Doğadan Kopuşun Tarihi
Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Prof. Dr. Tayfun Atay ile "Şempanzelerden Peygamberlere" kitabından yola çıkarak, avcı-toplayıcılıktan yerleşik yaşama ve tarıma geçiş sürecinde insanın doğayla kurduğu ilişkinin nasıl dönüştüğünü; kültür, mülkiyet ve eşitsizliklerin ortaya çıkışı ekseninde ele alıyor.
Satırbaşları:
- Geçim biçimleri, insanın doğayla ilişkisini doğaya tâbi olmaktan doğaya sahip olmaya doğru değiştirdi.
- Kültür insanın ikinci doğasıdır ama aslında birinci doğasıdır.
- Önce insan ve doğa arasında insandan yana bir asimetri, sonra erkek ve kadın arasında erkekten yana bir asimetri, sonra da ekonomik eşitsizlik baş gösteriyor.
Antroposen Sohbetler’in Prof. Dr. Tayfun Atay’la gerçekleştirdiğim bu bölümünde, insanın doğayla ilişkisinin uzun tarihine odaklandık. İki bölüm halinde yayımlanacak söyleşide, geçinmenin tarihini konuşuyoruz.
Bu ilk bölümde, avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşikliğe ve tarıma geçişin yalnızca beslenme ve üretim biçimlerini değil; mülkiyeti, eşitsizliği, toplumsal örgütlenmeyi ve doğayla kurulan ilişkiyi nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor.
Tayfun Atay, kültürü insanın “ikinci doğası” olarak düşünürken, bu kültürel kapasitenin insanı doğaya uyum sağlayan bir varlık olmaktan çıkarıp doğayı kendi ihtiyaçlarına göre düzenleyen bir özneye dönüştürmesini tartışıyor. Göbeklitepe ve Yukarı Fırat-Dicle Havzası örnekleri üzerinden yerleşiklik, tarım, birikim ve mülkiyet ilişkisini izleyen söyleşi; doğa-kültür, kadın-erkek ve ekonomik eşitsizlikler arasındaki tarihsel bağlantılara da dikkat çekiyor.
Bu bölüm, geçinmenin tarihini insanın doğayla ilişkisindeki kırılmalar üzerinden düşünmeye çalışıyor.
Utku Perktaş: Merhabalar, iyi akşamlar herkese. Antroposen Sohbetler'e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.
Bugünkü başlığımız, “Geçinmenin Tarihi”. Bugün programın ana ekseninde, geçtiğimiz aylarda işlemeye başladığımız bir kitap var: Şempanzelerden Peygamberlere. Antropolojik bir perspektiften insanın uzun hikâyesine bakan bu kitabın yazarı, çok kıymetli hocam Prof. Dr. Tayfun Atay.
Daha önceki programlarda insanı, kültürü ve Antroposen’i konuşmuştuk. Bu kitaptan hareketle aralıklarla sürdürdüğümüz sohbetlerde, insanlık tarihinin farklı eşiklerine bakmaya çalışıyoruz. Bu kez biraz daha geriye gideceğiz: insanın geçinme biçimlerine bakmak istiyoruz.
Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçerken yalnızca yiyeceğimizi elde etme biçimimiz değişmedi; doğayla, toprakla, mülkiyetle ve birbirimizle kurduğumuz ilişki de değişti. Yerleşmek, üretmek ve biriktirmek, insan topluluklarının dünyayla kurduğu ilişkinin ölçeğini de dönüştürdü elbette. Belki de Antroposen’in hikâyesini, insanın doğayı giderek daha fazla düzenlemeye başladığı bu uzun tarih içinde düşünmemiz gerekiyor.
Bu girişi çok uzatmayacağım. Anlayacağınız üzere bugün konuğum çok kıymetli hocam Prof. Dr. Tayfun Atay. Hocam, hoşgeldiniz. Tekrardan bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Nasılsınız?
Tayfun Atay: Ben teşekkür ederim, gayet iyiyim. Özellikle bu söyleşilerimizin periyodik hâle gelmesi de elbette mutluluk verici.
U.P.: Hocam, benim için de öyle. Eksik olmayın, çok teşekkürler. Gerçekten benim için de öyle; heyecanla bekliyorum.
Bugün de geçinme biçimlerini, geçinmenin tarihini biraz konuşacağız. Kitabı okumaya devam ediyorum. Hacimli bir kitap olmasına karşın, benim için ilgi çekici taraflarından biri çok akıcı ilerlemesi. Bir de şöyle bir şey var: Kitabın başından başlamadan, bazen ortasından açtığınızda bile yeni bir şeyle karşılaşıyorsunuz; sonra onu daha önce okuduklarınıza bağlayabiliyorsunuz. Bunu da burada söylemek istedim.
Bu bağlamda hocam, aslında ilk soruma geçebilirim: Geçim biçimleri insanın doğayla ilişkisini nasıl değiştirdi? Söz sizde, buyurun hocam.
T.A.: Çok kısa cevap vereyim: Geçim biçimleri, insanın doğayla ilişkisini doğaya tâbi olmaktan doğaya sahip olmaya doğru değiştirdi.
Bu, elbette kültür dolayımıyla gerçekleşen bir değişme. İnsanlık tarihinde kültürün başlangıçtaki çerçevesi ya da kapasitesi, insanın doğaya uyumunu sağlamaya yönelikti. İnsan, kültürel yapıp etmeleriyle farklı doğal koşullarda, yeryüzünün her tarafında yaşar hâle geldi. Kültür, bu doğaya uyumu sağlayan bir yetkinlik olarak karşımıza çıkıyor.
Fakat giderek —senin de biraz önce çok güzel özetlediğin gibi— bu kültürel yetkinlik, insanın doğaya uyumunu sağlamaktan çıkıp doğanın insana uyarlanmasına; daha doğrusu doğal uyumu bozar hâle geldi. Adaptif, yani uyumsal bir yetkinlik olan kültür, maladaptif bir yetkinlik hâline geldi.
Bu durum, birçoklarına insanın yeryüzünde kendi kaderini kendi ellerine alması gibi görünür ve çok olumlu biçimde değerlendirilir. Ama bugüne geldiğimizde, küresel iklim krizinden yeryüzünü cehenneme çeviren savaşlara kadar bütün bunlar o kültürel yetkinliğin bir parçası.
Tabii unutulmaması gereken şey, bu kültürel yetkinliğin hangi yönde kullanıldığıdır: İyicil mi, yoksa kötücül mü? Hırs, iktidar, baskı kurmak, üstünlük kurmak ve tahakküm üretmek için mi kullanılıyor? Elbette ikincisinden yana bir durum söz konusu. Bu, özellikle 19. ve 20. yüzyılda çok büyük felaketlerle karşımıza çıktı. Hâlâ 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bu dönemde de maalesef yeryüzünün her tarafında sürüyor.
Dolayısıyla insan, doğaya sahipliği kendi içinde bir gurur ve kibir kaynağı yaparak, aslında doğal-biyolojik bir varlık olarak parçası olduğu ve onsuz yaşayamayacağı, var olamayacağı bir hazineyi —doğayı— sahiplenerek tahrip eder hâle geldi. Bu, yaşadığımız günlerde yeryüzünün her tarafında kuruyan nehirlerle, orman yangınlarıyla çok daha net biçimde karşımıza çıkıyor.
Kültürel kapasitemizi doğayla uyumlu bir yaşam üretme yolunda seferber etmedikçe, bu süreç maalesef felakete, kıyamete doğru gidiyor gibi görünüyor.
Son olarak şunu ekleyeyim: Bütün bu kapasitenin hangi amaçla kullanıldığı önemli. Bu kötücül sorunların, rekabetçi, yarışmacı, tüketimci; alabildiğine tüketimci ve kâr hırsıyla güdülenmiş bir ekonomi-politik sistemin sonucu olduğunu da söylemek gerekir.
U.P.: Çok teşekkürler hocam, çok güzel bir başlangıç oldu. İkinci soruya geçmeden önce burada bir parantez açmak istiyorum. Kültürden bahsettik. Antropolojik olarak kültüre baktığımızda —kültürün evrimi belki çok derin bir konu— kültürü nasıl tanımlarız hocam?
T.A.: Kültürü, biraz önce söylediklerimle bağlantılı biçimde insanın ikinci doğası olarak tanımlayabiliriz. Ama hemen bir ek koymamız gerekir: Kültür insanın ikinci doğasıdır ama aslında birinci doğasıdır.
İnsanın elbette biyolojik bir doğası var. İnsan önce biyolojik bir canlı varlık; insan bir hayvan, insan bir primat, insan bir maymun. Bunu zoolojik sınıflamada çok net görüyoruz ve bundan hiçbir rahatsızlık duymamak gerekiyor.
U.P.: Doğru, çok haklısınız.
T.A.: Ne dinî açıdan, ne de biraz uç hümanist motivasyonlarla bundan rahatsızlık duymamak gerekir. Bu bir gerçek.
Fakat bu doğa yani biyolojik doğa, birincil doğa olmakla birlikte; biraz önce açıkladığım çerçevede kültür, insanın her yerde yaşayabilir hâle gelmesine ve diğer canlı varlıklardan farklı bir pozisyon kazanmasına yol açıyor. Bunun sonucunda kültür, bize biyolojik doğayı hissettirmeyecek bir ikinci doğa oluyor. Adeta bir fanus ya da oksijen çadırı içerisinde yaşamak gibi.
Kültürel yetkinliğimiz olmasa insan kutuplarda yaşayamaz; uzay boşluğunda varlığını sürdüremez; deniz altında seyahat edemez. İnsan, kültürel yapıp etmeleriyle en hızlı koşan, en uzağı gören varlık hâline geliyor.
Böylece kültür birincilleşen, aslileşen doğa oluyor. Bu bir tespit, yani tanım; ama aynı zamanda bir sorun. Çünkü insan, bu çerçevede kendi doğal-biyolojik varlığına, gerçeğine yabancılaşıyor; onu ikincilleştiriyor.
İşte o ikincilleştirmenin sonucu, bugün yaşadığımız doğayı tahrip eden; doğayı can çekiştirten, doğal varlıkları yok eden süreçlerdir. Havayı, suyu, toprağı; canlı-cansız tüm varlıkları etkiliyor. Dağların tepelerini kazımaktan, tıraşlamaktan, dağların çeperlerini patlatmaktan; bitkileri ve hayvanları yok oluşa sürüklemekten söz ediyoruz.
Dolayısıyla kültürü böyle tanımlamak, hem onun insan yaşamında ne kadar önemli bir boyut kazandığını anlamamıza imkân verir hem de büyük bir sorun olduğunu gösterir. İnsan kültürel yetkinliği nasıl işlerliğe sokmalı? Bunun üzerine düşünmesi gerekiyor.
Bunun için yalnızca antropoloji yetmez. Felsefenin, siyaset biliminin, psikolojinin de devreye girmesi gerekir. Biyoloji antropolojinin olmazsa olmaz dayanağıdır; tarihtir, sosyolojidir. Bunların etkileşiminden biyokültürel bir varlık olarak insan çıkar: Hem biyolojik doğası hem kültürel doğası vardır. Ama kültürel doğa öne çıktıkça ve insan kültürel doğayla çevresine umursamazca, duyarsızlaşarak yaşamayı sürdürdükçe, maalesef kendisinin de parçası olduğu doğal dünyayı yok etme sürecinin içinde yer alıyor.
Ne yapmamız gerekiyor? Biraz önce de söyledim: Kültürel yetkinliğimizi doğayla uyarlı biçimde kullanmamız gerekiyor. Önceliğimiz şu olmalı: Benim bu yapıp etmelerim, içinde yaşadığım ve parçası olduğum doğaya zarar mı veriyor; onu etkilemiyor mu; yoksa onun yararına mı?
Böylesi paradigmatik, düşünsel ve ruhsal dönüşümler yaşamadıkça insanlık, o birincilleşen kültürün içinde kendi biyolojik doğasının farkına varmadan yaşamayı sürdürecek.
İklim kıyameti var, yeryüzü ısınıyor; ama hâlâ evlerimizde ve kamusal alanlarda klimalarla kendimizi soğutmaya çalışıyoruz. Kapalı alanlarda sıcaktan ferahladığımızı sanarken dışarıya daha fazla ısı püskürtüyor ve havayı daha çok ısıtıyoruz. Kışın da benzer durumlar söz konusu: İnsanlar açık alanda sigara içerken üşümesin diye açık mekânları ısıtıyoruz. Bunlar doğal yaşam içinde olmayan şeyler.
İnsan, varoluşunun ilk aşamalarında bu tür zararlar vermeksizin yoluna devam ediyordu. Başlangıçta yaşayabildiği, doğal olarak kendisine uygun gelen ve uyarlanabildiği yerlerde yaşıyordu. Sonrasında ateşin kullanımı, ok, yay, mızrak ve taş aletler devreye girdi. Bunların ilk aşamalarda doğayla daha uyarlı bir yaşam içinde kullanıldığını söyleyebiliriz.
Bugün sayıları çok azalmış avcı-toplayıcı topluluklar, büyük ölçüde doğayla uyarlı yaşarlar. Doğal kaynaklarla yetinirler; toplumsal örgütlenmelerini, dinsel inançlarını, aile ve akrabalık ilişkilerini, doğanın kendilerine sunduğu yaşam alanı ve kaynaklar çerçevesinde belirlerler.
Ne yazık ki önce tarımın insan yaşamının bir parçası olması, sonrasında çok daha büyük boyutlarda endüstri devrimi, insanlığın uzaya açılmasına kadar uzanan ve bize muhteşem görünen icatların önünü açtı. Ama öte yandan doğayla ilişkimizi, insandan yana ve doğaya yönelik bir ezme faaliyeti olarak düzenlemeye de yol açtı.
Yine aynı noktaya geliyoruz: Kültürün, bu ikinci doğanın birincilleşmesi bir sorundur. İkinci doğayı ikincilleştirerek, biyolojik doğayı birincilleştirerek kültürel faaliyeti sürdüren; ekonomi-politik sistemini, dünyaya, yeryüzüne, hayata ve kâinata bakışını bu çerçevede düzenleyen bir insanlık çıkış yolu olabilir. Ama böyle bir insanlığın önünün açılacağına dair imkân ve umut var mı? Mevcut reel koşullar çerçevesinde buna olumlu yanıt vermek maalesef kolay değil.
U.P.: Hocam, burada yerleşikliğe gelmek istiyorum. Yerleşiklik dediğimiz şey, mülkiyet fikrini de beraberinde mi getiriyor acaba?
T.A.: Yerleşik yaşamın tarımdan sonra ortaya çıktığı düşünülüyordu; ama bunun böyle olmadığı anlaşılıyor. Bu coğrafyada Göbeklitepe’ye, Karahantepe’ye ve Taş Tepeler’e bakıldığında, yerleşikliğin tarımdan önce de var olduğu görülüyor.
Yaklaşık 15 bin yıl öncesinden başlayıp 12 bin yıl öncesine kadar uzanan iklimsel, jeoiklimsel değişimlerle, yani buzul çağının kapanmasından sonraki yeni koşullarda, yeryüzünde tek kalmış insan türü olan Homo sapiens yeni koşullara uyum sağladı.
Daha önce başka insan türleri de vardı; insan türü yalnızca Homo sapiens’ten ibaret değildi. Homo sapiens’le aynı dönemde, hatta aynı coğrafyayı paylaşarak yaşayan başka insan türleri de vardı. Bunların bazıları yaklaşık 35 bin yıl önce ortadan kalktı; Endonezya’daki Flores Adası’nda yaşayan bazı insan türlerinin ise çok daha yakın zamanlara kadar var olduğu anlaşılıyor.
Ama sonuçta dünyaya hâkim olan ve tek tür olarak kalan Homo sapiens, yaklaşık 12 bin yıl öncesinden itibaren değişen iklim koşullarıyla birlikte, değişen yaşam kaynaklarına uyum sağlamaya başladı. Avladığı hayvanların ve topladığı bitkilerin tükenmesi, insanın stratejisini değiştirdi. Burada bile doğal çevrenin, insanın uyumsal stratejisini belirlediğini söyleyebiliriz.
U.P.: Doğru, doğru.
T.A.: İnsanlar su kenarlarına yönelmeye başladı. Bunu dönemin teknolojisindeki değişimlerden de anlıyoruz. Irmak ve göl kenarlarında, yüksek platolarda yaşayan insanlar, çevredeki yabani hayvanları avlamayı ve yabani bitkileri toplamayı sürdürdüler. Avın bolluğuna bağlı olarak, hâlâ avcı-toplayıcı olmalarına rağmen yerleşik yaşama geçtiklerini anlıyoruz. Göbeklitepe’nin de yer aldığı Yukarı Fırat-Dicle Havzası’ndaki arkeolojik ve antropolojik buluntular bunu kanıtladı.
Dolayısıyla önce yerleşiklik var. Yerleşik yaşam içinde sürdürülen avcı-toplayıcı geçim biçiminde, avlanan hayvanların ve yabani bitkilerin insan tarafından daha yakın çevrede yetiştirilebilir hâle gelmesiyle bitki ve hayvan yetiştiriciliğine geçiliyor.
Bitki toplayıcılığının yanı sıra, avcılığı da bir tür toplama faaliyeti olarak anlayabiliriz. İnsan kökleri, meyveleri ya da tohumlu bitkileri nasıl topluyor, öğütüyor ve ekmek yapıyorsa; hayvanları da avlayarak bir bakıma topluyor. Sonrasında tarıma, yani bitki ve hayvan yetiştiriciliğine geçiliyor.
İnsan, avladığı hayvanları uygun bir çitleme içerisinde, kendi yerleşim alanına yakın koşullarda besleyip yetiştirir hâle geliyor. Bir anlamda uzakta yaptığı avcılığı, yerleşim alanlarının yanı başında yapmaya başlıyor. Bitkilerde de benzer bir durum var. Buğday ve arpa özellikle o bölgede yabani olarak kolayca bulunan, toplanan bitkilerdi. İnsan bunları yetiştirmeye; bir anlamda genetiklerini değiştirmeye başladı. Daha verimli olanların çoğalmasına izin verdi, diğerlerini eledi. Güneşin bol ama yağmurun az olduğu yerlerde de ırmaklardan kanallar açılarak tarımsal üretim gerçekleştirildiğini görüyoruz.
Sonuçta bu birikim, yavaş yavaş toprağın sahiplenilmesine yönelik bir itki yaratıyor. Mülkiyet, bununla ilişkili olarak karşımıza çıkan zehirli bir alışkanlık diyelim. Bütün bu süreçler, daha rahat beslenme imkânlarıyla bağlantılı olarak insan nüfusunun artışına yol açıyor. Nüfus artışı, yarışmanın ve rekabetin de artması; insanların birbirini yemesinin önünün açılması demek oluyor. Daha kuvvetli ve güçlü olanlar, daha zayıf ve güçsüz olanları ya yok ediyorlar ya da kendilerine bağlıyorlar.
Burada efendi-köle ya da sahip-çalışan ilişkileri de insan yaşamında ortaya çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla sınıfsal eşitsizliğin, tabakalaşmanın ve eşitsiz farklılaşmanın önü açılıyor. Bunların tümü tarım devrimi dediğimiz dönüşümün sonuçları olarak karşımıza çıkıyor.
Elbette bu süreç, doğanın yavaş yavaş insan güdümüne girmesinin de önünü açıyor. Daha fazla besin kaynağı sağlamak için tarlalar açılıyor, ormanlar kesiliyor. Hayvanları beslemek için otlaklar oluşturmak amacıyla da aynı türden bir tahribat yaşanıyor.
Burada insan-doğa ilişkisinin insandan yana, doğaya karşı bozulmasının başlangıcından söz edebiliriz. Ben bunu üç aşamalı olarak açıklıyorum:
- Önce insan ve doğa arasında insandan yana bir asimetri ortaya çıkıyor.
- Sonra erkek ve kadın arasında erkekten yana bir asimetri beliriyor.
- Ardından efendi erkek ile köle erkek arasında ekonomik eşitsizlik ortaya çıkıyor.
Yani önce doğa-kültür, sonra cinsiyet, ardından ekonomik eşitsizlik belirginleşiyor. Bunların tarım devrimiyle birlikte netleştiğini söyleyebiliriz. Bugün de insan yaşamında sorun olarak varlığını sürdürüyorlar.
Ataerkil hegemonik erkekliğin yükünü, endüstriyel koşullarda da yaşamaya devam ediyoruz. Kadın hareketleri açısından çok önemli kazanımlar sağlanmış olsa da, genelde tarımsal ataerkillikten endüstriyel-kapitalist ataerkilliğe doğru bir süreklilik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Elbette bu süreklilik içinde değişimler de var.
Tarımsal ataerkillikte kadın-erkek eşitsizliği doğallaştırılıyor. “Dünya böyle kurulmuş, Yaradan böyle yaratmış” denilerek bu eşitsizlik olağanlaştırılıyor. Endüstriyel dönüşüm sonrasında ise kadının profesyonel meslek yaşamında yer almaya başlamasıyla, kadın-erkek eşitsizliği doğallaştırılmaktan çıkıp sorunsallaştırılmaya başlıyor.
Bu, birinci dalga feminizmle başlayan bir süreç. Aslında 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Fransız Devrimi’nin bir yan ürünü olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Çünkü Fransız Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi, erkeği insan sayan bir anlayışla yazılmıştı. Bazı kadınların itirazlarıyla birlikte “İnsan ve Kadın Hakları Bildirisi” şeklinde yeni bir çerçevenin oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz. O dönemde kadınların giyotine gönderilmesi de söz konusu; ama yine de bu sürecin önü açılıyor.
Her neyse, tarıma dönecek olursak: Tarım devrimi, insanın doğayla ve beslenme kaynaklarıyla ilişkisi açısından başlangıçta büyük bir nimet gibi görünse de, zamanla getirdiği sonuçlar nedeniyle nimet olmaktan çok lanet olarak değerlendirilebilir. En azından benim düşüncem bu yönde.
Eşitsizliğin ortaya çıkması, doğa tahribatının başlaması, mülkiyetin kurumsallaşması, zengin-fakir ve ezen-ezilen ilişkisinin görünür hâle gelmesi bunun sonuçlarıdır.
U.P.: Hocam, çok güzel oldu. Burada şunu söylemek istiyorum: Homo türlerinden bahsettik. Sanıyorum son bilgilerle Homo cinsi içinde 15 türe kadar tür olduğu söyleniyor; fakat bugün dünyada yalnızca Homo sapiens kaldı.
Şimdi, yerleşiklikten sonra aklımda şu soru var. Kitabın ilgili bölümüne de bakınca: Daha fazla çalışmak neden daha fazla üretmek demek?
- Söyleşi, ikinci bölümle önümüzdeki hafta devam edecek.
Benzer İçerikler
Enerjinin Evcilleştirilmesi: Derin Zamandan İnsan Krizine
Utku Perktaş, Tayfun Atay
Şempanzelerden Antroposen’e: İnsan Doğasını Yeniden Düşünmek
Utku Perktaş, Tayfun Atay
Şempanzenin Aynasında: Türler Arasında Bir Tür
Utku Perktaş, Tayfun Atay
Uygarlaşmanın lezzeti: Beslenmenin tarihi üzerine bir inceleme
İsmail Gezgin