmek için canla başla çalıştı, bu zorluğa göğüs gerdi. Yönetmenimizden başlamak üzere, o sırada bu konuyu kendi hayatında yaşayan insanlar da vardı, çok detayına girmeden söyleyeyim.
Ben, kendi ele aldığım yerden, İzzet'in ikisinin arasında kaybolduğunu ve girdikleri bu yolda annenin, babanın neredeyse çocuğa dönüştüğünü, İzzet’in ise belki bir ebeveyn olgunluğuna eriştiğini gözlemledim. Öyle hissettim. Bir de şuna çok hak verdim. Hatta bana şöyle geldi: İzzet kabullenmiş. İzzet için aslında çok büyük bir sorun yok gibi. Hani biz İzzet’e baktığımızda...
A.T.A.: Yakında öleceğini belirten şeyler söylüyor, filmde de söylüyor zaten.
O.G.: Ya direkt şöyle diyor: “Daha fazla uzatmasak mı acaba? Daha fazla gerçekten devam edecek miyiz buna?”
İzzet’i kendi beyanlarından ele aldığımızda o kadar kötü bir durumda bile değil belki. Ama bizim gözümüzden, anne babasının gözünden baktığımızda İzzet sanki acınması gereken, çok kötü bir durumda olan biri. Bir yandan elbette öyle ama İzzet’e sormamız lazım. Bu konuda tek önemli fikir İzzet’e ait, anne babasına bile değil. Çünkü İzzet istiyor ki anne babası artık birbirinden nefret etmesin. Aynı yatakta yatamıyorlar ve İzzet belki de hastalığından çok bundan acı duyuyor. Çünkü onunla uğraştıkları için kendilerini ve evliliklerini kaybetmenin eşiğine gelmişler.
Babanın çareyi dinde, annenin ise sosyal medyada araması da bir yandan bana çok tatlı geliyor. Ailelerle konuştuğumuzda bu durum bana şu soruyu sordurdu, cevabını bilmiyorum: Acaba bu durum aileler için mi daha zor, yoksa yaşayan için mi? Özellikle bu kadar küçük yaştayken. O çocuk için mi daha zor, yoksa anne baba için mi? Bu sorunun cevabını vermek benim haddim değil. Asla öyle bir haddim yok. Ama bu soruyu sormanın değerli olduğunu düşünüyorum.
Esra ve Fatih’in rollerine kattıkları da... Onları birinci elden izlemek zaten inanılmaz bir şeydi. Ben de onları taklit etmeye çalıştım. Çünkü o yaşta bir çocuk, özellikle sosyal hayattan da kopmuşken, ancak ailesini taklit edebilir.
A.T.A.: Şimdi baba bir ot peşinde dolaşıyor, şifacı bir hocanın peşinden gidiyor. Anne de günümüz tabiriyle takipçi kasıyor.
Benim de hikâyelerim olduğunu söylemiştim. Çok var ama birini anlatayım, çok komik.
O.G.: Çok merak ediyorum.
A.T.A.: İstanbul'dan Adana'ya trenle gidiyorum. Tren penceresinden bakıyorum, koltuk değneğim var yanımda. Şöyle bir şey olur, sakatlar bunu dinlerken bilecekler. İnsanların sakatlara karşı böyle bir eyvallahsızlığı var. Sanki seni tanıyormuş gibi birden kolunu atar. Önceden “Merhaba kardeşim,” falan demezler. İnsanlarda genelde sanki seni tanıyormuş gibi bir tavır vardır.
O.G.: Gerçekten.
A.T.A.: Böyle duruyorum. Geldi biri yanıma, benden biraz büyük. Ben o zaman senin yaşlarındayım, belki senden daha da gencim. 20 yaşındayım herhâlde. “Delikanlı, at arabası denedin mi?” dedi bana. Direkt bunu söyledi. Ben de anlamadım. “Ne demek o?” dedim. “At arabasını alıyorsun, atları çıkartıyorsun, üzengiyi beline bağlıyorsun. Her gün iki saat koşuyorsun. Bir ay sonra iyileşiyorsun. Sonra gel bana teşekkür et, tamam mı?” dedi.
Yani bu bir örnek. Bak, böyle çok şey yaşıyoruz. Bir de şuna değineceğim. Filmde İzzet’in flörtümsü bir durumu da oluyor. Sakatlara genelde flört olmaz, onlar aseksüeldir gibi bir bakış da var. Film bunu da kırıyor. Buna dair söylemek istediklerin var mı?
O.G.: Filmin en değerli noktalarından biriydi. Bence İzzet’in kırılma noktalarından da bir tanesi. Belki İzzet’in gerçekten içeriden yaralandığını gördüğümüz nadir yerlerden biri.
Bu flörtün sanal dünyada başlaması zaten enteresan. İzzet’in cesaretini toplayıp o arkadaşını eve çağırması, eve geldiğinde de artık hayatının sonlarına yaklaştığına inandığı için tek bir şeyi, minicik bir dokunuşu deneyimlemek istemesi ve o dokunuştan sonra kararını vermesi benim için filmin en etkileyici yerlerinden biriydi. Çünkü bana şöyle geldi: O sıcaklık hepimize ait ve hepimizi etkileyebilecek bir şey. Büyük bir sıcaklık da değil. Bir dokunuş, bir yan yana oluş... Hatta dokunuş bile fazladır bazen. Bir bakış, bakış bile değil. Arkan dönüktür birine ve sıcaklığını hissedersin. O sıcaklık İzzet’i çok etkiliyor. Dediğin gibi bu, sakat olmasıyla ya da olmamasıyla alakalı değil, tamamen hepimizin insan olmasıyla alakalı bir şey. İnsanlığa çok dair bir şey. Benim için filmin en etkileyici yerlerinden biriydi açıkçası. Zaten Ali Hoca’yla seçmelerde ilk çalıştığımız sahneydi o.
A.T.A.: Filmin yurt dışında da gösterilmiş. Oradaki izleyicilerin yaklaşımı nasıldı filme?
O.G.: Başka filmlerimde de, hatta daha yeni Zürih'ten geldim başka bir filmle. O daha komik, eğlenceli bir filmdi. Yine deneyimledim bunu. O yüzden bu soruyu sorduğuna sevindim abi.
Aslında sinemada evrensel bir dil yakaladığınızda tüm dil bariyerlerini, toplumsal ve kültürel farklılıkları aşabiliyorsunuz. Filmin dünya prömiyerini Estonya'da, Tallinn'de yaptık. Orada da sağ olsunlar çok güzel karşılıklar aldık. Hocamız En İyi Yönetmen Ödülü'nü aldı, En İyi Müzik Ödülü de alındı. Seyirci beklediğimizin ötesinde bir tepki verdi. Çünkü bu film herkese başka bir şey yaşatıyor. Kimini zorluyor ki biz bunu da istiyoruz. Filmle ilgili her türlü tepkiye, her türlü yaşanmışlığa açığız. Kimisi rahatlıyor. Beni de çok rahatlattı film mesela.
Bana genelde, “Süreç çok zor, seni çok etkilemiş olmalı,” diyorlar. “Etkiledi ama korkmayın, iyi etkiledi,” diyorum ben de. Bu süreç beni çok rahatlattı. Ölümü düşünmek, sakatlığı düşünmek... Çünkü sakatlık, ölüm, bunlar üzerine düşünülecek şeyler değil zaten. Bunlar olan şeyler. Bunları düşünmeye kalktığınızda yaşamın güzelliklerini ve belki de yaşamda kaybetmekten korktuğumuz şeyleri düşünüyoruz. Araya koyduğumuz sakatlıkların, hastalıkların bir önemi kalmıyor. Bunu deneyimlemek çok güzeldi.
Yurt dışında tabii ki burada aldığımızdan farklı tepkiler alıyoruz ama evrensel bir yer var. Mesela orada yaşlı bir hanımefendi bize aslında Türkiye'de duymayı bekleyeceğim bir şey söyledi: “Cennette yaptığınız bu dans için size çok teşekkür ederiz,” dedi. Filmin sonu vesilesiyle. İzleyenler gördüklerinde anlayacaklar. Çok tatlıydı.
A.T.A.: Ali Vatansever şöyle dedi: “Aslında sonu öyle değilmiş. Sonra bir anda bir şey oldu, öyle yapacağız dedik.”
O.G.: Evet, Ali Hoca çok sürecin içindeydi. Bu zaten hepimizin... İşte bu aslında etiketlerle alakalı. Sadece sakatlık da değil. Biz sadece sakat olan insanları değil, en ufak bir kişilik özelliğinden dolayı bile karşımızdaki insanı hemen etiketliyoruz. Sonra da insanlara o etiketlerle bakıyoruz. Toplumumuzu en kötü etkileyen şeylerden biri bu.
Biz bu filmde tüm etiketlerden sıyrılıp sadece orada, o anda olmayı; teknik olarak da, deneyim olarak da, senaryo olarak da yaptığımız şeyi deneyimlemeyi ve bu konular üzerine sorular sormayı keşfettik.
Sakatlık üzerine de gerçekten bir şey söyleme haddini kendimde görmüyorum. Sadece şunu söyleyebilirim: Herkese kendi istediği gibi bakalım, herkesi kendi istediği gibi görelim. Bunun için de önce iletişim kuralım, ön yargılarımızdan sıyrılalım. Bir film izlediğimde de böyle mesela. Yönetmeniyle gidip konuşmadan, neyi neden yaptığını sormadan film hakkında bir şey söylemeyi sevmem. Hele ki karşımızdaki bir insansa... Bunu gerçekten sadece sakatlık üzerinden söylemiyorum. Bulunduğu durumla, hayat şartlarıyla, yapmak istediği şeylerle ilgili onun fikrini, düşüncelerini bilmeden kimse onun hakkında bir fikir ya da duygu oluşturmasın.
Kimsenin kimseye acımaya haddi yok. Kimsenin bir başkası adına bir şey düşünmeye de haddi yok. Sadece iletişim kurarak bunların hepsini çözebiliriz diye düşünüyorum. Bunu evrensel bir mesaj gibi de söylemiyorum. Gerçekten çok basit bir çözümü var bunun. Ama hepimiz insanız, hatalar da yapabiliriz. Bunlara da okeyiz.
Umarım hepimiz sevgi temelli filmlerle, sanat eserleriyle ve birbirimizle buluşmaya devam ederiz. Ben seninle tanıştığıma çok memnun oldum. Çok teşekkür ederim.
A.T.A.: Onur Gözeten'di konuğum, Bir Arada Yalnız filminin başrol oyuncusu. Onur, konuk olduğun için çok sağol.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Şu anda 30 Eylül Çarşamba günündeyiz. Film bir gün önce, son seansta gösterildi. Moderasyonu da Yeşim Burul üstlendi. Yeşim Burul, Apaçık Radyo'da Sinefil programını sunuyor. O da benim radyodan arkadaşım. Apaçık Radyo da bir yandan Bir Arada Yalnız'ı sahiplenmiş oldu.
Daha çok film izlemedim ama şimdiden söylüyorum, geleceğe dönük bir tahmin: Bence En İyi Film Ödülü'nü alacak. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü de sen alacaksın bence. Bilmiyorum tabii.
Son sözlerin varsa onları da alalım, bitirelim programı. Konuk olduğun için çok sağol Onur.
O.G.: Ben çok teşekkür ederim konuk ettiğiniz için. Hayırlısı olsun abi. Bunları senden duymak zaten gayet güzel bir ödül. Yeşim’e de buradan çok teşekkür etmiş olayım, radyoya da. Sağolun, iyi ki böyle şeyler yapıyorsunuz. Bence hepimizin çok ihtiyacı var, gerçekten çok ihtiyacı var.
Son olarak programın konseptiyle ilgili şunu söyleyebilirim belki: Genelde böyle şeyler yaşayan insanları gördüğümüzde içimizde hemen bir kibir oluşuyor galiba. Onu bir kenara bırakırsak aslında ne tür bilgelikler ve yaşanmışlıklar kazanabileceğimizi insanların fark etmesini isterim. Film üzerinden de böyle bir konuyu konuşmuş olduk. Gerçekten sürçülisan ettiysem affola. Hiçbir konuda bir şey söyleme haddini kendimde görmüyorum. Sadece sorular sorabilirim.
Filmim üzerinden seninle buluştuğum ve böyle güzel bir programda beni konuk ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Herkese sevgiler, saygılar.
A.T.A.: Sakat Muhabbet'in bir de son sloganı var: Dünyanın bütün sakatları eğleşin! Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.
O.G.: Hoşça kalın, kendinize iyi bakın.
Benzer İçerikler
Adana Altın Koza Film Festivali'nden üç ödüllü film birden!
Alper Tolga Akkuş, Banu Sıvacı, Nuri Cihan Özdoğan, Onur Gözeten
Sessiz Bir Hêvî
Orhan İnce
Delilik, Hezeyan ve Sakatlık: Yeni Şafak Solarken
Gürcan Keltek
"Kuru Otlar Üstüne" ve Sakatlık
Alper Tolga Akkuş