Yanya’dan İstanbul’a...
Hüsnükabul'de Waseem Ahmad Siddiqui, Sayra Onur Öz ile Skala Yayıncılık'tan çıkan "Yanya'dan İstanbul'a" kitabından yola çıkarak Balkan Savaşları'nın gölgesinde Yanya'dan İstanbul'a uzanan bir göç hikâyesini; İnayet Hanım ve ailesinin yaşadıkları üzerinden savaşın, yerinden edilmenin, belleğin ve kuşaklar boyunca taşınan kayıpların izlerini konuşuyor.
Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba herkes, Apaçık Radyo burası. Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.
Ömer Madra: Merhabalar Waseem, hoşgeldin.
Özdeş Özbay: Waseem, merhabalar.
W.A.S.: Merhaba, günaydın. Bu sabah çok özel bir konuğumuz var: Sayra Onur Öz. Merhaba Sayra Hanım, hoşgeldiniz.
Sayra Onur Öz: Hoşbulduk, teşekkürler.
Ö.M.: Merhaba Sayra.
S.O.Ö.: Çok teşekkürler Ömer Bey. Sizi burada tekrar sesinizi duymak çok güzel bir şey.
Ö.M.: Senin sesini duymak da çok güzel bizim için.
W.A.S.: Evet, bizim için de öyle. Heyecanlıyız şu an. Çok ufak bir duyuruyla başlamak istiyorum. Ferhat Kentel bu dönem aramıza katılamayacak. Akademik yılın başlamasıyla birlikte Hüsnükabul programımızın günü ve saati, Ferhat Hoca'nın ders saatiyle denk geliyor. Bu nedenle Şubat ayına kadar bu şekilde devam edeceğiz. Ancak Şubat ayından itibaren bir değişiklik olması durumunda Ferhat Kentel tekrar aramıza katılacak.
Sayra Onur Öz, Ağustos 2026'da Skala Yayıncılık tarafından yayımlanan Yanya'dan İstanbul'a adlı çalışmayı kaleme aldınız. Hem bir anı, hem de tarih kitabı niteliği taşıyan bu eserinizde, 1912 Balkan Savaşları sırasında Yanya'dan İstanbul'a yapılan bir göçü, İnayet Hanım ve ailesinin hayatta kalma mücadelesini anlatıyorsunuz.
Sayra Hanım, ben sizi Yanya'dan İstanbul'a kitabınız vesilesiyle tanımış oldum. Şunu söylemek isterim ki kitabınızı okurken sizinle bir duygudaşlık kurdum. Sanki ortak dertlerimize dair çok tanıdık bir ses duyuyormuşum gibi hissettim. Dolayısıyla şöyle başlamak istiyorum: Bize öncelikle kendinizden bahseder misiniz? Sayra Onur Öz kimdir? Nerede doğdunuz, hangi şartlar altında büyüdünüz? Kısaca çocukluğunuzdan ve gençliğinizden söz eder misiniz?
S.O.Ö.: Evet, babam asker olduğu için Anadolu'nun farklı yerlerinde bulunma şansım oldu. Bana da Boyabat gibi bir yerde doğmak nasip olmuş ama kayıtlara Çorum olarak geçmiş. Babam sayesinde Anadolu'nun hemen her tarafını dolaşma fırsatı yakaladım.
Kimya tahsili yaptım. Ailede eczacılar olduğu için biraz da onlardan kaynaklanan bir sempatim vardı herhalde. Ama bana sorarsanız ben liseden beri sosyolog olmak istiyordum ama kimya daha cazip geldi. İşte, girip mezun olana kadar çalıştım. Daha öncesi de var, özgeçmişimde yazıyor.
Bu arada kısa filmciliğe merak sardım. Zaten edebiyata her zaman bir sempatim vardı. Öğle tatillerinde aceleyle yemeğimi yer, mutlaka kütüphaneye ya da kitapçıya giderdim. Yani okumaya meraklı birisiydim. Özellikle tarihe ilgim o zaman da vardı.
W.A.S.: Kitabınızın ön sözünün hemen ilk satırlarında yazdıklarınız bana lise yıllarımı hatırlattı. Benim babamın ailesi Yanya'dan gelmiş. Sizin de mi aileniz Balkanlardan? Bizimkiler Selanik göçmeni. Bizim ailede Üsküplü de var. Yazar Necati Cumalı da Florinalı.
“Florina, Balkanlar'ın neresinde? Haritada bana göstersene.” Bu soru ve cevapla devam ediyorsunuz. Bu cümleler okul sıralarında, arkadaşlarım arasında da hep kullanılırdı. Ama tarih derslerinde nedense Balkanlar hakkında çok detaylı bilgi verilmezdi. Burada özellikle “nedense” kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Bu konuyla ilgili sezgileriniz var mı? Osmanlı'nın son döneminin, özellikle Balkan isyanlarının üzerinden yalnızca yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, bu dönemin Türkiye'de neden yeterince bilinmediğini düşünüyorsunuz?
S.O.Ö.: Pek çok hata var. Bunlar günübirlik yapılmış hatalar değil açıkçası. Oradaki yenilgi, bence yılların birikiminin patlaması ve hiçbir ülke yenilgilerinden söz etmez. Bizim de Balkanlar hakkındaki bilgimiz Atatürk'ün Selanik'te doğmuş olmasından kaynaklanıyor. Hepimiz ancak Selanik'i biliyoruz. Oysa Yanya, %20'lik okuryazarlık oranıyla, Yahudi, Ermeni, Rum, Müslüman, aklınıza gelebilecek pek çok topluluğun bir arada yaşadığı kozmopolit bir şehir. İnsanları da oldukça medeni. Benim gözlemlerim bu yönde. Dolayısıyla bu yenilgi yazılmadığı için bize de öğretilmemiş. Oysa insan tarihini öğrenmeli. Eğer herkes bilseydi sanıyorum bugün biraz daha farklı olacaktık.
W.A.S.: Evet, tam da bu kitabın motivasyonundan söz etmişken biraz daha anlatır mısınız? Bu kitabı neden yazma ihtiyacı duydunuz?
S.O.Ö.: Şimdi bir defa ben Yanyalıları çok sevdim. Annem her ne kadar Çerkes olsa da ben baba tarafını tercih ettim. Gerçekten başka türlü bir medeniyet var onlarda, kim ne derse desin. Belki duygusalım, kusura bakmayın ama hakikaten de öyleler. Çok sempati duydum ve merak da ettim. Önce bir kadın hikâyesi yazayım diye yola çıktım.
W.A.S.: Bir de çok özür dilerim; 20 yıllık bir çalışma bu.
S.O.Ö.: Evet, 20 yıllık sürecin sebebi şu: 1877-1878 yıllarında, halkın Hicri takvime göre 1293'e tekabül ettiği için 93 Harbi dediği, ülkenin çöküşünde gerçekten önemli etkisi olan bir savaş yaşıyoruz Ruslarla. Bu savaşta hem doğuda, hem de batıda olaylar var. Önce doğudaki olayları, Çerkesler de dâhil olmak üzere okudum, ardından batıya yöneldim. Fakat sonra düşündüm ki açıkçası çok iddialı bir projeye niyet etmişim. Tarihçiler için bile zor olabilecek bir şeyin benim gibi biri için mümkün olmadığını gördüm. Sonra ikiye böleyim dedim ve önce Balkanlar tarafını yazmayı tercih ettim. Çünkü Balkan yenilgisi içimde gerçekten tedavi edilemeyen bir kanser uru gibi duruyor. Nasıl bir duygudur, bilemiyorum ama orada yaşananları hiç affedemiyorum. Ben 100 yıl sonra, gelenlerin torunu olarak bile affedemiyorum. Tabii ben üçüncü kuşak oluyorum.
W.A.S.: Ve yine kitabınızın okurlar için en değerli taraflarından biri bence şu olabilir: Bu büyük tarihsel kırılmayı yalnızca savaşlar, antlaşmalar ve siyasi kararlar üzerinden değil; İnayet Hanım ve ailesinin hayatında açtığı sıradan ama çok derin yaralar üzerinden anlatmaya çalışıyorsunuz.
İnayet Hanım'ın çocuklarını korumaya çalışırken evini, yakınlarını ve bütün geçmişini geride bırakarak Yanya'dan ayrılması, özellikle Avusturya gemisiyle İstanbul'a doğru yola çıktığı ilk gece hissettiği yalnızlık ve gerginlik... İnsan tehlikeden kurtulsa bile geride bıraktığı hayatın acısından hemen kurtulamıyor.
S.O.Ö.: Evet, orayı yazarken ben de kendime şunu sordum: Ben onun torunuyum, acaba ne hissederdim? Açıkçası hareket noktam bu oldu, o konuya yoğunlaştım.
Yıllar önce ailesinden ayrılmış bir kız düşünün. Dört çocuk doğurmuş, kocası var. Sonra birdenbire en küçük kızının evine gelmek mecburiyetinde kalıyor. Gerçekten bu bana çok dokundu. O duygular zaten kadınların üzerinde kendiliğinden oluşuyor ve her zaman şunu söylerim: İyi ki babaannemin annesi damadına Teşvikiye'deki o evi aldırtmış.
W.A.S.: Evet.
S.O.Ö.: İyi ki. Ben de o evde bulundum. Çocukluğumda gittim, tatillerimi de orada geçirdim. O ev sanki ailemizin tarihiydi. Her tarih gibi o da yıkıldı gitti.
W.A.S.: Çünkü o gerginliği ve yalnızlığı çok çarpıcı bir şekilde anlatıyorsunuz. Özellikle “Cemal, aç kapıyı Cemal!” ifadesi... Kitabınızın 18. sayfasından çok kısa bir alıntı okumak istiyorum: “Evin insana hüzün veren hâlini izlemek amacıyla bir an durakladığında kulağına bir ağlama sesi geldi. İnayet Hanım evin kapısına doğru yaklaşıp dinledi. Yanılmamıştı. Ses evin içinden geliyordu. Kapıyı açmaya çalıştı ancak başaramadı. Harap hâldeki evin kapısı şaşılacak kadar sağlamdı. Sesi daha net duyabilmek için kulağını kapıya dayadı. Ses kardeşi Cemal'e aitti. Heyecanla kapıyı yumruklamaya, bir yandan da ‘Cemal, Cemal, kapıyı aç Cemal!’ diye bağırmaya başladı. Birden uyandı. Öyle yüksek sesle Cemal diye bağırmıştı ki koynunda yatan Sabriye korkuyla ağlayarak uyandı.”
İnayet Hanım bir kâbus görmüştü. Bu alıntıyla ilgili biraz daha konuşmak ister misiniz?
S.O.Ö.: Efendim, şöyle bir şey: Cemal, ailenin tek erkek çocuğu ve üzerine çok titrenerek, özenle büyütülmüş bir çocuk. Balkanlar'da bizim mahalle kavgalarımız gibi olaylar yaşanıyor adeta. Tabii savaş dönemlerinde gençlerin görev alması, gençlere yönelik olayların yaşanması söz konusu. Sadece gençlere de değil; orada da yazmışımdır, bir faili meçhul cinayetler dönemi başlıyor. Bazen mal için, alışveriş nedeniyle birbirini öldürenler oluyor, bazen aşk için cinayet işleniyor. Ama bunların hiçbirinde katiller bulunmuyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam ayda 60 kişinin öldürüldüğü gibi bir rakam var. Yani günde yaklaşık iki kişi öldürülüyor.
Cemal de ailenin yakışıklı, hoş bir çocuğu. Bir gün gençler geliyor, Rum gençleri diyelim ki kitapta da anlatıyorum zaten. Evin içine giriyorlar. Ablalarının çığlıkları arasında ağaca çıkmış olan Cemal'i yakalayıp götürüyorlar. Gidiş o gidiş... Bu, aile için gerçekten çok büyük bir acı. Böyle şeyler yaşanmış, hikâyelerde de hep anlatılıyor. Ama bunlar babaannemin o halka yönelik bir düşmanlığı olarak tezahür etmiyor, güzel olan tarafı bu. Yani böyle olayların yaşandığı düşünülüyor. Hatta bunlar daha sonra İngiliz Parlamentosu'nda da kullanılıyor. “Türkler zaten bir şeyi yönetemiyor. Bakın, herkes birbirini öldürüyor. Osmanlı bu işi beceremiyor,” gibi. Yani o dönemde propagandaya yönelik de kullanılıyor bu olaylar.
W.A.S.: Evet, özellikle bu kâbustan sonra İnayet Hanım'ın hikâyesi kitapta bir tarih çalışmasına dönüşüyor. Zaten siz de “İnayet Hanım'ın hayatını bir kenara bırakalım ve biraz tarihe bakalım,” diyorsunuz.
Ben burada özellikle 1908-1912 yıllarındaki Meclis-i Mebusan dönemini çok ilginç buldum. Türk, Arnavut, Rum, Ermeni, Arap, Bulgar ve Musevi mebuslarıyla tam bir imparatorluk mozaiği. İsmail Kemal Bey, Hasan Priştina, Esad Paşa Toptani gibi Arnavut mebusları isimleriyle aktarmanız da çok hoşuma gitti.
Başlangıçta Osmanlı Meclisi içinde siyaset yapan bu kişilerin zamanla bağımsızlık düşüncesine yönelmeleri, imparatorluğun ne kadar kısa bir süreçte çözüldüğünü gösteren çarpıcı bir örnekti. Biraz bahsetmek ister misiniz?
S.O.Ö.: Tabii, o bir günde olan bir şey değil; birikimler var. Düşünün, vücudunuzda bir sürü mikrop vardır ve hatta biyologlar der ki biz bir mikrop ve virüs torbası olarak dolaşıyoruz. Ama vücudunuz bağışıklık sistemini yitirirse mutlaka hastalıklar ortaya çıkar.
1789'daki Fransız Devrimi bütün Avrupa'yı etkilediği gibi doğal olarak Balkanlar'ı da etkilemiş. Ama bazı asiler olur da herkes onlara pek demez. İşte burada örgütlenmiş, Osmanlı'ya karşı bir tavır olarak sonuçlanmış bir olay söz konusu. Oysa dediğiniz gibi Osmanlı herkese kendince imkânlar vermiş. İnsanları sadrazam yapmış, saraya almış, İstanbul'da yerler vermiş. Böyle bir düzen kurmuş, çok da güzel ama bazen olmuyor işte.
Bu düzen, siz güçlüyseniz devam eder. Hani vücut güçlüyse mikroplar hayat bulamaz. Siz gücünüzü kaybettiğiniz zaman bu işler böyle oluyor.
W.A.S.: Evet, kitabın en dokunaklı kısımlarından bir başkasına gelmek istiyorum. Tabii bu kadar kısa bir sürede bütün kitabı ele almak kolay değil fakat Kanal Harekâtı'na katılacak oğluyla Murtaza Bey'in Haydarpaşa Garı'ndaki vedalaşma anını hatırlıyorum. Burada şöyle yazmışsınız: "Murtaza Bey ayrılığın ve yaklaşan tehlikenin ağırlığıyla üzülürken oğlunun gençliğin verdiği heyecan ve bilinmezlikle gülümsemesi, sahneyi daha da trajik hâle getiriyordu. Çünkü genç adam henüz başına neler geleceğini bilmiyordu. Bu baba-oğul ayrılığı yalnızca cepheye giden bir askerin uğurlanması değil, çözülmekte olan bir imparatorluğun gençleri bilinmezliğe sürüklemesinin ve aileleri birbirinden koparmasının da bir simgesiydi."
S.O.Ö.: Tabii, Murtaza Bey biliyorsunuz, Yanya Direnişi'ne katılmış bir askerî eczacı. O dönemlerde doktorlar ve eczacılar birlikte okudukları için bir bakıma aynı zamanda doktor kendisi. Orada bütün uzuvlarını kaybetmiş insanları, ölüleri görmüş, savaşın gerçekliğiyle karşı karşıya kalmış biri. Göçle buraya gelince tabii devlet genç çocukları topluyor. Maalesef iyi bir tahsil yapmış olan oğlu da bunlardan biri. Fransızca ve Rumca biliyor. Orada çok meşhur bir okul var, şimdi birden ismini hatırlayamadım, Zosimaia, evet. Orayı da bitirmiş. Burada da Ticaret-i Bahriye'de okumak istiyor. Hayali denizci olmak, bütün dünyayı dolaşmak. Bunu çok isteyen biri ama maalesef hiçbirini gerçekleştiremiyor: Okuyamıyor ve Cemal Paşa'nın o çok saçma projesi kapsamında Kanal Harekâtı'na gidiyor. Dolayısıyla babası savaşın gerçeklerini bildiği için çok üzüntülü.
W.A.S.: Evet, burada aynı duyguda buluşma hâli de var. Belki bu benim son sorum olabilir. Biraz da bundan bahsetmek ister misiniz?
S.O.Ö.: Tabii.
W.A.S.: İnsanın aynı duada buluşması.
S.O.Ö.: Aynı duada şöyle buluşuyorlar: Arta Irmağı'nın üzerinde bir kaza geçiriyorlar. Nedeni bilinmiyor. Atlar ürküyor ya, öyle bir şey. Açıkçası ölümden dönüyorlar. Sonra orada Yorgos dönüp bir şey söylüyor. İkisi de Rumca konuşuyor zaten. Babaannem de ana dili gibi Rumca biliyor, hatta asıl kullandığı dil Rumca. Beraberce, “Tanrı bu çocukların yüzü gözü hürmetine bizi kurtardı,” diyorlar. Yani aynı cümleler, aynı ifadeler. Orada İstanbul Rum'u bir arkadaşım var, Elizabeth. Onun da yardımını aldım. “Sizde de böyle bir ifade var mı?” diye sordum. “Var,” dedi. Ben de orada öyle kullandım.
W.A.S.: Bu köprü iki metreydi, Arta Köprüsü.
S.O.Ö.: Arta köprüsü, evet.
W.A.S.: Şimdi, Sayra Hanım'dan kitabından bir bölüm okumasını rica ettim. Bizim için bir parça da seçmiş: Sezen Cin Özdemir'in seslendirdiği “Çıkayım Gideyim Urumeli'ne” şarkısı. Ona geçmeden önce Ömer Bey, size söz vereceğim. Evet, lütfen.
Ö.M.: Evet, bitirmeden ben de bu sohbete küçük bir anekdot sorusuyla katılmak isterim: Ali Öz ailesinin, şimdi müteveffa olan, sevimli bir muhabbet kuşu vardı; Maviş. Daha önceki görüşmelerimizden de bildiğim kadarıyla, Ali ve Sayra Onur'la sokakta sık sık karşılaşıyoruz. Maviş'ten bahsederlerdi bize. Bir zamanlar Açık Gazete'yi de dinler, durmadan konuşup dururdu. Bu vesileyle bize biraz Maviş'i anlatabilir misiniz?
S.O.Ö.: Gerçekten bu buluşmanın en renkli yeri olacak galiba. Bizim bir muhabbet kuşumuz vardı. Açık Radyo'ya âşık bir aileydik, devamlı dinlerdik. O zamanlar dinlemek daha kolaydı çünkü radyodan ulaşabiliyorduk. Kahvaltıda mutlaka sessizce Ömer Bey'i dinlerdik. Gerçekten çok kaliteli bir radyodur, bu vesileyle söylemiş olayım. Kültür çok önemli bir şey ve bunu bize bedava veriyorlardı. Bunun değerini bilmek lazım. Bugün ülkedeki iklimi de Açık Radyo'dan öğrendiklerimle çözümlüyorum. Düşünebiliyor musunuz? O kadar güzel bir radyoydu.
Neyse, biz dinliyoruz. Kuşumuzun kafesinin kapısı da hep açık. Gelip hoparlörlerin üzerine oturuyor. Sesimizi mi dinliyor, ne yapıyor bilmiyoruz. Biz kahvaltımızı ediyoruz, kulağımız Ömer Bey'de. Bir süreliğine kuşumuzu bize yardımcı olan bir kadının evine vermiştim. Ona Maviş ismini koymuşlar. “Maviş, Beşiktaş, Aliş” gibi kelimeler öğretmişler. Kuş da bunları sırayla söylüyor. Bir gün baktım, yine bunları sıralıyor, arkasından da “İnsan hakları, demokrasi, barış” diyor. O kadar şaşırdım ki önce kendimden şüphelendim. Yanlış mı duyuyorum, yoksa bende ruhsal bir problem mi var, diye düşünmeye başladım. Biraz durdu, sonra yine başladı: “Beşiktaş, Aliş, Maviş... İnsan hakları, demokrasi, barış.”
Eşim akşam eve geldiğinde anlattım. “Ya, böyle bir durum var,” dedim. “Yok canım, sana öyle gelmiştir,” dedi. Tabii kuşların aklına bir şey takılıyor, sonra söylüyorlar. Her zaman yakalayamıyorsunuz. Yine bir sabah başladı: “İnsan hakları, demokrasi, barış.” Tabii kendine göre söylüyor bunları. Sonra Chomsky'nin toplantısında Ömer Bey'le karşılaştık. Dedim ki “Ömer Bey, bizim bir kuşumuz var, insan hakları, demokrasi, barış diyor.” “Yok ya!” dedi. “Adı ne?” diye sordu. “Maviş,” dedim. Ondan sonra Ömer Bey her sabah bir kuş sesiyle, ardından “Maviş, günaydın!” diyerek Açık Radyo'yu açıyordu. Gerçekten çok güzel anılar bırakarak aramızdan ayrıldı. Hayvan sevgisi böyle bir şey. Acılarınızı içinize gömüyorsunuz. Yapılacak bir şey yok.
W.A.S.: Canım benim, çok güzel.
Ö.M.: Harika bir anekdot.
W.A.S.: Gerçekten öyle oldu.
S.O.Ö.: Evet, şimdi okuyayım değil mi? Pasajı istiyorsunuz.
W.A.S.: Tamam.
S.O.Ö.: "Yanya'dan ayrıldıktan sonra hafızalarına ve albümlerindeki birkaç fotoğrafa sıkıştırdıkları geçmişlerini unutmadan, gelecek için umutlarını yitirmeden, önlerine sürülen hayatın ağırlığını büyük bir sabırla taşımaya devam ettiler. Geride kalan anılar, ilk yıllarda aile içi ve dostlar arasında heyecanla, gözyaşlarıyla hatırlanıp paylaşılırken, aradan geçen süre ve yeni yaşamların omuzlarına bindirdiği sorumlulukların etkisiyle eski anılar yavaş yavaş keskinliğini kaybetmeye, önemini yitirerek sıradanlaşmaya ve nihayet kalın bir sis tabakası altında kalarak unutulmaya terk edildiler. Kim bilir? Bundan sonra belki torunlarının anılarında, belki de bir kitabın sayfaları arasında yaşayacaklar."
W.A.S.: Sayra Hanım, çok teşekkür ederiz. Sayra Onur Öz ile birlikteydik ve kendisiyle Yanya'dan İstanbul'a kitabını konuştuk.
Ö.M.: Kitabın ismini bir daha söyler misin?
W.A.S.: Yanya'dan İstanbul'a kitabı, Skala Yayıncılık tarafından yayımlandı.
S.O.Ö.: Evet, Skala Yayıncılık tarafından yayımlandı.
W.A.S.: Çok teşekkür ederiz Sayra Hanım.
S.O.Ö.: Ben size teşekkür ediyorum.
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.
S.O.Ö.: Çok sağolun.
W.A.S.: Sezen Cin Özdemir'in seslendirdiği “Çıkayım Gideyim Urumeli'ne" şarkısını dinliyoruz.
Benzer İçerikler
“İsrail yalan söylüyor! Gerçek burada yaşanan işkence"
Waseem Ahmad Siddiqui
"Filistin'deki insanların gerçekliğini yok ediyorlar"
Waseem Ahmad Siddiqui
'Ne zaman gitti bu tren?'
Ferhat Kentel
Adanın İnsanları: Kimler Geldi Kimler Geçti
Meri Çevik Simyonedis