Yaşama Tutunan Endemik Renkler: Şehrin Gözbebekleri
Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, sanatçı Su Yücel ile Yaşama Tutunan Endemik Renkler sergisinden yola çıkarak İstanbul'un endemik bitkilerini, doğa ve kent ilişkisini, sanatçının farklı disiplinlere uzanan üretimlerini, kolektif çalışmalarını ve ailesinin kuşaklar boyunca Adalar'la kurduğu bağı konuşuyorlar.
Derya Tolgay: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programındasınız. Ben Derya Tolgay.
Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.
D.T.: Teknik masada Andrei Gritcu ve destekçimiz Tülay Özdeş’e çok teşekkür ediyoruz.
Sesi tanıdınız tabii ki. Kıymetlimiz, göz bebeğimiz Can Yücel. Bugünkü konuğumuz yine ayrı bir göz bebeğimiz Su Yücel. Hoşgeldin.
Su Yücel: Merhaba nasılsınız?
N.S.: Hoşgeldiniz, ne güzel seni konuk etmek.
S.Y.: Teşekkür ederim. Bir de davudi sesiyle, Can Bey'le başlamak çok güzel oldu. Hepimiz de özlemişiz.
N.S.: Ne güzeldi hakikaten.
D.T.: Şehrin Gözbebekleri açılışı yaparken bize de ilham oldu hakikaten. Ama başka bir gözbebeğimiz daha var: Güler Yücel. Onu da söylemeden geçmeyelim.
Su Yücel’in Yaşama Tutunan Endemik Renkler adlı sergisi, adeta onun çok sesli kültür projesi. Diani Galeri’de 7 Kasım’a kadar açık olan bu sergiyi kaçırmamanızı öneriyoruz. Resimlerinden birkaçını ve sergi alanından görüntüleri sosyal medya hesaplarımızdan da görebilirsiniz.
Şimdi sözü sana bırakmadan önce küçük bir açılış yapmak istiyorum. Çoğumuzun fark etmeden yanından geçtiği çeşitli bitkilerin, İstanbul’un asfalt ve beton dokusu arasında hâlâ nasıl yaşama tutunduğunu görüyoruz. Bunların arasında Boğaziçi keteni, İstanbul nazendesi, Riva sığırkuyruğu, çiğdemler ve benzeri bitkiler var. Kentin kendi tohumları ve renkleri, şehrin hafızasını taşıyor ve doğayla kurduğumuz bağı bize hatırlatıyor.
Su ve ailesinin Kınalıada’da kuşaklar öncesine uzanan bir geçmişi var. Aile daha sonra Heybeliada’da yaşamış, şimdi de Büyükada’da yaşıyor. Eşi sevgili Talat’a da buradan sevgilerimizi gönderelim.
Çok farklı disiplinlerde çalışmaların var. Bu nedenle seni kısaca nasıl tanıtacağımı bilemiyorum. 1961 yılında Londra’da doğdun. Ortaokuldayken yaptığın Tarlada Öğle Yemeği adlı resminle 1974’te PTT Posta Pulu Desen Yarışması’nda birinci oluyorsun. Bu resim bir milyon adet basılıyor. Biraz önce Apaçık Radyo’nun editörlerinden Batu’yla karşılaştın. Batu’nun annesi senin bu dönemdeki...
S.Y.: Çok sevdiğim resim hocamdı. Oğlunu da çok güzel yetiştirdiği belli. Aysan Hanım çok hoş bir kadındı. Annem ressam olduğu için evimizde bir masamız vardı, resim yapardık. Ama Aysan Hanım o kadar genç ve hoş bir hocaydı ki ona âşık gibiydim. Yaptığım resimleri hep ona göstermek isterdim.
Bir gün benden bir resim yapmamı istemişti. Yaptığım resmi PTT’nin yarışmasına yollamış. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Babamla PTT’ye gitmiştik. Orada resmimi görünce çok şaşırdım ve heyecanlandım. Babama, “Baksana, bu benim resmim!” dedim. Babam fazla ilgilenmedi. Sonra bir baktık ki bir milyon tane basılmış. Yani ilk resmim böyle oldu. “Paralı pullu” diye bir deyim var ya, babam da bana, “Param yok ama pulum var, dersin,” demişti.
D.T.: Burada hocanla yeniden bağ kuruldu, ne güzel.
S.Y.: Evet, ne güzel bir bağlantı oldu bu sabah. Demek ki hocam Aysan Hanım’ı da anmak istemişim.
D.T.: Müthiş.
S.Y.: Ama bu pul meselesi beni çok etkiledi. Çok mutlu oldum. Sonra Seniye Feymen’in atölyesine gitmeye başladım. Orhan Taylan’ı da buradan analım. Daha sonra akademiye gittim. Strasbourg’da Beaux-Arts’ı bitirdim. Resim hayatım böyle başladı. Ama hocalarım, özellikle Seniye Hanım, benim için çok önemliydi.
N.S.: Ne güzel ama değil mi? Senin önünü açmış.
S.Y.: Hayır, bir de ailenin dışında başka birisinin olması da insanı çok etkiliyor.
D.T.: Bir taraftan da dünyanın yolları açılıyor. Ürdün’e davet ediliyorsun, Amman’da eserlerini sergiliyorsun. Daha sonra Vancouver ve Viyana geliyor. Oradan sinema ve sahneye geçiyorsun. Bir Avuç Gökyüzü ve Ada filmlerinde sanat yönetmenliği yapıyorsun. Ardından tiyatroya giriyorsun. Genco Erkal’ın Can oyunuyla En İyi Sahne Tasarımı Ödülü’nü alıyorsun. Augsburg Devlet Opera ve Balesi’nde asistanlık yapıyorsun. Şiir ve caz buluşmalarında yer alıyorsun. Barış İçin Kadın Girişimi ve KAMER Vakfı çerçevesinde Ege ve Güneydoğu’daki kadınlarla resim atölyelerinde çalışmalar yürütüyorsun.
S.Y.: Saha çalışmaları benim için çok etkili oldu. Atölyede resim yapmak tabii ki çok güzel, çok keyifli ama insanlarla iletişimde olmak, birlikte bir şeyler yapmak benim için çok önemli. Kolektif çalışmayı da seviyorum. Bu atölyeler benim önümü açtı. Sulukule’de ve Tarlabaşı’nda çocuklarla ve kadınlarla çalıştım. Daha önce hiç resim yapmamış kadınlarla birlikte çalışmalar yürüttüm. Bu süreç epey uzun sürdü.
Nevin de bilir, bir gün Coşkun Aral bana, “Gel, belgesel yapalım,” dedi. Ben tabii çok heyecanlandım. “Nasıl yapacağım?” falan diye düşündüm. “Yok yok, yaparsın,” dedi. Böylelikle Türkiye’nin ilk belgesel kanalı olan İZ TV’de belgesel yapmaya başladım.
D.T.: Suyun Seferi.
S.Y.: Evet, aslında farklı disiplinlerle ortak çalışma benim için çok önemli. Resim yaparken de aynı şeyi yapıyordum. Benim için mesele sadece resim yapmak, görsel bir şey üretmek değil. Mesela bir Şirket-i Hayriye gemisinin resmini yapacaksam, önce gemilerin İstanbul’a nasıl geldiğine dair tarih okumaları yapardım.
İletişim Yayınları’ndan kitabı çıkmış olan Eser Tütenbey vardı. Erken vefat etti, çok hoş bir insandı. Onunla birlikte çalışmıştım. Sonra Türk mimarisinde iç mekân beni çok etkiliyordu. İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gittim, Doğan Kuban’la görüştüm. Bana, “Birgi’ye git,” dedi.
D.T.: Çakır Ağa Konağı.
S.Y.: Evet, onun üzerine çalıştım ve sergilerini yaptım. Sonra Ada resimlerini yaptım. Onları da kare kare yaptım çünkü Ada’da çok hareket vardı. Faytonlar, atlar, güneş, deniz, çam ağaçları... Bütün bunlar benim için çok etkileyiciydi. Daha sonra İstanbul’daki çeşmeleri resmettim.
Benim için resim yapmak aslında bir tür günlük tutmak gibi. Bir yolculuk, bir serüven. İçinde hikâyeler var. Dünya çok hızlı değişiyor. Bence bütün mesele bu. Hem şehrin, hem coğrafyanın, hem de zamanın envanterini tutmak istiyorum aslında. Bu değişimin ne olduğunu kendim anlamak ve insanlarla paylaşmak istiyorum.
Bir de benim için çok önemli olan zaman meselesi var. Hep zamanı nasıl daha iyi birleştirebilirim diye düşündüm.
D.T.: Öyle mi? Ama sanki bütün bu işleri yaparken zamanı durduruyor ve genişletiyorsun. Bir de Ada’da yaşıyorsun, ormanda sürekli yürüyüş yapan birisin. Sanki zamanı böyle de genişletiyorsun.
S.Y.: Evet, evet. Ada’da olmak önemli. Tabii başka şeyler de var. Datça’ya gidiyorum. Mekân değiştirmeyi, başka yerler tanımayı seviyorum.
D.T.: Esasında yaptığın işler arasında seyahatler seni çok besledi. Anıt Ağaçlar adlı altı bölümlük bir belgeselin var, değil mi? Şimdi de Habitat TV için belgesel çalışmaların devam ediyor. Orada da yollardasın.
S.Y.: Aslında farklı disiplinlerle çalışmak beni daha da geliştiriyor. İsterseniz Şehrin Gözbebeği’nden de bahsedeyim. Burada birçok insanla birlikte bir çalışma yürüttük. Mesela Zeki Coşkun’u söyleyeyim.
N.S.: Şehrin Gözbebekleri’nin isminden başlayarak hikâyesini anlatabilir misin?
S.Y.: Yine bir gün yürüyüş yapıyordum. Demin dediğin gibi, yürüyüş yapmayı ve o sırada çevreyi gözlemlemeyi çok seviyorum. Asfaltın içinde bir çiçek gördüm. Çok güzel bir çiçekti. Biraz araştırınca endemik bir bitki olduğunu öğrendim.
Daha önce Orman Fakültesi’yle anıt ağaçlar konusunda bir çalışma yapmıştım. Aslında bu çabalarımın nedeni de bu. Neyse, bu çiçeği daha çok araştırmak istedim. Orman Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Ünal Akkemik’e danıştım. Bana endemik bir bitki olduğunu söyledi. Başka hangi endemik bitkiler olduğunu araştırdık.
İkinci buluşmamızda, “Sadece endemik bitkileri düşünmeyelim,” dedi. Endemik olmayanlar arasında da o kadar güzel bitkiler var ki. Mesela hodan, anemonlar, çeri, katırtırnağı, kocayemiş, muşmula ve biberiye var.
N.S.: Bunları nerede görüyorsun?
S.Y.: Bunlar Ada’da var.
N.S.: Şehir deyince ben şehrin içerisinde de gördün diye anladım.
S.Y.: Mesela Fenerbahçe’de bir park vardır, orada bulduk. Bir kısmını buluyorsun, bulamadıklarını birleştiriyorsun. Ben botanik ressamı değilim. Botanik ressamı bitkiyi olduğu gibi, bütün detaylarıyla, rengiyle, şekliyle resmediyor.
Benim yolda bulduğum İstanbul nazendesiydi. Ona baktığımda dikkatimi çeken sessizliği oldu. Öylece duruyor; canlı, renkli ama bir taraftan da çok sabırlı. Hayata tutunuyor aslında. Bu da biyoçeşitlilikle birlikte oluyor. Çeri, laden, katırtırnağı... Hepsi bir bütün olarak şehrin içinde birleşiyor. Aslında bu küçücük bitkiye bakarken bir şeyin farkına varıyoruz. Doğayı hep uzakta görüyoruz, değil mi? Şehrin içindeyiz, doğa ise sanki uzakta, dağlarda. İkisi arasında bir zıtlık varmış gibi düşünüyoruz. Hâlbuki doğa şehrin içinde. Ben bunu anlatmak istedim.
Gördüğümüz şeylere biraz daha dikkat etmemiz, yaşamımızı buna göre düzenlememiz gerekiyor. Mecburuz da. Çünkü artık şehrin içine doğayı katmamız lazım. Bu griliğin içine yeşili, renkleri, kokuları katmamız gerekiyor. Bir de iklim krizi tehlikesi var. Anlatabiliyor muyum? Bütün bunlara umutla bakmak ve bunu insanlara aktarmak istedim. Bir taraftan griliğin içinden çıkan o çiçek içimi sızlattı ama bana bir sorumluluk da yükledi. Bunun üzerine çalışmaya karar verdim. Yaklaşık üç yıl çalıştım ve büyük keyif aldım. Şehrin doğayla birlikte olması, doğayla şehrin iç içe geçmesi gerektiğine ve insanların buna daha çok dikkat edeceğine inanıyorum. Bu çalışma bana umut verdi. Bunu yapmak ve anlatmak istedim.
D.T.: Doğa senin için edilgen bir manzara değil. Renkleriyle, dokusuyla, kokusuyla, sesiyle tuvallerinde gördüğümüz, yaşayan, canlı bir varlık.
S.Y.: Evet, kesinlikle.
N.S.: Bir de zeytinyağı tenekeleriyle ilgili bir çalışman var, değil mi? Onu da anlatabilir misin?
S.Y.: Şöyle oldu: Yine Ada’da dolaşırken bir zeytinyağı tenekesi gördüm. Çocukluğumuzda yağ tenekelerine çiçek ekerlerdi. Ben de tenekelerle ne yapabilirim diye düşündüm. Tenekenin üzerine resim yapılır mı, yapılsa tutar mı? Resimlerimin bir bölümünü de katlanır, her yere taşınabilen defterler gibi yapmıştım. Tenekelerde de tersini yapayım dedim. Çiçek dikmek yerine tenekenin içine çiçekler çizdim. Defterde olduğu gibi, masanın üstüne ya da dışarıya, her yere konulabilecek bir şey düşündüm.
Farklı materyallerle çalışmayı da seviyorum. Kafamı genişletiyor. Biraz da problem çözmeyi seviyorum ben.
N.S.: Değil mi? Düz tuval üzerine çalışmak yerine katlanabilir, karton gibi daha kalın malzemeler üzerine çalışıyorsun. Gururla söyleyeyim, senin bir hediyen benim duvarımı süslüyor. Bu, hayal gücünü de etkileyen, genişleten, sana yeni olanaklar sağlayan bir şey mi?
S.Y.: Evet, hem doğada hem de atölyede, kısacası her yerde çalışabiliyorum. Belgesel yaparken de buna başladım. Çünkü bir yere gittiğim zaman katlanabilir bir defter benim için daha uygun. Küçük boyamı, fırçamı alıp doğaya ya da şehre çıkmak daha pratik. Bir de böyle çalışmak beni daha çok mutlu ediyor.
Çok sık yapmasam da büyük tuval üzerinde çalışmaktan da keyif alıyorum ama defterler beni daha dinamik kılıyor. Daha kolay hareket edebiliyorum. Sadece atölyeye bağlı kalmadan her yerde resim yapabilme özgürlüğü veriyor. Bu benim için çok önemli.
D.T.: Sanatçı bir babanın, ressam bir annenin kızı olarak şiirle iç içe bir evde büyümek, resme yaklaşımını nasıl etkilemiş olabilir? Çok renkli bir anne babayla birlikte olmak seni mutlaka etkilemiştir tabii. Bunu senin ağzından duymak isteriz.
Bir de sanırım seninle bir program daha yapmamız gerekiyor çünkü Ada geçmişiniz çok kapsamlı. Ona hiç değinemedik. Kısaca da olsa bundan bahsedebilir misin? İlk eviniz neredeydi, sonra nereye taşındınız? Annen, baban, ailen...
S.Y.: Şöyle, bizim ev çok hareketli bir evdi. Babamın Yeşilmişik adlı bir şiiri var ya, yeşilden de fazlasıydı. Çok renkli ve kalabalık bir evdi. Politikacılar, sanatçılar, edebiyatçılar, düşünürler gelirdi. Çocukluktan itibaren çok insan tanıma ve dinleme olanağımız vardı. Okul gibi bir yerdi.
Mesela gelen bir heykeltıraşın söylediklerini dinlerken kardeşlerim de ben de farklı şekillerde eğitildik. Herkes farklı bir şekilde etkilendi. Hasan ve Güzel bilim insanı oldu mesela. Bizi hiçbir şekilde zorlamadılar. Önümüzü açtılar ama her şey kendiliğinden gelişti. Rahat bıraktılar aslında. Bir taraftan da bize hep, “Ne yaparsanız yapın, iyi bir şey yapın,” denirdi.
Hem annem hem babam öyle görünmeseler de çocuk yetiştirme konusunda çok dikkatliydiler. Bize karşı antenleri açıktı. Bizimle arkadaş olmak, dertleşmek isterlerdi. Annem Montessori’de okumuş. Hasan doğduğu zaman, “Doğru dürüst bir çocuk yetiştireyim,” deyip kalkıp İngiltere’ye gitmiş.
N.S.: Ailenle, kardeşlerinle Adalar’da çok özel ve güzel bir çocukluk geçirdiğini düşünüyorum. Siz yazları mı gelirdiniz, yoksa yaz kış orada mı otururdunuz?
S.Y.: Annem Kınalıadalıydı. Biz Londra’dan Marmaris’e geldik. Marmaris’ten sonra Kınalıada’da oturduk. Kışın da oradaydık. Kışın ve yazın Ada’da yaşamak farklı. Kışın doğayla birliktesin. Sisini de görüyorsun, karını da, yağmurunu da, lodosunu da. Farklı doğa koşullarıyla baş etmen gerekiyor. Aslında Adalı olmanın içinde doğayla baş edebilmek de var. Eğer bu hâlini kabul edersen, bence o zaman Ada’da yaşıyorsun.
N.S.: Evet, Ada’da aldığın da daha fazla oluyor.
S.Y.: Evet, evet. Adalı olmayı, o koşulları sevmek olarak görüyorum ben. Çünkü bazıları, “Ben Ada’da oturamam, şusu busu var,” diyor. Onlara da hak veriyorum ama o koşulları sevmen gerekiyor gibi geliyor bana.
D.T.: Programın sonuna geliyoruz. Bir ikinci program sözü zaten vermiştin, buna herkes şahit olsun. Kaç sene sonra nihayet buluşabildik, değil mi?
S.Y.: Tamam. Ben biraz kaçak davranıyorum, biliyorum.
N.S.: Sergi Galeri Diani’de ne zamana kadar devam edecek? Bunu bir kez daha duyuralım.
S.Y.: 7 Kasım’a kadar.
N.S.: Bu vesileyle Gülseren Südor’a da sevgilerimizi gönderelim.
D.T.: Telga Südor’a da.
S.Y.: Bir de Zeki Coşkun’a çok teşekkür ediyorum. Çok desteği oldu. Ayrıca Ünal Akkemik’e de teşekkürler. Telga’yla birlikte çok keyifli sergiler yapıyoruz. Bu da çok önemli çünkü artık benim için insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler çok değerli.
D.T.: Tüm dostlarımıza da buradan selam yollayalım. Hepsi de program konuğumuz olmuştu. İstersen şöyle bitirelim: İlk eviniz Kınalıada’daydı ve bu ev hâlâ duruyor. Dört kuşak geriye gidiyoruz. Bir sonraki programda da buradan başlayalım.
Şimdi, eğer vaktimiz kaldıysa yine Can Yücel’le veda edelim mi? 'Yeşilmişik' şiiriyle. Hoşçakalın.
S.Y.: Ben de size teşekkür ediyorum. Adalılık... Yok, Adalılık değil, insanlık diyelim.
N.S.: Adalar hepimizin de diyelim.
D.T.: Konuğumuz Su Yücel’di. Bizi dinlediğiniz için sizlere de çok teşekkür ediyoruz.
Benzer İçerikler
"Sanat insanı iyileştirir, arındırır, yüceltir"
Telga Südor Mendi
Büyükadalı Sıra Dışı Bir Ressam: Tiraje Dikmen
Necmi Sönmez
Adalar Hepimizin!
Derya Tolgay
Boğaz’da İki Kuşak, Aynı Kulaç
Derya Tolgay, Nevin Sungur, Yaman Yılmaz, Tolga Acarlı