Apaçık Radyo

Kâdim Kelâmın Taze Gölgesinde: Süryaniler

15 Eylül 2026

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, araştırmacı, yazar, belgeselci ve sanatçı Özcan Geçer ile Adalar’daki Süryani hafızasını ve çok kültürlü yaşamı; Mardin Kırklar Kilisesi’nde hayata geçirilen Kâdim Kelâmın Taze Gölgesinde adlı “Vefa Anıtı” üzerinden kökler, göç, hafıza ve vefa kavramlarını konuşuyorlar.

Derya Tolgay: Herkese merhaba. Dünya Mirası Adalar programında hep birlikteyiz. Ben Derya Tolgay. 

Nevin Sungur: Ben de Nevin Sungur. 

D.T.: Bugün geçmişin gölgesinde kalanlara yeniden bir merhaba demek istiyoruz. Öncelikle bu yayını bize sağladıkları için Apaçık Radyo'nun tüm ekibine, teknik masada Selahattin Çolak'a ve destekçilerimize teşekkür ediyoruz.

Adalar'ın hikâyesini oluşturan topluluklardan biri de Süryaniler. Bugün, zaman içinde silikleşen hafıza katmanlarından yola çıkarak Adalar'dan Mardin'e uzanıp kökler, hafıza ve vefa üzerine yapılmış bir sanat çalışmasını konuşacağız: Kâdim Kelâmın Taze Gölgesinde.

Bugünkü konuğumuz sanatçı Özcan Geçer. Özcan, hoşgeldin.

Özcan Geçer: Hoşbulduk, merhabalar. 
 

Image
""


D.T.: Seninle daha önce de bir radyo programı yapmıştık. Harika bir yayındı, onu da hatırlatalım. Rahip, gazeteci, seyyah ve mucit Peder Louis Sabuncu’nun yaşamını, eserlerini ve Büyükada’da inşa ettiği, bugüne kadar hep Sabuncakis Köşkü olarak bilinen Sabuncu Köşkü’nü konuşmuştuk. Uzun seneler çalışıp topladığın bütün belge ve bilgilerle bu harika araştırmayı yapmıştın.

Bu yeni araştırmanda ise vefa kavramını merkeze alıyor ve onu bir “Vefa Anıtı” olarak tanımlıyorsun. Sana göre vefanın bir dili, dini, kimliği ya da kültürü yok. Süryaniliği eserlerinin merkezine yerleştirmek yerine, farklı inanç ve kültürlerden insanların yaşarken taşıdığı değeri fark etmeye ve geride bıraktıkları izlere bakmaya çağırıyorsun hepimizi.

Şimdi bu projeni detaylandırmak üzere sözü Nevin’e bırakayım.

N.S.: Özcan Bey, tekrar hoşgeldiniz. Dilerseniz önce Derya’nın da bahsettiği çalışmanızla başlayalım, sonrasında Süryaniler ve Adalar konusuna geliriz. Çünkü gerçekten çok enteresan. Adalar’ın çok katmanlı bir kültürü olduğunu her seferinde dile getiriyoruz. Benim olmadığım dönemde Süryanilerle ilgili bir program yapmışsınız. Ama konuyu tekrar gündeme getirip konuşmak çok ilginç olacak.

Şimdi sözü size bırakayım. Nasıl bir çalışmaydı? Nasıl bir vefa duygusuyla hareket ettiniz ve sonuç ne oldu?

Ö.G.: Öncelikle Apaçık Radyo’da beni misafir ettiğiniz için çok teşekkür ederim, var olun. Bu aslında Mardin Bienali ile başlayan bir süreç. Bienal bu sene Mayıs-Haziran ayları arasındaydı, biliyorsunuz. O dönemde eş zamanlı olarak, Mardinli yerel sanatçılarla beraber bir şeyler yapalım şiarıyla hareket ederek Mardin Kırklar Kilisesi’nde kaybolan diller, göç ve kimlik üzerine çok kapsamlı bir sergi hazırlamak istedik.

Bu çalışmayı yapmamın en önemli nedenlerinden biri de 1500 yıllık Mor Behnam Kırklar Kilisesi’nin ruhani papazı Horiepiskopos Gabriel Akyüz’dü. Çünkü kendisi, yaklaşık 41 yıllık hizmeti süresince ağacından ayrı düşmüş Süryanilerden biri olarak, oraya gelen sayısız turiste hiç yılmadan Süryani kültürünü, tarihini ve Mardin’i anlatan; sofrasını herkese açan, çok yardımsever, sadece toplumuna değil kendi ailesine de gerçek anlamda babalık yapan, bir tür modern zaman azizi diyebileceğimiz biridir. Artık böyle insanları bulabilmek gerçekten çok zor.

Gabriel Akyüz, yaklaşık bir buçuk yıl önce çok ciddi bir rahatsızlık geçirdi, ölümden dönmüştü. Sonrasında yavaş yavaş tedaviye cevap vermeye başladı. Bu süreçte ona hem moral olması, hem de bir tür teşekkür etmek için bir sergi açmak istedim. O hafıza mekânında, onun ayağına böyle bir şey getirmek de benim için anlamlıydı. Ancak tam o sırada İstanbul’da bir hastanede yoğun bir fizik tedavi sürecine başlaması gerekti. Bu sergiyi açsak bile o göremeyecekti.

Bunun üzerine ben de bu sergi başka ne şekilde olabilir diye kafa yormaya başladım. Onun eserleri, yokluğunda sonraki jenerasyonların da bu kadim bilgileri öğrenebileceği ve belki üzerine bir şeyler katabileceği çok güçlü kaynaklardı. O kaynaklar üzerinden ne yapabiliriz diye düşünmeye başladım.

Kanada’da yaşayan çok ünlü bir kaligrafi sanatçısı olan Tunuslu Karim Cabbari ile çalışmıştım. Kendisi floresan lambalarla kaligrafik yazılar yazıp, sonra bunları bilgisayarda işlemek suretiyle bir sanat icra ediyordu. Bir anda kafamda kitaplardan özel bir tasarım yapmak, bu tasarımları içi oyularak yapılacak bir kalıpla oluşturmak ve güneşi de bir şekilde burada projeksiyon kaynağı gibi kullanmak fikri belirdi.

Kafamda kalıcılık ve geçicilik üzerine sanatsal bir aktarım yapmak vardı. Bu oymaların güneş-gölge metaforunu çok güzel verebileceğini düşünerek çalışmalara başladım. İlk başta birlikte çalıştığım grafikere meramımı anlatmakta biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Sonunda 50’ye 70 santimetre boyutundaki metal levhalara çalıştığımız tasarımları lazer kesim yöntemiyle oyduk. Bu levhalarla çeşitli panolar oluşturdum. Bu panoların birleştirilmesiyle de anıt ortaya çıkmış oldu.
 

Image
""


D.T.: Biz bu görselleri Dünya Mirası Adalar’ın sosyal medya hesaplarında paylaşırız. İstersen hem Adalar’a, hem Mardin’e gidip gelelim.

Sergine Kâdim Kelâmın Taze Gölgesi ismini vermek nereden geldi aklına? Öncelikle bunu açıklamanı isteyeceğim senden. Bir de Süryanilerin Adalar’daki nüfusu nedir? Bu konuda da bizleri bilgilendirmeni rica edeceğim. 

ÖG: Kâdim Kelâmın Taze Gölgesi, tam da benim kafamdaki metafora uygun bir isimdi. Yıllar önce Louis Sabuncu’nun hayatıyla ilgili çalışmalar yaparken, Osmanlı arşivlerinde çalışabilmek için Osmanlıca öğrenme sürecim olmuştu. Bu süreçte okuduğum hikâyelerden birinde, “Kadim ağacın taze gölgesinde dinleniyorum,” diye bir cümleyle karşılaştım. Tabii bu söz beni çok etkiledi. Kökler, ağaç ve onun temsil ettiği şey; bir yandan da her gün güneşin doğuşu ve batışıyla yeniden tazelenen o gölge kavramı...

15-20 yıl sonrasında, çelik halatlarla asılan, üç buçuk metre yükseklikte, yere paralel levhalardan oluşan bu büyük haçı tasarladım. Güneşin her doğuşuyla beraber ışığı kitap kapaklarının üzerine vuruyordu. 1500 yıllık süreçte gelenler, geçenler, insanlar, hayatlar, dualar, hüzünler... Gölgenin taş duvarlardan yukarıya, kilisenin duvarlarına doğru ilerlediği ve güneşin batışıyla birlikte kaybolduğu bir tasarımdı bu.

Aslında o haçın sabit duruşunu, ama aynı zamanda gölgelerin her gün oradaki taşları yıkamasını bir tür geçicilik kavramıyla; insanın faniliği ve kadim bilgilerin bakiliği gibi bütünsel bir hikâyeyle çerçevelendirdim bu anıtı.

Süryani kültürü de Mezopotamya’dan bu yana çok köklü bir kültür. İstanbul’a gelişleri tabii daha geç. Çünkü Güneydoğu’dan kentleşmeye doğru süreç, diğer azınlık toplumlarına göre biraz daha sonra gerçekleşiyor. Adalar’da Süryanileri önce Heybeliada’da, sonrasında da yavaş yavaş Kınalıada gibi Hristiyan nüfusun yoğun olduğu adalarda görüyoruz. Şu an Heybeliada’da yaklaşık 50 kadar aile var. Kınalıada’da ise 150-200 aile mevcut.

Tabii azınlıklar için Adalar, ana karaya göre dış etkenlere karşı bir koruyuculuk taşıyor. İstanbul’da çok kültürlülüğü en yoğun yaşadığımız yerlerden biri Adalar. Manastırların İstanbul’da değil de Heybeliada, Kınalıada ve diğer adalardaki varlığı bence tam da bu korunmayla; kimliği ve hafızayı olabildiğince hayatta tutabilmeyle ilgili bir kavram.
 

Image
""


D.T.: Mardin’de gölge çok önemli. 10 sene önce Mardin Kırklar Kilisesi’ni ziyaret ettiğimde rahiple tanışmıştım. Kendisinin, o mirası çok zarif bir şekilde ve büyük bir özenle başkalarına aktarma çabası vardı. Hava çok sıcaktı. Mardin zaten öyle bir yer. O gölgeyi şimdi hayal ettim; altında olmak ne kadar güzel. İçinde ağaçlar da vardı, peyzajı çok güzeldi. Ben de kendi hafızamdan bunu eklemek istedim.

ÖG: Gerçekten gölge kavramı, bir yerde gölgeye çekilmek, aynı zamanda biraz da serinlikle müsemma bir şey. Bazı şeyler için “sayesinde” deriz mesela. Aslında “sâye” Farsçada gölge demektir. Onun gölgesinde bir şey yapma hâli... Yani bu anlamda da çok manalıdır. Mardin’de böyle bir gölge yaratmayı bu açıdan çok anlamlı bulmuştum.

Hatta bu anıtla ilgili metni hazırlarken Kutsal Kitap’tan da birkaç söz bulmak istedim. Çünkü sonuçta bir ruhani için böyle bir anıt yapıyorsunuz ama aynı zamanda bu, bir vefanın da göstergesi oluyor. Sonuçta birisine öldükten sonra değil, yaşarken bu değeri bir şekilde vermek istiyorsunuz.

Mesela Mezmurlar 17:6-8’de, “Sana yakarıyorum ey Tanrı. Göster lütfunu, koru beni göz bebeği gibi, kanatlarının gölgesine gizle,” diye bir söz vardı. Bu da anıtın kuş formunu, haçın yatay oluşunu, bir kanadı ve gölge metaforunu çağrıştırması bakımından benim için bu fikri daha da güçlendirdi. Hatta anıtı neden yaptığımla ilgili bilgi veren manifestonun son cümlesinde şöyle demiştim: “Belki de tarihin kadim yüküyle geleceğin muamması arasında nefes alabildiğimiz yegâne yer, bu serin ve taze gölgenin altıdır.” O yüzden bütün bu kavramlar benim için çok örtüştü. Ama dediğim gibi, Mardin gibi çok kültürlü bir yerde tam anlamıyla vefanın resmini yapmak istedim aslında. Nâzım Hikmet’in Abidin Dino’ya sorduğu “Mutluluğun resmini yapabilir misin?” sözü dönerdi aklımda.

Gerçekten bu eser tabii ki tek başına benim değil. Oradaki Süryani toplumunun gönüllü katkıları, Mardin-Diyarbakır Metropoliti Saliba Özmen, oradaki başkanımız Murat Özberk ve yönetim kuruluyla beraber, hepimizin imece usulüyle ortaya çıkardığı bir çalışma oldu. İzleyicilerin anıtın estetik güzelliğini ve anlamını görmesi, şu anda yaşayan çok kıymetli değerlerimizle ilgili belki bir sorgulama yapmaları çok değerli. Belki bir telefon açıp emekleri için teşekkür etmeyi unutmuşlarsa, o gün onları mutlu etmeleri... Böyle bir his bile aslında benim için çok kıymetli. Bu da dediğim gibi evrensel bir duygu.

Anıtın bir internet sitesini de yapmak istiyoruz. Zaman atlamalı videolar hazırlandı. 24 saat boyunca o gölgenin akışının izlenebileceği videolarımız, yapım sürecini anlatan çalışmalarımız var. Bunları İngilizce ve Türkçe olmak üzere çift dilli hazırlayarak, yurt dışında herhangi bir bireyin de kültürden, dinden, inançtan ve kimlikten bağımsız olarak bu duyguyu almasını ve yaymasını; mum ışığı gibi paylaşa paylaşa çoğaltmasını arzu ediyorum.

D.T.: Çok sıcaklarsa altında biraz serinleyebilirler ama bir taraftan, felsefi olarak kendi gölgemiz de var orada. Orada kurduğumuz ilişki, karanlık yerlerimiz... Bunlar da böyle çok katmanlı. Hepsi birbirinin içine girerek bizi düşündürüyor açıkçası.

N.S.: Kalıcı, sabit bir eser değil mi? Daha sonra gidenler de görebilecekler. 

ÖG: Evet, 16 Ağustos’ta açılışını yaptık. Bundan sonra Mardin’e yolu düşecek olan değerli dinleyicilerimize ve dostlarımıza görmelerini tabii ki tavsiye ediyorum ve dediğim gibi, orada şunu arzuluyorum: Gerçekten o duyguyu, o gölgenin altında aldıktan sonra bir şekilde duygularını bir telefonla, bir yazıyla veya bir mektupla aktarmalarını istiyorum. Kısacası onların biraz daha etkin, interaktif olmalarını istiyorum.

Zaten bu anıt, etrafındaki kilise ve tarihî yapıyla beraber bütünsel bir eser aslında. 1500 yıllık tarihî bir yapıya girip de bu duyguya kayıtsız kalmayı anlamak mümkün değil. Orada çok ciddi, önemli bir enerji var. Kayıtsız kalınamayacak bir enerji.

Vefayı da şöyle düşünüyorum: Her şey için zaman zaman “Zaman iyi gelir,” derler ya... Evet, unutmak biraz zamanın işi de bence hatırlamak da vefanın işi. Sevdiklerimizi yaşarken ya da vefat ettikten sonra vefayla hatırlıyor ve anıyoruz.
 

Image
""


N.S.: Peki, şeyi çok merak ediyorum: Sayın Gabriel Akyüz'ün tepkisi ne oldu? 

Ö.G.: Yaklaşık üç ay boyunca yoğun bir şekilde, günde ancak üç saat uyuyarak yetiştirmeye çalıştım. Çünkü bu zaman diliminde bir şeyi tasarlamak, yapmak kolay değil. Bir de daha önce hiç yapılmamış bir şeyi deniyorsunuz. Her şey sizin için yeni, bütün engeller yeni.

Gabriel Akyüz’ün ilk geldiği anla ilgili görseller de istedim. O sırada orada değildim. Sağosunlar, gönderdiler. Belki bir karesini de size veririz, Apaçık Radyo dinleyicileriyle paylaşırsınız. İnanılmaz mutlu oldu. Hatta “Yüksek lisans tezi gibi bir şey olmuş. Bundan sonra sana doktor diyebiliriz,” diye espri bile yaptı. Hakikaten bir insanı mutlu etmek, güldürmek, ona yaşam enerjisi vermek çok anlamlı.

Ömründe 30'dan fazla eser yazmış birinden bahsediyoruz. Onu yeniden yazması konusunda teşvik etmek, duygusunu, enerjisini, moralini yükseltmek çok güzel bir duygu bence.

N.S.: Yine Adalar’a dönelim istiyorum. Şimdi Adalar’da belli bir Süryani nüfustan söz ettiniz. Anladığım kadarıyla, özellikle yaşadıkları bölgelerdeki kuraklık gibi ekolojik nedenlerin de etkisiyle İstanbul’a ve Adalar’a doğru bir geliş var. Peki burada bir görünürlükleri var mı? Örneğin Süryanilere ait bir kilisenin olmadığına dair bir yazı okumuştum.

ÖG: Süryanilerin göçü sadece ekonomik değil, siyasi. Önce bunu belirteyim. Ama özümüze gelirsek tabii, burada mesela Heybeliada ve diğer adalarda önceki Rum nüfusun ve diğer azınlıkların yapıları hâlâ ayakta. Sonradan gelen Süryaniler de dönüşümlü olarak özellikle Rum kiliselerini kullanıyorlar.

Örneğin Kınalıada’da iki haftada bir Süryaniler kullanıyor. Diğer zamanlarda da Keldani, Katolik gibi farklı topluluklar bu Rum kiliselerinde ayin yapıyorlar. Bir de Kınalıada’da Pazartesi ve Perşembe günleri çocuklara Süryanice dersleri veriliyor. Bir anlamda kültürü yaşatma mücadelesi devam ediyor.

Yaz dönemi biraz dağılma dönemidir. Ama aynı zamanda o güzel yaz rüzgârlarında, deniz sonrası muhabbetlerin içinde kendi kültürünü ve kimliğini unutmamak adına sembolik de olsa bu dersler veriliyor.
 

Image
""


D.T.: Adalar’ın kültürel mirası da sonuçta yalnızca yapılardan ibaret değil. Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin, Müslümanların, Keldanilerin ve farklı toplulukların hâlen, çok az da olsa, bir arada yaşadığını vurgulayan programlar yapıyoruz. Mesela Keldaniler için de bir konuğumuz var; inşallah kabul ederse programımıza katılacak.

Bütün bu konuşmalardan benim aklıma da şöyle bir şey geldi: Ah, bu vefa anlatımını bütün bu toplulukları kapsayacak şekilde bir de Adalar için yapsak... Böylece ben topu sana atmış olayım, bakalım ne oluyor.

Ö.G.: Yani açıkçası Heybeliada benim için bir cennetti. Çünkü ben çocukluğumda, o çatışmalı dönemlerde Diyarbakır’daydım. Her yaz Heybeliada’ya; gece geç saatlere kadar her kültürden çocuğun bir arada, neşe içinde oynadığı bir dünyaya geliyordum. O yüzden Heybeliada, o zamanlardan beri benim için bir cennet. Hâlâ hatıralarım çok canlı. O yüzden neden olmasın? Umarım bir gün yine...

D.T.: Hep birlikte düşünelim, bir adım atalım. 

N.S.: Bir şey soracağım. 

D.T.: Çok özür dilerim. Bir dakikamız kalmış, işaret geldi. 

N.S.: Tamam, hemen çok kısacık: “Biz ağacından ayrı düşenler” diye bir cümle kurdunuz. Çok hoşuma gitti, çok derinlikli bir şey. Neyi kastettiniz? 

Ö.G.: Sonuçta ailelerimizin hepsi bir yerlerden göçtü. “İstanbulluyum” diyen gerçek anlamda kaç kişi var? O yüzden hepimizin kökleri başka bir yerde. Çok azımız şu anda kendi atalarının doğduğu topraklarda yaşıyor. “Ağacımızdan ayrı düşme” hikâyesi de aslında buna bir göndermeydi.

D.T.: Çok teşekkürler. Konuğumuz araştırmacı, yazar, belgeselci ve sanatçı Özcan Geçer’di. Evet, haftaya tekrar buluşmak üzere. Kapatalım hep beraber. Adalar hepimizin!

Ö.G.: Teşekkür ederim. 

N.S.: Vefa'yı unutmayalım, Vefa da hepimizin!
 

Benzer İçerikler

Adanın İnsanları: Kimler Geldi Kimler Geçti
16 Nisan 2024
Meri Çevik Simyonedis
Adalar Hepimizin!
20 Şubat 2026
Derya Tolgay
"Çocukluğumun İstanbul'u yok artık"
13 Ocak 2026
Derya Tolgay
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki