Yoldur Benim Memleketim
Erivan Radyosu’ndan Neşet Ertaş’ın Yolcu’suna: Erdem Özgül’ün Edebiyatında Hafıza, Gurbet ve Kaybolan Evler
Bir çocuk, Ovacık’ın karla örtülü uzun kışlarında, üzeri nakışlı bir örtüyle korunan radyodan yükselen sesleri dinliyor. Erivan’dan türküler, Moskova’dan haberler, BBC’den dünyanın acıları ulaşıyor evlerine. Yıllar sonra o çocuk İstanbul’un çeperlerinden Viyana’ya uzanan yolculuğunu edebiyata dönüştürüyor. Geride yıkılan evler, unutulmuş yüzler, kaybolan mahalleler ve insanın içine yerleşen o kadim duygu kalıyor: Gurbet. Babil’den Sonra’da yazar Erdem Özgül’le radyo, edebiyat ve hafızanın izini sürdük. Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsü bize bütün bu yolculuğun belki de en eski gerçeğini hatırlattı: İnsan bu dünyada biraz misafir, biraz sürgün, biraz da sonsuz bir yolcudur.
Bir radyonun içinden geçen dünya
Bir sesin ne kadar uzağa gidebileceğini hiç düşündünüz mü? Bir dağın arkasından yükselip başka bir ülkenin sınırlarını aşarak, hiç tanımadığı insanların evlerine, sofralarına, çocukluklarına ulaşabilir mi bir ses? Bir şarkı, henüz kendi dilini bile bütün sözcükleriyle tanımayan bir çocuğa kim olduğunu hatırlatabilir mi?
Erdem Özgül’ün hikâyesi, işte böyle bir sesin peşinden başlıyor. 1983 yılında Dersim’in Ovacık ilçesinde dünyaya gelen Erdem’in çocukluğunda radyo, evlerin en kıymetli eşyalarından biridir. Üzerinde annelerin, ninelerin ördüğü nakışlı örtüler bulunan, kimi zaman çocukların oynarken bozduğu, sonra bir köşeye kaldırılan radyolar... O küçücük kutuların içinde kocaman bir dünya yaşamaktadır… Erivan Radyosu, Moskova Radyosu, BBC...
Birbirinden uzak coğrafyaların sesleri, Anadolu’nun dağ köylerinde aynı odanın içine doluşur. Erivan’dan Kürtçe türküler yükselir. Dengbêjler hikâyelerini anlatır. Ayşe Şan’ın, Karapetê Xaço’nun sesleri uzaklardan gelir; dağları, sınırları, yasakları ve sessizlikleri aşarak evlere ulaşır.
Çocuklar kimi zaman söylenenlerin tamamını anlamaz. Ama sesin taşıdığı duyguyu tanırlar. Çünkü insanın ana dili bazen yalnızca konuştuğu dil değildir. Annesinin mırıldandığı ezgi, babasının sustuğu yerde başlayan türkü, büyükannesinin ağzından dökülen eski bir sözcük de o dilin parçasıdır. Erdem, radyodan duyduğu Kürtçe şarkıların çocukluk dünyasında nasıl bir karşılık bulduğunu anlatırken, insanın kendi kökleriyle bazen bir ezginin içinde karşılaşabileceğini hatırlatıyor.
Radyo yalnızca müzik taşımıyor o evlere. Dünyanın haberlerini, başka hayatların mümkün olduğu düşüncesini, edebiyatı, tiyatroyu, acıyı ve umudu da taşıyor. Köyün büyükleri radyo oyunlarını anlatıyor. Kimileri Moskova Radyosu’nu dinliyor. Kimileri BBC yayınlarını takip ediyor. Erdem, 1993 Sivas Katliamı’nı BBC’den dinlediğini hatırlıyor. Böylece çocukluğun masum seslerine dünyanın bütün ağırlığı karışıyor.
Üstelik radyo, elektriğin ve pillerin bulunmadığı zamanlarda bile bütünüyle susmuyor. Çünkü bir kişinin dinlediği, başkalarının anlattığına dönüşüyor. Bir radyo tiyatrosunun hikâyesi, bir haberin ayrıntısı, bir türkünün sözleri ağızdan ağıza dolaşıyor. Radyo, yalnızca yayın yapan bir araç olmaktan çıkıyor; ortak hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor.
Bugün neredeyse her görüntünün birkaç saniyede tüketildiği, her haberin bir başka haber tarafından silindiği dünyamızda radyonun bu eski gücü üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Radyo insana yalnızca dinlemeyi değil, hayal etmeyi de öğretir. Bir sesi duyarsınız; yüzünü kendiniz yaratırsınız. Bir şehir anlatılır; sokaklarını zihninizde kurarsınız. Bir insan konuşur; onun yaşadığı dünyayı kendi deneyimlerinizle tamamlamaya çalışırsınız.
Edebiyatla radyonun akrabalığı tam da burada başlar. İkisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışır. İkisi de unutulmaya bırakılmış hayatlara ses verir. Ve ikisi de insanın hayal kurma hakkını savunur.
Çöplüğün kıyısında kurulan hayatlar
Erdem’in çocukluğundaki ilk büyük kopuş, Ovacık’tan İstanbul’a göçle başlıyor. Uzun bir otobüs yolculuğu, Harem, Boğaz Köprüsü ve ardından İkitelli... İlk bakışta görkemli bir şehir olarak beliren İstanbul, çok geçmeden başka bir yüzünü gösteriyor. Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş işçilerin, yoksulların, köylerinden koparılmış ailelerin İstanbul’unu... Dersimliler, Sivaslılar, Erzincanlılar, Karadenizliler... Birbirinden farklı diller, inançlar, gelenekler ve hikâyeler, şehrin kıyısında kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Büyük şehrin çeperinde başka bir Anadolu oluşuyor.
Fakat bu Anadolu, İstanbul’un kartpostallarında görünmüyor. Sabahın karanlığında fabrikalara giden işçiler, seyyar tezgâhını zabıtaya kaptıran satıcılar, çocuklarını okutabilmek için ömürlerini tüketen anne babalar, her an yıkılma korkusuyla yaşayan gecekondu mahalleleri... Kentin yükünü taşıyan insanların kendi hayatları, kentin resmî hikâyesinde çoğu zaman kendilerine yer bulamıyor.
Erdem Özgül’ün 2026 yılında yayımlanan ilk romanı Düşlerimizin Evi Burası, işte bu görünmeyen İstanbul’un içinden doğuyor. Roman, 1990’ların İstanbul’unda, Halkalı Çöplüğü’nün kıyısındaki bir mahallede geçiyor. Yıkılmayı bekleyen evler, geleceği belirsiz insanlar, yoksullukla dayanışmanın, korkuyla mizahın iç içe geçtiği hayatlar...
Erdem, İstanbul’u Boğaz’ın kıyısından değil, çöplüğün kenarından anlatmayı seçiyor. Çünkü bir şehrin gerçek hikâyesi, yalnızca merkezinde değil, dışarıya ittiği insanların hayatında da saklıdır.
Romanın adındaki ironi ise bu hikâyenin en çarpıcı yanlarından biri. Düşlerimizin Evi Burası...
İlk bakışta, yoksul insanların yaşadıkları yere duydukları sevgi gibi geliyor kulağa. Oysa Erdem’in söyleşimizde anlattığı sahne, başlığın başka bir anlamını açığa çıkarıyor. Mahalleye gelen bir yetkili, çöplüğün kıyısında yaşayan insanların evlerini yıkmaktan, yerlerine villalar yapmaktan, büyük paralar kazanmaktan söz ediyor. Ve o düşlerin sahipleriyle mahallede yaşayan insanların dünyaları birbirinden ayrılıyor. Birileri için ev, çocukluğun, emeğin ve yaşanmışlığın mekânıdır. Başkaları için aynı toprak, üzerine yatırım yapılacak bir arsadır. Birileri evinin yıkılmaması için mücadele ederken, başkaları o yıkımın getireceği kazancı hesaplar. İşte kentsel dönüşümün ardında çoğu zaman görünmeyen temel çatışma da budur.
Bir şehrin geleceği kimin düşleriyle kuruluyor? O şehirde yaşayanların mı, yoksa onların geçmişini ortadan kaldırarak servet biriktirenlerin mi? Bu soru yalnızca edebiyatın değil, yaşadığımız çağın da sorusudur.
Bir ev yıkıldığında insanın geçmişi nereye gider?
Erdem’in romanını okurken kendi çocukluğumun coğrafyasına döndüm. Çünkü onun anlattığı İkitelli ile benim doğup büyüdüğüm Altınşehir, aynı büyük yoksulluk coğrafyasının iki ayrı ucundaydı. Aramızda Halkalı Çöplüğü uzanıyordu. Ben o çöplüğün öte yakasında, Altınşehir’de doğdum. Çocukluğum, gençliğim, hayatımın önemli bir bölümü orada geçti. Üç yıl önce benim evim de yıkıldı.
Bir evin yıkılışını izlemek, insanın kendi geçmişinin parçalanmasına tanıklık etmesi gibi. Önce pencereler kaybolur. Sonra kapılar. Bir duvar çöker. Ardından bir zamanlar mutfak olan yer, çocukluğun geçtiği oda, annenizin sesinin duyulduğu koridor... Her şey birkaç saat içinde bir moloz yığınına dönüşür.
Oysa insanın hafızasında evler bu kadar kolay yıkılmaz. Bir kapının sesi kalır. Bir ağacın gölgesi. Yağmurdan sonra toprağın kokusu. Artık hayatta olmayan bir komşunun yüzü. Bir yaz akşamı. Bir çocukluk şarkısı.
Erdem’le konuşurken aynı coğrafyanın iki ucundan birbirimize bakıyorduk sanki. O, romanında yıkılmayı bekleyen evleri anlatıyordu. Ben, artık yerinde olmayan evimi hatırlıyordum. Ve ikimiz de biliyorduk ki şehirlerin yıkımı, yalnızca yapıların ortadan kaldırılması değildir.
Bir mahallenin yıkılması, o mahallenin insanları arasındaki ilişkilerin, ortak hafızanın ve kuşaklar boyunca biriktirilmiş hayat deneyimlerinin de parçalanmasıdır. Bu nedenle bir evin kaybı, yalnızca tapu kayıtlarında veya belediye arşivlerinde karşılığı bulunabilecek bir olay değildir. İnsanın geçmişine, kimliğine ve dünyadaki yerine dokunan derin bir kopuştur.
Edebiyat, unutulmuş insanların hafızasıdır
Erdem’e söyleşimizde bir soru sordum: Edebiyat, fotoğrafı çekilmemiş insanların fotoğrafını çekebilir mi? Bu soru, belki de onun yazarlığını anlamak için en önemli sorulardan biriydi. Çünkü tarihin her dönemi, kendisini anlatacak imkânlara sahip olanların hikâyeleriyle doludur. Sarayların, yöneticilerin, zenginlerin, savaşların ve zaferlerin kayıtları tutulur. Ama yoksulların gündelik hayatları, işçilerin çocuklukları, göçmenlerin evleri, adı bilinmeyen kadınların acıları, çoğu zaman tarihin karanlığında kalır.
Bir mahallenin binlerce insanı yaşamış, sevmiş, çalışmış, çocuk büyütmüş, ölmüş olabilir. Ama geriye tek bir fotoğraf bile kalmayabilir. Peki gerçekten yaşamamış mı sayılacaklar? Edebiyat tam da bu noktada devreye girer. Erdem’in sözleriyle: “Hafıza bir arşiv değil, bir atölyedir.” Çünkü edebiyat yalnızca olanı kaydetmez. Hatırlananlarla unutulanlar arasında yeni bağlar kurar. Bastırılanı, yok sayılanı, üstü örtüleni yeniden görünür kılmaya çalışır. Bir koku, bir sözcük, bir eşya, bir çocukluk görüntüsü, insanı yıllar önce kaybettiği bir dünyaya götürebilir. Bir roman, haritadan silinmiş bir mahallenin sokaklarını yeniden kurabilir. Bir öykü, geride hiçbir fotoğrafı kalmamış bir insanın yüzünü hayal ettirebilir.
Erdem’in edebiyatında bu yüzden hafıza, yalnızca bireysel bir hatırlama eylemi değildir. Toplumsal ve politik bir anlam da taşır. Çünkü neyin hatırlanacağı, neyin unutulacağı, hangi hayatların anlatılmaya değer görüleceği, hiçbir zaman bütünüyle masum tercihler değildir.
Kentlerin tarihini yalnızca onları yönetenlerin gözünden okumak, o kentleri kuran ve yaşatan insanların büyük bölümünü görünmez kılar. Oysa İstanbul’un hikâyesi, yalnızca anıtsal yapılarda, saraylarda ve görkemli caddelerde değildir. İkitelli’nin, Esenyurt’un, Gazi Mahallesi’nin, Altınşehir’in, Halkalı’nın yıkılmış evlerinde de İstanbul’un tarihi vardır. Bu nedenle Düşlerimizin Evi Burası, yalnızca bir geçmiş zaman romanı değil, unutmaya karşı verilmiş edebî bir mücadele olarak da okunabilir.
Erdem’in romanındaki mizah da bu mücadelenin önemli bir parçasıdır. Çünkü yoksul insanlar yalnızca acı çekmez. Gülerler. Dünyayla alay ederler. Birbirlerine takılırlar. En zor zamanlarda bile yaşama sevincini korumaya çalışırlar. Özellikle Alevi-Bektaşi kültürünün mizahla kurduğu ilişki, Erdem’in anlattığı dünyada güçlü biçimde hissedilir. Gülmek, bazen çaresizliği kabullenmemektir. Ve bazen bir kahkaha, insanın kendisini ezen dünyaya karşı verdiği en insani yanıttır.
Gurbet yalnızca uzaklık değildir
Erdem Özgül, 2007 yılında Türkiye’den ayrılıyor. Çocukluğunda Ovacık’tan İstanbul’a uzanan yolculuk, bu kez onu Avrupa’ya taşıyor. Yeni bir ülke, yeni bir dil, yeni bir hayat...
Ama insan göç ederken gerçekte neleri geride bırakır? Bir evin anahtarını mı? Bir sokağın adını mı? Bir şehri mi? Yoksa kendisinin artık hiçbir zaman yeniden yaşayamayacağı bir zamanını mı?
Erdem’e giderken valizine koyamadıklarını sordum. Çünkü gurbetin asıl ağırlığının çoğu zaman bavula sığmayan şeylerden oluştuğunu düşünürüm. Komşuların sesi... Kapı önü sohbetleri... Mutfağın kokusu... Annenin bir daha ne zaman geleceğini soran sesi...
Giderken insan bunların hepsinin yerli yerinde kalacağını sanır. Bir gün geri döndüğünde aynı evin kapısını çalacağını, aynı insanlarla karşılaşacağını, aynı sofraya oturacağını düşünür. Ama zaman, geride bırakılan yerlerde de işlemeye devam eder. Evler yıkılır. İnsanlar yaşlanır. Sevdiklerimiz ölür. Sokakların isimleri değişir. Ve gün gelir, insan dönecek bir yer bulsa bile döneceği zamanı bulamaz. Gurbetin belki de en ağır yanı budur. İnsan bir ülkeye geri dönebilir ama geçmişine geri dönemez.
Yine de Erdem’in gurbetle ilişkisi, yalnızca kayıpların ve özlemin hikâyesi değil. O, gitmeyi aynı zamanda bir arayış olarak görüyor. Daha insanca bir hayatın, eğitim olanaklarının, başka türlü bir geleceğin peşinden gitmek... Çocukluğunda tanık olduğu çatışmaların, eşitsizliklerin ve güvencesizliğin ardından gurbet, onun için kimi zaman memleketten daha umut verici bir sözcüğe dönüşmüş.
Viyana, ona yalnızca yeni bir adres sunmamış; kendisini geliştirebileceği, hayatını yeniden kurabileceği olanaklar da sağlamış. Bu nedenle Erdem, memleketi romantik bir özlemin içine hapsetmiyor. Sevdiği insanları özlerken ülkesinin adaletsizliklerini de hatırlıyor. Viyana’ya duyduğu sevgiyi anlatırken geçmişini inkâr etmiyor. Bir insanın birden fazla yere ait olabileceğini, hatta bazen hiçbir yere bütünüyle ait olmadan da dünyayla güçlü bir bağ kurabileceğini düşünüyor.
Göç, onun edebiyatında yalnızca coğrafi bir hareket değil. İnsanın kendisini, dilini ve dünyayla ilişkisini yeniden kurduğu uzun bir yolculuk.
Neşet Ertaş'ın Yolcu'su: Kimin bu dünya?
Söyleşimizin ortasında Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsünü dinledik. Bazen bir türkü, saatlerce konuşarak anlatamadığımız bir düşünceyi birkaç dakikada anlatır. Neşet Ertaş’ın sesinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yalın ama sarsıcı bir sorgulaması vardır. Dünyayı kendisine ebedî bir yurt sanan insana, yolcu olduğunu hatırlatır. Çünkü insan doğar, büyür, yaşar, yaşlanır ve gider. Ardında evler, yollar, isimler, sevdalar, kırgınlıklar ve hatıralar bırakır. Ama bütün bunların ne kadarına gerçekten sahip olabilir?
Neşet Ertaş’ın türküsündeki yolculuk, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Bir ömrün içinden geçmektir. İnsanın kendisini aramasıdır. Dünyanın geçiciliğiyle yüzleşmesidir.
Bu yüzden Yolcu türküsüyle Erdem Özgül’ün hayat hikâyesi arasında derin bir yakınlık buluyorum. Ovacık’ta doğan bir çocuk... İstanbul’un çeperinde büyüyen bir genç... Viyana’da yaşayan ve yazan bir edebiyatçı... Üç ayrı şehir, üç ayrı hayat dönemi. Ama aynı insan.
Erdem’in hiçbir yere bütünüyle ait hissetmediğini söylerken anlattığı şey, aslında dünyaya yabancılaşmak değil. Tam tersine, dünyanın her yerinde insanla ilişki kurabilmenin özgürlüğü. Bir kente orada doğduğu için değil, orada birilerini sevdiği için bağlanmak... Bir ülkeyi pasaportunun rengine göre değil, insanlarının hayatına kattıklarıyla değerlendirmek... Memleketi yalnızca üzerinde doğulan toprakla sınırlamamak... Bu düşünce, Neşet Ertaş’ın türküsündeki yolculuk duygusunu başka bir boyuta taşıyor. Çünkü insanın yurdu her zaman doğduğu yer değildir. Bazen sevdiği bir insanın yanıdır. Bazen çocukluğundan kalan bir ses. Bazen sokakta karşılaştığı bir hemşerisinin konuştuğu dil. Bazen bir kitap. Bazen bir türkü.
Erdem söyleşimizde, bir yandan dünyanın birçok yerinde yaşamak istediğini, diğer yandan hiçbir yerde duramadığını anlatıyordu. “Her yerde kalmak istiyorum. Hiçbir yerde duramıyorum.” Bu sözlerde yalnızca göçmenliğin huzursuzluğu değil, dünyayı tek bir yere sığdırmayı reddeden bir insanın özgürlük arayışı da var.
Söyleşimizin sonunda ona, bütün yolların bir gün biteceğini bilse son kez nereye dönmek isteyeceğini sordum. Verdiği yanıt, programın bütün hikâyesini birkaç sözcükte topladı: “Yoldur benim memleketim. Dönmek istemezdim. Bitsin istemezdim.”
Bu sözleri duyduğumda Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsü yeniden başladı sanki içimde. Çünkü bazı insanlar bir yere varmak için değil, yolun kendisinde yaşayabilmek için yürür. Ve belki de insanın en büyük özgürlüğü, dünyayı tek bir adrese, tek bir kimliğe, tek bir sınıra sığdırmak zorunda olmadığını fark etmesidir.
Unutmaya karşı hatırlamak, yıkıma karşı anlatmak
Babil’den Sonra’daki söyleşimiz bittiğinde, başladığımız yere döndüğümüzü düşündüm. Bir radyonun başına...
Ovacık’ın karlı kışlarında, üzeri nakışlı örtülerle korunan radyolardan yükselen Erivan şarkılarına... Oradan Halkalı Çöplüğü’nün kıyısındaki evlere, İstanbul’un yoksul mahallelerine, Viyana’nın sokaklarına ve Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsüne uzanan bir yolculuk yapmıştık. Bir tarafta Erdem’in romanındaki yıkılmayı bekleyen evler vardı. Öte tarafta benim artık yerinde olmayan Altınşehir’deki evim.
Ve bütün bu hikâyelerin ortasında aynı soru duruyordu: Bir ev yıkıldığında, o evde yaşanmış hayatlar da yok olur mu? Hayır. Eğer anlatılırsa yok olmaz. Eğer hatırlanırsa yok olmaz. Eğer birileri o insanların hikâyelerini yazmayı, seslerini kaydetmeyi, türkülerini söylemeyi sürdürürse yok olmaz. Çünkü hafıza, yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değildir. Hafıza, unutulması istenen şeyleri unutmamayı seçmektir.
Bu yüzden edebiyatın da radyonun da yalnızca estetik bir uğraş olduğunu düşünmüyorum. İkisi de insanın varoluşuna, toplumsal belleğe ve özgürlüğe ilişkin derin bir sorumluluk taşıyor. Birileri kentleri yeniden biçimlendirirken o kentlerde yaşamış insanların hikâyelerini siliyorsa, edebiyat o hikâyeleri yeniden yazmalıdır. Birileri dilleri, kültürleri ve sesleri görünmez kılıyorsa, radyo o sesleri dünyanın en uzak köşelerine ulaştırmalıdır. Birileri tarihi yalnızca güçlülerin, zenginlerin ve kazananların hikâyesi olarak anlatıyorsa, biz kaybedenlerin, yerinden edilenlerin, unutulanların ve sesi duyulmayanların hikâyelerini de anlatmalıyız. Çünkü bir şehrin gerçek tarihi, yalnızca ayakta kalan binalarında değil, yıkılmış evlerinin hatıralarında da yaşar.
Bir ülkenin kültürü, yalnızca resmî törenlerinde değil, dağ köylerinden yükselen türkülerinde, göçmenlerin konuştuğu dillerde, işçilerin hikâyelerinde ve kadınların kuşaktan kuşağa aktardığı ezgilerde de varlığını sürdürür. Ve bir insanın hayatı, yalnızca kimlik belgelerindeki bilgilerden, doğum ve ölüm tarihleri arasına sıkıştırılmış birkaç satırdan ibaret değildir.
İnsan, hatırlandığı kadar da yaşar. İşte bu nedenle unutmamak, bazen başlı başına politik bir eylemdir. Bir sokağın eski adını hatırlamak... Yıkılan bir evin yerini göstermek... Kaybolmuş bir dilin son sözcüklerini kaydetmek... Bir işçinin, bir göçmenin, bir sürgünün hikâyesini anlatmak... Bütün bunlar, dünyayı yalnızca kazananların gözünden okumayı reddetmektir.
Erdem Özgül’ün edebiyatını değerli kılan da bu çabadır. O, büyük tarih anlatılarının kenarında bırakılmış insanların dünyasına bakıyor. Bir şehrin çöplüğünün kıyısında yaşayanların da aşkları, düşleri, kırgınlıkları, neşeleri ve anlatılmaya değer hayatları olduğunu hatırlatıyor.
Bir zamanlar Erivan Radyosu’nun Ovacık’taki evlere taşıdığı sesler neyse, bugün edebiyatın ve bağımsız radyoculuğun sorumluluğu da biraz odur. Sınırları aşmak. Unutturulmak isteneni hatırlatmak. Susturulmuş seslere yeniden kulak vermek. İnsanın yalnızca yaşadığı yerin değil, bütün dünyanın hikâyesiyle ilgilenmek.
Çünkü biz biliyoruz: Bir ev yıkılabilir ama o evde yaşanmış hayatın hatırlanmasına engel olunamaz. Bir mahalle haritadan silinebilir ama o mahallenin hikâyesi edebiyatın içinde yaşamaya devam edebilir. Bir türkü yıllarca susturulabilir ama onu hatırlayan bir insan varsa o türkü bütünüyle kaybolmaz.
Ve radyo... Radyo, bütün bu hikâyelerin bir gün yeniden duyulabileceğine dair inancımızdır. Dünyanın bir ucunda söylenen bir şarkının, başka bir ucundaki insanın yüreğine ulaşabileceğinin kanıtıdır.
Belki de bu yüzden, bütün görüntülerin hızla tüketildiği, geçmişin kolayca silindiği, kentlerin hafızasının betonun altında bırakıldığı bir çağda radyo yapmaya, edebiyatı konuşmaya, türküleri dinlemeye devam ediyoruz. Çünkü unutmaya razı değiliz. Çünkü dünyanın yalnızca güçlülerin, sermaye sahiplerinin ve sınırları çizenlerin dünyası olmasını kabul etmiyoruz. Çünkü her insanın bir hikâyesi, her hikâyenin duyulma hakkı var.
Erdem Özgül’ün çocukluğundaki o radyodan yükselen sesler, bugün hâlâ dünyanın bir yerlerinde yankılanıyor. Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsü de bize aynı gerçeği fısıldıyor: Bu dünyada hiçbirimiz sonsuza kadar kalıcı değiliz.
Ama burada bulunduğumuz süre boyunca birbirimizin hayatına dokunabilir, birbirimizin sesini duyabilir, geride bırakılanların hikâyelerini geleceğe taşıyabiliriz. Belki de insanın gerçek memleketi budur. Birbirimizin hafızasında kurduğumuz o görünmez ev. Erdem’in söylediği gibi: “Yoldur benim memleketim.”
Öyleyse yolumuz, unutulanların sesine çıksın. Yolumuz, yıkılan evlerin hatırasından geçsin.Yolumuz, başka dillerin, başka türkülerin, başka hayatların kapısını açsın. Ve yolumuz hiç bitmesin.
Çünkü anlatacak hikâyelerimiz, söyleyecek türkülerimiz ve hatırlayacak insanlarımız olduğu sürece, hiçbirimiz bütünüyle yurtsuz değiliz.
Erdem Özgül, 1983 yılında Dersim’in Ovacık ilçesinde doğdu. Çocukluk yıllarında ailesiyle İstanbul’a göç etti. 2007 yılında Türkiye’den ayrıldı. Yaşamını Viyana’da sürdüren Özgül’ün Unutulmuş Ataların Gölgesi adlı öykü kitabı 2023 yılında Dipnot Yayınları’ndan, ilk romanı Düşlerimizin Evi Burası ise 2026 yılında Eksik Harf Yayınları’ndan yayımlandı.
Bu yazı, Apaçık Radyo’da yayımlanan Babil’den Sonra programında Erdem Özgül’le gerçekleştirilen söyleşiden hareketle kaleme alınmıştır.
Benzer İçerikler
Kinto'nun Dansı
Ercüment Gürçay
Radyolu günler: Geçmişi, Türkiye'deki tarihi ve Açık Radyo
Ercüment Gürçay
Kukla, Hafıza ve Göç
Ercüment Gürçay
'Bir gün Nobel alacaksın oğlum'
Radikal Gazetesi