16 Ekim Dünya Gıda Günü
Günebakan İletiler'de Işıl Çobanlı Erdönmez, 16 Ekim Dünya Gıda Günü'nden hareketle iklim krizi, tarım politikaları, gıda güvenliği ve israfı ele alırken; medyanın ve reklamların tüketim alışkanlıklarımız üzerindeki etkisini, sosyal medyadaki yemek kültürünü ve sürdürülebilir gıdanın geleceğini değerlendiriyor.
Işıl Çobanlı Erdönmez: Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri, Günebakan İletiler programından herkese iyi akşamlar.
Zor bir hafta geçirdik. İklim krizinin ve doğanın bizden intikam almasının, bizim ona yaptıklarımızla da ilgili olduğunun hepimiz farkındayız. Buna dair çözümler ve kalıcı politikalar üretme noktasında kendimizi çaresiz de hissediyoruz. Bu konuları işlemeyi zaten not almıştım. Fakat 16 Ekim'in Dünya Gıda Günü olması ve bu tarihin öncesinde ve sonrasında benzer temalarla ilgili başka günlerin de bulunması, programı bu konuya ayırmama sebep oldu.
Ekim ayında tarım, toprak ve insan ilişkisini bir arada ele alıp farkındalık yaratacak çok fazla gün var. Örneğin Standartlar Haftası, Yoksullukla Mücadele Günü... 19 Ekim de Dünya Gıda ve Tarım Günü olarak dünya çapında kutlanıyor. Hemen akabinde Dünya Ekmek Günü ve çeşitli yiyeceklere ayrılmış başka günler de var.
Genel olarak baktığımızda, gıda politikalarını, kaynak kullanımını ve gıdanın topraktan başlayarak hangi aşamalardan geçtiğini oturup etraflıca düşünmek gerekiyor. O yüzden bugün bu konuları ele alacağız.
Gıda ve tarım ilişkisini, önümüzdeki süreçte neler yapılabileceğini düşündüğümüzde, gündemdeki en önemli örneklerden biri Kasım ayında Antalya'da gerçekleşecek COP31 zirvesi. Aslında 2015 yılında Paris'te düzenlenen COP21 İklim Zirvesi'nde de gıda ve tarım ilişkisiyle küresel iklim sorunlarına yönelik kararlar alınmıştı. Birçok ülke bu anlaşmaya imza atmıştı. Gıda güvenliğinin korunması ve açlığın sona erdirilmesine ilişkin maddeler gündeme getirilmişti. Oldukça çarpıcı bir anlaşmaydı.
Şimdi Kasım ayında Antalya'da gerçekleşecek COP31'e baktığımızda da benzer çabaların gösterileceğini düşünüyoruz. Yapılacak duyuruları takip etmek gerekecek. COP21'de alınan bazı kararlara ve bunların ardından hayata geçirilen uygulamalara baktığımızda, o dönem Fransa Tarım Bakanlığı öncülüğünde bir kampanya başlatılmıştı. İklim krizini yavaşlatmayı amaçlayan, insanlara ve sonrasında sivil toplum kuruluşlarına da yayılan bir kampanyaydı bu. İnsan kaynaklı sera gazı emisyonlarının miktarı ile yeryüzündeki tarım topraklarının karbon depolama kapasitesi arasında kurulan doğrudan ilişkiyi gündeme taşıyordu. Toprağın en üst katmanında, yani ilk 30-40 santimetrelik bölümünde bulunan karbon stokları her yıl binde dört oranında artırılabilirse insanlığın bir yılda atmosfere saldığı karbondioksit miktarının tamamının tutulabileceği düşüncesine dayanıyordu. Böylece tarımsal verimliliği ve gıda direncini artırarak bir farkındalık yaratılabileceği, küçük de olsa insanlığın doğaya katkı sağlayabileceği düşünülüyordu.
O dönemden bugüne yıllar geçti. Birçok afet yaşandı, doğal kaynaklar zarar gördü ve tüketildi. Fakat en azından önümüzdeki süreçte bu tür kampanyalara devam edilecek.
Şimdi Dünya Gıda Günü'nün neden ve nasıl kutlandığını da ele alalım. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü yani FAO öncülüğünde dünya çapında kutlanan özel bir gün. Hemen hemen bütün ülkeler farkındalık yaratmak amacıyla katkı sağlıyor. 1979 yılından beri kutlandığını da söyleyelim.
Temel amacı küresel açlıkla mücadele etmek, yetersiz beslenmeye dikkat çekmek, gıda güvenliğini sağlamak ve gıda israfını önlemek. Paydaşları arasında Birleşmiş Milletler üyesi devletler, Dünya Gıda Programı, Dünya Sağlık Örgütü ve çeşitli sivil toplum kuruluşları yer alıyor. Bu kuruluşlar da aynı amaçlarla farkındalık çalışmaları yürütüyor.
Bir çalışma örneği de vermek istiyorum: TMMOB yani Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne bağlı Gıda Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar, her yıl ve yıl içerisinde farklı zamanlarda toplantılar ve paneller düzenliyor. Bu dönemde de “Gıda Krizi” başlıklı, “İklim, Tarım, Sürdürülebilirlik ve Gıdanın Geleceği” konulu, tarladan sofraya uzanan bir çalışma gerçekleştirildi. “Daha az kaynakla daha çok gıda mümkün mü?” sorusuna yanıt arandı. Doğayı tüketmeden nasıl bir gıda sistemi kurabileceğimiz ele alındı.
Tabii Türkiye'de bu israfla ilgili çok sayıda veri elimize ulaşıyor. Örneğin, günde yaklaşık 12 milyon adet ekmeğin çöpe gitmesi, belki de en çarpıcı verilerden biri. İnsanların açlıkla karşı karşıya olduğunu, 2,5 milyar insanın da sağlıklı beslenme sorunu yaşadığını biliyoruz. Bunların arasında çocuklar da yetişkinler de var. Sağlıklı gıdaya ulaşmakta güçlük çekiyorlar. Üretilen gıdanın yaklaşık %19'u tüketici seviyesinde israf edilirken, %13'ü de hasat ve lojistik aşamalarında, rafa çıkmadan kayboluyor. Bunun dışında ekonomik istikrarsızlık, iklim şokları ve çatışmalar da bu sorunların nedenleri arasında. Yani bütün sorumluluğu doğaya yüklemek yerine, bunları büyük ölçüde insanlığın yarattığı problemler olarak ele alabiliriz. Burada asıl zorluk, dünyanın her yerindeki insanların yeterli, dengeli ve ekonomik açıdan erişilebilir gıdaya ulaşmasını nasıl sağlayacağımız. Bu noktada bilim ve teknolojiyle de çatışıyoruz. Ormancıların içinde bulunduğu kesimlerle politikalar arasında bir köprü kuramıyoruz. Girişimcilerin bilgi, deneyim ve yaratıcılıklarıyla çatışıyoruz. Dolayısıyla bütün bunları ekolojik sistemin dengesi içerisinde ele alarak kolektif bir bilinç oluşturmamız gerekiyor.
Biraz medyadan örnekler verelim. Medyada neler doğru, neler yanlış yapılıyor?
Örneğin yeşil boyama, yani greenwashing incelemeleri. Ekonomi gazetecileri, büyük gıda ve tekstil devlerinin programın başında söz ettiğimiz Binde Dört Girişimi'ni (4 per 1000) desteklediklerine ilişkin açıklamalarının ne derece altını doldurduklarını inceliyor. Hangileri gerçekten onarıcı tarıma yöneliyor, hangileri bunu bir PR, yani halkla ilişkiler malzemesi olarak kullanıyor? Sosyal medyada bu girişime destek verdiklerini söylüyorlar ama bunun ne kadarı gerçekçi, ne kadarı halkın gözünü boyama kampanyası, bilemiyoruz.
Sosyal medyada çiftlik yaşamı da çok yaygın. Binde Dört felsefesini uygulamaya çalışan onarıcı tarım çiftlikleri bazen bir trend gibi sunulabiliyor. Çiftçiler ve agronomistler, geleneksel yöntemlerle sürülmüş kuru toprakla örtü bitkileri sayesinde karbon tutmuş nemli toprağın görüntülerini yan yana, öncesi ve sonrası şeklinde paylaşarak görsel kanıt sunuyor ve izlenme elde ediyorlar. Influencer'lar yani sosyal medya etkileyicileri de şehir hayatından uzaklaşıp agroormancılık yapılan alanlarda yaşamaya ve dijital içerik üretmeye yöneliyor. Bu tür videoların genç kuşaklara ne kadar gerçekçi geldiği de tartışılıyor.
Bu arada gençlerden söz etmişken FAO ile ilgili bir duyuru yapmak istiyorum: Kasım ayına kadar sürecek bir farkındalık kampanyası kapsamında resim yarışması düzenleniyor. Çevrenizde 9-16 yaş arasında çocuklar ve gençler varsa FAO'nun yani Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün internet sitesine girerek daha iyi bir geleceği tarım ve doğayla nasıl inşa edebileceğimize ilişkin bu yarışmaya katılmaları için onları yönlendirebilirsiniz. Uluslararası bir çalışmaya katkı sağlamak açısından faydalı olabilir.
Peki, internette başka neler yapıyoruz? Daha doğrusu, az önce saydıklarımız olumlu örneklerdi. Bir de özellikle sosyal medyada yemekle ilişkimiz açısından faydalıymış gibi görünen ama aslında öyle olmayan uygulamalar var. Örneğin mukbang ve ASMR videoları bu anlamda oldukça dikkat çekiyor. Yalnızlık hissimizi yemek yerken paylaşarak gidermeye, devasa porsiyonlarla birlikte bir yeme çılgınlığı yaratmaya yönelik, oldukça kaotik bir video paylaşma trendi var.
Mukbang videoları, Güney Kore kökenli. Kamera karşısında bir kişinin devasa porsiyonlarla yemek yemesini canlı yayınlaması anlamına geliyor. ASMR ise yalnızca Kore kökenli değil, sesleri merkeze alan videoları ifade ediyor. Psikolojik olarak rahatlama ve beyinde karıncalanma hissi yarattığına ilişkin bir kavram da var. Hatta kavramın isim annesi diyebileceğimiz Jennifer Allen, ASMR'yi otonom duyusal meridyen tepkisi olarak adlandırıyor. Bu terim 2010 yılından beri kullanılıyor.
Peki, bunları paylaşmanın doğaya bir faydası var mı? Az önce söz ettiğimiz çözümlerden farklı olarak bunlar, çözüm üretmeyen ama internette oldukça fazla yer kaplayan içerikler. Instagram'da yemek paylaşımının bir de yemek yemeden önceki aşaması var. Görüntüleri bozulmadan önce paylaştığımız yiyecek ve içecek fotoğrafları. Bunun da farklı bir psikolojik boyutu var. Gıda aracılığıyla kendi kimliğimizi inşa ettiğimiz bir algı oluşuyor.
Bunların dışında diyetisyen ve influencer videoları var. Gıda üzerinden toplumda farkındalık yaratmayı amaçlıyorlar ama bunların ne kadar gerçekçi olduğu, yoksa bir tüketim çılgınlığına ya da mesleki pazarlama alanına mı dönüştüğü tartışmalı. Özellikle son dönemde yeni nesil tarım ortamlarında yaşam, veganlık ve sürdürülebilir beslenmeyle ilgili içeriklerin gerçekten uzman kişiler tarafından hazırlanıp hazırlanmadığını ayırt etmek gerekiyor. Kamu spotları ve sağlık kampanyaları da var. Ancak sosyal medyada büyük başlıklarla gıda krizi üzerinden panik yaratmaya yönelik kötü kullanımlar görüyoruz. “Fiyatlar katlanacak”, “Şu üründe kanserojen madde bulundu”, “Bu paketli gıda hayatımızı tehdit ediyor” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz.
Bir de geleneksel kültürün küreselleştirilmesi meselesi var. Programlarımızda zaman zaman bundan söz ediyoruz. ABD medyasında ve Hollywood filmlerinde hızlı gıda, yani fast food tüketimi modern dünyanın bir parçası olarak sıkça sunuluyor. Toplumsal düzeyde popülerleştiriliyor ve geleneksel gıdayla yarıştırılıyor. Açıkçası bunun da gıda kültürüne bir faydası yok.
Reklamcılık sektöründe ise internette, billboardlarda ve görsel-işitsel yayınlarda yiyeceklerin taze ve çekici görünmesini sağlamak için inanılmaz teknikler kullanılıyor. Buna gıda stilistliği deniyor. Reklam çekimlerinde yiyeceklerin parlak ve kusursuz görünmesi için çeşitli malzemeler kullanılıyor. Örneğin motor yağı, makine yağı, tıraş köpüğü, saç spreyi, ayakkabı boyası, bulaşık deterjanı, deodorant, balmumu ve beyaz tutkal gibi malzemeler. Fotoğraf çekimleri sırasında tavukların ya da meyvelerin üzerine bunlar uygulanabiliyor. Bununla ilgili geçmişte bazı yasal düzenlemeler de yapılmaya çalışılmış. Reklamlarda kullanılan gıdaların gerçek ve yenilebilir olması gerektiğine ilişkin kurallar bulunmasına rağmen bunların uygulanması konusunda sorunlar yaşanıyor. Bu örneklerimize devam edeceğiz ama konu oldukça derin. Ben yine şarkıyı geciktirmeden bir müzik molası vermek istiyorum.
Tarım, gıda güvenliği ve tarım emekçilerinin mücadelesiyle ilgili çok sayıda güzel şarkı var. Bunlardan birinin ilginç bir hikâyesi var. Bu tür şarkılarla ilgili en önemli isimlerden biri Woody Guthrie. Bir grup Meksikalı tarım işçisinin bulunduğu uçağın düşmesinin ardından Deportee, yani “Sınır Dışı Edilenler” adlı şarkıyı yazıyor. Hikâyenin konumuzla ilgisi şu: Medya, kazada hayatını kaybeden işçilerin isimlerini vermiyor. Haberlerde yalnızca “Sınır dışı edilenlerin uçağı düştü” ifadesi kullanılıyor. Sanatçı da buna çok üzülüyor. Şarkının pek çok yorumu var. Ben ilginç ve hoş bir versiyonunu buldum. Country sanatçısı Lyle Lovett ile Los Texmaniacs grubunun birlikte seslendirdiği *Deportee*yi dinleyeceğiz.
Şarkıyı dinleyelim, ardından devam edelim.
Evet, şimdi medyada neler yapıldığını konuşuyorduk. Parçadan önce reklamlardaki yanıltıcı algıdan, bunların gıdayla ve yemekle ilişkimizi nasıl bozduğundan söz ediyorduk. Bir de kusursuzluk algımız var.
Büyük gıda israfına rağmen sürekli kusursuz, mükemmel yiyecekler arıyoruz. Buna doğal olana tahammülsüzlük diyebiliriz. Örneğin elma kıpkırmızı olmalı. Hatta elma mitolojik hikâyelerde, dinî anlatılarda ve Pamuk Prenses masalında da hep kırmızı karşımıza çıkıyor. Bu görüntüsüyle gönlümüzü çeliyor. Parlak, kusursuz ve yuvarlak olması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa bunun doğal olmadığını belki de ilk etapta kabul etmemiz gerekiyor. Şekli bozuk ya da üzerinde leke bulunan sebzeleri zaten almıyoruz. Çiftçilerin ürettiği tarım ürünlerinin yaklaşık %20-30'unun sırf görüntüleri nedeniyle market raflarına ulaşmadan çöpe gittiğine ilişkin veriler var.
Bunun dışında son dönemde çokça gündeme gelen tarım ilacı yani pestisit ve kimyasal gübre kullanımı da var. Çiftçilerin bunları tercih etmesinde, reklamların tüketicide yarattığı kusursuz gıda algısının da etkisi bulunuyor. Bir elmanın kusursuz, lekesiz ve parlak görünmesi için tarlada aşırı miktarda kimyasal kullanılabiliyor. Bu ilaçlamaların zamanla toprağın yapısını bozduğunu, yeraltı su kaynaklarını kirlettiğini ve biyoçeşitliliğe zarar verdiğini biliyoruz. Arılar, böcekler ve topraktaki bütün küçük canlılar bundan etkileniyor. Sonuçta bu zararlar gıdamıza ve su kaynaklarımıza da yansıyor.
Mevsimsel tarımın yok olması gibi bir risk de var. Reklamlarda ve yemek programlarında bunu görebiliyoruz. Biliyorsunuz, müthiş bir yemek programı çılgınlığı yaşanıyor. Örneğin mevsimi dışında çilek ya da yaz ortasında portakal kullanılan tarifler hazırlanıyor. Bunun bir reality programı olması da gerekmiyor, sıradan yemek programlarında da karşılaşıyoruz. Bu tür görsel iletişim, toplumun hangi mevsimde hangi gıdayı tüketmesi gerektiğine ilişkin algısını da bozuyor.
Bir de çirkin meyve ve sebze akımı var. Medyada 'ugly food movement' olarak adlandırılıyor. Bu ürünlere “%100 doğal” ya da “Ev tipi” gibi etiketler yapıştırılıyor. Ancak bunların gerçekten doğal ya da ev yapımı olduğuna dair her zaman bir kanıtımız bulunmuyor. Bu da bir pazarlama stratejisine dönüşebiliyor. Son zamanlarda sosyal medyadaki fit tarif çılgınlığı da dikkatimizi çekiyor. Bu da başka bir pazarlama stratejisi.
Şimdi medya örneklerime hızlıca geçiyorum.
Kitap olarak bir roman seçmek istedim. Bu konuyla ilgili çok sayıda derleme kitap var ama ben Orhan Kemal'in 1954 yılında yayımlanan Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanını örnek vermek istiyorum. Çukurova'yı anlatan Yaşar Kemal'in eserlerini de buna ekleyebiliriz.
Film olarak yakın zamanda yaşamını yitiren ünlü şef Anthony Bourdain'in çarpıcı hayatını anlatan bir belgeseli önereceğim. Ayrıca 2017 yapımı, gıda israfının hikâyesini ele alan ve ünlü şeflerin görüşlerine yer veren bir belgesel de var.
Dizi olarak ise toprağa dönüş hikâyeleriyle ilgili bir belgesel yerine popüler bir yapım seçtim. Bless This Mess adlı diziyi öneriyorum. New York'un temposundan kaçıp kırsalda yaşamaya karar veren yeni evli bir çiftin mücadelesini anlatıyor. Tıpkı bizim İstanbul'dan kaçamama hâlimiz gibi.
Tiyatroda ise çok sayıda uyarlaması yapılan, yerli bir başyapıt olan Vasıf Öngören'in Zengin Mutfağı adlı oyununu önereceğim. 1970'lerde yazılan eser, 15-16 Haziran işçi olaylarının zengin bir fabrikatörün mutfağına yansımalarını toplumsal bir bağlamda ele alıyor.
Son olarak daha önce örnek vermediğim ama çok beğendiğim bir ressamdan söz etmek istiyorum: Pieter Bruegel. Sanatçının 1565 tarihli The Harvesters yani Hasatçılar adlı tablosunu öneriyorum. Toprağı ekip biçenlerle sofraya uzanan üretim sürecini düşündüren bir eser.
Bu konularda konuşacak daha çok şeyimiz var ama ben yine toprağa sahip çıkmayı dileyerek programı bitirmek istiyorum.
Haftaya görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Benzer İçerikler
"Gıda egemenliği ve agroekoloji sadece tarımın değil, toplumsal dönüşümün de başlangıcı"
Ecehan Balta, Fatih Özden
Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Serap Baysal, Bahadır Tamer
Covid-19 sonrası hayat: Hiper tüketim
Işıl Karaelmas
“İklim Krizine Karşı Dönüşüm, İşçi Sınıfının Gündelik Hayatını da İyileştirmeli”
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç, Eyüp Özer