Bereketli Topraklar Üzerinde: Günyüzü
Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney En İyi Film Ödülü’nü kazanan "Günyüzü" filminin yönetmeni Banu Sıvacı ile filmin ortaya çıkış hikâyesini, Demans ve hafıza kaybının sinemadaki temsilini, suç, adalet ve hatırlama arasındaki ilişkiyi, doğanın ve hayvanların filmdeki yerini ve sinemada sakatlık temsillerini konuşuyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba, Sakat Muhabbet’in alışıldık başlangıcından farklı bir giriş yapıyorum çünkü biraz sonra yüz yüze gerçekleştirdiğimiz bir röportajı dinleyeceksiniz.
28 Eylül - 4 Ekim tarihleri arasında Adana’da düzenlenen 33. Altın Koza Film Festivali’ni Apaçık Radyo ve Sakat Muhabbet adına yerinde takip ettim. Festival başlamadan önce gelen basın bültenlerinden sakatlığa temas eden filmleri seçmiş ve ekipleriyle görüşmek istemiştim. Görüştüğüm iki film, Altın Koza’da toplam 8 ödül kazandı.
Bu hafta, bu filmlerden ilki olan ve 3 ödül kazanan Günyüzü ile başlıyoruz. Banu Sıvacı’nın yönettiği film, Altın Koza’da Yılmaz Güney En İyi Film Ödülü’nü kazanırken, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Asena Hotamış’a, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü ise Süleyman Kadim Kabaali’ye verildi.
Günyüzü, Adanalı bir yönetmenin filmi ve oyuncuların çoğu da Adana’nın yerel oyuncularından oluşuyor. Banu Hanım’ı, oyuncuları ve tüm ekibi kutluyorum.
Şimdi sizleri, Altın Koza devam ederken, henüz ödüller belli olmadan yönetmen Banu Sıvacı ile gerçekleştirdiğim röportajı dinlemeye davet ediyorum.
A.T.A.: Merhaba. Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 7 Ekim 2026 Çarşamba.
Şu anda 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali gerçekleşiyor. Ben de Adana’da, otelde, Günyüzü filminin yönetmeni Banu Sıvacı ile beraberim.
Bu kaydı yaptığımız 30 Eylül Çarşamba günü itibarıyla Banu Hanım’ın filmi Günyüzü’nün galası bir gün önce saat 17:30’da yapıldı. Filmde sakatlığa değinen bir yön olduğu için Banu Hanım’dan konuğum olmasını rica ettim, sağolsun kabul etti. Şu anda kendisi karşımda. Banu Hanım, hoşgeldiniz. Nasılsınız, iyi misiniz?
Banu Sıvacı: Hoşbulduk, merhabalar. İyiyim, teşekkür ederim. Umarım siz de iyisinizdir.
A.T.A.: Ben de iyiyim. Bu arada iki Adanalı karşı karşıyayız. Sizin de biliyorum Adanalı olduğunuzu. Güvercin filminizi de izleme şansım olmuştu benim. ikinci filminiz bu.
Sakat Muhabbet’te bir ilk sorum var: Banu Sıvacı kimdir? Bugüne kadar neler yapmıştır? Bir sakatlığı var mıdır?
B.S.: Adana’da doğdum, büyüdüm ve burada okudum. Aslında başlangıçtaki kariyer planım ressam olmak üzerineydi ve ben resim okudum. Ancak okulun belli bir döneminden sonra sinemaya ilgim arttı. Bir şekilde karar verip İstanbul’a gittim ve sinema için çabam başladı. Daha sonra ilk filmimi çekmek için Adana’ya döndüm. İkinci uzun metrajımla da 8 yıl sonra yeniden Adana’da, festivalde yer almaktan çok mutluyum.
Sakatlık konusuna gelince, bence sinema yapan herkes biraz kafadan sakat oluyor diyebilirim.
A.T.A.: Bunu açalım biraz yani kafadan sakat olmak, sakat deyince ne uyanıyor sizin zihninizde?
B.S.: Sakatlığı olumlu bir şey olarak söyledim ben burada aslında. Çünkü benim iki filmimin de ana karakterleri uyum sağlama sorunu olan ayrık otlar bence.
A.T.A.: Adana'da olmak belki de ayrık otu olmak bir yandan da. Ben de Adana'da olduğum için oradan bir pay biçiyorum kendime.
B.S.: Evet yani belki de benim sakatlıkla ilgili okumam bu olmuş olabilir. Meydan okuma hali, rağmenle hareket etme hali; bütün bunlar aslında bir sakatlık değil mi?
A.T.A.: Peki, siz sadece sinema alanında çalışmayı mı bir sakatlık olarak değerlendiriyorsunuz, yoksa benim şu anda gördüğüm kadarıyla sizin bir sakatlığınız bulunmuyor mu?
B.S.: Fiziksel olarak yok elbette. Ben metaforik bir şey söyledim.
A.T.A.: Tabii, biz programda müzik arasına kadar normal bir sohbet gerçekleştiriyoruz. İkinci bölümde de asıl temamıza giriyoruz.
Altın Koza, Adana... Şu anda Adana’dayız ve ikimiz de Adanalıyız. Festival nasıl geçiyor? Güvercin filmi Altın Koza’da gösterilmiş miydi? Biraz ona değinelim, Adana’yı konuşalım.
B.S.: Evet, Güvercin filmi 8 yıl önce Adana’da yarıştı. SİYAD En İyi Film Ödülü’nü aldık ve bizim için çok güzel bir deneyimdi.
Hem ilk filmimin heyecanı çok büyüktü, hem de kendi memleketimde seyircimle buluşmuştum. Mücadeleye başladığım yere, mücadelemin güzel bir sonucuyla dönmüş oldum. Ekibimize buradan yeniden canıgönülden teşekkür ediyorum.
Şimdi Günyüzü’yle, ikinci uzun metrajımla da burada olmak ayrı bir heyecan. Ama bu kez daha olgun bir heyecanla geldik diyelim.
A.T.A.: Aslında ressamlıkla sinema çok farklı şeyler değil. Sonuçta sinema da hareketli görüntülerden oluşuyor. Peki, resimden sinemaya yönelmeniz nasıl oldu? Bir film mi izlediniz, bir şey mi yaşadınız? Bunun bir hikâyesi var mı?
B.S.: Aslında sanatla ilgilenen biriyseniz tüm sanat disiplinleri ilginizi çekiyor. Ama spesifik bir örnek verecek olursam, resim atölyesi hocalarımdan Mustafa Okan bize film izleme, film okuma dersleri verirdi. Mutlaka bir film izler, üzerine tartışırdık. Film okumayı üniversitede ilk defa tam anlamıyla böyle deneyimlemiş oldum. Film okuma o kadar hoşuma gitti ki ilk başlarda tek hedefim, bir sinefil gibi hissedecek kadar çok film izlemek ve filmleri tartışmaktı. Sonra bunu kendim için yeterli bulmadım, üretmek de istiyordum. Ressamlığın o tek başınalığının dışında, kolektif bir şeyler yapmak, insanlarla birlikte üretmek istiyordum. Sonra atölyelere katıldım ve bu atölyelerde dostlarımızla birlikte kısa filmler ürettik. Ardından kazandığım bir ödülün parasını cebime koyup İstanbul’a geldim.
A.T.A.: Güvercin'in fikri o zaman var mıydı zihninizde? O nasıl oluştu?
B.S.: Evet, Güvercin’i önce Güvercin Çıkmazı adıyla bir kısa film olarak çekmiştim. O filmde de başrolde Kemal oynuyordu. Kemal’e dedim ki: “Beni bekle. Ben bir şekilde sinemayla ilgili ciddi tecrübeler edinip yapımcılarla görüşerek, fonlar arayarak bu filmi çekebileceğimiz hale getireceğim.” O da belki 6-7 yıl bekledi.
Bu süreçte setlere girdim, reji yaptım. Reji asistanlığıyla başlayıp yardımcı yönetmenliğe kadar uzanan bir süreç geçirdim. Çünkü bir şekilde kendimi eğitmem gerekiyordu. Türkiye’de setlere bizzat girmenin, problemleri yerinde tanımanın ve çözmenin benim için eğitici olacağını düşündüm. Bence çok faydasını da gördüm.
A.T.A.: Henüz programın ortasına gelmedik ama filme daha detaylı yer verebilmek için müzik arasını şimdi yapalım istiyorum. Müzik seçimini konuğuma bırakıyorum. Dinlemek istediğiniz bir parça varsa şimdi onu paylaşalım. Anonsunu da sizden rica edeceğim.
B.S.: The Doors ve "People Are Strange" dinleyelim.
A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Şu anda 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nde, Günyüzü filminin, İngilizce adıyla Hear the Yellow’un yönetmeni Banu Sıvacı ile beraberiz.
Ben birkaç yıldır Altın Koza’ya geliyorum, dinleyicilerimiz de takip ediyorlar. Daha çok filmlerdeki sakatlık temalarına bakıyorum. Basın bültenlerinde Günyüzü’ndeki demans detayını görünce sizinle görüşmek istemiştim. Sağolun, siz de kabul ettiniz. Ama önce filmin hikâyesine girelim. Günyüzü nasıl ortaya çıktı? Günyüzü ve Hear the Yellow isimlerinin hikâyelerini sizden dinleyelim ve sonrasında Demans konusuna detaylıca gireceğim.
B.S.: Senaryoyu yazarken isim konusunda çok zorlandım çünkü çok katmanlı bir senaryo.
Güvercin, Yusuf’un hikâyesini takip ettiğimiz bir senaryoydu. Gerçekten bir gencin büyüme hikâyesini görüyorduk. Çevresi ise onu etkileyen taraftaydı. Ama burada tüm karakterler birbirini etkiliyor. Yaşadıkları acılar ve uğraşları, filmin ismi üzerine çok düşünmeme neden oldu.
Film boyunca karakterlerin aslında günyüzü görmediğini fark ettim. Bir de filmde gerçeklerin ortaya çıkmasıyla ilgili çok ciddi bir amaç, bir adalet arayışı var. Olayların günyüzüne çıkması da önemli. Film bu iki anlamı birden taşıdığı için Günyüzü isminin uygun olacağını düşündüm.
A.T.A.: Peki, İngilizce adı Hear the Yellow’un bir hikâyesi var mı? Çünkü filmde bir yerde bu ifade Türkçe olarak da geçiyor, altyazıda görüyoruz. Orada da toprakla ilgili bir şey söyleniyor. Bunun bir hikâyesi var mı?
B.S.: Şöyle düşünüyorum, bir müzisyen karakterim var. Bu yüzden sinestezik bir isim olsun istedim. Çünkü bu karakterin çocukluğuna dair renkler, kokular ve sesler neredeyse birbirine karışmış. Bunu film boyunca da sık sık söylüyor. Artık dünyayı duyarak algılayan bir kadın ama o renkler de o coğrafyaya ait. İngilizce isimde görmeyi ve duymayı birleştirmek istedim. Bu yüzden, geçmişi sarı bir renkle anarken kadının bunu duyduğunu hayal ettim çünkü o bir müzisyen. Böyle bir isim çıktı ortaya.
A.T.A.: Hikâyeyle ilgili ipucu vermeyeceğiz ama filmin özetinde yer alan kısımdan söz edebilirim. Suna isimli bir karakterimiz var ve geçmişindeki bir acıyı deşmek için memleketine dönüyor. Orada Demans meselesi ortaya çıkıyor.
Ben filmi dün izledim. Filmi, özetini okumadan izleyen biri de aslında neler olduğunu yavaş yavaş anlıyor. Ben bunu, Demanslı bir bireyin zihninin yansıması gibi okudum. Çünkü ne olup bittiği izledikçe perde perde açılıyor. Sanki filmi Demanslı bir bireyin zihninin içinden izliyormuş gibi hissettim. Siz de böyle mi kurguladınız, bilmiyorum ama.
B.S.: Böyle söylemeniz beni gerçekten çok mutlu etti. Çünkü o belirsizliklerin, o garip atmosferin elbette Demans ve hafıza kaybıyla bir bağlantısı var. Burada bir suçluyu sorguladığımız için açıkçası bunu bir engel olarak düşünmemiştim. Yani karakterin bir sakatlığı olduğunu hayal etmemiştim. Bir suçlu hafızasını kaybetse, bir kadın da bu suçu sorgulayıp üzerine gitse seyircinin tepkisi ne olur? Aslında bunu merak ettim ve o yüzden yazdım.
A.T.A.: Dünkü söyleşide de obruklara değinildi. Filmde obruklar aslında çok belirgin değil. Hikâye Konya Ovası’nda geçiyor. Ben obrukları bir yandan gezegenin oyukları, belki de gezegenin zihnindeki boşluklar gibi gördüm. Bu da Demansa değiyor.
Filmde, dediğiniz gibi, bir suçlunun işlediği suçu hatırlaması, hafızasından geri çağırması meselesi var. Filmde rol alan Görkem Yeltan da çok beğendiğim bir oyuncu. Onun karakteri üzerinden, zihinsel sakatlığı bulunan bir kişinin suçlu sayılıp sayılamayacağına ilişkin adli bir sorgulama da yer alıyor. Buna dair siz ne söylemek istersiniz? Demanslı bir kişi suç işlemişse ve bunu söylüyorsa suçlu addedilebilir mi, edilemez mi? Filmde böyle bir sorgulama da var.
B.S.: Şöyle, sonuçta bu suçu sağlıklıyken işlemiş olabileceğine dair büyük bir şüphe var. Suna’nın kendince kanıtları çok yerinde ama hâlâ kesin olmayan bir durum. O yüzden, araştırdığım kadarıyla, filmdeki doktorun da tam olarak bilmemesi gerekiyordu, o da bildiği kadarıyla söylüyor ve ben de ancak bildiğim kadarıyla konuşabilirim. Çünkü eminim bu durumun çok fazla parametresi vardır. Hukuksal açıdan baktığımda da birçok parametre gördüm.
Sonuçta suçu zihni yerindeyken işliyor ama artık zihni yerinde olmadığı için sorgulanma şekli ve alınan tedbirler farklı.
A.T.A.: Aslında filmin konusu bambaşka ama biz Sakat Muhabbet için Demans detayına giriyoruz. Peki, siz filmi yazarken Demans ve Alzheimer üzerine bir araştırma yaptınız mı? Buna dair gözlemleriniz oldu mu? Filmin ön hazırlık sürecinde bu konuyla ilgili nasıl bir çalışma yürüttünüz?
B.S.: Benim için en önemli referans büyükbabamdı. Bu sağlık sorununu yaşarken bizim yanımıza taşındı ve onu gözlemleme şansım oldu. O sessizliği, birden verdiği cevabın çok alakasız bir yerden gelişi... Okan Selvi de bu karakteri canlandırırken hem benim deneyimlerimi çok güzel dinledi, hem de Demanslı bireylerin yer aldığı filmleri ve belgeselleri büyük bir ilgiyle izledi. Böylece karakteri ortak bir zeminde oluşturduk. Elbette benim de yaşadığım bir deneyim var.
A.T.A.: Tabii Okan Selvi, Bekir karakterini canlandırıyor ve çok da iyi oynamış. Okan Bey de burada olsaydı belki kendisini de konuk ederdik.
B.S.: Burada, Adana'da şu anda. Bugün geldi kendisi.
A.T.A.: Ben görmediğim için öyle düşündüm. Bilseydim Uğur Bey’e Okan Bey’in de bizimle olmasını istediğimi söylerdim. Onu görmeyince burada olmadığını düşündüm. Neyse, o da bizim Demansımız olsun programda.
Ben Mersin’de yaşıyorum ve Alzheimer Derneği Mersin Şubesi’nde masal anlatıcılığı atölyesi yapıyorum. Geçen yıl başladım. Aslında hikâyeler ve masallar aracılığıyla Alzheimer’lı insanların şifalanması üzerine kafa yoruyorum. Dernekteki insanlar gönüllüler. Çoğunun ailesinde Alzheimer tanısı almış biri olmuş, belki o kişiyi kaybetmişler ama dernekle tanıştıktan sonra orada kalmışlar. Ben de bu atölyeleri çoğunlukla yaşlılarla gerçekleştiriyorum. Dolayısıyla kendi ailemde olmasa da Demans ve Alzheimer’la böyle bir temasım oldu. Orada bana çok ilginç şeyler anlatıyorlar.
Hafıza, insanın kendi varoluşunu temsil eden bir şey. Bir yandan hafızamız yoksa biz de yokuz. Peki, siz bir sinemacı olarak Alzheimer ve Demans konusunda ne söylemek istersiniz?
B.S.: Özellikle karakterin çok eski detayları çok iyi hatırlaması durumu, benim kendi deneyimlerimde de böyleydi. Bu çok özel bir şey. Sanki günümüzü pek kaydetmiyorlar.
Geçmişe, çok eski zamanlara dair bir anda bir şeyler hatırlayıp anlattıkları anları çok özel buluyorum. Çok gerçek bir şey bu. Söyleyebileceğim tek şey, ne söylüyorlarsa sonuna kadar gerçek oluyor. Bu benim çok ilgimi çekiyor.
Sadece bizim karakterimizin o gerçeği söyleyemeden yaşadığı bazı durumlar oluyor.
A.T.A.: Film, Berlin Film Festivali’nde gösterilmiş. Ardından şu anda adını tam hatırlayamadığım başka bir festivalde de dört ödül almışsınız. Peki, Alman izleyicilerin ve diğer ülkelerden izleyicilerin filme bakışı Türkiye’dekinden farklı mıydı? Filme hangi açılardan eleştiriler getirdiler, ne tür sorular sordular?
B.S.: Berlin’de dünya prömiyerini yapmak benim için çok özel oldu çünkü Güvercin’de de öyle olmuştu. O benim ilk festival deneyimimdi. Kendi filmimle bu kadar büyük bir festivale seçilebilmek çok değerliydi.
Berlin seyircisi, Akdeniz seyircisinden kesinlikle farklı. Bunu sadece Türkiye üzerinden değerlendirmiyorum. Genel olarak Akdeniz hattındaki seyircilerle kuzey bölgelerindeki seyirciler farklı bakış açılarına sahip. Örneğin, kadın karakterimin yaşadığı acılar nedeniyle kurduğu mesafe ve soğukluk onlar için çok normal. “Bu karakter neden soğuk, neden mesafeli?” sorusu hiç gelmiyor. Ama Türkiye’de ya da Akdeniz ülkelerinde böyle bir karakter gösterdiğinizde ilk soruları bu oluyor. Dolayısıyla aradaki anlayış ve karakterleri yorumlama farkını çok hissediyorsunuz.
A.T.A.: Ödül aldığınız festival de 72. Taormina Film Festivali. O hangi ülkede? Taormina... İtalya gibi geldi bana ama İtalya mıdır, bilmiyorum.
B.S.: Evet, Taormina çok köklü bir festival. İtalya’nın Venedik’ten sonraki en eski festivali. Festivale çok değerli jüri üyeleri geldi. Benim için önemli olan da buydu. Jüri, Jane Campion başkanlığındaydı. Jüri üyelerinin tamamı Oscar, BAFTA, Cannes gibi ödüllere sahip isimlerdi ve onların değerlendirmesine sunulmak, onlardan karşılık görmek çok değerli. Bu onayı şöyle düşünüyorum: Bu kişiler aslında insanlara “Bu filmi izleyin” diye öneride bulunmuş oluyorlar. Bu da sinemamız için çok değerli. Benim ödüllere bakış açım bu. Özellikle güçlü jüriler, ödül verdiklerinde bir anlamda filmi önermiş oluyorlar. Bu da filmin izleyiciyle buluşmasını sağlıyor. Benim için bir ödülün en büyük anlamı bu.
A.T.A.: Aslında orada En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri de dâhil olmak üzere toplam dört ödül almışsınız.
B.S.: Evet, Evet, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini de aldı.
A.T.A.: Evet, evet. Selva Hanım karakterini canlandıran Süleyman Kabaali de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldı.
Peki, demans dışında Ayhan Bey’in oğlu İsmet’in sosyal medya üzerinden bir şeyler yapma hikâyesi de var filmde. Buna da değinmişsiniz. Filmde hayvanların da bir hikâyesi var. Leyla’yı canlandıran kedi de zaten sizin kedinizmiş. İsmi neydi, gerçek adı neydi?
B.S.: Didi.
A.T.A.: Didi. Çok keyifli bir kedi. Ben de hayatım boyunca kedi bakmadım ama iki üç ay önce evime kendiliğinden bir kedi geldi. Tekir bir kediydi. Adını da Zıpçıktı koydum. Ama iki üç ay sonra birden kayboldu. Sitede birkaç kedinin ezildiğini söylediler. Belki o da onlardan biriydi. Yani geldiği gibi gitti aslında.
B.S.: Erkek miydi?
A.T.A.: Erkekti.
B.S.: Erkek kediler bazen bölge belirleyebiliyorlar. Bölgedeki diğer erkek kediler onları kovabiliyor ve başka bir bölgeye gidebiliyorlar. Umarım sağdır.
A.T.A.: İnşallah, inşallah sağdır. Tabii filmde mandaların da bir hikâyesi var. Köylerde hayvanlar da insanlarla aynı koşullarda yaşıyorlar aslında. Peki, hayvanların ve doğanın filmdeki etkisine dair ne söylemek istersiniz?
B.S.: Artık hayvanlardan, doğadan ve iklimden bağımsız düşünemiyorum. Aslında ömrüm boyunca böyleydi. Kendi hayatımda hayvanların yeri çok büyük.
Çocukken her yaz o bölgedeki anneannemin evine gider, uzun süre kalırdım. Anneannemin de hayvanları vardı. Bizim ailemizde nesiller boyu kedi beslenir. Bu sadece benim başlattığım bir şey değil, bizde nesiller boyu kedi hikâyeleri anlatılır. O yüzden hayvanlar hayatımın bir parçası. Onları filme özellikle yerleştirmişim gibi hissetmiyorum. Onlardan bağımsız bir şey üretmem mümkün değil gibi görünüyor. Bu yüzden benim için çok değerliler.
A.T.A.: Bir de filmin oyuncu kadrosuna ve ekibine burada yer açalım. Oyuncuların, teknik ekibin, görüntü yönetmeninin, ses ekibinin isimlerini de sizden duymak isterim. Buyurun.
B.S.: Filmimizde Selva Erdener, Süleyman Kadim Kabaali, Okan Selvi, Dilşad Demir, Kerem Özdoğan, Doğukan Töngel ve Feridun Koç oynuyor. Çok değerli oyuncularımız var. Hepsine çok teşekkür ediyorum.
Müziklerimiz Canset Özgecan’a ait. Güvercin’de de kendisiyle çalışmıştım. Ses kayıtlarımızı Özkan Boz yaptı ve onunla çalışmak da çok değerliydi. Sanat yönetmenimiz ise Reyhan Acar’dı. Böyle bir anda tabii hepsini ezberden söyleyemedim.
A.T.A.: Çok isim var. Görkem Yeltan’dan ben zaten bahsetmiştim. Küçük rollerde de pek çok oyuncu yer alıyor. Öne çıkan isimleri de böylece anmış olalım.
Peki, filmin Türkiye gösterimi Adana’da gerçekleşti. Bundan sonraki festival ve gösterim süreci nasıl ilerleyecek? Film vizyona girecek mi? Bağımsız filmler için bu zor bir süreç ama sizin bu konudaki planlarınız neler?
B.S.: Yani görüşmeler yapıyoruz. Kasım ayı ya da en geç Aralık ayında vizyona girmeyi umut ediyoruz. Gelişmeler için Instagram sayfamızdan bizi takip edebilir.
A.T.A.: Filmin kendi sayfası var değil mi?
B.S.: Evet filmin Instagram'da kendi sosyal medya sayfası var: Günyüzü Film. Oradan filmimizin gelişmelerini takip edebilirler.
A.T.A.: Peki, bundan sonraki projeleriniz neler? Biliyorum, sinemacılarda projeler hiç bitmez. Şu anda aklınızda yeni projeler var mı? Çok fazla detay vermeseniz de bu konuda neler söylemek istersiniz?
B.S.: Elbette, üçüncü filmim için notlar almaya başladım. Henüz tamamlanmış bir senaryo yok ama yeni filmimi de heyecanla üretmek istiyorum.
Sadece artık dünyada sinema yapmanın giderek zorlaştığı bir dönemdeyiz. O yüzden yeni filmimi ne zaman çekebileceğimi tam olarak öngöremiyorum. Şu anda Günyüzü’nün festival sürecinin tadını çıkarmaya çalışıyorum.
A.T.A.: Şimdi tabii programımız Sakat Muhabbet. Ben sinemada sakatlığa değinen anlara bakıyorum. Siz de bir sinefilsiniz. Filmleriniz dışında, genel olarak sinemada sakatlık sizce ne kadar yer buluyor, ne kadar doğru ya da yanlış yansıtılıyor? Sohbetimizden anladığım kadarıyla siz de Demansı sakatlık üzerinden değil, başka bir hikâyenin parçası olarak ele aldınız.
Ben hep 70’lerin Yeşilçam sinemasının sakatlık algısını çok olumsuz biçimde şekillendirdiğini düşünüyorum. Ama şimdi baktığımda, sinema sanki bu yaraları sarmaya başlamış gibi geliyor. Çünkü sakatlığı doğru yansıtan filmler de görüyorum. Sizin bu konuda görüşleriniz neler Banu Hanım?
B.S.: Benim bu konuda eksiklerim olabilir. Ne kadar okuma yapsam da empati anlamında bunun bizim haddimiz bile olmadığını düşünüyorum. Bu engelleri, bu zorlukları yaşayan insanlarla ne kadar empati kurabiliriz? Ama muhakkak ki onları hiçbir zaman yalnız bırakmamalı, projelerimizde de yer vermeliyiz. Benim ekibimde de vardı, filmin hikâyesinde de Demanslı bir karakter vardı.
Ancak en başta söylediğim gibi, bunu dürüstlükle ifade edebilirim: Ben yola çıkarken bir engeli olan adamı anlatmayı düşünmedim. Hafıza üzerinden, hafızanın varlığı ve yokluğu, etik ve sosyal sorgulamalar üzerinden düşündüm. Ama elbette bu benim için çok değerli bir bakış açısı oldu. Filme bu açıdan da bakmamı ve üzerine düşünmemi sağladı.
A.T.A.: Bu haftaki konuğumuz, Günyüzü, İngilizce adıyla Hear the Yellow filminin yönetmeni Banu Sıvacı’ydı. Banu Hanım, konuğumuz olduğunuz için çok teşekkür ederiz. Son olarak Sakat Muhabbet ve Apaçık Radyo dinleyicilerine söylemek istediklerinizi de alalım. Tekrar çok sağolun.
B.S.: Bize bu kadar değerli bir bakış açısı kazandıran bir program yaptığınız için çok teşekkür ediyorum.
A.T.A.: Çok çok sağolun.
Adana Altın Koza Film Festivali’nden sesler sunmaya devam edeceğiz sizlere. Sakat Muhabbet’in bir de kapanış sloganı var. Marx’ın sözünü biraz değiştirdim: “Dünyanın bütün sakatları, eğleşin!” Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
"Kuru Otlar Üstüne" ve Sakatlık
Alper Tolga Akkuş
Sakat Muhabbet Altın Koza Film Festivali’nde
Esin Küçüktepepınar
Sessiz Bir Hêvî
Orhan İnce
"Cam Adam" belgeseli
Alper Tolga Akkuş