Apaçık Radyo

Geride kalanlardan bir hayatı yeniden kurmak mümkün mü?

15 Ekim 2026

homo ludens’te Can Kantarcı, Doom’un 30 yıl sonra ortaya çıkan sıra dışı haritası MyHouse.wad üzerinden değişen mekânları, kaybolan koridorları ve tekinsiz evleri keşfe çıkarken; oyunun "Yapraklar Evi" romanıyla kurduğu ilişkiden yola çıkarak bellek, yas, kayıp ve geçmişi yeniden kurma arzusunu ele alıyor.

Can Kantarcı: Bir evin önündesiniz. İki katlı, küçük, Amerikan banliyölerinde sıkça görebileceğiniz türden bir ev. Önünde çimenlik bir bahçe, etrafında ahşap çitler var. Kapıya kadar uzanan kısa bir yürüyüş yolu. Hava aydınlık, sokak sessiz.

Kapıya doğru yürüyorsunuz. Kapı açılıyor. İçeride sizi sıradan bir ev karşılıyor. Bir oturma odası, mutfak, merdivenler ve yukarıda yatak odaları olduğunu tahmin ediyorsunuz. Tanıdık eşyalar, mobilyalar, duvarlarda resimler... Ve tabii ki birkaç canavar da var içeride.

Bir Doom haritasındasınız. Doom, şu efsane oyun var ya, o. Dolayısıyla burada birkaç canavarla karşılaşmanız dünyanın en doğal şeyi. Silahınız zaten elinizde. Canavarları öldürüyorsunuz ve odaları dolaşmaya başlıyorsunuz. Klasik, bir anahtar bulmanız gerekiyor. Anahtarla bahçedeki çıkış kapısını açacak, bölümü bitireceksiniz. Ama evin içinde dolaşırken küçük bir tuhaflık fark ediyorsunuz. Az önce kapalı olan bir kapı şimdi açık. Demin geçtiğiniz koridor sanki eskisine göre biraz daha uzun. Mutfağa geri dönüyorsunuz. Bir şey değişmiş ama tam olarak ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Mobilyaların yeri kesinlikle farklı.

Sonra merdivenlerden yukarı çıkıyorsunuz. Bir odaya girip geri dönüyorsunuz ve geldiğiniz yer artık orada yok. Bir süre önce oldukça iyi tanıdığınızı düşündüğünüz ev, şimdi yabancı bir yere dönüşmüş. Yine de kapıyı açıyorsunuz. Önünüzde bambaşka bir koridor uzanıyor. Bu koridorun evin içinde bulunması fiziksel olarak imkânsız. Dışarıdan baktığınızda burada böyle bir koridora yetecek kadar yer yoktu. Ama koridor orada.

İçeri giriyorsunuz. Karşınıza bir kapı, ardından başka bir oda ve bir merdiven daha çıkıyor. Artık evin neresinde olduğunuza dair en ufak bir fikriniz yok ve belki de en tuhafı şu: Birkaç dakika öncesine kadar çıkmak istediğiniz bu evin içinde kalmak, nereye açıldığını bilmediğiniz o kapıların hepsini açmak istiyorsunuz.

Image
""

İyi akşamlar. homo ludens’e hoşgeldiniz. Bugün size bir evin hikâyesini anlatacağım. Daha doğrusu, bir video oyunundaki evin hikâyesini. Ama bu ev bizi 1990’ların bilgisayar oyunlarından 2000’lerin nesne edebiyatına, internetin çok tuhaf köşelerinden bellek dediğimiz şeyin karanlık koridorlarına kadar götürecek.

Konumuz, 2023 yılında yayımlanan MyHouse.wad. Şimdiden söyleyeyim arkadaşlar, bu oyunun bütün sırlarına gireceğiz. Hikâyesini, sonunu ve bütün ayrıntılarını konuşmaya çalışacağız ve bu evin kapısını bir kere açtıktan sonra geri dönmenin pek de kolay olmadığını fark edeceğiz.

Önce biraz geriye gidelim isterseniz; 1993 yılına. O dönemde bilgisayar başında oyun oynayanların bir kısmının henüz internetle hiçbir alakası yok. Bilgisayarlarda CD-ROM sürücüsü bile neredeyse yok, oyunları disketlerde taşıyoruz, arkadaşlarımızla ya da bilgisayarcılarda değiş tokuş yaparak ediniyoruz.

Image
""

10 Aralık 1993’te id Software adlı bir şirket Doom’u yayımlıyor. Doom’u kesin duymuşsunuzdur; oyun tarihinin en etkili yapımlarından biri. First-person dediğimiz, eskilerin “Doom gibi” diye tarif ettiği, birinci şahıs bakış açısıyla oynanan bir aksiyon oyunu. Ekranda karakterimizin gözünden gördüğümüz bir dünya var. Silahımız önümüzde duruyor. Koridorlarda dolaşıyor, kapıları açıyor, anahtarlar buluyoruz. Mars’ın iki uydusu Phobos ve Deimos’ta, cehennem gibi mekânlarda yaratıklarla savaşıyoruz.

Doom, bu türün ilk örneği olmamasına rağmen sonraki onlarca yılın oyun kültürünü derinden şekillendiriyor ve kendi türünü yaratıyor. Grafikleri, hızı, bölüm tasarımları, müzikleri ve daha sonra multiplayer dediğimiz çok oyunculu yapısıyla muhteşem bir etki yaratıyor. 1994 yılında da Doom II geliyor. Yepyeni silahlar, canavarlar, bölümler...

Peki, Doom’u neden konuşuyoruz? İşte bu haritalar yüzünden. Çünkü oyuncular bu oyuna müdahale edebiliyor. Bölümleri değiştirebiliyor, yeni haritalar hazırlayabiliyor, canavarlar yerleştirebiliyor ve hatta bambaşka oyun deneyimleri yaratabiliyorlar.

İşte burada, MyHouse’a adını veren WAD dosya formatından biraz söz edelim. Doom’un haritaları, grafik ve ses gibi verileri WAD denilen dosyalarda saklanıyor. Oyuncular da bu yapıyı kullanarak kendi bölümlerini üretiyorlar ve bu, kendine özgü çılgın bir kültür ortaya çıkarıyor. Yani çok sevdiğiniz bir oyunu bitiriyorsunuz ama oyundan çıkmak istemiyorsunuz. Dolayısıyla kendi bölümünüzü tasarlıyor ve başka oyuncularla paylaşıyorsunuz. Artık bu oyun, yalnızca şirketin eseri olmaktan çıkıyor ve binlerce kişinin katkısıyla yaşamaya devam ediyor.

Modculuk, günümüzde de çılgınca devam eden bir olay ve aslında Doom’la birlikte büyük bir patlama yaşıyor.

Doom’daki bu ekolden gelen bir başka ilginç gelenek de oyuncuların kendi evlerini oyunun içinde yeniden yaratması. Çünkü bir düşünün, ilk kez bölüm tasarlamaya başladığınızda neyi tasarlarsınız? Kendi evinizi çok iyi biliyorsunuz, dolayısıyla onu tasarlarsınız. Salonunuz, mutfağınız, odanız, varsa merdivenler… Sonra tabii ki oraya yaratıklar da koymak istiyorsunuz. Demonları mı koyarsınız, goblinleri mi, orası size kalmış. Bir bakıyorsunuz, o sıradan ev bir Doom bölümüne dönüşmüş. Bir süre sonra bu da kendi geleneğini oluşturuyor. İşte buna da ‘My House’ diyorlar. Yani kendi evim, benim evim. İşte bizim şu anda konumuz olan ve Doom’un çıkışından 30 yıl sonra karşımıza çıkan olay da buradan geliyor.

Burada çok tatlı ama bir o kadar da ürpertici bir şey var. Çünkü 1993 yılında evini Doom’da yeniden yaratan bir çocukla, ergenle ya da yetişkinle çok daha eski zamanlarda, böyle bir imkân yokken kendi evinin krokisini çizen bir çocuk arasında aslında büyük bir fark yok. Birisi kalemle, diğeri bilgisayarla bildiği dünyayı yeniden kuruyor ve ikisi de isterlerse orada bulunmayan bir kapı ekleyebiliyorlar.

Image
""

Evet, şimdi 2023 yılının Mart ayına gelelim. Doomworld diye bir site var. Bu sitede Doom oyuncuları ve mod yapımcıları forumlarda bir araya geliyorlar. Burada Veddge adlı bir kullanıcı paylaşım yapıyor. Kendisini Steve Nelson olarak tanıtıyor ve bir önceki yıl çocukluk arkadaşı Thomas’ı kaybettiğini söylüyor. Cenazesi için memleketine gittiğinde arkadaşının ailesi ona Thomas’ın bazı eşyalarını vermiş. Bunların arasında bir disket de var. Disketin içinde Thomas’ın yıllar önce hazırladığı, kendi evini Doom’da yeniden yarattığı bir harita bulunuyor yani bir WAD dosyası. Steve de arkadaşına saygı duruşunda bulunmak için bu haritayı tamamlamaya karar verdiğini anlatıyor.

Uzun zamandır oyun ya da harita tasarlamadığını, çalışırken kendisini biraz kaptırdığını söylüyor. Ardından hazırladığı dosyayı paylaşıyor. Aslında yaptığı şey, kendi anlattığına göre, arkadaşına hoş bir jest. İnternetin o kültürüne de ait, böyle kişisel bir hediye.

Dosya klasöründe birkaç şey daha var bu arada. Fotoğraflar, çizimler, Thomas’a ait olduğu söylenen bir ölüm ilanı ve Steve’in bu çalışma sırasında tuttuğu bir günlük. Bütün bunlar, ortaya çıkan oyuna ya da haritaya dair çeşitli ayrıntılar sunuyor bize. Ama bu noktada biraz dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü Steve ve Thomas’ın hikâyesi aslında bütün bu oyunu ve haritayı çevreleyen kurmacanın bir parçası - şimdilik öyle düşünelim. Forum mesajının kendisi, belgeler, günlük, fotoğraflar, hepsi bu anlatıya dahil. Yani daha oyunu açmadan hikâye başlamış durumda.

Bir yandan dosyaların kendisinde de bir alengir var diyelim. Çünkü klasörde bir MyHouse.wad dosyası var. Bunu açtığınızda karşınıza klasik bir Doom haritası çıkıyor. Ama bir de MyHouse.pk3 var. Asıl tuhaf, katman katman açılan, kocaman deneyim burada karşımıza çıkıyor. Yani oyun bize bir dosyayı gösterirken daha baştan, gördüğünüze hemen kapılmayın, başka bir dosyaya da bakın diye hissettiriyor. Daha başlamadan karşımızda bir kapı var ve arkasında ne olduğunu bilmiyoruz. İşte MyHouse.wad’de daha ilk dakikalarda bir gerginlik başlıyor çünkü ortada bir sıradanlık var ama aynı zamanda sıradan olmayan bir şeyler de var.


30 yıldır Doom oynayan birinin, haritayı açtığında oyundan bazı beklentileri olur. Bir anahtar arayacak, kilitli kapıyı açacak… Bu sırada önünüze çıkan canavarları vuracaksınız. Gizli bir geçit ya da hazine odası bulursanız çok sevineceksiniz. Bazı duvarların arkasında saklı odalar olabiliyor. Ama şunu beklemiyorsunuz: Harita neyse odur. Duvarların, odaların siz oradan geçtikten sonra değişmesini beklemiyorsunuz.

İşte MyHouse’un olayı tam da burada başlıyor. Çünkü bir kapıdan geçiyorsunuz, geri döndüğünüzde kapı yok. Daha önce bulunduğunuz bir odaya dönüyorsunuz, oda bıraktığınız gibi değil. Merdivenleri çıkıyorsunuz, vardığınız kat kesinlikle aynı kat değil. Ve bir noktada evin kendisine yeni alanlar eklediğini fark ediyorsunuz.

Sonra oyun bu konuda biraz daha ileri gidiyor. Bir banliyö evine girdiğinizi zannederken karşınıza büyük, betonarme, brutalist denebilecek bir yapı çıkıyor. Bazen de beyaz fayanslarla kaplı, neredeyse terk edilmiş gibi görünen geniş bir havuz kompleksiyle karşılaşıyorsunuz. Anaokulu var, havaalanı var... Nereden çıktığını anlamadığınız, aslında bir otele ya da alışveriş merkezine yakıştıracağınız koridorlar var ve bütün bu mekânlar bir şekilde haritanın içindeki aynı eve bağlı. Bir süre sonra şu soru gerçekten karşınıza çıkıyor: Bir dakika ya, ben hâlâ aynı evin içinde miyim?

İşte ilk başta tuhaf, komik bulduğunuz, sonra hafifçe ürperdiğiniz şey burada korkuya dönüşmeye başlıyor. Peki, neden? Çünkü Doom’un kendisi çok karamsar, şeytani, demonlarla dolu bir oyun olmasına rağmen tehlikenin nereden geleceğini biliyorsunuz. Daha büyük bir canavar gelebilir, size ateş edebilir, sizi ısırmaya çalışabilir. Siz de karşılık verirsiniz. Ama MyHouse’da genellikle hiçbir şey yok. Arada bir düşman çıkıyor, onu öldürüyorsunuz ama çoğu zaman bu evde tek başınıza dolaşıyorsunuz. Bir odaya giriyorsunuz, bomboş. Koridorda kimse yok. Alakasız bir yerde, çok tuhaf bir açıyla duran bir sandalye var. Sizi korkutan bir canavar olmuyor. Sanki odanın içinde olması gereken bir şey var ama eksik. Bu da sizi yavaş yavaş, alttan alta geriyor.

Şöyle düşünün, bir mekâna alışırsınız ya; bu, gittiğiniz bir kafe, arkadaşınızın evi, ofisiniz ya da okulunuz olabilir. Bir süre sonra zihninizde oranın bir haritası oluşur. O yüzden gece uyandığınızda ışığı açmadan mutfağa kadar gidebilirsiniz. Dönerken belki ayağınızı sehpaya vurursunuz, bilmiyorum. Ama sonuçta kapının nerede olduğunu, masanın ne tarafta durduğunu genel olarak bilirsiniz.

MyHouse’da sizi kasıtlı olarak dezoryante eden, yönünüzü şaşırtmaya yönelik bir mantık var. Siz tam haritayı çözdüğünüzü düşünürken harita tekrar değişiyor. Bütün oyunculuk ya da yaşam deneyiminizi kullanarak mekâna hâkim olmaya çalışıyorsunuz ama mekân sizi her defasında yeniden şaşırtıyor. Burada temel bir alışkanlık sarsılıyor ki insana tuhaf gelen de bu bir yandan. Çünkü bir video oyununda ne olur? Dünyayı keşfeden, hareket eden ve değiştiren biziz aslında, değil mi? MyHouse’da ise kendinizi içinde bulduğunuz dünya sizi tuhaf bir şekilde değiştirmeye başlıyor. Hareketlerinizi, olaylara bakışınızı, her şeyinizi.

Image
""

Evet, şimdi oyundan biraz çıkıp 2000 yılında yayımlanan bir romana ve MyHouse’un metinlerarası yapısına gelelim istiyorum.

Mark Z. Danielewski tarafından yazılmış bir roman var: House of Leaves yani Yapraklar Evi. Türkçede Gökhan Sarı’nın çevirisiyle Monokl Yayınları tarafından basıldı. Hepinize tavsiye ederim. Yapraklar Evi, anlatması epey zor bir roman ama MyHouse’la gerçekten paralel ilerliyor.

Şimdi Johnny Truant diye bir adam var. Bu adam, Zampanò adlı ölmüş birinin geride bıraktığı notları ve el yazmalarını buluyor. Bu el yazmaları da The Navidson Record adlı bir belgesel üzerine yazılmış. Belgeselin merkezinde Will Navidson adlı bir fotoğrafçı var. Navidson, ailesiyle birlikte yeni bir eve taşınıyor. Bir süre sonra evde çok tuhaf bir şey fark ediyorlar: Evin iç ölçüleri dış ölçülerinden biraz daha büyük. İlk başta böyle, tamam, diyorsunuz. Ama sonra evin içinde bir kapı ortaya çıkıyor. Kapının arkasında karanlık bir koridor var ve o koridorun orada bulunmasına imkân yok. Çünkü dışarıdan baktığınızda koridorun uzandığı yerde yalnızca bahçe var. İşte Navidson da bu durumu kamerayla kayıt altına alıp anlamaya çalışıyor. Evin içinde gördüğü koridorun dışarıda bulunmadığını göstermek için kamerayla evin çevresinde dolaşıyor. Matematik ve mantık üzerinden duruma hâkim olmaya çalışıyor. Bir yanda matematik var, diğer yanda gözüyle gördüğü şey. İkisi birbirine uymuyor.

Ev giderek genişliyor. İçeride sonsuzmuş gibi görünen karanlık geçitler, merdivenler ve odalar belirmeye başlıyor. İnsanlar bu mekânları keşfetmeye koyuluyor. Ama evin bir özelliği daha var: İçine giren insanların korkularını da büyütüyor. Biraz Solaris kafası da var bence burada ama neyse, kendime saklayayım onu.

Image
""

Bu arada House of Leaves’i, yani Yapraklar Evi’ni sadece okuyarak takip etmiyorsunuz. Kitabın fiziksel yapısı da bu karmaşıklığı yansıtıyor. Sayfaları kaplayan dipnotlar, daracık sütunlara sıkışan metinler var. Bazen bir sayfada yalnızca bir ya da iki kelime oluyor. Kitabı çevirmeniz, farklı yönlerde okumanız, önceki sayfalara dönmeniz gerekiyor. Siz de okur olarak metnin içinde kaybolmaya başlıyorsunuz.

Hikâyenin güvenilirliği de sürekli sorgulanıyor. Böyle bir belgesel gerçekten var mı? Zampanò’nun yazdıklarına güvenebilir miyiz? Johnny Truant’ın anlattıkları ne kadar doğru? Anlatı, birbirinin içine geçen odalar gibi katman katman açılıyor. Okur bir süre sonra kitabın kendisinin de bir labirent olduğunu fark ediyor.

İşte MyHouse.wad ile Yapraklar Evi arasındaki akrabalık burada karşımıza çıkıyor. Çünkü Danielewski, kitabın sayfalarını kullanarak bir mekân yaratırken MyHouse’u yapan kişi de video oyununun mekânlarını kullanarak bir anlatı kuruyor. Birinde sayfanın düzeni, diğerinde odaların yerleri değişiyor. Birinde okur daha önce okuduğu dipnota geri dönüyor, diğerinde oyuncu aynı koridora tekrar giriyor. İki eserde de alışık olduğumuz kurallar geçerliliğini yitiriyor. İkisi de kullandıkları sanat biçiminin olanaklarını sonuna kadar zorluyor.

Burada oyunlarla edebiyatın ilişkisi üzerine hiç beklemediğimiz kadar güzel bir şey var. Çünkü edebiyat bize başka birinin zihninde dolaşma imkânı verirken oyunlar da o zihnin içinde gerçekten hareket edebilmemizi sağlıyor. Bunu elle tutulur, hatta ayakla deneyimlenir hâle getiriyor.

Yapraklar Evi’nde koridorun ne kadar uzun olduğunu okuyoruz. MyHouse’da ise o uzun koridordan yürüyerek geçiyoruz ve bazen bu yürüyüş, birkaç sayfalık açıklamadan çok daha fazlasını hissettirebiliyor bize. Çünkü bu bir oyun, bir harita.

Image
""

Evet, şimdi yeniden MyHouse’a dönelim. Artık nereye bakmamız gerektiğini biraz daha iyi biliyoruz bence.

Oyundaki en etkileyici mekânlardan biri, bitmiyormuş gibi görünen karanlık beton labirent. Yapraklar Evi’ndeki koridorları da hatırlatan bir yer burası. Bir canavarın varlığını hissediyorsunuz. Uzaktan sesler geliyor. Acayip bir boşluk ve yankılanma hissi var. Ama oyun size şöyle bir şey yapıyor: Bu mekânlar ilk bakışta birbirinden tamamen bağımsız bölümlermiş gibi geliyor. Farklı olduklarını hissediyorsunuz ama bir yandan da birbirlerine bağlılar. Daha önce girdiğiniz yatak odası başka bir mekânda yeniden karşınıza çıkıyor mesela. Sanki bu ev binanın içine oklavayla yayılmış, boyutları şaşmış gibi ve sürekli aynı başlangıç noktasına dönüyoruz. Ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, o ev yeniden karşımıza çıkıyor. Ama hiçbir dönüş tam anlamıyla aynı olmuyor. Bazen her şey tersine dönmüş, sesler değişmiş oluyor. Bir takım hileler var diyelim ama bunları kullanmak da pek mümkün olmuyor.

Şu Backrooms muhabbetini duymuşsunuzdur belki. Bazı duvarların içinden geçebiliyor, kendinizi bambaşka bir yerde bulabiliyorsunuz. Normalde gitmemeniz gereken yerlere geçebildiğiniz durumlardan bahsediyorum. Böyle labirent gibi bir şey. Dolayısıyla MyHouse, internetteki korku kültürünü, Backrooms anlayışını ve birbirine bağlı mekânları bir araya getiriyor. Bir hastane meselesi de vardı, onunla ne kadar ilişkili olduğundan şu anda emin değilim. Ama burada çok zekice bir şey var. Belki siz de izledikten sonra bakarsınız ya da kendiniz denersiniz.

Şöyle bir şey var: Doom’da ölürsünüz, oyun biter ve yeniden başlarsınız. Burada ise ölümden sonra bile tuhaf bir şeyler oluyor. Yani artık yalnızca evin içinde kaybolmuyorsunuz, oyunun kendi kuralları içinde de kayboluyorsunuz.

Tekrar şu dosyalara bakalım, ne dersiniz? Ben şu anda bakıyorum çünkü. İşte orada notlar var. Hangi sorunlar çıkmış, neyi nasıl yapmış, bunları anlatıyor. Ama sonra Steve’in yaşadıkları değişmeye başlıyor. Tuhaf rüyalar görüyor, haritada kendisinin eklediğini hatırlamadığı şeylerle karşılaştığını söylüyor. “Bunu kim ekledi, arkadaşım mı ekledi, bilmiyorum,” diyor. Ve orada da bir şeyler muğlaklaşmaya başlıyor. Sanki araştırdığı, üzerinde çalıştığı şeyle kendi hayatını birbirine karıştırmaya başlıyor. Bir evin planını çıkarmaya çalışırken kendi zihninin çıkışlarını kaybediyor gibi. 

Yapraklar Evi’nde de çok benzer bir durum var bu arada ama MyHouse’un farklı yaptığı bir şey daha var: Oyun olduğu için burada tuhaf eşyalarla karşılaşıyoruz. Oyuncak, bir kutu kola, bir bere gibi nesneler var. Normalde Doom’da cephane, silah, zırh, sağlık gibi şeyler toplarsınız. Burada ise eşyalar farklı işlevler görüyor. Onları topladıkça başka yerlere gidebiliyorsunuz. Bu nesneler aynı zamanda birer hatıra, yadigâr, memento gibiler. Bir oyuncağın kırık tekerleği ya da kitabın arasından çıkan bir alışveriş fişi gibi. Birbiriyle alakasız görünen bu eşyalar bize tuhaf şeyler hissettiriyor ve yeni şeyler keşfetmemizi sağlıyor. Mesela bir yüzük var. Oyunda onun tam olarak ne anlama geldiğini çözemiyorsunuz ve merak etmeye devam ediyorsunuz.

Steve ile Thomas arasındaki ilişki de giderek karmaşıklaşıyor. Arkadaşının anısına bu haritayı tamamladığını söyleyen kişinin anlattıkları üzerinden hem dostluk ve yakınlık, hem de bastırılmış duygular ve yaşanmamış bir aşk ihtimali beliriyor. Burada çok belirgin bir queer aşk hikâyesi de olabilir gibi geliyor bana. Ama yine de kesin bir şey söylemek ya da bütün anlatıyı yalnızca buna indirgemek istemiyorum.

Zaten o metin, yani karşılaştığımız harita, bunu kasıtlı olarak tek bir anlama bağlamıyor. Bence en güçlü yanı da bu. İnsan, geride bıraktığı eşyalardan yeniden bir hayat kurabilir mi, bilmiyorum. Mouse Museum'da da bunu deniyor o romanın karakteri ama ne kadar başarılı oluyor, bilmiyoruz tabii ki ve bence geriye her zaman bilmediğimiz odalar, anlamını çözemediğimiz eşyalar kalıyor. Neyse, uzatmayacağım. Çünkü bu konu çok uzayabilir.

Image
""

MyHouse’un birkaç farklı sonu var. Birinde nihayet anahtarı buluyor, çıkışa ulaşıyor ve oyunu tırnak içinde bitiriyorsunuz. Ama sonra yine bir döngü başlıyor. Bir sona ulaştığınızda ev ortadan kayboluyor, yerine satılık bir arsa kalıyor. Emlak tabelasında 'Navidson Realty' yazıyor. Bu, Yapraklar Evi’ne, yani House of Leaves’e çok net bir gönderme.

Başka bir yoldan gittiğinizde ise karşınıza farklı bir ev çıkıyor ve orada bir mezar taşı buluyorsunuz. Üzerinde bir QR kod var. Bu kod sizi Steve Nelson adına yazılmış bir ölüm ilanına götürüyor. Yani hikâyeyi internette başlatan kişi, hikâyenin içinde kendisi de ölü olarak görünüyor. Üstelik tarihler de Thomas’ın ölümüyle tuhaf biçimde örtüşüyor. İşte burada, “Gerçek mi, kurmaca mı, ne oluyor?” dediğiniz bir an yaşanıyor. Belgeler neyi anlatıyor? Kim, kimi, neyi hatırlıyor? Biz kimin hikâyesini dinliyoruz? Bütün bunları en baştan düşünmeye başlıyoruz.

Bir de iki farklı son daha var diyelim: Birinde denize ulaşıyoruz. Sahile geldiğinizde, “Oh be!” diyorsunuz. Deniz, kum, güzel bitkiler... Ufka baktığınız bir nokta var. Sonunda evden kurtulduk diye düşünüyorsunuz. Ama biraz dikkatli bakınca buranın gerçek olmadığını fark ediyorsunuz. Burası aslında bir film seti. Oyun grafikleri içerisinde, altını çiziyorum, deniz manzarası bir dekor, bitkiler dekor… Hatta bir noktada karşınıza bir çekim klaketi çıkıyor. Oyun size ulaşmak istediğiniz yeri gösteriyor ama sonra bunun yalnızca bir görüntü olduğunu fark ediyorsunuz. Sonunda kavuşmak istediğiniz yere, belki de o yerin hatırasına ulaşıyorsunuz. Ama onu yeniden yaşamaya çalıştığınızda karşınıza bir fotoğraf çıkıyor ve bu sahte.

Bir de başka bir sahil var. Bahsettiğim bütün nesneleri toplamayı başarırsanız asıl sona, gerçek sahile ulaşıyorsunuz. Burada deniz gerçek, kum gerçek, su ve gökyüzü gerçek. Üstelik önceki aşamalarda iki köpeğin hayatını kurtardıysanız, onları koruduysanız, o küçük köpeklerden biri sahilde karşınıza çıkıyor. Bu çok acayip, çok tatlı bir şey. Ölüm ve yaşam arasındaki karşıtlığı düşünün. Sonuçta Doom’da sürekli birilerini ya da yaratıkları öldürüyoruz. Ama burada oyun bu refleksi tersine çeviriyor. Bir canlıyı öldürmek yerine koruduğunuzda, o canlı sonunda yeniden karşınıza çıkıyor. Ve binlerce kez öldüğünüz, canavarlarla savaştığınız Doom haritasının sonunda, son derece sakin bir sahilde küçük bir köpekle baş başa kalıyorsunuz. Bu gerçekten çok etkileyici, insana derinden dokunan ve oyun dediğimiz şeyin yalnızca tek bir biçimde olmak zorunda olmadığını gösteren bir deneyim.

Son olarak şunu söyleyeyim: MyHouse meselesi 2023’te bitmedi. 2025’te bir güncelleme daha geldi. Onu da isterseniz kendiniz araştırın, deneyin, kurcalayın. Çünkü bu hikâye hâlâ devam ediyor ve gördüğümüz son şeyin gerçekten son olup olmadığından emin değiliz. Belki başka bir kapı daha vardır, bilmiyorum.

Evet, toparlıyorum. Bu oyunun merkezinde, Yapraklar Evi’nde olduğu gibi, bellek meselesi var. Bence belleğin kendisi bir ev gibi işliyor. Belki de bir ev, bellek gibi işliyor. Artık bir ev var ama siz orada yaşamıyorsunuz. Belki evin kendisi tamamen yok olmuş ama siz zihninizde odaları dolaşmaya devam ediyorsunuz. Bu, çok sevdiğiniz ama artık görüşmediğiniz bir arkadaşınızın evi olabilir, eski bir sevgilinizin evi olabilir. Çocuğunuz büyümüştür, artık kullanmadığı çocuk odası olabilir. Siz orayı hatırlıyorsunuz. Eşyaları, oyuncakları, kitapları, kıyafetlerin nasıl durduğunu, her şeyi hatırlıyorsunuz. Öğleden sonra ışığın odaya nasıl vurduğunu, bitkilerin arasından nasıl süzüldüğünü hatırlıyorsunuz. Ama orası artık değişiyor. Her şey değişiyor. Belki onları tarif ettiğiniz kelimeler bile değişiyor. Tıpkı MyHouse’daki gibi.

Bir odaya giriyorsunuz, geri dönüyorsunuz ve orası artık hatırladığınız yer değil. Navidson evin ölçülerini almaya çalışıyor ama ev ona asla aynı sonucu vermiyor. Sürekli değişiyor.

Yas dediğimiz şey de bence biraz böyle. Yas yalnızca ölümün ardından tutulan bir şey değil; bu hayatta kaybettiğimiz herhangi bir şey için de yas tutuyoruz. Kaybettiğimiz bir insanı zihnimizde korumaya çalışıyoruz ama olmuyor. Eski mesajlar, fotoğraflar, sohbetler... Olmuyor. Hatıraları ne kadar toplarsak toplayalım, o insanın kendisini geri getiremiyoruz. İşte MyHouse’un en güçlü sorusu da bu bence: Geride kalanlardan bir hayatı yeniden kurmak mümkün mü? Deniz orada, bir ufuk çizgisi var ama gerçek mi, emin değiliz.

Evet, bugün 1993’te yayımlanan Doom’la başladık. Canavarları öldürdük, anahtarlar topladık. Sonra bir haritaya geldik. Tuhaf evlerden, koridorlardan geçtik. Bir kitapla karşılaştık. O kitap bizi başka bir hikâyeye götürdü. Sonra kendimizi yeniden evin içinde bulduk ve oyun, pek kolay anlatamadığımız bir duyguyu deneyimlememizi sağladı. MyHouse.wad işte tam da böyle bir şey.

Bir insanı kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu bize doğrudan anlatmak yerine, içinde bulunduğumuz mekânı değiştiriyor. Güvendiğimiz koridor kayboluyor, hatırladığımız oda başka bir şeye dönüşüyor ve geriye bütün bunlardan yalnızca bir görüntü kalıyor.

Bir kapı var. Artık açamadığınız, açmak istemediğiniz ya da açtığınızda ardında aynı şeyleri bulamadığınız bir kapı. Orada duruyorsunuz. İçeride sizi neyin beklediğini bilmiyorsunuz ama yine de kapıyı açıyorsunuz. Çünkü bazen geçmişe dönmek istiyoruz, bazen de oradan çıkmak. Bazen yalnızca içeride hâlâ birisinin bulunup bulunmadığını görmek.

Bu akşam homo ludens’in sonuna geldik. Haftaya başka bir oyunun, başka bir hikâyesinde buluşmak üzere. Kendinize iyi bakın ve eve dönerken yolunuzu şaşırmayın.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki