Adana Altın Koza Film Festivali'nden üç ödüllü film birden!
Açık Dergi'de Alper Tolga Akkuş, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nden ödüllerle dönen "Bir Arada Yalnız" filminin oyuncusu Onur Gözeten, "Günyüzü" filminin yönetmeni Banu Sıvacı ve "Ölü Köpekler Isırmaz" filminin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan ile sinema, hafıza, hastalık, engellilik, doğa tahribatı ve çevre kirliliği üzerine gerçekleştirdiği söyleşilerden bir seçki sunuyor.
Alper Tolga Akkuş: Açık Dergi devam ediyor. 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali geçtiğimiz hafta sona erdi. Biz de orada Sakat Muhabbet programı adına kayıtlar almıştık.
Güzel bir tesadüfle söyleşi yaptığım sinema emekçilerinin filmleri toplam dokuz ödül kazandı. Açık Dergi'de bu üç filmden konuklarımla gerçekleştirdiğim söyleşileri bir kolaj hâlinde sizlerle paylaşmak istedik. Bu filmler Bir Arada Yalnız, Günyüzü ve Ölü Köpekler Isırmaz.
Bir Arada Yalnız filminin Altın Koza'da Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanan oyuncusu Onur Gözeten, Günyüzü filminin yönetmeni Banu Sıvacı ve Ölü Köpekler Isırmaz filminin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan'la yaptığımız söyleşilerden bir seçkiyi şimdi sizlerle paylaşıyoruz.
En İyi Film Dahil Altın Koza’dan Beş Ödülle Dönen Bir Arada Yalnız Filminin Umut Veren Genç Oyuncu Ödüllü Aktörü Onur Gözeten
A.T.A.: Altın Koza Film Festivali'nden konuklarla konuşmaya devam ediyorum. Şu anda karşımda Bir Arada Yalnız filminin başrol oyuncusu Onur Gözeten var. Onur, sana Onur diyeceğim, kusura bakma. Genç bir arkadaşımsın.
Onur Gözeten: Ben de abi diyebiliyor miyim?
A.T.A.: İstediğin gibi yani Alper de, Alper abi de, sen nasıl istersen.
Onur Gözeten kimdir?
O.G.: Merhabalar tekrardan. Ben Onur Gözeten. Onur Gözeten kimdir? Ne güzel soru bu arada. Hayatını sevdiği şeylerle, özellikle insanların belki de kaçtığı, benim de kaçtığım konularla hasbihâl ederek yaşamaya çalışan, bunu mesleğiyle yapmaya çalışan, mesleğinin dışında da hayattan keyif almaya, insanlarla güzel bağlar kurmaya çalışan 27 yaşında, 10 senedir bu işlerle uğraşan bir kardeşinim abi.
Bu benim sıralama olarak kaçıncı filmim bilmiyorum ama toplamda 10'a yakın uzun metraj, dört beş tane de kısa metraj filmim var. Onun dışında ana akımda dizilerim, platformlarda filmlerim ve kendi tiyatro oyunum var.
Böyle her alanda insanlarla buluşabileceğim, onların deneyimlerini paylaşabileceğim bir hayat yaşamaya çalışıyorum. İşimi çok seviyorum, hayatı çok seviyorum.
A.T.A.: Bir Arada Yalnız filminin ismi çok güzel. İngilizcesi Lifelike, yani yaşamsı, hayatımsı, yaşıyormuşçasına gibi tınlıyor bende. Sen filmde İzzet karakterini oynadın. Ağır bir hastalığı var. Sinopsiste hastalığın ne olduğu söylenmiyor ama…
O.G.: Filmde de tam olarak ne olduğunu söylemiyoruz zaten, kanser diyoruz.
A.T.A.: Sen bu role nasıl hazırlandın? Filmin sana ilk ulaşmasından bugüne kadarki süreci anlatalım.
O.G.: Tamamdır. Eren Gül Öztürk kast direktörüydü. Yoğun bir kast çalışması yapıldı. Pek çok kişinin audition'ı alındı diye biliyorum. Ali Hoca'nın ilk çizgiyi atışından filmin gösterimine kadar altı yedi yıllık bir süreç var hatta. Bize de audition metni ve senaryo geldi.
İlk geldiğinde kilo verilmesi, zayıf olunması gerektiği belliydi. Ben de buna çok heyecanlandım. Gözüm korktu tabii ki. Böyle işlerde en korktuğum şey, sanatçı olarak hadsizlik yapmak. Biz ne seyirciye bir şey dayatacak ne de bir şey öğretecek yerdeyiz. Sadece bu deneyimleri kendi bakış açımızdan onların gözleri önüne sunarak seyircimizle birlikte sorular sorabiliriz.
Hazırlık sürecinin büyük bir kısmı benim için zayıflamaktı. Tabii ki oyuncu olarak okulda öğrendiğimiz, kendi deneyimlerimizle geliştirdiğimiz role yaklaşım biçimleri var. Hocamızı, etrafımızdaki oyuncuları ve ekibimizi dinlemek... O noktada çok şanslıydım. Özellikle sette çalışırken herkesin çevresinde böyle durumlar yaşamış ya da bunlara şahit olmuş insanlar olduğunu görüyorsunuz. Onların deneyimlerini paylaşmak aslında beni bu role hazırladı diyebilirim.
A.T.A.: İngilizcesi Lifelike. O aslında başka bir şeyi de yansıtıyor. İzzet karakteri filmde başka bir hayat yaşıyor; sanal âlemde, dijital dünyada yaşıyor. Filmin İngilizce ismi de buna temas ediyor. Yaşayamadığı hayatın yaşadığı bir kısmı da var gibi geldi bana. Buna ne söylemek istersin? VR da artık günümüzün gündeminde bir yandan.
O.G.: Ya, öncelikle teknoloji korkutuyor beni. Bu kadar gelişmesi ve bu kadar hızlı gelişiyor olması... Ben kendim hiçbir zaman öyle bir sanal dünyada olmasam da...
İzzet'in tek isteği artık güzel bir manzarada bu hayata veda etmekti. Eğer bir insan kendi hayatını tamamlanmış hissediyorsa bu çok doğal bir şey. Ben kişisel olarak, Onur olarak hiçbir hayatın zamanından önce bitmesini istemem. Hayatın keyfinin çıkarılmasını isterim açıkçası ama İzzet'e çok hak verdim. Aradığı manzarayı, evini kendisinin inşa etmesi, o çalıların arasında koşması... Kimine üzücü gelebilir ama bana ne kadar mutluluk verdiğini anlatamam açıkçası. Hatta teknolojinin o kadar gelişmiş olmasına sevindim bile.
A.T.A.: Kendine güzel bir dünya yaratıyor dedin ama yaşadığı yerde gökdelenler var. Bursa'da bir toplu konutta yaşıyor. Bir yerde babasına, “Ya bir insanın son manzarası bu mu olmalıydı?” diyor. Aslında kendi sanal âleminde olması gereken manzarayı yaratıyor bir yandan da.
Bir de anne karakteri var. Oyuncuları da söyleyeyim: Fatih Al, babası Apti karakterini; Esra Kızıldoğan ise annesi Reyhan karakterini canlandırıyor.
O.G.: Öncelikle Esra ve Fatih inanılmaz oyuncular. Gerçekten ekibimizin her parçası, sanatından kostümüne, rejisinden yapımına kadar herkes bu işi güzel bir şekilde hayata geçirmek için canla başla çalıştı, bu zorluğa göğüs gerdi.
Ben, İzzet'in ikisinin arasında kaybolduğunu, girdikleri bu yolda anne ve babanın neredeyse çocuğa dönüştüğünü, İzzet'in ise belki bir ebeveyn olgunluğuna eriştiğini gözlemledim. Öyle hissettim. İzzet kabullenmiş. Aslında İzzet için çok büyük bir sorun yok gibi. Doğrudan, “Daha fazla uzatmasak mı acaba?” diyor. İzzet'i kendi beyanlarından ele aldığımızda belki o kadar kötü bir durumda bile değil. Ama bizim gözümüzden, anne babasının gözünden baktığımızda sanki acınması gereken, çok kötü bir durumda olan biri. Bir yandan elbette öyle ama İzzet'e sormamız lazım. Bu konuda tek önemli fikir İzzet'e ait, anne babasına bile değil. Çünkü İzzet, anne babasının artık birbirinden nefret etmemesini istiyor. Aynı yatakta yatamıyorlar ve İzzet belki de hastalığından çok bundan acı duyuyor. Çünkü onunla uğraştıkları için kendilerini ve evliliklerini kaybetmenin eşiğine gelmişler.
Babanın çözümü dinde, annenin ise sosyal medyada araması da bir yandan bana çok tatlı geliyor. Ailelerle konuştuğumuzda bu durum bana şu soruyu sordurdu: Acaba bu durum aileler için mi daha zor, yoksa yaşayan kişi için mi? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Cevap vermek de benim haddim değil, asla. Ama bu soruyu sormanın değerli olduğunu düşünüyorum.
Esra ve Fatih'in rollerine kattıkları... Onları birinci elden izlemek zaten inanılmaz bir şeydi. Onları taklit etmeye çalıştığım noktada ikisine de çok hak verdim. Çünkü insan sadece yapabildiğini yapar. İnsan sadece tabağındakini yiyebilir. Babası da annesi de kendi imkânlarıyla bu çocuğu kurtarmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
A.T.A.: Film yurt dışında da gösterilmiş. Oradaki izleyicilerin yaklaşımı nasıldı filme?
O.G.: Bunu başka filmlerimde de deneyimledim. Hatta daha yeni Zürih'ten geldim, başka bir filmle. O daha komik, eğlenceli bir filmdi. Yine aynı şeyi deneyimledim. O yüzden bu soruyu sorduğuna sevindim abi. Aslında sinemada evrensel bir dil yakaladığınızda bütün bu dil bariyerlerini, toplumsal ve kültürel farklılıkları aşabiliyorsunuz galiba.
Filmin dünya prömiyerini Estonya'da, Tallinn'de yaptık. Orada da sağ olsunlar çok güzel karşılıklar aldık. Hocamız En İyi Yönetmen Ödülü'nü aldı, En İyi Müzik Ödülü de kazanıldı.
Seyirci beklediğimizin ötesinde tepki verdi. Çünkü bu film herkese başka bir şey yaşatıyor. Kimini zorluyor ki biz bunu da istiyoruz. Filmle ilgili her türlü tepkiye, her türlü yaşanmışlığa açığız. Kimisi rahatlıyor. Mesela beni de çok rahatlattı. Genelde bana, “Süreç çok zor olmalı, seni çok etkilemiş olmalı” diyorlar. Ben de “Etkiledi ama korkmayın, iyi etkiledi” diyorum. Bu süreç beni çok rahatlattı.
Ölümü, sakatlığı düşünmek... Çünkü sakatlık ve ölüm, bunlar üzerine düşünülecek şeyler değil aslında. Bunlar olan şeyler. Bunları düşünmeye başladığınızda yaşamın güzelliklerini ve hayatta belki de kaybetmekten korktuğumuz şeyleri düşünüyoruz. Araya koyduğumuz sakatlıkların, hastalıkların bir önemi kalmıyor. Bunu deneyimlemek çok güzeldi.
Yurt dışında tabii ki burada aldığımızdan farklı tepkiler alıyoruz ama evrensel bir nokta var. Mesela orada yaşlı bir hanımefendi, aslında Türkiye'de duymayı bekleyeceğim bir şey söyledi: “Cennette yaptığınız bu dans için size çok teşekkür ederiz.”
A.T.A.: Konuğum Bir Arada Yalnız filminin başrol oyuncusu Onur Gözeten'di. Onur, konuk olduğun için çok sağol.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Şu anda 30 Eylül Çarşamba günündeyiz. Film bir gün önce, son seansta gösterildi. Moderasyonu da Yeşim Burul üstlendi. Yeşim, Apaçık Radyo'da Sinefil programını sunuyor. O da benim radyodan arkadaşım. Yani Apaçık Radyo bir yandan Bir Arada Yalnız'ı sahiplenmiş oldu.
Henüz çok film izlemedim ama şimdiden geleceğe yönelik bir tahminde bulunayım: Bence En İyi Film Ödülü'nü alacak, sen de En İyi Oyuncu Ödülü'nü kazanacaksın. Bilmiyorum tabii.
Son sözlerin varsa onları da alalım. Konuk olduğun için çok sağol Onur.
O.G.: Ben çok teşekkür ederim konuk ettiğiniz için. Hayırlısı olsun abi. Bunları senden duymak zaten başlı başına güzel bir ödül. Yeşim'e de, radyoya da buradan çok teşekkür etmiş olayım. Sağolun, iyi ki böyle şeyler yapıyorsunuz. Bence hepimizin buna çok ihtiyacı var.
Yılmaz Güney En İyi Film Ödülü Dahil Altın Koza’dan Üç Ödülle Dönen Günyüzü Filminin Yönetmeni Banu Sıvacı
A.T.A.: Şu anda 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali gerçekleşiyor. Ben de Adana’da, otelde, Günyüzü filminin yönetmeni Banu Sıvacı ile beraberim.
Bu kaydı yaptığımız 30 Eylül Çarşamba günü itibarıyla Banu Hanım’ın filmi Günyüzü’nün galası bir gün önce saat 17:30’da yapıldı. Filmde sakatlığa değinen bir yön olduğu için Banu Hanım’dan konuğum olmasını rica ettim, sağolsun kabul etti. Şu anda kendisi karşımda. Banu Hanım, hoşgeldiniz. Nasılsınız, iyi misiniz?
Banu Sıvacı: Hoşbulduk, merhabalar. İyiyim, teşekkür ederim. Umarım siz de iyisinizdir.
A.T.A.: Ben de iyiyim. Bu arada iki Adanalı karşı karşıyayız. Sizin de Adanalı olduğunuzu biliyorum. Güvercin filminizi de izleme şansım olmuştu. Bu, ikinci filminiz. Ama önce filmin hikâyesini sizden dinleyelim. Günyüzü nasıl ortaya çıktı? Hear the Yellow ve Günyüzü isimlerinin bir hikâyesi var mı?
B.S.: Senaryoyu yazarken isim konusunda çok zorlandım çünkü çok katmanlı bir senaryo. Güvercin, Yusuf'un hikâyesini takip ettiğimiz bir senaryoydu. Bir gencin büyüme hikâyesini görüyorduk. Çevre ise onu etkileyen taraftaydı. Ama burada tüm karakterler birbirini etkiliyor. Yaşadıkları acılar ve uğraşlar, isim üzerine çok düşünmeme neden oldu. Bir noktada karakterlerin film boyunca aslında gün yüzü görmediğini fark ettim.
Bir de filmde bir şeylerin ortaya çıkmasıyla ilgili çok ciddi bir amaç, bir adalet arayışı var. Olayların gün yüzüne çıkması da önemli. Film bu iki anlamı birden taşıdığı için bu ismin uygun olacağını düşündüm.
A.T.A.: Hear the Yellow isminin, yani filmin İngilizce adının bir hikâyesi var mı? Aslında filmde bu ifade Türkçe olarak da geçiyor. Altyazıda görüyoruz. Orada toprakla ilgili bir şey söyleniyor. Bunun da bir hikâyesi var mı?
B.S.: Ben şöyle düşünüyorum: Bir müzisyen karakterim var ve sinestezik bir isim olsun istedim. Çünkü bu karakterin çocukluğuna dair renkler, kokular ve sesler neredeyse birbirine karışmış. Bunu film boyunca da söylüyor zaten. O artık dünyayı duyarak algılayan bir kadın. Ama o renkler de o coğrafyaya ait. İngilizce isimde görmeyi ve duymayı birleştirmek istedim. Bu yüzden geçmişi sarı bir renkle anarken kadının bunu duyduğunu hayal ettim. Çünkü o bir müzisyen. Böyle bir isim çıktı ortaya.
A.T.A.: Hikâyeye dair ipucu vermeyeceğiz tabii ama özetlerde yer alan kısımdan söz edeyim. Sunay isimli bir karakterimiz var ve geçmişindeki bir acıyı deşmek için memleketine dönüyor. Orada demans meselesi ortaya çıkıyor.
Ben filmi dün izledim. Özeti okumadan gelen bir izleyici de aslında ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor. Ben bunu demanslı bir bireyin zihninin yansıması gibi okudum. Çünkü ne olup bittiği film ilerledikçe perde perde açılıyor. Sanki filmi demanslı bir bireyin zihninin içinden izliyormuş gibi hissettim. Siz böyle mi kurguladınız bilmiyorum ama...
B.S.: Böyle söylemeniz beni gerçekten çok mutlu etti. O belirsizliklerin, o garip atmosferin elbette demansla ve hafıza kaybıyla bağlantısı var. Bir suçlu hafızasını kaybetse, bir kadın da bu suçu sorgulayıp üzerine gitse seyircinin tepkisi ne olur? Aslında bunu merak ettim.
A.T.A.: Filmde aslında dediğiniz gibi, bir suçlunun suçunu hatırlaması, hafızanın yeniden canlanması üzerine bir mesele var.
Görkem Yeltan da filmde rol alıyor. Kendisini çok beğendiğim bir oyuncu. Filmde, zihinsel engeli bulunan bir kişinin suçlu sayılıp sayılamayacağına ilişkin polisiye ve adli bir sorgulama da var. Demanslı bir kişi suç işlemişse ve bunu söylüyorsa suçlu addedilir mi, edilemez mi? Filmde böyle bir mesele de ele alınıyor.
B.S.: Sonuçta bu suçu sağlıklıyken işlemiş olabileceğine dair büyük bir şüphe var. Suna'nın kendince kanıtları çok yerinde ama hâlâ kesin olmayan bir durum söz konusu. O yüzden araştırdığım kadarıyla, doktorun da tam olarak bilmemesi gerekiyordu. O da bildiği kadarıyla söylüyor. Ben de ancak bildiğim kadarıyla konuşabilirim. Çünkü eminim bu durumun pek çok parametresi vardır. Hukuksal açıdan baktığımda da birçok parametre gördüm. Sonuçta kişi suçu zihni yerindeyken işlemiş olabilir ama artık zihni yerinde olmadığı için sorgulanma biçimi ve alınan tedbirler farklı.
A.T.A.: Evet. Film Berlin Film Festivali'nde gösterilmiş, ardından başka bir festivalde de ödüller almış. Peki Alman izleyicilerin ve diğer seyircilerin filme yaklaşımı nasıldı? Ne tür sorular sordular, hangi açılardan eleştiriler getirdiler?
B.S.: Berlin'de dünya prömiyerini yapmak benim için çok özel oldu çünkü Güvercin'de de öyle olmuştu. O benim ilk festival deneyimimdi. Kendi filmimle bu kadar büyük bir festivale seçilebilmek çok değerliydi.
Berlin seyircisi, Akdeniz seyircisinden kesinlikle farklı. Bunu sadece Türkiye üzerinden ayırmayacağım. Genel olarak Akdeniz hattındaki seyircilerle kuzey bölgelerindeki seyirciler farklı bakış açılarına sahip. Örneğin, kadın karakterimin yaşadığı acılar nedeniyle kurduğu mesafe ve sergilediği soğukluk onlar için hiçbir şey ifade etmiyor. Çok normal geliyor. “Bu karakter neden soğuk, neden mesafeli?” sorusu orada hiç sorulmuyor. Ama Türkiye'de ya da Akdeniz ülkelerinde böyle bir karakter gösterdiğinizde ilk sorulardan biri bu oluyor. Dolayısıyla aradaki anlayış ve karakterleri yorumlama farkını çok hissediyorsunuz.
A.T.A.: Ödül aldığı festival de 72. Taormina Film Festivali. Taormina hangi ülkede? İtalya gibi tınladı bana ama İtalya mı, bilmiyorum.
B.S.: Evet, Taormina çok köklü bir festival. İtalya'nın Venedik'ten sonraki en eski festivali. Festivale çok değerli jüri üyeleri geldi. Benim için önemli olan da buydu.
Jüriye Jane Campion başkanlık ediyordu. Jüri üyelerinin tamamı Oscar, BAFTA, Cannes gibi ödüllere sahip isimlerdi. Onların değerlendirmesine sunulmak, onlar tarafından tebrik edilmek çok değerliydi. Ben bu onayı şöyle değerlendiriyorum: Bu kişiler aslında insanlara “Bu filmi izleyin” demiş oluyorlar. Bu, sinemamız için çok değerli. Benim ödüllere bakış açım da bu. Özellikle güçlü jüriler, bir anlamda filmi tavsiye etmiş oluyorlar. “İzleyin bu filmi” diyorlar. Bu da filmin seyirciyle buluşmasını sağlıyor. Benim için bir ödülün en büyük anlamı bu.
A.T.A.: Bir de burada film ekibine alan açalım istiyorum. Oyuncuları, teknik ekibi, görüntü yönetmenini, ses ekibini... Onları da isimleriyle analım. Sizden rica edelim.
B.S.: Filmimizin görüntü yönetmeni sevgili Yusuf Aslanyürek. Kendisine buradan çok teşekkür ederim. Aynı zamanda yapımda da yer aldı. Yapımcımız Orkun Huylu, aynı zamanda filmimizin değerli oyuncularından. Filmimizde Selva Erdener, Süleyman Kadim Kabaali, Okan Selvi, Dilşah Demir, Kerem Özdoğan, Doğukan Töngel ve Feridun Koç rol alıyor. Çok değerli oyuncularımız var. Hepsine çok teşekkür ediyoruz. Müziklerimiz Canset Özgecan'a ait. Güvercin'de de kendisiyle çalışmıştım.
A.T.A.: Konuğumuz Günyüzü, İngilizce adıyla Hear the Yellow filminin yönetmeni Banu Sıvacı'ydı. Banu Hanım, konuk olduğunuz için çok sağolun. Son sözleriniz varsa onları da alalım. Tekrar çok teşekkür ederim.
B.S.: Bu kadar değerli, bize bakış açısı kazandıran bir program yaptığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Altın Koza’da SİYAD En İyi Film Ödülü’nü Kazanan Ölü Köpekler Isırmaz Filminin Yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan
A.T.A.: Altın Koza'dan sesler iletiyoruz size. Şu anda yanımda hemşerim, Adanalı Nuri Cihan Özdoğan var. Ölü Köpekler Isırmaz filmini izledik. Dün galası hınca hınç dolu bir salonda yapıldı.
Önce seni tanıyalım, ardından filmin hikâyesini dinleyelim.
Nuri Cihan Özdoğan: Ben Nuri Cihan Özdoğan, Adanalı bir sinemacıyım. Ölü Köpekler Isırmaz benim ilk uzun metrajlı filmim. Daha önce yine Adana'da, Adana'nın hikâyelerini anlatan kısa filmlerim vardı.
Filmin konusu aslında İsmet ile Dogo'nun dostluk hikâyesi olarak başladı. Sonrasında bu dostluğun giderek tahrip olan gidişatını besleyecek bir katman ararken Adana'daki çöp ithalatı ve bunun yasa dışı yöntemleriyle karşılaştım. Bunu da filme eklemledim. İnsanın doğayı tahrip etmesi, kirletmesi, zehirlemesi ve bu sırada kendisini de aynı şekilde dönüştürüp kirletmesi birbirini tamamlıyordu. Böylece hikâye oluşmuş oldu.
A.T.A.: Açık Radyo, Apaçık Radyo, ekolojiye ve iklim krizine çok önem veren bir radyo. Bunu herkes biliyor. Dün senin filminden sonra PGM salonunda Onur Ödülleri Töreni vardı. Ben de oraya gittim ve Apaçık Radyo adına bir plaket aldım. Orada Zeydan Karalar bu yılın temasını da açıkladı: “Plastiksiz Dünya, Mikroplastiksiz Adana. Bizim hedefimiz bu” dedi. Bir de “Adana, Avrupa'nın çöplüğü olmayacak” dedi.
Sen filmi yaparken muhtemelen bu temayı bilmiyordun. Filmin festivalin temasıyla çok örtüştü. Bir de filminde bir sahne vardı. Oradaki mafya babası, “Orta Doğu'da petrol, Rusya'da doğal gaz, bizde de çöp” diyor.
N.C.Ö.: Yani baktığımızda bu hem ironik, hem de trajik bir şey. Bir tarafta doğal gaz, diğer tarafta para getiren bir şey olarak çöp... Hani Ölü Köpekler Isırmaz ya, o koku alma meselesiyle birlikte paranın kokusunu almış ve bunu çöple bağdaştırmış bir sistem, sistemin sahipleri var.
Tabii bu film şöyle de bir şey: Çukurova'da doğduk, sen de öyle abi. Burada büyüdük ve buranın hikâyelerinden besleniyoruz. Ben sevdiklerimle birlikte bu şehirde yaşamaya devam ediyorum.
Bu filmde elbette bir kızgınlık var ama inanın, daha çok sevgi var. Çukurova'yı sevdiğim için Türkiye'nin en verimli topraklarının nasıl böyle bir şeye maruz kalabildiğini ve buna nasıl izin verilebildiğini sorguluyorum. Bu film bir yandan da buna itiraz.
Matteo Garrone benim idol yönetmenim diyebiliriz. Onun hikâyelerini incelediğimde, filmlerini izlediğimde ve kendime bir sinema dili kurmak istediğimde bir şey fark ettim. Evet, bu bir suç filmi. İçinde suç var, suçlu olmaya çalışan gençler var diyelim. Ama benim için asıl önemli olan, suçu ve suçluyu romantize etmeden bir hikâye anlatmaktı. Suçu estetize etmeyen bir tarz oluşturmak istedim. Umarım bunu başarabilmişimdir.
A.T.A.: Filmin daha önce Rotterdam'da gösterimi olmuş. Rotterdam da bir liman kenti ve Hollanda, Türkiye'ye, Adana'ya en çok çöp gönderen ülkelerden biriymiş. Peki, oradaki izleyiciler filme nasıl yaklaştı? “Biz Adana'da bunu yaşıyoruz, bu çöpleri gönderen de sizsiniz” gibi bir sohbet oldu mu? Oradaki izleyiciler bu konuda bir bilince sahip mi?
N.C.Ö.: Ya şöyle, bu yıl Adana'daki gösterimde insanlar bilinçliydi. Çünkü bu yaz Akdeniz artık plastiği kustu. Bu konu çok gündeme geldi ve gelmesi de gerekiyor elbette. Bu yüzden bu sene burada da bu konuları konuşur hâle geldik. Film de buna vesile oluyorsa bundan büyük mutluluk duyuyorum. Ama 2026'nın başında dünya prömiyerini Hollanda'da yaparken, henüz bu mesele burada gündeme gelmemişken Hollandalı seyircinin konu hakkında bu kadar bilgi sahibi ve bilinçli olması beni çok etkiledi. Onlar da bu durumdan çok rahatsızlar. Bir Türk olarak orada bu film üzerine konuştuğumda, hikâyenin gerçeklere dayandığını bildiğimiz için hem onların hem de bizim tarafımızın duyduğu rahatsızlığı gözlemledim, hissettim. Bu kadar bilinçli olmaları ayrıca dikkatimi çekmişti. Kendi ülkemizin vatandaşları için de bunu diledim. Ne yazık ki bu sene bir musibet yaşayarak, doğanın plastiği kusmasıyla öğrendik.
Genelde senaryolarımı yazarken kendime sorduğum sorulardan yola çıkıyorum. Bu film için de kendime şunu sordum: İnsan doğa üzerinde tahakküm kuruyor ve doğayı kirletiyor. Bütün bu kirlenmişliğe rağmen doğa kendini her seferinde yeniden yaratabiliyor, yenileyebiliyor, temizleyebiliyor. Peki insan kirlendiğinde bunu yapabilir mi? Biz bu kudrete sahip miyiz?
Bir de doğayla, filmle ve benim kişisel ilişkimle ilgili bir şey söylemek isterim. Pandemi zamanında, belki de bir kaçış olarak Yaşar Kemal'in romanlarını yeniden okumaya başlamıştım. Yaşar Kemal'in bu ülkenin, bu bölgenin toprağını, çiçeğini, böceğini nasıl sevdiğini ve bunlar üzerine sayfalarca destanlar yazdığını gördüm.
Bu okumaların ardından bölgeyi yeniden tanıma sürecine girdim. Yaşar Kemal'in romanlarını yazdığı Toros Dağları, Anavarza... Bizim oralar abi, sen de biliyorsun. Bundan sonra insanın doğayla ilişkisinin senaryolarıma girmesi kaçınılmaz oldu. Bütün bu gerçeklik de Ölü Köpekler Isırmaz'ı benim için mutlaka çekilmesi gereken bir film hâline getirdi.
A.T.A.: Oyuncuların ve film ekibinin de isimlerini analım. Onların da büyük emeği var. Kemal Burak Alper, filmde lakabı Tazı olan İsmet'i; Burak Can Doğan ise Dogo karakterini canlandırıyor. Diğer ekip üyelerini de sen say istersen. Onların da adları geçsin istiyorum çünkü gerçekten çok değerli bir iş ortaya çıkarmışlar.
N.C.Ö.: Evet, çok teşekkür ederiz abi, ekip adına bu fırsatı verdiğin için.
Görüntü yönetmenimiz Mustafa Yeşilova. Mustafa'nın da ilk uzun metrajlı filmi. Kurgucumuz Hakan Çelik. Hakan'ın da ilk uzun metrajlı filmi. Birbirine inanan bir ekiple yola çıkmıştık.
Yapımcımız amcamın oğlu, abim. İnandı ve yapımcım oldu. Ortak yapımcılarımız Hog Film'den Hasan Doğanay ve Oben Yılmaz. Adana'daki bütün süreçlerimizi çözen uygulayıcı yapımcılarımız Can Beslen ve Güldane İşkin.
Oyuncu kadromuzda da ağırlıklı olarak yerel oyuncularla, Adana'daki oyuncularla çalıştık. Gizem Gülüş Koçoğlu, Özlem Bulut Tekin Özel, Ayşe Kaya... Ayşe Abla, İsmet'in annesini oynuyor. Mesela o ev, Ayşe Abla'nın kendi evi. Yaşadığı evde çekim yaptık. Evini, kapısını bizlere açtı. Bu çok kıymetli bir şey. Ayşe Abla muhteşem bir oyuncu. Engin Yüksel, Morki karakterini canlandırıyor. Her filmimde çalışmak istediğim bir ustam. Ondan çok şey öğreniyorum.
Cevher Hikmet Güzey, Abdullah Koç, Ahmet Ağagün... Ahmet Ağagün de Tuna'nın Karganın Uykusu filmindeki rolüyle Altın Koza'da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü almıştı. Bizim filmimizde Mustan karakterini canlandırıyor. Bu arada Mustan adını da Yaşar Kemal'in romanlarına bir selam olarak tasarlamıştım.
Burak Zereyalp'ten, sanat yönetmenlerimiz Kenan Çelik ve Cansel Karacan'dan da bahsetmek isterim. Engin Cebiroğlu ise filmimizin renk tasarımını yapan ve postprodüksiyon sürecinde elini omzumdan eksik etmeyen çok güzel bir dostum.
Altın Koza'da çok güzel filmler var. Diğer filmler de çok kıymetli. O yüzden bütün sinemacı arkadaşlarımı tebrik etmek istiyorum. Film çekmeye cesaret ettikleri ve bize filmlerini izlettikleri için teşekkür ediyorum.
Benzer İçerikler
Günyüzü Filmi ve Demans’ın Adalet’e Etkisi
Alper Tolga Akkuş, Banu Sıvacı
"Kuru Otlar Üstüne" ve Sakatlık
Alper Tolga Akkuş
Sessiz Bir Hêvî
Orhan İnce
Sakat Muhabbet Altın Koza Film Festivali’nde
Esin Küçüktepepınar